Aracıyla bahçeye girip her zaman ki gibi çeşmeye doğru ilerledi. Sabahın erken saati olduğundan hava henüz aydınlanmamıştı. Gün ışığı, gri yağmur bulutlarının arasından geçerek yer yüzüne ulaşmaya çalışıyor ama bulutlar daha baskın çıkıyordu. Bu yüzden gri ve kasvetli bir hava vardı. Ayrıca şiddetli bir şekilde sağanak yağıyordu. Çeşmeye yaklaştığında, birkaç metre geride duraksadı. Çeşmenin başında uzun beyaz elbisesiyle ayakta dikilen bir kadın vardı. Ayakları çıplaktı. Yağmurdan ıslanan saçları ve elbisesi ağırlaşmış olacak ki şiddetli rüzgârda savrulmakta zorlanıyorlardı. Arkası dönüktü, yüzünü göremese de o kadının Reya olduğunu anlamıştı. Onu daha önce de çeşmenin başında bu şekilde bulmuştu. Bu görüntüye şaşırmadı. Şaşırdığı şey onu hücreden çıkarmış olmalarıydı. Üstelik Alpay’ın izinsiz bir şekilde onunla konuştuğunu bilmelerine rağmen. Alpay aracın el frenini çekti ve motoru çalışır vaziyette, öylece bırakıp aşağı indi. Sadece birkaç saniye, yağmurun onu sırılsıklam etmesine yetmişti. Saçları bozulmuş, takım elbisesi mahvolmuştu ama önemli değildi. Reya’yı ürkütmemek için ağır adımlarla yanına doğru yaklaştı. Ona biraz daha yaklaştığında, başında kahve rengi -belki de kirden kaynaklı rengi solmuş beyaz bir bezdi- bir bez olduğunu fark etti. Yine gözlerini bağlamış bir halde, orada öylece dikiliyordu. Bunu neden yaptığını hâlâ anlayamıyordu. Ona daha da yaklaştı, tam arkasında durdu ve seslendi.
“Çıkmışsın... Bu harika ama burada durmaman gerek Reya. Hava çok soğuk.”
Cevap yoktu. Alpay soğuktan titremeye başlamıştı, dışarıda tam anlamıyla fırtına vardı ama bu durum Reya’yı zerre kadar etkilemiyordu. Olduğu yerde hiç hareket etmeden, öylece duruyordu. Alpay ona dokunmak için elini uzattı ama yumruğunu sıkarak, elini geri indirdi.
“Reya, içeri girmen gerek.” Artık konuşurken dili dönmüyor, soğuktan dişleri birbirine çarpıyordu. Tüm vücudu sanki elektrik akımına kapılmış gibi, hafif bir şekilde sarsılıyordu. Ama Reya’da hâlâ tık yoktu. Alpay elini Reya’nın başına atarak, gözlerine sardığı bezi çıkardı ve onunla yüz yüze konuşmak için karşısına geçti. Onu baştan aşağı süzdüğünde donup kaldı. Dişleri hâlâ birbirine çarpıyor, vücudu hâlâ titriyordu ama artık soğuğu hissetmiyordu. Vücudunda olanların farkında bile değildi. Tıpkı Reya gibi tepkisizdi. Şaşkınlıktan dolayı ağzı bir karış açık kaldı. Reya’nın beyaz elbisesinin belden aşağısı kanlar içindeydi. Nereden geldiğini anlayamadığı kanlar hâlâ süzülüyor, zemindeki yağmur suyuyla karışarak akıp gidiyordu. Alpay başını güçlükle yere eğip göz gezdirdiğinde, daha korkunç bir şeyle karşılaştı. Elbisesinin altından halata benzer kalın, parlak bir ip çıkarak zemine dağılmıştı. İpi takip ettiğinde, çeşmedeki suların biriktiği havuzunun içinde, hareketsiz bir şekilde yatan bir fetüse balı olduğunu fark etti. O zaman bu ipin bir kordon olduğunu, kanların da doğumdan kaynaklı kanamalar olduğunu anladı. Fetüs hâlâ zarla kaplıydı ve cenin pozisyonunda, havuzun içindeki suda yüzüyordu. Alpay gözlerini sıkı sıkı kapatarak birkaç derin nefes aldı. Bu bir kâbustu ve birazdan uyanacaktı, bunlar gerçek olmazdı. Ama gözlerini tekrar açtığında, her şey olduğu gibi duruyordu. Reya’nın doğum yapması imkânsızdı çünkü hiçbir hamilelik belirtisi yoktu. Zayıf ve cılız bir genç kızdı ve çoğu zaman dar kıyafetler giyiniyordu. Bunun fark edilmemesi imkânsızdı. Alpay’ın gözlerinden akan yaşlar, suratından süzülen yağmur sularına karışıyordu. Korkudan, panikten, tedirginlikten hüngür hüngür ağlamaya başladı.
