Gözlerini açtığında, odanın içi loş bir biçimde aydınlıktı. Başucundaki saate baktığında sabahın dokuzu olduğunu fark etti. İşe geç kalmıştı. Ama kimse onu merak edip aramamıştı. Bugün son iş günüydü çünkü iki haftalık idari izne ayrılıyordu. Yarım kalan bu işi çözmesi için başka çaresi yoktu. Başka işlerle uğraşırken, özellikle de göz önündeyken seri vampir cinayetleriyle ilgili hiçbir şey yapamıyordu. İki haftalık izninin tamamını bu iş için kullanacaktı. Sadece iki hafta... Bu süre içinde bu olayı çözmeliydi. Bugün yarım kalan birtakım işleri toparlayacak ve iznine kafası rahat bir şekilde çıkacaktı. Gerçi uzun zamandır kafasını meşgul eden tek olay bu işti, onun dışında hiçbir olay onu meşgul etmiyordu. İşlerini toparladıktan sonra, geçen sefer ona yardımcı olan teknisyen ile görüşecek ve ondan birkaç iyilik daha isteyecekti. Karşılığını alıp almayacağını bilmiyordu, ama denemekten zarar gelmezdi. Zaten teknisyen bunu kalkıp bir başkasına da anlatamazdı çünkü ona yardım etmişti ve bu ortaya çıkarsa, o da zor duruma düşecekti. Hazırlanıp evden çıktı. Saat çok da erken değildi ama yine de sokak boştu. Çünkü işe gidecek olanlar onun gibi tembellik yapmamış ve gitmeleri gereken saatte işlerine gitmiş, evde kalanlar ise hâlâ uykuya doymaya çalışıyorlardı. Gökyüzü gri, hava dondurucu derecede soğuktu. Uykudan uyanır uyanmaz direk dışarı çıktığından dolayı soğuğu daha derin hissediyordu. Titremekten dişleri birbirine çarpıyor, kasılmaktan eklemleri ağrıyordu. Aracına doğru koşarak ilerlerken, kendi ayak seslerine başka bir ayak sesi karıştı. Sokaktaki tanımadığı komşularından biri olmalıydı. Bunu düşündüğünden arkasına dönüp bakmadı. Ayak sesleri ona daha da yaklaştığında, hemen önünde bir gölge gördü. Arkasındaki kişinin kim olduğunu bilmese de takip edildiğini hissetmeye başladı. Onu kim, neden takip etsin ki? Bunun saçma bir düşünce olduğunu düşünüp yoluna devam etti. Aracını karşı sokağa park ettiğinden uzun bir süre yürümesi gerekmişti. Caddeye vardığında, karşıdan karşıya geçmek için birkaç aracın geçmesini bekledi. O sırada başını çevirip arkasına kaçamak bir bakış attı. Gördüğü şey karşısında şaşkına döndü. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Artık soğuk yerine heyecan ve korkuyla karışık bir duygu hissediyordu. Sokağın içinde, birkaç metre ileride bir silüet vardı. Üzerinde siyah uzun bir kaban, başında siyah bir kovboy şapka, iki yandan sarkıttığı ellerinde ise parlaklığından dolayı deri olduğu anlaşılan siyah eldivenler vardı. Kabanının yakasını ağzına kadar çektiğinden ve başındaki şapkanın suratına indirdiği gölgeden dolayı yüzü net olarak görünmüyordu. Bu adamı tanımıyordu ama kim olduğunu biliyordu. İlk vampir cinayetinin kurbanının bulunduğu cinayet mahallinde gördüğü ve peşinden koşarken, aniden ortadan kaybolan adamdı bu. O gün bir yere saklanarak cinayet mahallini gözlemiş, şimdi ise Önder’i takip ediyordu. Bu adamın cinayetlerle bir alakası olduğuna emindi. Muhtemelen cinayetleri soruşturan kişinin Önder olduğunu öğrenmiş ve şimdi peşine düşmüştü. Ama artık soruşturmada olmadığını bilmiyor olmalıydı.
Onu bu kez kaçıramazdı. Adamı ürkütmemek için sakin kalmayı ve yavaş adımlarla yanına gitmeyi düşündü, ama onu gördüğü andan beri orada dikilmiş, açık açık onu dikizliyordu. Adam da bunu fark etmesine rağmen hâlâ olduğu yerde duruyor, Önder’e bakıyordu. En azından Önder öyle tahmin ediyordu. Adamın her halükârda kaçacağını biliyordu, bu yüzden direk saldırıya geçmeye karar verdi ve ona doğru koşmaya başladı. O harekete geçtiği an adam da koşmaya başladı, ama Önder’den neredeyse dört kat fazla hızlı koşuyordu. Hatta koşmuyor, resmen uçuyordu. Ayaklarını ayırt etmek imkansızdı. Ayrıca koşarken tuhaf bir şekilde kolları iki yanda sabit bir şekilde duruyor, sanki gövdesine yapışmış gibi hiç hareket etmiyordu. Bu da onu ayırt edecek en önemli detaylardan biriydi. Belki kolları sakatı veya koşarken vücudunun kendiliğinden geliştirdiği bir alışkanlık... Ya da herhangi bir yerde kendisini ele vermemek ve yakalanmamak için farklı görünme çabasındaydı. Eğer öyleyse bu adam Önder’in tanıdığı, sürekli karşılaştığı hatta gözünün önünde olan biri olabilirdi. Ama şimdi bunu düşünerek dikkatini dağıtamazdı. Şu an sadece koşuyordu. Sokağı bitirip diğer caddeye vardığında, bir an durup sağa sola bakındı. Adamın sol tarafa, aşağıya doğru koştuğunu fark etti. Hiç düşünmeden peşinden gitmeye devam etti. Etraftaki birkaç insan durup onlara bakıyor, merakla neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Adam caddenin sonuna geldiğinde, hızla geçen araçlara aldırmadan yola atlayarak karşıya geçti ve köşeden sağa dönüp gözden kayboldu. Araçların hiçbiri frene bile basmamış, yavaşlamamıştı. Önder adamın nasıl bu kadar hızlı ve mükemmel bir zamanlamayla oradan geçtiğine anlam verememişti. Birkaç aracın geçmesini bekledikten sonra karşıya geçti. O kadar yorulmuştu ki dizlerinin bağı çözülüyor, nefes almakta zorlanıyordu. Sanki hava ciğerlerine ulaşamadan, soluk borusunun yarısına gelip tekrar dışarı çıkıyordu. Gücü tükenmişti, son bir gayretle koşmaya çalışarak adamın döndüğü köşeye geldi ve etrafa bakındı. Adam ortada yoktu. Onu yine kaçırmıştı. O zaman olduğu gibi aniden ortadan kaybolmuştu. Belki de buralarda bir yerlerde saklanmış olabilir diye düşünerek birkaç adım ilerledi, ama sonra bunu yapmaktan vazgeçti. Adam kaçma konusunda bu kadar ustayken, bir yere saklanarak kendisini riske atmazdı. Geri dönüp aracını buldu. Emniyete vardığında, direk olarak amirinin yanına gitti. Amiri hararetli bir şekilde telefon görüşmesi yapıyordu. Kime veya neye sinirlendiği, hangi olaydan bahsettiği anlaşılmıyordu. Amiri telefonunu kapatıp sert bir şekilde masanın üzerine bıraktıktan sonra başını kaldırıp karşısında, ayakta dikilen Önder’e baktı.
“Ne var?” diye sordu öfkeyle. Önder onun ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyordu. Durumu anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldı. Bunu umursamadan Önder’i başından savabilir ya da hala bu konuyla uğraştığını anlayarak onu azarlayabilirdi.