“Reya, sen nasıl...” diyerek geveledi Alpay. Reya hâlâ hiçbir şeyi, hatta doğumunu ve fetüse bağlı olan kordonunu bile umursamadan, gözleri kapalı bir şekilde öylece duruyordu. Biraz sonra zemine ve ormandaki ağaçların dallarına çarpan ve normal şartlarda insana huzur veren yağmurun sesine başka bir ses karıştı. Uzaktan gelen boğuk ve yankılı bir ses. Alpay aniden irkildi. Başını hızla çevirip, fal taşı gibi açılmış gözlerini etrafta gezdirerek, sesin geldiği yönü bulmaya çalıştı. Oradaydı... Profesör binanın giriş kapısında durmuş onlara bakıyordu.
“Reya, oraya gitmemen gerektiğini sana daha kaç kere söylemem gerek? Ayrıca hava buz gibi, üşüteceksin.”
Alpay, profesörü görür görmez heyecanlandı. Kendisi şoka girdiğinden şu an Reya için hiçbir şey yapamıyordu ama profesör yapabilirdi. Ona durumu anlatmak için konuşmaya çalıştı ama olmadı. El hareketleriyle anlatmaya çalıştı ama elleri de iki yanından sarkmış, öylece duruyordu. Sanki tüm vücut fonksiyonlarını kaybetmişti. Vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremiyor, felçli gibi taş kesilmiş öylece duruyordu.
“Şimdi buraya gelmeni istiyorum Reya, seni bir daha uyarmayacağım.”
Alpay hareket ettirebildiği tek yerini, gözlerini profesöre çevirip tekrar baktı. Neden orada dikilmek yerine gelip bir şey yapmıyordu. Neler olduğunu göremeyecek kadar uzak bir mesafede değildi, ama hiçbir şey yapmıyordu. Gözlerini tekrar Reya’ya çevirdi. Daha doğrusu boşluğa, çünkü etrafta kimse yoktu. Elini boğazına götürüp, uzun süre nefessiz kalmış gibi derin derin nefes alıp verdi. Sanki biri şiddetli bir şekilde boğazını sıkmış, onu nefessiz bırakmıştı. Ayrıca artık hareket edebiliyordu. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye devam ederek çeşmeye döndüğünde, havuzun içinde sadece birkaç ölü birkaç tane de canlı balık gördü. Korku dolu gözlerle havuza bakarken tekrar irkildi.
“Size diyorum Alpay bey... Neden orada dikiliyorsunuz, içeri girin.”
Alpay başını tekrar sesin geldiği yöne çevirdiğinde, binanın girişinde durmuş ona bakan profesörü gördü. En azından onu gerçekten görmüştü ama burada olmayan Reya’ya değil, ona sesleniyordu. Sanki buraya ilk kez gelmiş gibi meraklı ve şaşkın gözlerle etrafa bakındıktan sonra, biraz ileride bıraktığı aracına yöneldi. Aracın kontağını kapatıp olduğu yerde bıraktı, çantasını alıp binaya girdi. Profesör de anlamamış gözlerle ona bakıyordu.
“Neyiniz var böyle? Şeytan görmüş gibisiniz.”