“Şey amirim... ben bir şey söyleyecektim.”
“Çabuk söyle, işim gücüm var!” diyerek, onu tersledi amiri. Şu an gerçekten hiç konuşacak zamanında değildi.
“Buraya gelmeden önce bir şey oldu. Alındığımız soruşturmayla ilgili.”
Amiri başını kaldırıp bir derin bir nefes aldı. Bir şeyler söylemek üzereyken Önder atıldı.
“Hemen sinirlenmeyin, önce bir dinleyin. Bu çok önemli!”
“Sen hala orada mı kaldın Önder? İlgilenmen gereken başka konular var, şu olayı kafandan çıkar artık.” diyerek onu azarladı amiri, sert bir ses tonuyla.
Önder masanın etrafını dolanarak amirinin yanına yaklaştı ve onu ikna etmek için gayret göstererek konuşmasını sürdürdü. Amiri onun bu hareketinden önemli bir şey söyleyeceğini anlamış olacak ki ona dikkat kesilmeye başladı.
“İlk cinayet mahallinde gördüğüm bir adamdan bahsetmiştim ya... Peşinden gitmiştim ama kaçırmıştım...”
“Ne olmuş?”
“Bu sabah evimin önündeydi, beni takip ediyordu. Yine peşine düştüm ama çok hızlıydı, yetişemedim. Sonra birden ortadan kayboldu.”
“Yüzünü görebildin mi?” diye sordu amiri ona dönerek. Bu konu onun da ilgisini çekmeye başlamıştı, artık Önder’i ciddiye alıyordu.
“Hayır, yüzünü kapatmıştı ama boyu, duruşu, giyimi, her şeyi o kişiyle aynıydı. Eminim, bu aynı kişi!”
Amiri başını öne eğip, düşünceli bir şekilde bir süre bekledi. Sonra ağır hareketlerle, masasının üzerinde duran bir not defterine uzandı. Eline bir de kalem alarak kâğıda bir şeyler yazdı ve Önder’e uzattı.
“Bu numarayı ara ve seni benim yönlendirdiğimi söyle, yaşadığın olayı anlat. O sana yardımcı olur. Ben de savcı ile görüşüp sana koruma isteyeceğim, bakalım verecek mi?”
Önder kâğıdı cebine koyarken, koruma lafını duyunca anında durakladı. Koruma olmazdı. O zaman doktorun yanına nasıl gidip gelecekti? Ya da izin zamanı için planladığı işleri nasıl halledecekti?
“Korumaya ihtiyacım yok amirim, böyle bir şey istemiyorum.” dedi.
Amiri masanın üzerindeki telefonun ahizesini kaldırdıktan sonra, Önder’in bu sözlerini duyunca tekrar yerine bıraktı.
“Hem bana gelip can güvenliğinin tehlikede olduğunu söylüyorsun hem de koruma istemediğini söylüyorsun.” diye söylendi öfkeyle. Bu sabah tersinden kalktığı her halinden belliydi.
“Hayır, ben can güvenliğimden endişe ettiğimi söylemedim, sadece...”
“Tamam Önder, çık dışarı! İşim gücüm var.” diyerek, onun sözünü kesti amiri. “Verdiğim numarayı ara, Orhan başkomiser ile görüşeceksin.”
Önder başını evet anlamında salladı. Amirinin söylediği ismi hatırlayınca şaşkına döndü. Soruşturmayı devir alan ekibin başkomiseriydi ve onunla tanışmışlardı. Yaşadığı bu olayı ona anlatıp, eline dava ile ilgili bilgi mi verecekti yani? Bunu reddetmek için amirine birkaç söz söylemek istedi, ama hemen vazgeçti. Amiri çoktan önündeki belgelere dalmıştı ve canı burnundaydı. Bir kelime daha ederse onu bir güzel azarlayacaktı. Bunun yerine çaresizce odadan çıkmayı tercih etti. Odadan çıkar çıkmaz amirinin verdiği kâğıdı buruşturup, koridordaki çöp kutularından birine attı. Bu işi kendisi halledebilirdi. Tabi önce o adamın kim olduğunu öğrenmeliydi. Adam onu takip ederken yakalandığında kaçmanın bir yolunu mutlaka buluyordu, bu yüzden onu hazırlıksız bir anında yakalamalıydı. En son aldıkları dava ile ilgili bazı kamera görüntülerini ve telefon yazışmalarını inceledi. Daha sonra öldürülen kişinin cesedinin ve olay yerinin fotoğraflarını inceledi. Şimdilik yapacak pek fazla şey olmadığını anlayınca dosyayı kapatıp bir kenara bıraktı. Belki de yapacak çok şey vardı ama kafasını bir türlü işine veremiyordu. Sandalyesinde geriye yaslanıp yüzünü sıvazladı, uykusuzluktan başı çatlıyordu ve göz kapakları ağırlaşmış, kendiliğinden kapanıyordu. Masanın üzerinde çalan telefonuyla kendine geldi. Ekrana baktığında, kayıtlı olmaya bir numaranın aradığını fark etti. Merakla, hemen cevap verdi.
“Alo...”
“Merhaba başkomiserim. Ben Orhan başkomiser, nasılsınız?” diye sordu telefonun arkasındaki ses neşeyle. Ya da alaycı bir ses tonuydu ama adamın yüz ifadesini görmeden bunu anlamak imkânsızdı. Önder ona telefon numarasını verdiğini hatırlamıyordu. Ama bir polisin, özellikle de bir başkomiserin istediği herhangi bir bilgiye ulaşması o kadar da zor değildi.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Önder, umursamaz bir tavırla.
“Size bir şey sormak istiyorum, bu sabah yaşadığınız olayla ilgili.”
Önder aniden toparlandı ve kaşlarını çattı. Bu olayı amiri dışında kimseye anlatmamıştı. Başkomiser bunu nasıl öğrenmişti?
“Ne olmuş sabah?” diye sordu Önder, salağa yatarak.
“Sizi takip eden şu siyah giyimli adamdan söz ediyorum. Onu tanıyor musunuz?”
“Afedersiniz, bunu nereden çıkardınız?” diyerek, ağzından laf almaya çalıştı Önder. Ama başkomiser bu taktikleri yutmayacak kadar tecrübeliydi.
“Kafamdan uyduracak değilim başkomiserim. Size bir soru sordum, o adamı tanıyor musunuz?”
Önder yutkundu ve vakit kazanmak için birkaç kere öksürdü.
“Bu benim kişisel meselem başkomiserim, sizi ilgilendiren hiçbir durum yok. Hoşçakalın.”
Önder telefonu kapatmak üzereyken başkomiser onu durdurdu.
“Kişisel sorununuz olan biri sizi cinayet mahalline kadar takip mi ediyor yani?”
Önder telefonu tekrar kulağına götürdü. Başkomiserin bu kadar çok şey bilmesi onun sinirlerini bozuyordu.
“Ne demeye çalışıyorsunuz?”