Alpay ona kaçamak bir bakış atarak, başını hafif bir şekilde iki yana salladı ve ağır ağır soyunma odalarına inen merdivenlere yöneldi. Hâlâ titriyor hâlâ dişleri birbirine çarpıyordu. Bu kez soğuktan değil, biraz önce olanların onda yarattığı korkudandı. Üstü başı sırılsıklamdı. Arkasında yağmur suları bırakarak soyunma odasına girdi. Burhan bey de oradaydı. Önlüğünü giymek üzereyken duraksayarak, kaşları çatık bir şekilde Alpay’a baktı.
“İyi misiniz?” diye sordu, gerçekten ilgilendiğini belli eden bir ses tonuyla.
Alpay ona da kaçamak bir bakış attıktan sonra dolabın kapağını açtı.
“Evet, sadece üşüdüm.” diyebildi sonunda.
“Suratınız bembeyaz olmuş. İsterseniz size bir iğne vurayım, üşütmüş olabilirsiniz.”
“Hayır, teşekkür ederim.” diyerek reddetti. Sonra onu görmezden gelerek, üzerindeki ceketini çıkarıp kuruması için paltoların asıldığı askılığa astı. Kendisini kurutmak ve ısınmak için de yemekhaneye giderek, aşçıların kullandıkları elektrikli sobanın karşısına oturacaktı. Yavaş yavaş kendine gelmeye başladığından, artık üşüdüğünü hissedebiliyordu. Ayrıca bahçede yaşadığı o korkunç olay anında tüm vücudu taş kesildiğinden, kendisini olabildiğince kasmıştı. Bu yüzden de tüm eklemleri ağrımaya başlamıştı. Bu günü daha başlamadan bitirmek istiyordu. Hazırlandıktan sonra oradan çıkıp yemekhaneye gitti. Aşçı kadın onun halini iyi görmemiş olacak ki Alpay elektrikli sobanın karşısında ısınmaya çalışırken, yaşlı kadın da ona bir kahve hazırladı. Kahveyi yanındaki masanın üzerine bırakıp bir sandalye çekti ve yanına oturdu. Kadının sıkıntılı halinden bir derdi olduğu belliydi. Alpay’ın da boş boş oturduğunu görünce, sanki uzun zamandır bu anı bekliyormuş gibi heyecanlandı. Kime nasıl davranması gerektiğini biliyor olacak ki olabildiğince saygılı davranmaya çalışıyordu.
“Sizinle bir konu hakkında konuşmak istiyorum, vaktiniz var mı acaba?” diye sordu yaşlı kadın, çekinerek.
“Sadece beş dakika.” dedi Alpay buz gibi bir sesle ve kadının, masanın üzerine bıraktığı kahveye uzandı. Soğuk tavrı kadını umursamadığından değil, hâlâ kendine gelemediğindendi. Kadın altındaki sandalyeyi çekiştirerek ona biraz daha yaklaştı ve sanki bir sır verecekmiş gibi, başını ona doğru uzatıp fısıldadı.
“Burada bir şeyler oluyor.”
Alpay kahve kupasını ağzına götürmek üzereyken duraksadı ve başını çevirip, şaşkın bir şekilde yaşlı kadına baktı. Sonra kahveyi dökmemek için tekrar masanın üzerine bırakıp, kadına dikkat kesildi.
“Burası bir akıl hastanesi, burada her şey olur.” dedi Alpay. Kadının ciddiyetini anlamak için burada olanları gayet normal karşılıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu. Ama yaşlı kadın başını iki yana sallayarak, burada olanların normal olmadığını anlatmaya çalıştı.
“Düşündüğünüz gibi değil. Ben daha önce de uzun yıllar bir hastanede çalışmıştım ama orada böyle şeyler olmuyordu. Ayrıca ben açıldığından beri burada çalışıyorum. İlk zamanlar böyle şeyler yoktu. Ne olduysa iki, bilemedin üç yıl sonra olmaya başladı.”
Alpay daha da meraklandı ve kadına dikkat kesildi.
“Ne oldu, bana anlatır mısınız?”
“Evet, size anlatmak istiyorum çünkü buradaki herkes neler olduğunu biliyor ama kimse konuşmuyor. Duyduğum kadarıyla profesöre ve Meriç doktora karşı gelen tek kişi sizsiniz, üstelik onların yaptıklarını onaylamayarak, kendi bildiğinizi yapıyorsunuz. O gün siz olmasaydınız, Akay ile tek kelime konuşmadan onu direk hücreye tıkarlardı, ama siz buna karşı çıktınız. Bu yaptığınız çok cesur bir hareketti.”
“Ben sadece olması gerekenleri yapıyorum.”
Yaşlı kadın başını kaldırıp masanın üzerinden etrafa bakındı. Onları kimsenin dinlemediğine emin olduktan sonra tekrar Alpay’a döndü.
“Yıllar önce bir kaç doktor istifa ederek buradan ayrıldılar, ama sonra hepsi aniden ortadan kayboldu.”
“Bunu birinden daha duydum, bu konu hakkında ne biliyorsunuz?”
“Hiçbir şey, sadece kaybolduklarını duydum. Benim size söylemek istediğim başka şeyler var. Bir gün akşam yemeğinden sonra herkes odalarına girdiğinde mutfağı toparlamaya başladım, bulaşıkları yıkıyordum. Ama bir de baktım ki et bıçaklarından biri eksik. İlk önce diğer arkadaşlarıma sordum, ama ikisi de almadıklarını söylediler. Sonra ben de hastalardan birinin gizlice mutfağa girerek, onların almış olabileceğini düşündüm ama bu da imkânsızdı. Mutfak kapısını anahtarla açmak gerekiyor, anahtarlar da sadece aşçılarda ve profesörde var. Hemen profesörün odasına gittim ama kapısı kilitliydi. Sonra başhemşirenin yanına gittim. Odasındaydı ama o da kapıyı kilitlemişti. Ortalıkta hiç kimse yoktu, güvenlik görevlileri bile. Bina gereğinden fazla sessizdi. Normal olmayan bir sessizlik vardı. Çünkü saat henüz dokuz buçuktu. Hastalar yemekten hemen sonra odalarına giriyorlar, ama hemen uyumuyorlar. İçlerinden bazıları illa ki gürültü yapar, bağırıp şarkı söyler. Bu sesleri bugün bile duyabilirsiniz. Ama o gün hiçbir ses yoktu. Sanki bina tamamen boşaltılmış, bir ben kalmışım gibi hissettim ve korktum. Daha sonra öğrendim ki o gün yemeklerin içine kattığım malzemelere uyku ilaçları koymuşlar ve o yemekleri yiyen herkes uyumuş.”
Alpay ilk başta bu muhabbetin ne kadar boş ve sıkıcı olduğunu düşünmüştü, ama yaşlı kadının son sözleri bundan sonrasının ne kadar önemli olacağını gösteriyordu. Hiçbir şey söylemeden, yaşlı kadının konuşmasını bölmeden dikkatle dinlemeye devam etti.
“Bunu güvenlik görevlileri kendi aralarında konuşurlarken duydum. Profesör o gün bir teftiş olacağını ve hastanedeki herkesin uyutulacağını söyleyerek, güvenlik görevlilerini evlerine göndermiş. Ben de neler olduğunu sonradan anladım. Buradaki herkesi uyutarak gizli bir şey yaptılar. O dönem burada kalan bir kadın vardı, adı... Ahh... Maalesef hatırlamıyorum. Otuzlu yaşlarda, güzel bir kadındı. Yemek sıralarında hep midesi bulanıyor, bazen ulu orta kusuyordu.
Acaba bir kaçamak yaptı da hamile mi kaldı diye düşündüm. Bulantıları artınca onu alıp bir hücreye kapattılar. Kadının ağır enfeksiyon kaptığını, titiz bir tedavi göreceğini söylediler. Sonra kadın gerçekten iyileşti. Midesi bulanmıyordu, dışarıdan bakınca gayet sağlıklıydı ama kadın hücreden çıktıktan sonra, sanki akıl sağlığı daha da bozulmuş gibiydi.”
“Belki de uzun süre yalnız kaldığından dolayı depresyona girmiştir. Böyle şeyler çok olur.”
“Depresyonda olan bir insan her önüne gelenle konuşmak için çabalar mı doktor bey?” diye sordu yaşlı kadın, gözünün yanıyla ona bakarak. Sonra başını tekrar kaldırıp etrafı kolaçan etti ve konuşmasını hızlandırarak devam etti.
“Kadın birlerine bir şey anlatmaya çalışıyordu, ama profesör ve Meriç doktor ona sürekli engel oluyor, konuşmasına izin vermiyorlardı. Sonra bir gün, ailesinin onu bir devlet hastanesine yatırmak istediklerini söyleyerek, sevk işlemlerini başlattılar ve onu buradan götürdüler. Ben de bir gün ziyaret için onu sevk ettiklerini söyledikleri hastaneye gittim. Ama ortada ne kadın vardı ne de kadını sevk etmek istediklerini söyleyen bir aile. Kadın tamamen yalnızmış. O kadını buradan çıkardıktan sonra ne yaptılarsa ortadan kaybettiler. Ben de korkudan polise gidemedim. Sonuçta bir hastasına bunu yapan bana neler yapar, öyle değil mi?”
“Bu anlattıklarınız gerçekten çok ilginç. Bunu kesiklikle araştıracağım.” dedi Alpay ve henüz kendine gelemeden duyduğu bu korkunç şeyler, onun dengesini daha da bozmuştu. Ayağa kalkmak üzereyken, kadın onun kolunu yakaladı.
“Bir şey daha var, o kadını bu hastaneden hiç çıkarmamışlar.”
“Anlamadım.” dedi Alpay, kekeleyerek.
“Kadının tüm eşyalarını toplayıp, bir valizle binadan çıkardılar. Biz sadece bunu gördük. Ben kadını ziyaret etmek için bahsettikleri hastanede bulamayınca bekçiyle konuşmuştum. Durumu anlatıp, ne kadar ilginç olduğunu falan söyledim. O da bana rüya gördüğümü, son bir yıl içinde hastaneye girip çıkan hasta olmadığını söyledi. Hatta ben bunun gerçek olduğunu ısrarla söyleyince, adam bana bahsettiğim günün bahsettiğim saat aralıklarının kamera görüntülerini seyretti. Dediği gibi o gün hastaneye girip çıkan hiç kimse olmamıştı. Hatta son bir yıl içinde hiçbir hasta girip çıkmamış, hiçbir sevk işlemi yapılmamıştı. Ama bunları kesinlikle benden duymadınız, anlaştık mı?”
Alpay donuk gözlerle yaşlı kadına bakarak, başını evet anlamında salladı.
“Peki kayıp bıçak... Onu buldunuz mu?”
“Evet, biri onu aldığı yere geri koymuştu.”
Alpay düşünceli bir şekilde kalkıp, sallana sallana yemekhaneden çıktı. Bütün gün düşündüğü tek şey, sabah bahçede yaşadığı olay ve aşçı kadının anlattıkları olmuştu. Bunları düşünmekten hastalara odaklanamamış, onları tüm etkinlik boyunca serbest bırakmıştı. Özel olarak ilgilendiği hiç kimse olmamıştı. Bir ara başhemşirenin yanına giderek, ona söz verdiği yeşil elbiseyi vermişti. Ayrıca Meriç doktorun, onun Reya ile görüştüğünü nasıl bildiğini sormuştu ama başhemşire anlaşmalarına sadık kaldığını, bunu kesinlikle kendisinin yapmadığını söylemişti. Alpay da ona inanmıştı, yalan söylüyor gibi bir hali yoktu. Saatler ilerledikçe ve akşam vakti yaklaştıkça, Alpay’ın heyecanı da artıyordu. Bu akşam için Önder başkomiserle beraber bir plan yapmışlardı. Başkomsier, siber polis bir arkadaşıyla buraya gelerek binaya yakın bir yerde duracak ve hastanenin tüm elektrik sistemlerini devre dışı bırakacaklar Alpay’da bu sırada arşive girecek ve alabildiği kadar çok belge alarak, onları binadan çıkaraktı. Bunu düşündükçe strese giriyor, heyecandan midesi yanıyordu. Ama bunu yapmayı kendisi istemişti. Önder başkomiser de ona geri çeviremeyeceği bir teklifte bulunmuştu ve elinden geldiğince ona yardım etmeye çalışıyordu.