“Bu davanın ilk kurbanı bulunduğunda, cinayet mahallinde aynı kişiyi görmüşsünüz ama elinizden kaçırmışsınız. Tutanaklarda öyle yazıyor. Memurlardan biri gıcıklık olsun diye bunu kafasından uydurmadıysa tabi... Genelde hep öyle olur ya... Biri ifadesini değiştirdiğinde ya da söylediği yalanı unuttuğunda ona ilk ifadesi okunur ve kişi hemen savunmaya geçer. Ben öyle bir şey söylemedim, memurlar öyle yazmış falan... Sizin de öyle bir olay sanırım.” Başkomiser kıkırdadı, onun bu sinir bozucu gülüşüne kâğıt hışırtıları karıştı. “Koşmayı beceremeyen bir polis... Gizlice olay yerini seyreden ve baş şüpheli olduğu tahmin edilen birini göz göre göre elinden kaçırıyor. Bir işi yapamayacaksanız başkalarından yardım alın başkomiserim, herkes her işi yapacak diye bir kural yok.” Başkomiserin sesi bu kez daha ciddiydi. Ama onun alaycı tavrı da ciddiyeti de Önder’in umurunda değildi. Onun için önemli olan kendi tavrı ve hangi duruma nasıl tepki verdiğiydi. Karşısındaki insanın tavırları ne kadar değişse de Önder asla değiştirmiyordu. Başkomiserin biraz önce onunla alay etmesi, ondan daha da soğutmak için bir sebep daha vermişti. Dedi gibi bu bilgileri tutanaklardan öğrenmişti, bu gayet normaldi ama bu sabah yaşadığı olayı nasıl öğrenmişti? Amiri söylemiş olamazdı çünkü bunu ona anlatması için zaten telefon numarasını vermişti.
“Ben beğenmediğim işi kendim yapıyorum başkomiserim, bu yüzden kimseden yardım almadım. Ama siz beceremiyorsunuz, anlaşılan her defasında benden bilgi dilendiğinize göre.” diyerek, onun sinirini bozmaya çalıştı Önder, ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. Başkomiserin sesi neşeli gelmeye devam ediyordu.
“Bence siz de beğenmediğiniz işleri kendiniz yapmaya kalkışmayın başkomiserim, çünkü daha da batırıyorsunuz.” dedi ve derin bir nefes aldı. “Bakın, kim daha iyi diye tartışacak zamanım yok, ki kendimi ispatlamak için sizinle yarışa bile girmem. Sorumun cevabını verin, ikimiz de işimize dönelim.”
“Bilmiyorum.”
“Ne?”
“Adamın kim olduğunu bilmiyorum, arayın bulun!”
“Madem yardım etmiyorsunuz, o halde yolumuzdan çekilin başkomiserim. Yoksa gizli yaptığınız her şeyi savcıya anlatırım.”
Önder tekrar yutkundu. Gizli bir şekilde yaptığı her şeyden başkomiserin haberi vardı, ama nasıl? Onu takip mi ediyordu? Yoksa yardım aldığı kişiler kendilerini bu işin içinden sıyırmak için onu ispiyonlamış mıydı? Bunu yapmadıklarına emin değildi ama yapmaları için bir sebep de yoktu.
“Anlaşılan yaptığım her şeyden haberiniz var. Siz bunu yaparsanız ben de özel hayatı ihlalden sizi şikâyet ederim, bu kadar basit.” diye bağırdı Önder.
“İstediğinizi yapabilirsiniz, hiçbir kanıtınız yok! Üstelik gözünüzle bile bir şey görmediniz, ama benim çok kanıtım var başkomiserim. İyi çalışmalar.” Telefon Önder’in yüzüne kapandı. Kahretsin! Lanet olsun! diyerek, kendi kendine söylendi Önder. Başkomiser onu takip ediyor, izliyordu. Teknik mi yoksa fiziki mi olduğunu bilmiyordu ama bunun bir önemi yoktu, sonuçta yediği her haltı biliyordu. Bundan sonra ne yapacaktı? Soruşturmayı nasıl yürütecekti? Artık daha dikkatli olmalıydı. Başkomiser yaptığı her şeyi öğrendiyse, bundan sonra yapacaklarını da öğrenebilirdi. Bir anlığına bu işin peşini bırakmayı düşündü ama bu düşünce sadece birkaç saniye sürdü. Bu işi bırakmayacak, sonuna kadar gidecek ve Orhan başkomiserden önce her şeyi açığa çıkaracak, onlara da kendilerini tatmin etmek için kırıntılarla yetinmek zorunda kalacaktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder