25 Aralık 2024 Çarşamba

Kendine Terapi (Bölüm 52)


Aracıyla bahçeye girip her zaman ki gibi çeşmeye doğru ilerledi. Sabahın erken saati olduğundan hava henüz aydınlanmamıştı. Gün ışığı, gri yağmur bulutlarının arasından geçerek yer yüzüne ulaşmaya çalışıyor ama bulutlar daha baskın çıkıyordu. Bu yüzden gri ve kasvetli bir hava vardı. Ayrıca şiddetli bir şekilde sağanak yağıyordu. Çeşmeye yaklaştığında, birkaç metre geride duraksadı. Çeşmenin başında uzun beyaz elbisesiyle ayakta dikilen bir kadın vardı. Ayakları çıplaktı. Yağmurdan ıslanan saçları ve elbisesi ağırlaşmış olacak ki şiddetli rüzgârda savrulmakta zorlanıyorlardı. Arkası dönüktü, yüzünü göremese de o kadının Reya olduğunu anlamıştı. Onu daha önce de çeşmenin başında bu şekilde bulmuştu. Bu görüntüye şaşırmadı. Şaşırdığı şey onu hücreden çıkarmış olmalarıydı. Üstelik Alpay’ın izinsiz bir şekilde onunla konuştuğunu bilmelerine rağmen. Alpay aracın el frenini çekti ve motoru çalışır vaziyette, öylece bırakıp aşağı indi. Sadece birkaç saniye, yağmurun onu sırılsıklam etmesine yetmişti. Saçları bozulmuş, takım elbisesi mahvolmuştu ama önemli değildi. Reya’yı ürkütmemek için ağır adımlarla yanına doğru yaklaştı. Ona biraz daha yaklaştığında, başında kahve rengi -belki de kirden kaynaklı rengi solmuş beyaz bir bezdi- bir bez olduğunu fark etti. Yine gözlerini bağlamış bir halde, orada öylece dikiliyordu. Bunu neden yaptığını hâlâ anlayamıyordu. Ona daha da yaklaştı, tam arkasında durdu ve seslendi.
“Çıkmışsın... Bu harika ama burada durmaman gerek Reya. Hava çok soğuk.”
Cevap yoktu. Alpay soğuktan titremeye başlamıştı, dışarıda tam anlamıyla fırtına vardı ama bu durum Reya’yı zerre kadar etkilemiyordu. Olduğu yerde hiç hareket etmeden, öylece duruyordu. Alpay ona dokunmak için elini uzattı ama yumruğunu sıkarak, elini geri indirdi.
“Reya, içeri girmen gerek.” Artık konuşurken dili dönmüyor, soğuktan dişleri birbirine çarpıyordu. Tüm vücudu sanki elektrik akımına kapılmış gibi, hafif bir şekilde sarsılıyordu. Ama Reya’da hâlâ tık yoktu. Alpay elini Reya’nın başına atarak, gözlerine sardığı bezi çıkardı ve onunla yüz yüze konuşmak için karşısına geçti. Onu baştan aşağı süzdüğünde donup kaldı. Dişleri hâlâ birbirine çarpıyor, vücudu hâlâ titriyordu ama artık soğuğu hissetmiyordu. Vücudunda olanların farkında bile değildi. Tıpkı Reya gibi tepkisizdi. Şaşkınlıktan dolayı ağzı bir karış açık kaldı. Reya’nın beyaz elbisesinin belden aşağısı kanlar içindeydi. Nereden geldiğini anlayamadığı kanlar hâlâ süzülüyor, zemindeki yağmur suyuyla karışarak akıp gidiyordu. Alpay başını güçlükle yere eğip göz gezdirdiğinde, daha korkunç bir şeyle karşılaştı. Elbisesinin altından halata benzer kalın, parlak bir ip çıkarak zemine dağılmıştı. İpi takip ettiğinde, çeşmedeki suların biriktiği havuzunun içinde, hareketsiz bir şekilde yatan bir fetüse balı olduğunu fark etti. O zaman bu ipin bir kordon olduğunu, kanların da doğumdan kaynaklı kanamalar olduğunu anladı. Fetüs hâlâ zarla kaplıydı ve cenin pozisyonunda, havuzun içindeki suda yüzüyordu. Alpay gözlerini sıkı sıkı kapatarak birkaç derin nefes aldı. Bu bir kâbustu ve birazdan uyanacaktı, bunlar gerçek olmazdı. Ama gözlerini tekrar açtığında, her şey olduğu gibi duruyordu. Reya’nın doğum yapması imkânsızdı çünkü hiçbir hamilelik belirtisi yoktu. Zayıf ve cılız bir genç kızdı ve çoğu zaman dar kıyafetler giyiniyordu. Bunun fark edilmemesi imkânsızdı. Alpay’ın gözlerinden akan yaşlar, suratından süzülen yağmur sularına karışıyordu. Korkudan, panikten, tedirginlikten hüngür hüngür ağlamaya başladı.
“Reya, sen nasıl...” diyerek geveledi Alpay. Reya hâlâ hiçbir şeyi, hatta doğumunu ve fetüse bağlı olan kordonunu bile umursamadan, gözleri kapalı bir şekilde öylece duruyordu. Biraz sonra zemine ve ormandaki ağaçların dallarına çarpan ve normal şartlarda insana huzur veren yağmurun sesine başka bir ses karıştı. Uzaktan gelen boğuk ve yankılı bir ses. Alpay aniden irkildi. Başını hızla çevirip, fal taşı gibi açılmış gözlerini etrafta gezdirerek, sesin geldiği yönü bulmaya çalıştı. Oradaydı... Profesör binanın giriş kapısında durmuş onlara bakıyordu.
“Reya, oraya gitmemen gerektiğini sana daha kaç kere söylemem gerek? Ayrıca hava buz gibi, üşüteceksin.”
Alpay, profesörü görür görmez heyecanlandı. Kendisi şoka girdiğinden şu an Reya için hiçbir şey yapamıyordu ama profesör yapabilirdi. Ona durumu anlatmak için konuşmaya çalıştı ama olmadı. El hareketleriyle anlatmaya çalıştı ama elleri de iki yanından sarkmış, öylece duruyordu. Sanki tüm vücut fonksiyonlarını kaybetmişti. Vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremiyor, felçli gibi taş kesilmiş öylece duruyordu.
“Şimdi buraya gelmeni istiyorum Reya, seni bir daha uyarmayacağım.”
Alpay hareket ettirebildiği tek yerini, gözlerini profesöre çevirip tekrar baktı. Neden orada dikilmek yerine gelip bir şey yapmıyordu. Neler olduğunu göremeyecek kadar uzak bir mesafede değildi, ama hiçbir şey yapmıyordu. Gözlerini tekrar Reya’ya çevirdi. Daha doğrusu boşluğa, çünkü etrafta kimse yoktu. Elini boğazına götürüp, uzun süre nefessiz kalmış gibi derin derin nefes alıp verdi. Sanki biri şiddetli bir şekilde boğazını sıkmış, onu nefessiz bırakmıştı. Ayrıca artık hareket edebiliyordu. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye devam ederek çeşmeye döndüğünde, havuzun içinde sadece birkaç ölü birkaç tane de canlı balık gördü. Korku dolu gözlerle havuza bakarken tekrar irkildi.
“Size diyorum Alpay bey... Neden orada dikiliyorsunuz, içeri girin.”
Alpay başını tekrar sesin geldiği yöne çevirdiğinde, binanın girişinde durmuş ona bakan profesörü gördü. En azından onu gerçekten görmüştü ama burada olmayan Reya’ya değil, ona sesleniyordu. Sanki buraya ilk kez gelmiş gibi meraklı ve şaşkın gözlerle etrafa bakındıktan sonra, biraz ileride bıraktığı aracına yöneldi. Aracın kontağını kapatıp olduğu yerde bıraktı, çantasını alıp binaya girdi. Profesör de anlamamış gözlerle ona bakıyordu.
“Neyiniz var böyle? Şeytan görmüş gibisiniz.”
Alpay ona kaçamak bir bakış atarak, başını hafif bir şekilde iki yana salladı ve ağır ağır soyunma odalarına inen merdivenlere yöneldi. Hâlâ titriyor hâlâ dişleri birbirine çarpıyordu. Bu kez soğuktan değil, biraz önce olanların onda yarattığı korkudandı. Üstü başı sırılsıklamdı. Arkasında yağmur suları bırakarak soyunma odasına girdi. Burhan bey de oradaydı. Önlüğünü giymek üzereyken duraksayarak, kaşları çatık bir şekilde Alpay’a baktı.
“İyi misiniz?” diye sordu, gerçekten ilgilendiğini belli eden bir ses tonuyla.
Alpay ona da kaçamak bir bakış attıktan sonra dolabın kapağını açtı.
“Evet, sadece üşüdüm.” diyebildi sonunda.
“Suratınız bembeyaz olmuş. İsterseniz size bir iğne vurayım, üşütmüş olabilirsiniz.”
“Hayır, teşekkür ederim.” diyerek reddetti. Sonra onu görmezden gelerek, üzerindeki ceketini çıkarıp kuruması için paltoların asıldığı askılığa astı. Kendisini kurutmak ve ısınmak için de yemekhaneye giderek, aşçıların kullandıkları elektrikli sobanın karşısına oturacaktı. Yavaş yavaş kendine gelmeye başladığından, artık üşüdüğünü hissedebiliyordu. Ayrıca bahçede yaşadığı o korkunç olay anında tüm vücudu taş kesildiğinden, kendisini olabildiğince kasmıştı. Bu yüzden de tüm eklemleri ağrımaya başlamıştı. Bu günü daha başlamadan bitirmek istiyordu. Hazırlandıktan sonra oradan çıkıp yemekhaneye gitti. Aşçı kadın onun halini iyi görmemiş olacak ki Alpay elektrikli sobanın karşısında ısınmaya çalışırken, yaşlı kadın da ona bir kahve hazırladı. Kahveyi yanındaki masanın üzerine bırakıp bir sandalye çekti ve yanına oturdu. Kadının sıkıntılı halinden bir derdi olduğu belliydi. Alpay’ın da boş boş oturduğunu görünce, sanki uzun zamandır bu anı bekliyormuş gibi heyecanlandı. Kime nasıl davranması gerektiğini biliyor olacak ki olabildiğince saygılı davranmaya çalışıyordu.
“Sizinle bir konu hakkında konuşmak istiyorum, vaktiniz var mı acaba?” diye sordu yaşlı kadın, çekinerek.
“Sadece beş dakika.” dedi Alpay buz gibi bir sesle ve kadının, masanın üzerine bıraktığı kahveye uzandı. Soğuk tavrı kadını umursamadığından değil, hâlâ kendine gelemediğindendi. Kadın altındaki sandalyeyi çekiştirerek ona biraz daha yaklaştı ve sanki bir sır verecekmiş gibi, başını ona doğru uzatıp fısıldadı.
“Burada bir şeyler oluyor.”
Alpay kahve kupasını ağzına götürmek üzereyken duraksadı ve başını çevirip, şaşkın bir şekilde yaşlı kadına baktı. Sonra kahveyi dökmemek için tekrar masanın üzerine bırakıp, kadına dikkat kesildi.
“Burası bir akıl hastanesi, burada her şey olur.” dedi Alpay. Kadının ciddiyetini anlamak için burada olanları gayet normal karşılıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu. Ama yaşlı kadın başını iki yana sallayarak, burada olanların normal olmadığını anlatmaya çalıştı.
“Düşündüğünüz gibi değil. Ben daha önce de uzun yıllar bir hastanede çalışmıştım ama orada böyle şeyler olmuyordu. Ayrıca ben açıldığından beri burada çalışıyorum. İlk zamanlar böyle şeyler yoktu. Ne olduysa iki, bilemedin üç yıl sonra olmaya başladı.”
Alpay daha da meraklandı ve kadına dikkat kesildi.
“Ne oldu, bana anlatır mısınız?”
“Evet, size anlatmak istiyorum çünkü buradaki herkes neler olduğunu biliyor ama kimse konuşmuyor. Duyduğum kadarıyla profesöre ve Meriç doktora karşı gelen tek kişi sizsiniz, üstelik onların yaptıklarını onaylamayarak, kendi bildiğinizi yapıyorsunuz. O gün siz olmasaydınız, Akay ile tek kelime konuşmadan onu direk hücreye tıkarlardı, ama siz buna karşı çıktınız. Bu yaptığınız çok cesur bir hareketti.”
“Ben sadece olması gerekenleri yapıyorum.”
Yaşlı kadın başını kaldırıp masanın üzerinden etrafa bakındı. Onları kimsenin dinlemediğine emin olduktan sonra tekrar Alpay’a döndü.
“Yıllar önce bir kaç doktor istifa ederek buradan ayrıldılar, ama sonra hepsi aniden ortadan kayboldu.”
“Bunu birinden daha duydum, bu konu hakkında ne biliyorsunuz?”
“Hiçbir şey, sadece kaybolduklarını duydum. Benim size söylemek istediğim başka şeyler var. Bir gün akşam yemeğinden sonra herkes odalarına girdiğinde mutfağı toparlamaya başladım, bulaşıkları yıkıyordum. Ama bir de baktım ki et bıçaklarından biri eksik. İlk önce diğer arkadaşlarıma sordum, ama ikisi de almadıklarını söylediler. Sonra ben de hastalardan birinin gizlice mutfağa girerek, onların almış olabileceğini düşündüm ama bu da imkânsızdı. Mutfak kapısını anahtarla açmak gerekiyor, anahtarlar da sadece aşçılarda ve profesörde var. Hemen profesörün odasına gittim ama kapısı kilitliydi. Sonra başhemşirenin yanına gittim. Odasındaydı ama o da kapıyı kilitlemişti. Ortalıkta hiç kimse yoktu, güvenlik görevlileri bile. Bina gereğinden fazla sessizdi. Normal olmayan bir sessizlik vardı. Çünkü saat henüz dokuz buçuktu. Hastalar yemekten hemen sonra odalarına giriyorlar, ama hemen uyumuyorlar. İçlerinden bazıları illa ki gürültü yapar, bağırıp şarkı söyler. Bu sesleri bugün bile duyabilirsiniz. Ama o gün hiçbir ses yoktu. Sanki bina tamamen boşaltılmış, bir ben kalmışım gibi hissettim ve korktum. Daha sonra öğrendim ki o gün yemeklerin içine kattığım malzemelere uyku ilaçları koymuşlar ve o yemekleri yiyen herkes uyumuş.”
Alpay ilk başta bu muhabbetin ne kadar boş ve sıkıcı olduğunu düşünmüştü, ama yaşlı kadının son sözleri bundan sonrasının ne kadar önemli olacağını gösteriyordu. Hiçbir şey söylemeden, yaşlı kadının konuşmasını bölmeden dikkatle dinlemeye devam etti.
“Bunu güvenlik görevlileri kendi aralarında konuşurlarken duydum. Profesör o gün bir teftiş olacağını ve hastanedeki herkesin uyutulacağını söyleyerek, güvenlik görevlilerini evlerine göndermiş. Ben de neler olduğunu sonradan anladım. Buradaki herkesi uyutarak gizli bir şey yaptılar. O dönem burada kalan bir kadın vardı, adı... Ahh... Maalesef hatırlamıyorum. Otuzlu yaşlarda, güzel bir kadındı. Yemek sıralarında hep midesi bulanıyor, bazen ulu orta kusuyordu.
Acaba bir kaçamak yaptı da hamile mi kaldı diye düşündüm. Bulantıları artınca onu alıp bir hücreye kapattılar. Kadının ağır enfeksiyon kaptığını, titiz bir tedavi göreceğini söylediler. Sonra kadın gerçekten iyileşti. Midesi bulanmıyordu, dışarıdan bakınca gayet sağlıklıydı ama kadın hücreden çıktıktan sonra, sanki akıl sağlığı daha da bozulmuş gibiydi.”
“Belki de uzun süre yalnız kaldığından dolayı depresyona girmiştir. Böyle şeyler çok olur.”
“Depresyonda olan bir insan her önüne gelenle konuşmak için çabalar mı doktor bey?” diye sordu yaşlı kadın, gözünün yanıyla ona bakarak. Sonra başını tekrar kaldırıp etrafı kolaçan etti ve konuşmasını hızlandırarak devam etti.
“Kadın birlerine bir şey anlatmaya çalışıyordu, ama profesör ve Meriç doktor ona sürekli engel oluyor, konuşmasına izin vermiyorlardı. Sonra bir gün, ailesinin onu bir devlet hastanesine yatırmak istediklerini söyleyerek, sevk işlemlerini başlattılar ve onu buradan götürdüler. Ben de bir gün ziyaret için onu sevk ettiklerini söyledikleri hastaneye gittim. Ama ortada ne kadın vardı ne de kadını sevk etmek istediklerini söyleyen bir aile. Kadın tamamen yalnızmış. O kadını buradan çıkardıktan sonra ne yaptılarsa ortadan kaybettiler. Ben de korkudan polise gidemedim. Sonuçta bir hastasına bunu yapan bana neler yapar, öyle değil mi?”
“Bu anlattıklarınız gerçekten çok ilginç. Bunu kesiklikle araştıracağım.” dedi Alpay ve henüz kendine gelemeden duyduğu bu korkunç şeyler, onun dengesini daha da bozmuştu. Ayağa kalkmak üzereyken, kadın onun kolunu yakaladı.
“Bir şey daha var, o kadını bu hastaneden hiç çıkarmamışlar.”
“Anlamadım.” dedi Alpay, kekeleyerek.
“Kadının tüm eşyalarını toplayıp, bir valizle binadan çıkardılar. Biz sadece bunu gördük. Ben kadını ziyaret etmek için bahsettikleri hastanede bulamayınca bekçiyle konuşmuştum. Durumu anlatıp, ne kadar ilginç olduğunu falan söyledim. O da bana rüya gördüğümü, son bir yıl içinde hastaneye girip çıkan hasta olmadığını söyledi. Hatta ben bunun gerçek olduğunu ısrarla söyleyince, adam bana bahsettiğim günün bahsettiğim saat aralıklarının kamera görüntülerini seyretti. Dediği gibi o gün hastaneye girip çıkan hiç kimse olmamıştı. Hatta son bir yıl içinde hiçbir hasta girip çıkmamış, hiçbir sevk işlemi yapılmamıştı. Ama bunları kesinlikle benden duymadınız, anlaştık mı?”
Alpay donuk gözlerle yaşlı kadına bakarak, başını evet anlamında salladı.
“Peki kayıp bıçak... Onu buldunuz mu?”
“Evet, biri onu aldığı yere geri koymuştu.”
Alpay düşünceli bir şekilde kalkıp, sallana sallana yemekhaneden çıktı. Bütün gün düşündüğü tek şey, sabah bahçede yaşadığı olay ve aşçı kadının anlattıkları olmuştu. Bunları düşünmekten hastalara odaklanamamış, onları tüm etkinlik boyunca serbest bırakmıştı. Özel olarak ilgilendiği hiç kimse olmamıştı. Bir ara başhemşirenin yanına giderek, ona söz verdiği yeşil elbiseyi vermişti. Ayrıca Meriç doktorun, onun Reya ile görüştüğünü nasıl bildiğini sormuştu ama başhemşire anlaşmalarına sadık kaldığını, bunu kesinlikle kendisinin yapmadığını söylemişti. Alpay da ona inanmıştı, yalan söylüyor gibi bir hali yoktu. Saatler ilerledikçe ve akşam vakti yaklaştıkça, Alpay’ın heyecanı da artıyordu. Bu akşam için Önder başkomiserle beraber bir plan yapmışlardı. Başkomsier, siber polis bir arkadaşıyla buraya gelerek binaya yakın bir yerde duracak ve hastanenin tüm elektrik sistemlerini devre dışı bırakacaklar Alpay’da bu sırada arşive girecek ve alabildiği kadar çok belge alarak, onları binadan çıkaraktı. Bunu düşündükçe strese giriyor, heyecandan midesi yanıyordu. Ama bunu yapmayı kendisi istemişti. Önder başkomiser de ona geri çeviremeyeceği bir teklifte bulunmuştu ve elinden geldiğince ona yardım etmeye çalışıyordu.

20 Aralık 2024 Cuma

Kendine Terapi (Bölüm 51)


Gözlerini açtığında, odanın içi loş bir biçimde aydınlıktı. Başucundaki saate baktığında sabahın dokuzu olduğunu fark etti. İşe geç kalmıştı. Ama kimse onu merak edip aramamıştı. Bugün son iş günüydü çünkü iki haftalık idari izne ayrılıyordu. Yarım kalan bu işi çözmesi için başka çaresi yoktu. Başka işlerle uğraşırken, özellikle de göz önündeyken seri vampir cinayetleriyle ilgili hiçbir şey yapamıyordu. İki haftalık izninin tamamını bu iş için kullanacaktı. Sadece iki hafta... Bu süre içinde bu olayı çözmeliydi. Bugün yarım kalan birtakım işleri toparlayacak ve iznine kafası rahat bir şekilde çıkacaktı. Gerçi uzun zamandır kafasını meşgul eden tek olay bu işti, onun dışında hiçbir olay onu meşgul etmiyordu. İşlerini toparladıktan sonra, geçen sefer ona yardımcı olan teknisyen ile görüşecek ve ondan birkaç iyilik daha isteyecekti. Karşılığını alıp almayacağını bilmiyordu, ama denemekten zarar gelmezdi. Zaten teknisyen bunu kalkıp bir başkasına da anlatamazdı çünkü ona yardım etmişti ve bu ortaya çıkarsa, o da zor duruma düşecekti. Hazırlanıp evden çıktı. Saat çok da erken değildi ama yine de sokak boştu. Çünkü işe gidecek olanlar onun gibi tembellik yapmamış ve gitmeleri gereken saatte işlerine gitmiş, evde kalanlar ise hâlâ uykuya doymaya çalışıyorlardı. Gökyüzü gri, hava dondurucu derecede soğuktu. Uykudan uyanır uyanmaz direk dışarı çıktığından dolayı soğuğu daha derin hissediyordu. Titremekten dişleri birbirine çarpıyor, kasılmaktan eklemleri ağrıyordu. Aracına doğru koşarak ilerlerken, kendi ayak seslerine başka bir ayak sesi karıştı. Sokaktaki tanımadığı komşularından biri olmalıydı. Bunu düşündüğünden arkasına dönüp bakmadı. Ayak sesleri ona daha da yaklaştığında, hemen önünde bir gölge gördü. Arkasındaki kişinin kim olduğunu bilmese de takip edildiğini hissetmeye başladı. Onu kim, neden takip etsin ki? Bunun saçma bir düşünce olduğunu düşünüp yoluna devam etti. Aracını karşı sokağa park ettiğinden uzun bir süre yürümesi gerekmişti. Caddeye vardığında, karşıdan karşıya geçmek için birkaç aracın geçmesini bekledi. O sırada başını çevirip arkasına kaçamak bir bakış attı. Gördüğü şey karşısında şaşkına döndü. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Artık soğuk yerine heyecan ve korkuyla karışık bir duygu hissediyordu. Sokağın içinde, birkaç metre ileride bir silüet vardı. Üzerinde siyah uzun bir kaban, başında siyah bir kovboy şapka, iki yandan sarkıttığı ellerinde ise parlaklığından dolayı deri olduğu anlaşılan siyah eldivenler vardı. Kabanının yakasını ağzına kadar çektiğinden ve başındaki şapkanın suratına indirdiği gölgeden dolayı yüzü net olarak görünmüyordu. Bu adamı tanımıyordu ama kim olduğunu biliyordu. İlk vampir cinayetinin kurbanının bulunduğu cinayet mahallinde gördüğü ve peşinden koşarken, aniden ortadan kaybolan adamdı bu. O gün bir yere saklanarak cinayet mahallini gözlemiş, şimdi ise Önder’i takip ediyordu. Bu adamın cinayetlerle bir alakası olduğuna emindi. Muhtemelen cinayetleri soruşturan kişinin Önder olduğunu öğrenmiş ve şimdi peşine düşmüştü. Ama artık soruşturmada olmadığını bilmiyor olmalıydı.
Onu bu kez kaçıramazdı. Adamı ürkütmemek için sakin kalmayı ve yavaş adımlarla yanına gitmeyi düşündü, ama onu gördüğü andan beri orada dikilmiş, açık açık onu dikizliyordu. Adam da bunu fark etmesine rağmen hâlâ olduğu yerde duruyor, Önder’e bakıyordu. En azından Önder öyle tahmin ediyordu. Adamın her halükârda kaçacağını biliyordu, bu yüzden direk saldırıya geçmeye karar verdi ve ona doğru koşmaya başladı. O harekete geçtiği an adam da koşmaya başladı, ama Önder’den neredeyse dört kat fazla hızlı koşuyordu. Hatta koşmuyor, resmen uçuyordu. Ayaklarını ayırt etmek imkansızdı. Ayrıca koşarken tuhaf bir şekilde kolları iki yanda sabit bir şekilde duruyor, sanki gövdesine yapışmış gibi hiç hareket etmiyordu. Bu da onu ayırt edecek en önemli detaylardan biriydi. Belki kolları sakatı veya koşarken vücudunun kendiliğinden geliştirdiği bir alışkanlık... Ya da herhangi bir yerde kendisini ele vermemek ve yakalanmamak için farklı görünme çabasındaydı. Eğer öyleyse bu adam Önder’in tanıdığı, sürekli karşılaştığı hatta gözünün önünde olan biri olabilirdi. Ama şimdi bunu düşünerek dikkatini dağıtamazdı. Şu an sadece koşuyordu. Sokağı bitirip diğer caddeye vardığında, bir an durup sağa sola bakındı. Adamın sol tarafa, aşağıya doğru koştuğunu fark etti. Hiç düşünmeden peşinden gitmeye devam etti. Etraftaki birkaç insan durup onlara bakıyor, merakla neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Adam caddenin sonuna geldiğinde, hızla geçen araçlara aldırmadan yola atlayarak karşıya geçti ve köşeden sağa dönüp gözden kayboldu. Araçların hiçbiri frene bile basmamış, yavaşlamamıştı. Önder adamın nasıl bu kadar hızlı ve mükemmel bir zamanlamayla oradan geçtiğine anlam verememişti. Birkaç aracın geçmesini bekledikten sonra karşıya geçti. O kadar yorulmuştu ki dizlerinin bağı çözülüyor, nefes almakta zorlanıyordu. Sanki hava ciğerlerine ulaşamadan, soluk borusunun yarısına gelip tekrar dışarı çıkıyordu. Gücü tükenmişti, son bir gayretle koşmaya çalışarak adamın döndüğü köşeye geldi ve etrafa bakındı. Adam ortada yoktu. Onu yine kaçırmıştı. O zaman olduğu gibi aniden ortadan kaybolmuştu. Belki de buralarda bir yerlerde saklanmış olabilir diye düşünerek birkaç adım ilerledi, ama sonra bunu yapmaktan vazgeçti. Adam kaçma konusunda bu kadar ustayken, bir yere saklanarak kendisini riske atmazdı. Geri dönüp aracını buldu. Emniyete vardığında, direk olarak amirinin yanına gitti. Amiri hararetli bir şekilde telefon görüşmesi yapıyordu. Kime veya neye sinirlendiği, hangi olaydan bahsettiği anlaşılmıyordu. Amiri telefonunu kapatıp sert bir şekilde masanın üzerine bıraktıktan sonra başını kaldırıp karşısında, ayakta dikilen Önder’e baktı.
“Ne var?” diye sordu öfkeyle. Önder onun ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyordu. Durumu anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldı. Bunu umursamadan Önder’i başından savabilir ya da hala bu konuyla uğraştığını anlayarak onu azarlayabilirdi.
“Şey amirim... ben bir şey söyleyecektim.”
“Çabuk söyle, işim gücüm var!” diyerek, onu tersledi amiri. Şu an gerçekten hiç konuşacak zamanında değildi.
“Buraya gelmeden önce bir şey oldu. Alındığımız soruşturmayla ilgili.”
Amiri başını kaldırıp bir derin bir nefes aldı. Bir şeyler söylemek üzereyken Önder atıldı.
“Hemen sinirlenmeyin, önce bir dinleyin. Bu çok önemli!”
“Sen hala orada mı kaldın Önder? İlgilenmen gereken başka konular var, şu olayı kafandan çıkar artık.” diyerek onu azarladı amiri, sert bir ses tonuyla.
Önder masanın etrafını dolanarak amirinin yanına yaklaştı ve onu ikna etmek için gayret göstererek konuşmasını sürdürdü. Amiri onun bu hareketinden önemli bir şey söyleyeceğini anlamış olacak ki ona dikkat kesilmeye başladı.
“İlk cinayet mahallinde gördüğüm bir adamdan bahsetmiştim ya... Peşinden gitmiştim ama kaçırmıştım...”
“Ne olmuş?”
“Bu sabah evimin önündeydi, beni takip ediyordu. Yine peşine düştüm ama çok hızlıydı, yetişemedim. Sonra birden ortadan kayboldu.”
“Yüzünü görebildin mi?” diye sordu amiri ona dönerek. Bu konu onun da ilgisini çekmeye başlamıştı, artık Önder’i ciddiye alıyordu.
“Hayır, yüzünü kapatmıştı ama boyu, duruşu, giyimi, her şeyi o kişiyle aynıydı. Eminim, bu aynı kişi!”
Amiri başını öne eğip, düşünceli bir şekilde bir süre bekledi. Sonra ağır hareketlerle, masasının üzerinde duran bir not defterine uzandı. Eline bir de kalem alarak kâğıda bir şeyler yazdı ve Önder’e uzattı.
“Bu numarayı ara ve seni benim yönlendirdiğimi söyle, yaşadığın olayı anlat. O sana yardımcı olur. Ben de savcı ile görüşüp sana koruma isteyeceğim, bakalım verecek mi?”
Önder kâğıdı cebine koyarken, koruma lafını duyunca anında durakladı. Koruma olmazdı. O zaman doktorun yanına nasıl gidip gelecekti? Ya da izin zamanı için planladığı işleri nasıl halledecekti?
“Korumaya ihtiyacım yok amirim, böyle bir şey istemiyorum.” dedi.
Amiri masanın üzerindeki telefonun ahizesini kaldırdıktan sonra, Önder’in bu sözlerini duyunca tekrar yerine bıraktı.
“Hem bana gelip can güvenliğinin tehlikede olduğunu söylüyorsun hem de koruma istemediğini söylüyorsun.” diye söylendi öfkeyle. Bu sabah tersinden kalktığı her halinden belliydi.
“Hayır, ben can güvenliğimden endişe ettiğimi söylemedim, sadece...”
“Tamam Önder, çık dışarı! İşim gücüm var.” diyerek, onun sözünü kesti amiri. “Verdiğim numarayı ara, Orhan başkomiser ile görüşeceksin.”
Önder başını evet anlamında salladı. Amirinin söylediği ismi hatırlayınca şaşkına döndü. Soruşturmayı devir alan ekibin başkomiseriydi ve onunla tanışmışlardı. Yaşadığı bu olayı ona anlatıp, eline dava ile ilgili bilgi mi verecekti yani? Bunu reddetmek için amirine birkaç söz söylemek istedi, ama hemen vazgeçti. Amiri çoktan önündeki belgelere dalmıştı ve canı burnundaydı. Bir kelime daha ederse onu bir güzel azarlayacaktı. Bunun yerine çaresizce odadan çıkmayı tercih etti. Odadan çıkar çıkmaz amirinin verdiği kâğıdı buruşturup, koridordaki çöp kutularından birine attı. Bu işi kendisi halledebilirdi. Tabi önce o adamın kim olduğunu öğrenmeliydi. Adam onu takip ederken yakalandığında kaçmanın bir yolunu mutlaka buluyordu, bu yüzden onu hazırlıksız bir anında yakalamalıydı. En son aldıkları dava ile ilgili bazı kamera görüntülerini ve telefon yazışmalarını inceledi. Daha sonra öldürülen kişinin cesedinin ve olay yerinin fotoğraflarını inceledi. Şimdilik yapacak pek fazla şey olmadığını anlayınca dosyayı kapatıp bir kenara bıraktı. Belki de yapacak çok şey vardı ama kafasını bir türlü işine veremiyordu. Sandalyesinde geriye yaslanıp yüzünü sıvazladı, uykusuzluktan başı çatlıyordu ve göz kapakları ağırlaşmış, kendiliğinden kapanıyordu. Masanın üzerinde çalan telefonuyla kendine geldi. Ekrana baktığında, kayıtlı olmaya bir numaranın aradığını fark etti. Merakla, hemen cevap verdi.
“Alo...”
“Merhaba başkomiserim. Ben Orhan başkomiser, nasılsınız?” diye sordu telefonun arkasındaki ses neşeyle. Ya da alaycı bir ses tonuydu ama adamın yüz ifadesini görmeden bunu anlamak imkânsızdı. Önder ona telefon numarasını verdiğini hatırlamıyordu. Ama bir polisin, özellikle de bir başkomiserin istediği herhangi bir bilgiye ulaşması o kadar da zor değildi.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Önder, umursamaz bir tavırla.
“Size bir şey sormak istiyorum, bu sabah yaşadığınız olayla ilgili.”
Önder aniden toparlandı ve kaşlarını çattı. Bu olayı amiri dışında kimseye anlatmamıştı. Başkomiser bunu nasıl öğrenmişti?
“Ne olmuş sabah?” diye sordu Önder, salağa yatarak.
“Sizi takip eden şu siyah giyimli adamdan söz ediyorum. Onu tanıyor musunuz?”
“Afedersiniz, bunu nereden çıkardınız?” diyerek, ağzından laf almaya çalıştı Önder. Ama başkomiser bu taktikleri yutmayacak kadar tecrübeliydi.
“Kafamdan uyduracak değilim başkomiserim. Size bir soru sordum, o adamı tanıyor musunuz?”
Önder yutkundu ve vakit kazanmak için birkaç kere öksürdü.
“Bu benim kişisel meselem başkomiserim, sizi ilgilendiren hiçbir durum yok. Hoşçakalın.”
Önder telefonu kapatmak üzereyken başkomiser onu durdurdu.
“Kişisel sorununuz olan biri sizi cinayet mahalline kadar takip mi ediyor yani?”
Önder telefonu tekrar kulağına götürdü. Başkomiserin bu kadar çok şey bilmesi onun sinirlerini bozuyordu.
“Ne demeye çalışıyorsunuz?”
“Bu davanın ilk kurbanı bulunduğunda, cinayet mahallinde aynı kişiyi görmüşsünüz ama elinizden kaçırmışsınız. Tutanaklarda öyle yazıyor. Memurlardan biri gıcıklık olsun diye bunu kafasından uydurmadıysa tabi... Genelde hep öyle olur ya... Biri ifadesini değiştirdiğinde ya da söylediği yalanı unuttuğunda ona ilk ifadesi okunur ve kişi hemen savunmaya geçer. Ben öyle bir şey söylemedim, memurlar öyle yazmış falan... Sizin de öyle bir olay sanırım.” Başkomiser kıkırdadı, onun bu sinir bozucu gülüşüne kâğıt hışırtıları karıştı. “Koşmayı beceremeyen bir polis... Gizlice olay yerini seyreden ve baş şüpheli olduğu tahmin edilen birini göz göre göre elinden kaçırıyor. Bir işi yapamayacaksanız başkalarından yardım alın başkomiserim, herkes her işi yapacak diye bir kural yok.” Başkomiserin sesi bu kez daha ciddiydi. Ama onun alaycı tavrı da ciddiyeti de Önder’in umurunda değildi. Onun için önemli olan kendi tavrı ve hangi duruma nasıl tepki verdiğiydi. Karşısındaki insanın tavırları ne kadar değişse de Önder asla değiştirmiyordu. Başkomiserin biraz önce onunla alay etmesi, ondan daha da soğutmak için bir sebep daha vermişti. Dedi gibi bu bilgileri tutanaklardan öğrenmişti, bu gayet normaldi ama bu sabah yaşadığı olayı nasıl öğrenmişti? Amiri söylemiş olamazdı çünkü bunu ona anlatması için zaten telefon numarasını vermişti.
“Ben beğenmediğim işi kendim yapıyorum başkomiserim, bu yüzden kimseden yardım almadım. Ama siz beceremiyorsunuz, anlaşılan her defasında benden bilgi dilendiğinize göre.” diyerek, onun sinirini bozmaya çalıştı Önder, ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. Başkomiserin sesi neşeli gelmeye devam ediyordu.
“Bence siz de beğenmediğiniz işleri kendiniz yapmaya kalkışmayın başkomiserim, çünkü daha da batırıyorsunuz.” dedi ve derin bir nefes aldı. “Bakın, kim daha iyi diye tartışacak zamanım yok, ki kendimi ispatlamak için sizinle yarışa bile girmem. Sorumun cevabını verin, ikimiz de işimize dönelim.”
“Bilmiyorum.”
“Ne?”
“Adamın kim olduğunu bilmiyorum, arayın bulun!”
“Madem yardım etmiyorsunuz, o halde yolumuzdan çekilin başkomiserim. Yoksa gizli yaptığınız her şeyi savcıya anlatırım.”
Önder tekrar yutkundu. Gizli bir şekilde yaptığı her şeyden başkomiserin haberi vardı, ama nasıl? Onu takip mi ediyordu? Yoksa yardım aldığı kişiler kendilerini bu işin içinden sıyırmak için onu ispiyonlamış mıydı? Bunu yapmadıklarına emin değildi ama yapmaları için bir sebep de yoktu.
“Anlaşılan yaptığım her şeyden haberiniz var. Siz bunu yaparsanız ben de özel hayatı ihlalden sizi şikâyet ederim, bu kadar basit.” diye bağırdı Önder.
“İstediğinizi yapabilirsiniz, hiçbir kanıtınız yok! Üstelik gözünüzle bile bir şey görmediniz, ama benim çok kanıtım var başkomiserim. İyi çalışmalar.” Telefon Önder’in yüzüne kapandı. Kahretsin! Lanet olsun! diyerek, kendi kendine söylendi Önder. Başkomiser onu takip ediyor, izliyordu. Teknik mi yoksa fiziki mi olduğunu bilmiyordu ama bunun bir önemi yoktu, sonuçta yediği her haltı biliyordu. Bundan sonra ne yapacaktı? Soruşturmayı nasıl yürütecekti? Artık daha dikkatli olmalıydı. Başkomiser yaptığı her şeyi öğrendiyse, bundan sonra yapacaklarını da öğrenebilirdi. Bir anlığına bu işin peşini bırakmayı düşündü ama bu düşünce sadece birkaç saniye sürdü. Bu işi bırakmayacak, sonuna kadar gidecek ve Orhan başkomiserden önce her şeyi açığa çıkaracak, onlara da kendilerini tatmin etmek için kırıntılarla yetinmek zorunda kalacaktı.

18 Aralık 2024 Çarşamba

Kendine Terapi (Bölüm 50)


“Rica ediyorum, lütfen... sadece on dakika.”
“Üzgünüm ama bunu yapamam.”
“Bence yapabilirsiniz. Bu çok önemli, onunla konuşmam gerek.”
“Profesörden izin almalısınız, ondan gizli olarak listeyi değiştiremem.”
Alpay başhemşireyi nasıl ikna edeceğini bilmiyordu ama çok zor olacağını biliyordu. Aklına son bir şey geldi ve şansını denemek için sordu.
“Geçen gün elinizde bir dergi gördüm. Sanırım o yeşil elbiseyi çok beğenmiştiniz, öyle değil mi?”
Başhemşire oturduğu yerde başını kaldırmadan, göz ucuyla ona baktı. Bu bakış, onun tüm masumiyetini ortadan kaldıran sinsice bir bakıştı.
“Evet ama çok pahalı bir elbise, ünlü bir markaya ait. Bunun konumuzla ne alakası var?” diye sordu genç kadın, umursamaz bir tavırla.
“Peki size yarın o elbiseyi evinize götüreceğinizi söylesem...” dedi Alpay, kaşlarını kaldırarak.
Genç kadının gözleri kocamam açıldı. Biraz şaşkın, biraz da heyecanlı görünüyordu.
“Bana rüşvet mi teklif ediyorsunuz?” diye sordu fısıldayarak. Alpay’da onunla aynı ses tonuyla karşılık verdi.
“Ben buna karşılıklı iyilik diyorum.”
Başhemşire başını sağa sola çevirerek etrafa kaçamak bir bakış attı. Kimsenin onları izlemediğinden emin olunca Alpay’a döndü.
“Ben hayatımda hiç rüşvet almadım. Bu dürüstlüğümü basit bir şey için bozmak istemiyorum.”
Alpay derin bir iç çekti. Kitaplardan nefret eden hastadan sonra şimdi de başhemşire. İsteklerini elde edebilmek ve kendisini ispatlamak için başvurduğu en kolay yöntem buydu, rüşvet. Ama bundan vaz geçse ve bu son olsa iyi olurdu. Aksi halde tüm maaşını buradaki insanlara harcayacak, kendisine bir şey kalmayacaktı.
“Bunun aramızda kalacağına emin olabilirsiniz.” diyerek ısrar etti Alpay.
“Elbise S beden olsun. Bu ilk ve son, sakın bana bir daha böyle şeyler için gelmeyin!” diyerek, onu tembihledi genç kadın. Bunu söylemesinin sebebi Alpay’ın bu teklifte olduğu gibi diğer tekliflerinin de karşı konulamaz olacağını anlamasıydı. Her ne kadar karısı tarafından kandırılmış ve aldatılmış olsa da kadın ruhundan anlıyor, onların nelere karşı koyamayacağını gayet iyi biliyordu. Sonuçta kadınlar dış görünüşten hoşlanır, ruhlarını okşayana aşık olurlardı. Onları dış görünüşle etkilemek bir yere kadardı, sonrasında istedikleri şeyler her erkeğin başaramayacağı türden şeylerdi. Alpay’da bunlardan birini veya birkaçını başaramadığından yalnızdı. Reya ile görüşebilmesi için başhemşirenin görüşme listesinde değişiklik yapması gerekiyordu. Bunu profesörden isteyemezdi çünkü buna asla izin vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Sonuçta Reya’yı, Alpay’ı koruduğu için göz önünden kaldırmıştı ve kendisi izin vermediği sürece Alpay’ın onuna konuşmasını yasaklamıştı. Bunları yaptıktan sonra bir de onun bu isteğine izin verecek değildi. Elbette bu yaptığı er ya da geç ortaya çıkacaktı, ama Alpay onunla konuşarak istediği bilgileri aldıktan sonra bunun pek önemi olmayacaktı. Profesör bunu fark ettiğinde ise bu suçu bir şekilde ört pas edecek, edemezse de bunu tamamen kendisinin yaptığını söyleyecekti. Bunu başhemşireye kendisi yaptırmıştı, bu yüzden onu korumak zorundaydı. Reya’nın hücre numarasını da öğrenip oradan uzaklaştı. Hazırlanmak için soyunma odasına gittiğinde Burhan doktor ile karşılaştı. Onunla konuşmamak için aceleyle hazırlanıp oradan çıktı. Mesai saati başlamadan önce Reya ile görüşmeli, sonra da diğer işlerine devam etmeliydi. Bu yüzden kimseyle konuşarak vakit kaybetmek istemiyordu. Merdivenleri tırmanarak, ceza hücrelerinin bulunduğu beşinci kata çıktı. Merdivenleri bitirip koridora ulaştığında nefes nefese kalmıştı. Burası eski bir bina olduğundan asansör yoktu ve en kötü yanı da buydu. İki tarafında da uzun koridorlar, koridorla buyunca da sıra sıra dizili demir kapılar vardı. Bu kata ilk kez çıktığından burayı henüz tanımıyordu. Koridorun duvarları, zemini ve tavanı tamamen çıplak betondu. Herhangi bir pencere yoktu, buna karşın hücrelerin kapıları parlak gri renkteydi ve oldukça yeni görünüyordu.
Kapılar monte edildikten sonra etrafını kapatmak için kullanılan sıvanın izleri hala belirgin bir şekilde görülüyordu. Binanın diğer yerlerine kıyasla burası buz gibiydi, ağzından çıkan buharı net bir şekilde görebiliyordu. Beton bir mekân ve çelik kapılar... bu kadar soğuk olmasına şaşırmamalı. Bu kat sonradan inşa edilmiş kaçak kat gibi bir görünüme sahipti. Binanın içinin tamamına tadilat yapılarak yenilendiğinden, bunu içeriden anlamak imkansızdı. Bunu anlamının tek yolu dış cephesinden incelemekti. Çünkü binanın dış cephesine tek bir kuruş harcanmamıştı. Alpay buna daha önce hiç dikkat etmemişti, önemli de değildi ama sırf meraktan dolayı dışarı çıktığı bir zamanda bunu inceleyecekti. Koridorun sol tarafına yöneldiğinde, buradaki hücre rakamlarının ellilerde devam ettiğini fark etti. Aradığı numara diğer koridorda olmalıydı çünkü rakamlar buraya kadar büyüyordu. Bu kadar çok sayıda hücrenin olmasına şaşırmıştı. Tüm hastaları hücrelere koysalar bile burayı dolduramazlardı, çünkü normal hastaların kaldıkları bölümlerde bu kadar hasta yoktu. Diğer hastalar tehlikeli hasta bölümünde kaldığından dolayı ortalık bu kadar sakindi. Onların da binanın içinde özgürce dolaştığını hayal bile edemiyordu. Koridor boyunca ilerledi ve aradığı numarayı sonunda buldu 67 numara. Hücreye yaklaşarak kulağını kapıya dayadı. Başhemşire ona herhangi bir anahtar vermemişti. Çünkü hücrelerin kapılarında herhangi bir kilit yeri yoktu. Tıpkı -2. katta olduğu gibi. Buradaki hastalarla yalnızca kapıların arkasından görüşülebiliyordu. Cezalar bitmeden kapılar açılmıyor, içeriye en ufak bir ışık girmesine izin verilmiyordu. İçerideki havalandırmalar sayesinde yeterli seviyede oksijen alsalar da haftalarca, hatta aylarca küçük bile olsa ışık görmeden burada kalmak, onlara yapılacak en büyük işkenceydi. Yemekleri, kapıların altında bulunan özel bir bölmeden veriliyordu. Bu bölmenin özelliği, etrafını kaplayan kauçuk sistem sayesinde hücrenin istenilen özelliğine uygun olarak, içeriye hiçbir şekilde ışık sızdırmamasıydı. Bu kapıların ardına yiyecek ve içecek dışında verilen tek şey dışarıda bulunan kişinin sesiydi. Aksine sesin de kesinlikle geçmemesi gerekiyordu, ama doktorların onlarla kapı arkasından konuşmaları için bu özellik sağlanmak zorunda kalınmıştı. Bu bile en azından onların dış dünyadan bağlantılarını kesmemeleri ve daha fazla kafayı yememeleri için iyi bir detaydı. Tabi buraya ne sıklıkla gelindiğine bağlıydı. İçeriden ses duyamayınca seslendi.
“Reya, ben Alpay doktor.”
Sen yoktu. Tekrar seslendi.
“Seninle konuşmak için geldim ama fazla zamanım yok, lütfen bana cevap ver.”
Yine cevap yoktu, uyuduğunu düşünerek kapıyı tıklattı ama kapıdan yalnızca boğuk, tiz bir ses çıktı. Bunu ona duyuramayacağını anlayınca, konuşmaya devam etti.
“Reya, lütfen bana cevap ver! Buraya gizli geldim, senin için riske girdim.”
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu sonunda. Sesi son derece cılız ve boğuktu, konuştukları güçlükle anlaşılıyordu. Alpay onu daha net anlayabilmek için kulağını kapıdan ayırmadan dikkat kesildi.
“Öncelikle senden özür dilerim. Buraya benim yüzümden girmek zorunda kaldın, bunun için çok üzgünüm, gerçekten...”
Cevap yoktu. Alpay dinlediğini varsayarak sordu.
“Beni neden korudun, neden bunun olacağını bile bile yalan söyledin?”
“Bunu seni koruduğum ya da yalan söylediğim için yapmadılar.” dedi Reya. Sesi bu kez daha netti ve sözleri daha belirgindi. Anlaşılan Alpay’ın açtığı bu konu onun ilgisini çekmişti ve rahat konuşabilmek için kapıya yaklaşmıştı. Şimdi daha iyi iletişim kurabiliyorlardı.
“Neden? Bunu neden yaptılar?”
“Beni senden uzaklaştırmak için...”
“Ben sana ne yaptım ki?” diye sordu Alpay, merakla.
“Bilmiyorum. Ama söylediklerine göre siz bazı şeylerin üzerine çok fazla gidiyormuşsunuz. Bazı şeyleri öğrenmek için fazla kararlıymışsınız.”
“Bunu sana kim söyledi?”
“Kimse...”
“Tamam, bunu nereden duydun?” diyerek, soruyu değiştirdi Alpay.
“Meriç doktor ile profesör beni buraya getirirken kendi aralarında konuştular. Beni bu yüzden buraya koydular.”
Alpay düşünceli bir şekilde bir süre bekledi. Reya’nın onu koruduğu için ceza aldığını düşünmüştü, ama aslında tek amaçları, onu Alpay’dan uzak tutmaktı. Meriç doktor profesörün bir dediğini ikiletmiyor, o ne derse yapıyor ve neredeyse her anında onun yanında bulunuyordu. Yemekhanede yaşanan olayı profesöre onun anlattığına ve Reya’yı buraya hapsederek ortadan kaldırması için profesörü onun ikna ettiğine emindi. İkisi de Reya’yı Alpay’dan uzak tutmaya çalışıyordu. Artık bu işin içinde başka bir işin olduğuna iyice emin olmuştu.
“Reya, bana bildiklerini anlatmanı istiyorum. Seni buradan çıkarabilirim, ama buradan çıktıktan sonra sana yaklaşmama yine izin vermezler. O zaman böyle gizlice seni görmeye gelemem. Şu an elinde bir fırsat var.” diyerek, onu ikna etmeye açıştı Alpay. Bir süre sessizlik oldu. Reya düşünüyor olmalıydı ama Alpay’ın ne onun düşünmesini bekleyecek zamanı ne de sabrı vardı. Her zamana sabırsızdı. Karşısındaki insana bir soru soru sorduğunda ya da bir şeyi anlatmasını istediğinde, karşılığını anında almak istiyordu. Bekletildiği zaman ise şu anda olduğu gibi midesi yanıyor, öfkeleniyor ve sabırsızlıktan dolayı karşısındakini zorlayarak baskı yapıyordu. Böyle yapılan konuşmalar, istediği sonucu vermiyordu. Reya sonunda konuşmaya karar verdi.
“Size bir şey söyleyeceğim, ama bunu benim söylediğimi kimseye söylemeyeceksiniz.” diyerek tembihledi.
Alpay heyecanlandı.
“Sana söz veriyorum, bunu benden başka kimse bilmeyecek!”
“Benim bebeğim hâlâ burada. Onu bulmanızı istiyorum, ben ona hiç dokunamadım.” dedi ve tekrar sustu.
Bu kez üstü kapalı değil, açık ve net bir şekilde bir bebekten bahsediyordu. Üstelik hâlâ burada olan bir bebekten. Alpay onu ilk başta ciddiye almamıştı, profesörün anlattığı olay da hâlâ aklındaydı. Acaba hâlâ 9 numaralı hastanın anlattığı hikâyeye ve şeytanın onları cezalandırdığına mı inanıyordu yoksa profesör bu hikâyeyi tamamen kendisi mi uydurmuştu? Bunu anlamanın tek yolu, Reya’nın hâlâ burada olduğunu söylediği o bebeği bulmaktı. Öyle bir bebek varsa tabi. Ama hiçbir şey bilmeden, var olduğundan bile şüphe duyduğu bir bebeği nerede ve nasıl bulacaktı? Bu hastanede ne çocuk bölümü ne de ayakta hasta bölümü vardı. Tamamı yatılı bir şekilde tedavi gören yetişkin hastalardı.
“Bunun gerçek olduğuna emin misin Reya? Belki de birileri seni kandırmıştır.” diyerek, fikir yürüttü Alpay. Ama Reya bunu ispatlamak için gayet açık ve net bir detay söyledi.
“Onu özel organımdan çıkardılar ve bu senin bebeğin dediler.”
Alpay başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Küçük yaşlardan itibaren dış dünyadan kopuk bir insan bunu yaşamadan, doğumun bu şekilde gerçekleştiğini bilemezdi. Birileri ona öğretmediyse tabi. Yine de ona inanmak için acele etmedi.
“Bu çocuk kimden Reya, onu kiminle yaptın?” diye sordu, dikkatli bir şekilde onu dinleyerek.
“Bilmiyorum. Karnım büyümeye başladı, sonra özel organımdan onu çıkardılar. Ne olduğunu bilmiyordum ama uzaktan görünce, onun küçük bir insan olduğunu anladım. Benim içimden çıktığına göre bana ait olmalı, öyle değil mi?”
Alpay onun bu konuşmalarından, buraya gelmeden önce de dış dünyadan fazlasıyla kopuk olduğunu, hiçbir eğitim almadığını, insana ve hayata dair hiçbir şey bilmediğini daha iyi anlamaya başladı. Ayrıca anlattıklarına olan inancı da gittikçe artıyordu.
“Bu çocuğu kiminle birlikte yaptın?” diye sorusunu yineledi Alpay.
“Çocuk yapmak için başkasına mı ihtiyaç var?”
Alpay soruyu değiştirmeye karar verdi.
“Burada sana dokunan herhangi bir erkek oldu mu?”
“Bana kimse dokunamaz!” dedi Reya, sesini yükselterek. “Benim içimden çıkan bir çocuğu nasıl başkasıyla beraber yapabilirim ki? Bu saçmalık!”
Bu olay daha da kötü bir boyut kazanıyordu. Ya Reya’ya şırıngayla sperm enjekte edilmişti ya da bir şekilde uyutularak tecavüz edilmişti. Her ikisi de korkunçtu. Bunu anlamanın tek bir yolu vardı, o da bekâret muayenesiydi. Fakat bunun resmi bir prosedürü vardı, savcılık izni olmadan bunu yaptıramazdı. Ayrıca yaptırsa bile bir anlamı olmayacaktı. Eğer şırınga ile sperm enjekte edilerek hamile bırakıldıysa bile, doğum sırasında bekâreti tamamen bozulmuştu.
“O bebeği doğurmana kim yardım etti?” diye sordu Alpay, buz gibi bir sesle.
“Profesör ve Meriç doktor, ikisi beraber yardım ettiler.”
Alpay bir şok daha yaşadı. Profesör ona doğumu için yardım ederken, Alpay’a bam başka, saçma bir hikâye anlatmıştı. Tabi Reya doğru söylüyorsa. Hâlâ ikilemdeydi. Onun bu anlattıkları araştırılmaya muhtaçtı ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Gerçeklik payı da oldukça yüksekti çünkü Reya tamamen bir çocuk gibiydi ve çocuklar yalan söyleyemezdi.
“Profesör neden bunu kimseye anlatmanı istemiyor Reya?”
“Çünkü ona kimseye söylemeyeceğime söz verdim. O da beni bu yüzden affetti. Eğer birine söylersem, beni de onların yanına göndereceğini söyledi. Oraya gitmek istemiyorum, lütfen bunu kimseye söyleme olur mu?”
“Sen neyden bahsediyorsun?”
“Meriç doktor...”
Reya cevap verirken onun sesine başka bir ses karıştı. Alpay başını sağ tarafa doğru çevirdiğinde, koridorun tam ortasında duran ve ateş püsküren gözlerle ona bakan Meriç doktoru gördü. Kulağını kapıdan ayırıp duruşunu düzeltti ve o da umursamaz bir tavır takınarak ona baktı. Ne yazık ki Reya’nın en son söylediklerini duyamamıştı.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” diye sordu Meriç doktor, yüksek sesle.
“Gördüğünüz gibi bir görüşmedeyim, bir sorun mu var?”
Meriç doktor hızlı adımlarla ona doğru yaklaşırken, aynı anda karşılık verdi.
“Reya ile mi? Onunla ne görüşmesi yapıyorsunuz ki?”
“Bu sizi ilgilendirmez, doktor hasta mahremiyeti...” Alpay sözünü tamamlayamadan, Meriç doktor onun koluna yapıştı ve çekiştirerek merdivenlere doğru sürükledi.
“Bırak beni!” diye bağırdı Alpay kendisini onun elinden kurtarmaya çalışarak, ama Meriç doktor ondan daha güçlü, daha kuvvetliydi. Merdivenlerin başına geldiklerinde, Alpay bir hamle yaparak Meriç doktoru itip merdivenlerin korkuluklarına savurdu. Doktor dengesini kaybederek merdivenlerden birkaç basamak aşağı inmişti. Alpay onu düşürmediği için şükrediyordu, yoksa boş yere başı derde girecekti.
“Derdin ne senin, onunla görüşmem neden seni bu kadar rahatsız etti?” diye bağırmaya devam etti Alpay. Ona sen diye hitap etmesi, Meriç doktorun hiç hoşuna gitmemişti anlaşılan.
“Benimle konuşurken üslubuna dikkat et doktor, haddini aşma!” diye emretti Meriç doktor, aynı ses tonuyla.
“Etmiyorum, ne yapacaksın?”
Meriç alt dudağını ısırarak, koşar adımlarla merdivenleri tırmandı ve Alpay’ın yakasına yapışıp, onu arkasındaki duvarla arasına aldı. Birbirlerine o kadar yakınlardı ki burunları birbirlerine değecekti.
“Buraya sahtekarlık yaparak geldin, onunla görüşmen yoktu. Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu Meriç doktor öfkeyle.
“Bu seni ilgilendirmez!” dedi Alpay ve onu tekrar kendisinden uzaklaştırmak için itmeye çalıştı, ama o ittikçe Meriç doktor ona daha da yaklaşıyor, yakasını daha sıkı tutuyordu.
“Konu sadece Reya değil. O gece beni takip etmişsin, hastanede yediğin haltlar yetmedi bir de özel hayatıma mı göz diktin?”
Alpay şimdi onun derdini şimdi anlamıştı. Bilinçsizce sırıttı ama bu kez onu kendisinden uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmadı. Ellerini indirip öylece suratına baktı. Ona bunu söyleyerek, istemeden de olsa Alpay’ın merak ettiği sorunun cevabını vermişti.
“Demek oraya özellikle gittin, öyle mi?” diye sordu Alpay, alaycı bir tavırla.
Meriç, Alpay’ın yakasını tuttuğu ellerini yavaşça gevşetti. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ve durdu. Bir süre tedirgin bir şekilde Alpay’a baktıktan sonra kekeleyerek sordu.
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“O gün seni bilerek takip etmedim.” diyerek, yalan söyledi Alpay. İnat uğruna gerçeği söyleseydi, Meriç doktor bundan sonra daha dikkatli hareket edebilirdi. “Sadece tesadüfen oradan geçiyordum, polis araçlarını görünce merak ettim ve durdum. Önümde bekleyen plakası kapalı bir araç vardı. Bir polis o arabaya yaklaşınca gaza basıp kaçtı. Demek o sendin. Ne işin vardı orada?”
Meriç doktor duruşunu düzelterek, Alpay’ın yakasından çektiği ellerini arkasında birleştirdi. Yüz ifadesinden hâlâ tedirgin ve rahatsız olduğu anlaşılıyordu, ama gerginliğini belli etmemek için büyük çaba gösteriyordu.
“Ben de meraktan durdum, sadece merak...”
“Neden plakan kapalıydı o halde?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez.” dedi Meriç, net bir şekilde ve merdivenlere doğru ilerledi. Birkaç basamak aşağı indikten sonra durup Alpay’a döndü ve ekledi. “Profesöre bu yaptığının hesabını vereceksin.”
Alpay üstünü başını düzeltirken karşılık verdi.
“Sen de bir gün yaptıklarının hesabını vereceksin.”
“Bazı şeyleri fazla kurcalama Alpay bey, hiçbir şey bildiğin yok.”
Meriç doktor hızlı bir şekilde merdivenleri inerken, Alpay arkasından bakakaldı. Evet, hiçbir şey bilmiyordu ama bir şekilde öğrenecekti. Alpay’ın sahtekarlık yaparak buraya geldiğini ve Reya ile konuştuğunu ona kim söylemişti ya da nasıl anlamıştı bilmiyordu. Başhemşirenin söylemediği kesindi. O yeşil elbiseye sahip olacağını duyunca heyecandan gözleri parlamıştı. Orada daha fazla dikilirse yakalanacağı kesindi. Bu yüzden Reya ile konuşmasını yarıda kesmek zorunda kalarak, oradan uzaklaştı.

16 Aralık 2024 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 49)


Sinirleri alt üst olmuştu. Alpay önemli bir şey söylemek için çağırmış ama saçmalamaktan başka bir şey yapmamıştı. Bu saçmalıklar yüzünden hem dinlenememiş hem zamanı boşa gitmiş hem de apartmanda donmuştu. Evine döner dönmez ilk işi sıcak suyun altına girerek ısınmak ve gevşemek olmuştu. Sakinleşince doktora kızmaktan vazgeçti. Sonuçta o bir psikologdu ve tüm gününü ruh hastalarının arasında geçiriyordu. İnsan en çok kimlerle vakit geçirirse ister istemez etkileniyor ve bir süre sonra onlara benzemeye başlıyordu. Çevrenizdeki beş insanın ortalamasısınız diye boşuna dememişler. Gece rahat bir uyku geçirmişti ama sabah uyandığında tüm vücudu ağrıyor, etleri sızlıyor, boğazı yanıyordu. Doktorun kapısında geçirdiği günlerin acısı çıkıyordu. Bunu çabuk atlatsa iyi olacaktı. Emniyete gittiğinde Fırat’ın hâlâ gelmemiş olduğunu fark etti. Telefonuna sarılıp aradı ama cevap yoktu. Belki de uyuya kalmıştı, uyanıp saati fark ettiğinde nasıl olsa onu arayacak ve geç de olsa gelecekti. Masasının üzerine bırakılmış dosyaları inceledi, bir cinayet dosyasıydı. Üniversite öğrencisi olan genç bir kız, evine dönerken tanımadığı bir adam tarafından boynu kırılarak öldürülmüştü. Şimdi bu kızın arkasından, Kim bilir ne yaptı da bunu yaşadı? Akşamın o saatinde dışarıda ne işi vardı? Her önlerine gelenle görüşmeselermiş. Nasıl giyinmiş? Diye dedikodular yapılmaya başlanmıştı belki de. Çoğu insan da düzgün giyin, yolda sağa sola bakma, sevgili edinme, kimsenin evine gitme, geç saatte dışarı çıkma, herkese inanma tarzında tedbirler alınınca öldürülmekten kurtulacaklarını sanıyorlardı. Ama kadınların çoğu ya bir ilişkiyi reddettiği için ya boşanmak istediği için ya da bu genç kız gibi hiç tanımadığı biri tarafından sadece zevk için öldürülüyordu. Bu istatistikte işi gücü olmayan, tüm zamanını televizyonun karşısında gündüz kuşağı programlarını izleyerek geçiren, laf olsun diye ya da kendilerini akıllı göstermek için konuşan boş boğazlıların tüm sözlerini çürütüyordu. Su testisi su yolunda kırılır sözünün de aslında suç işleyen ve kötü yollara kendi isteğiyle giren insanlar için kullanıldığını bilmeden, önlerine gelene söylüyorlardı. Bir kadının bu şekilde öldürülmemek için alacağı pek fazla tedbir yoktu. Önder, ekibindeki bir arkadaşını arayarak olayın yaşandığı yerdeki tüm iş yerlerinin güvenlik kamera görüntülerini toplamasını söyledi. Ardından Cansu’yu arayıp kamera görüntüleri eline ulaştığında, şahsın kimlik tespitini yapmasını söyledi. Kendisi de şahsın kimliği tespit edildikten sonra onu yakalamak için çalışma yapacaktı. Ama o zamana kadar bilgisayar başında, evrak işleriyle ilgilenmekten başka yapacak bir işi yoktu. Telefonun çaldığını duyunca hemen uzanıp ekrana baktı. Fırat’ın aradığını düşünmüştü ama arayan Tamer idi. Hemen cevapladı.
“Alo...”
“Nasılsın?”
“iyiyim sen nasılsın?”
“Sağol. Benden istediklerini yaptım. Umarım bu son olur Önder, bu iş fazladan zamanımı alıyor ve işim başımdan aşkın. Büyük bir davamız var.”
Önder heyecanlandı. Hem istediği şeyler için hem de Tamer’in bahsettiği büyük soruşturma için.
“Soruşturma neyle ilgili?” diye sordu merakla.
“Toplu infaz... haberleri seyretmiyor musun? ABD medyası bile bu konuyla ilgilenmeye başladı.”
“Hayır, pek izlemiyorum.” dedi Önder. Sigara paketini ve çakmağını alıp pencerenin önüne gitti.
“Bir kartel toplu infaz yapmış. Tehdit ettiği adamlardan birine infaz videolarını göndermiş, o da hemen bize geldi. Adamların kafalarını kesip şehrin dört bir yanındaki çöp konteynırlarının yanına bırakmışlar. Cesetler ortada yok. Kim olduğunu biliyoruz ama şimdilik bir şey yapamıyoruz.”
Önder’in duydukları karşısında kanı dondu. Sadistçe olaylarla sadece kendisinin ilgilenmediğini, başkalarının da bu tür şeylere maruz kaldığını anlayınca biraz olsun teselli buldu. İstanbul’da hâlâ çılgın olaylar yaşanıyordu.
“Neden bir şey yapamıyorsunuz?” diye sordu sigarasından çektiği dumanı geri verirken.
“Büyük bir operasyon yapılacakmış, itin eli kolu çok uzunmuş. İngiltere, Rusya ve ABD’de çok sayıda adamları varmış. Dış işleriyle görüşmeler yapılacak, oradan gelecek olan sonuca göre hareket edeceğiz.”
“Anladım.” diye geveledi Önder. Tüm bunlar yapılana kadar bu kartellere bulaşan kaç kişinin daha kafaları kesilip çöp konteynırlarının yanına bırakılacaktı, kim bilir?
“Benim istediklerimi ne zaman vereceksin?” diye sordu sabırsızca.
“Evet, az kalsın unutuyordum.” Bir süre duraklama oldu, ardından Tamer’in sesi tekrar duyuldu. “Doktorlardan biri şu an bir hastanede çalışıyor, Meriç KAAN. Hakkında herhangi bir şikâyet veya polis kaydı yok. Sicili tertemiz.”
“Anladım, peki diğerleri?” diye sordu ve sigarasından derin bir nefes daha alıp, henüz yarıda ve hâlâ yanmakta olan sigarasını pencereden aşağı attı.
“Bekle.” dedi Tamer ve tekrar durakladı. Onun sesinin yerini kağıtların sesi almıştı. Bir süre sonra devam etti. “Filiz CAN. Yirmi sekiz yaşında, bekar. 2011 yılında, en son çalıştığı hastaneden istifa ederek ayrılmış. Aynı yılın haziran ayından, yani işten ayrıldıktan bir ay sonra kimliğinde herhangi bir hareketlilik görünmüyor. Ne hastane ne banka ne de başka bir şey... O tarihten sonra ölü görünüyor.”
“Ölmüş mü?”
“Lafın gelişi.” dedi Tamer bıkkınlıkla. “Yani bir ölü gibi, dokuz yıldır hiçbir hareketlilik olmamış.”
“Bir kayıp ilanı da mı yok?”
“Hayır. Dediğim gibi, haziran ayından sonra tamamen yok olmuş.”
Bu tür olaylar son derece saçmaydı. Nüfusa kayıtlı bir kimliğin sahibi bir zamandan sonra yıllarca hiçbir işlem yaptırmıyorsa, bunun bir şekilde fark edilmesi ve peşine düşülmesi gerekirdi ama bunu hiç kimse fark etmiyordu. Bu tür vakalarda kişinin bir yakın devreye girmediği sürece, kayıp olan kişi hiçbir zaman fark edilmiyordu. Peki yakını yoksa ve yapayalnızsa? O zaman da ortadan yok oluyor ve sanki hiç var olmamış gibi kimse bunu umursamıyordu. Bu olay aklına, Profesör Darcy’nin taburcu olan hastalarının ortadan kaybolup yıllar sonra vahşi birer katil olarak ortaya çıkmasını hatırlatmıştı. Bu doktor da aynı hastaneden istifa ettikten bir ay sonra ortadan kaybolmuştu, ama hastalarda olduğu gibi hakkında hiçbir kayıp ilanı verilmemişti. Belli ki yalnız bir kadındı ve yokluğunu kimse fark etmemişti. Önder’in aklına şimdi başka bir soru takılmıştı. Bu kayıp doktor da bir gün vahşi bir katil olarak aniden ortaya çıkacak mıydı? Yoksa çoktan ölmüş müydü? Eğer ölmediyse Önder’in tahmin ettiği gibi o da bir katil olarak ortaya çıkacaktı, buna emindi. Doktorun görüştüğü hasta haklı çıkmıştı, ortada esrarengiz bir kayıp olayı vardı ama bu olayı kötüye yormadan önce diğer doktor ile ilgili bilgileri de almalıydı.
“Diğer doktorla ilgili ne buldun?” diye sordu Önder, oturduğu sandalyede sağa sola dönerek.
Yeniden duraklama, kâğıt hışırtıları ve sonra Tamer’in sesi duyuldu.
“Cevdet MAKUL. Evet, bir bakalım... Bu doktor da 2009 yılında istifa etmiş. Sonrasında bir özel hastanede çalışmaya başlamış. Ama yaklaşık iki ay sonra işine son verilmiş.”
“Neden?”
“Çünkü o da ortadan kaybolmuş. Uzun bir süre işe gitmeyince çıkışını yapmışlar. Bir yakını kayıp ilanı vermiş. Ama adamdan yıllardır hiçbir iz yok. Kayıp ilanı sistemde hâlâ duruyor.”
Ceset yoksa cinayet te yoktur. Bu mantıkla hareket edildiğinden, kayıp dosyaları her zaman yalnızca bir kayıp dosyası olarak kalıyordu. Bir yerde bir ceset bulunduğunda ve kimliği tespit edilemediğinde ilk olarak kayıp ilanlarına bakılır ve eğer ilan varsa bu şekilde bulunurdu. Öldükten sonra. Bu olmadan, yani kayıp kişiler ölmeden önce bir soruşturma dosyası açılsa ya da bir cinayet davası başlatılsa, belki işler çok daha hızlı ilerleyecek, kayıp kişiler daha çabuk bulunacaktı. Ama ortada bir ceset olmadan bunların hiçbiri yapılmıyordu. Yalnızca kayıp kişileri bir devriye ekibinin ya da herhangi bir vatandaşın bulması bekleniyor, bulunursa iş çözülüyor, bulunmazsa da o dosya yıllarca tozlu raflarda kalıyordu. Belki de bu doktor öldürülmüştü, belki de başka bir şey ama sonuç olarak kimse peşine düşmemişti. Eğer hayattaysa, onun da bir gün katil olarak ortaya çıkacağını düşünüyordu. Bugün ilk işi Alpay’ın yanına giderek ona bu bilgileri vermek olacaktı. Sonuçta o da Önder’e yardım ediyor, bildiği her şeyi anlatıyordu. İş birliği bunu gerektirirdi. Önder, Tamer’den gerekli bilgileri aldıktan sonra vedalaşıp telefonu kapattı. Telefonu kapattıktan sonra adli tıbbı arayarak, zombi cinayetlerine kurban giden cesetleri inceleyen teknisyenin telefon numarasını istedi. Numarayı alması kolay olmuştu çünkü telefonun arkasındaki kişiye soruşturmayla ilgilenen ekipten olduğunu söylemişti. Konuştuğu kişi de bunu bilmiyor olacak ki numarayı hemen vermişti. Sonra aldığı numarayı aradı. Telefon bir kaç kere çaldıktan sonra nihayet açıldı.
“Alo, buyurun...”
“Merhaba... ben Önder başkomiser, hatırladınız mı?”
“Elbette hatırladım, nasılsınız?”
“Teşekkür ederim, sizden bir şey isteyecektim. Aslında birden fazla şey...”
“Kurbanlarla ilgili değilse tabi ki...”
Önder sıkıntıyla iç çekti. Teknisyen durumu çoktan öğrenmişti anlaşılan. Onu kolay kolay ikna edemeyeceğini biliyordu, bu yüzden sadece meraktan dolayı olduğunu düşündürmek için yüzeysel sorular soracaktı.
“Ben bir şeyi merak ettim. Ormanda bulunan ceset...”
“Maalesef, üzgünüm ama bu konuda size bilgi veremem.” dedi teknisyen, itiraz kabul etmeyen bir ses tonuyla.
“Beni yanlış anladınız, sadece medyaya yansıyan konularla ilgili bir şeyler soracaktım. Televizyon seyretmiyorum da.”
“Bu konuya yayın yasağı getirildi, bu yüzden size de bir şey söyleyemem, üzgünüm.”
“Bakın...” diyerek, onu nasıl ikna edeceğini düşündü Önder. İstediği herkesi kolaylıkla kandırıyor, istediği bilgiler elde edebiliyordu ama bu adam kolay kandırılacak tiplerden biri değildi. Bu yüzden gerilmeye başladı. “Sadece diğer kurbanlarla bir bağlantıları olup olmadığını soracaktım... O kadar.”
Teknisyen duraksadı. Muhtemelen bu masum meraka ne cevap vereceğini düşünüyor olmalıydı. Sonunda cevapladı.
“Bunu size söylemem doğru değil.” dedi. Önder derin bir iç çekip arkasına yaslandı. Tam umudunu kesmek üzereyken teknisyen devam etti. “Evet, bağlantılı gibi görünüyor. Kurbanın vücudunda herhangi bir kesici ya da delici alet izine rastlanmadı. Parçalanan bölgelerde DNA bulunmuş. Ama izler kurbanlardan alınan DNA örnekleriyle eşleşmedi. Diğerlerinde olduğu gibi onun katili de farklı bir kişi.”
Önder midesinin yandığını hissetti. Ellerinin titremesinden dolayı az kalsın telefonu elinden düşürecekti.
Kim olduğunu bilmediği, ama profesörün hastalarından birinin olduğunu tahmin ettiği bir katil daha. Üstelik tahminlere göre o da yıl başı gecesinde katledilmişti. Bu iş iyice çığırından çıkmıştı. Bu katillerin yıl başı gecesiyle alıp veremedikleri neydi? Daha doğrusu insanlarla alıp veremedikleri neydi? Katillerin kurbanlarla her hangi bir bağlantıları olup olmadığını henüz bilmiyordu. Soruşturmanın henüz o aşamasına gelemeden davadan alınmışlardı. O da ayrı bir saçmalık! Bir savcı adayının öldürülmesi elbette yankı uyandıracak bir durumdu, ama o da diğer kurbanlarla aynı şekilde, nedensiz yere öldürülmüştü. Savcının bu yaptığı tamamen saçmalıktı ama birçok yetki onun elindeydi, bu konuda yapabilecekleri bir şey yoktu. Adli tabibe verdiği bilgiler için teşekkür ederek telefonu kapattı. O sırada kapı açıldı ve içeri tanımadığı iki tane adam girdi. Biri son derece ciddi ve ağır başlı, diğeri ise umursamaz ve serseri bir sokak çocuğu görünümündeydi. Önder anlamamış gözlerle onlara bakarken, ciddi görünümlü olan adam selam sabah vermeden Önder’in masasının karşısındaki sandalyeye oturdu. Adam en fazla kırk yaşlarında olmalıydı. Yüzünün görünen yerlerinde herhangi bir kırışıklık, mor halkalar ya da siyah lekeler yoktu. Gür ve siyah saçları ensesine kadar uzanıyordu. Suratında, saçlarıyla birbirini tamamlayan ve ona kötü adam görüntüsü veren iki parmak uzunluğunda kirli sakal vardı. Bu görüntüyü üzerine giydiği ve yere kadar uzanan siyah kabanı tamamlıyordu. Adam bir bacağını diğerinin üzerine atarak, bir kolunu masaya koydu ve sandalyeye olabildiğince yayıldı. Serseri görünümlü diğer adama da Fırat’ın masasındaki dönen sandalyeye oturmuş, bir sağa bir sola dönerek merakla masanın üzerindeki eşyaları kurcalıyordu. O da en fazla otuz yaşlarında olmalıydı ama hareketleri ve tavırları, onu yirmi yaşlarında bir gence çeviriyordu. Üç santimlik sarı saçlarını jole ile tepeye dikmişti. Sakalsız suratı, pudralanmış gibi mat ve temiz bir görüntüye sahipti. Üzerinde siyah bir eşofman takımı ve kırmızı renkte bir şişme mont vardı. Ağzını ayıra ayıra çiğnediği sakız serseri kombinini tamamlamış, ona daha çok bir repçi havası katmıştı.
“Buyurun...” diyerek konuşmaya başladı Önder. Onlara şaşkın şaşkın bakmayı sürdürüyordu.
“Ben Orhan başkomiser, sizin davanızı devralan ekipten.”
Önder şimdi anlamıştı. Umursamaz bir tavırla geriye yaslanarak onları seyretmeye devam etti. Bu kez şaşkın bakışlarının yerini alaycı bir tavır almıştı. Önder tam ona karşılık verecekti ki repçi kılıklı polisin, Fırat’ın çekmecesini kurcaladığını fark etti. Aynı anda şaklata şaklata çiğnediği sakızıyla büyük bir balon yaptı, sakız patlayıp adamın ağzının etrafına yapıştı ama adam bunu umursamadan çekmeceyi didiklemeyi sürdürdü.
“Hey... orayı karıştıramazsınız, yardımcımın kişisel eşyaları var.” dedi Önder, ayağa kalkarak.
Adam başını kaldırmadan göz ucuyla ona bir bakış attı. Patlattığı sakızı hala ağzının kenarına yapışmış bir şekilde duruyordu. Adam hareket etmeden ona bakarken, Önder adamın yanına yaklaşarak elindeki defteri alıp çekmeye bıraktı ve sert bir şekilde kapattı. Adam hala hareket etmeden duruyor, gözleriyle onu takip ediyordu.
“Sandalyeyi kenara çekip öyle oturun.” diyerek, onu sert bir şekilde uyardı Önder. Adam gözlerini devirerek ağzının kenarına yapışan sakızı temizleyip tekrar ağzına attı ve çiğnemeye devam etti. Ama hâlâ masanın önünde oturuyor, üzerindeki eşyalarla oyalanmaya devam ediyordu. Önder bir süre daha ona baktıktan sonra gözlerini devirerek başkomisere döndü. Adam elini savurarak söylendi.
“Biraz meraklıdır, kusura bakmayın.”
“Ne için geldiniz?” diye sordu Önder, tekrar masasına oturarak.
“Soruşturmamızla ilgili. Bize verilen dosyada bazı eksiklikler var, siz bizden önce bu davada olduğunuz için detayları bildiğinizi düşünüyorum. Bana bazı bilgiler vermenizi istiyorum.”
Önder kaşlarını kaldırdı ve ellerini masanın üzerinde birleştirerek, başını yana eğdi.
“Biz işimizi yaparken kimseden yardım almayız, her şeyi kendi emeğimizle yaparız.”
“Biz de öyle yaparız başkomiserim. Ama dosyada bazı eksiklikler var, onları gidermemiz gerek. Aksi halde yanlış yolda debelenip duracağız.”
Önder dudağını bükerek ellerini iki yana açtı.
“Bu benim sorunum değil, artık davaya biz bakmıyoruz.”
Başkomiser tekrar sandalyeye yayıldı ve Önder’e bakmadan, tehditkâr bir tavırla karşılık verdi.
“Artık davaya bakmadığınızın farkındaysanız neden eski askerin oturduğu yere giderek insanları sorguya çektiniz?”
Başkomiserin neyden bahsettiğini algılaması fazla uzun sürmedi. Gergin bir şekilde ellerini ovuşturdu, yutkundu ve verecek bir cevap düşündü. Yine yalana başvurdu.
“Oraya gittiğimde soruşturmadan henüz alınmamıştık.” dedi, ama bunun ne kadar boş ve kötü bir yalan olduğunu hemen anladı.
“Karşınızda çocuk yok başkomiserim.” dedi adam, ona dönerek. “Ya bize eksik bilgileri verip yolumuzdan çekilirsiniz ve ben de bu yaptığınızı unuturum ya da savcıyla görüşüp bu yaptığınızı anlatırım. Eğer savcı sizin hakkınızda da soruşturma başlatırsa, bu konuyla ilgili başka bir şey yaptıysanız ki yaptığınıza eminim, hepsi ortaya çıkar. Hatta bu konuda size yardım edenlerin de başı derde girer. Beni anlıyor musunuz?”
Önder hiç hareket etmiyordu. Donuk gözlerini başkomisere dikmiş, öylece kalakalmıştı. Bu yaptığının sonuçlarını kendisi de biliyordu ve başkomiserin bunları onun gözünü korkutmak için değil, gerçekten yapacağına da emindi. Öfkeden ve korkudan elleri titremeye, suratı yanmaya başladı. Ama korktuğunu onlara belli etmemek için direniyordu. Ellerine koz vererek, ona daha fazla baskı yapmalarına engel olmaya çalışıyordu. Bunun yerine umursamaz bir tavır takınmayı tercih etti.
“İstediğinizi yapabilirsiniz, benim için problem yok.” dedi ama problem vardı, hem de büyük bir problem. “Ben kendimden eminim başkomiserim. Başka bir şey yoksa işime dönmem gerek.”
Başkomiser bir süre ona baktıktan sonra yardımcısına döndü. Kalkması için başıyla işaret yaptı. Repçi kılıklı polis ayağa kalkarken, Fırat’ın masasının üzerinden aldığı bir kalemi kulağının arkasına koydu.
“Bu kalem güzelmiş, alıyorum.” dedi ve Önder’in karşılık vermesine fırsat vermeden kapıdan dışarı çıktı. Başkomiser, yardımcısının arkasından bakarken söylendi.
“Kusuruna bakmayın, gittiği yerlerden hatıra eşyalar almayı seviyor.”
“Hatıra...” diyerek tekrarladı Önder. Onlar çıkıp gittiklerinde Önder kapanan kapıya baka kaldı. Bu işten en az zararla kurtulmanın tek bir yolu vardı. İstemese de bunu yapmak zorundaydı.

14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 45)


Bugün pazar günüydü ve saat sabahın altısıydı. Uyuyarak dinlemek ya da Melda’yı ziyarete gitmek yerine Alpay doktorun evine gelmişti. Dün olanları öğrendikten sonra bütün gece meraktan uyuyamamış, sabahı zor etmişti. Hatta gecenin üçünde kalkıp buraya gelmemek için kendisini zor tutmuştu. Artık bu davada yer almasalar da bir numaralı şüphelinin sahip olduğu bilgileri başka bir ekibe vermesine izin veremezdi. Alacağı tepkiyi umursamadan kapıyı çaldı, kapı açılmadı. Bir daha çaldı ve kulağını kapıya dayayarak, içeriden sesler duymaya çalıştı ama hiçbir ses yoktu. Bugün hafta sonuydu ve sabahın erken saatiydi. Eğer gece başka bir yerde kalmadıysa bu saatte bir yere gitmiş olamazdı. Bu kez ısrarla kapıyı yumrukladı. Bir süre sonra nihayet kilitte dönen anahtarın sesi duyuldu. Kapı açıldığında doktor kırışık pijamalarıyla, dağınık saçlarıyla, hantal bir şekilde karşısında belirdi. Uyku mahmuru gözlerle ona bakıyordu. Yataktan yeni çıktığı her halinden belliydi.
“Ne oldu?” diye sordu doktor, uyuşuk bir sesle.
“İçeri girebilir miyim?”
“Müsait değilim, ne söyleyecekseniz burada söyleyin.”
“Evin dağınıklığından bahsediyorsanız sorun değil. Ben de bekârım, halden anlarım.” Önder onun konuşmasına fırsat vermeden içeri girdi ve salona doğru yöneldi. Doktor da gözlerini devirerek bir süre arkasından baktı. Sonra isteksizce kapıyı kapatıp salona geçti. Önder’in oturduğu koltuğun karşısındaki koltuğa geçerek yayıldı ve umursamaz bir şekilde ona bakmayı sürdürdü.
“Dün neler olduğunu merak ediyorum, onlara ne anlattınız?”
“Bu sizi hiç ilgilendirmez.” dedi doktor, kesin bir dille. “Soruşturmada olmadığınız halde hâlâ buraya gelip beni konuşturmaya çalışıyorsunuz, ama artık size hiçbir şey anlatmayacağım.”
Önder başını öne eğip bir süre bekledi. Onu nasıl ikna edeceğini düşünüyordu. Sonra göz ucuyla ona baktı.
“Buraya bir polis olarak gelemdim. Artık soruşturmayla bir alakam kalmadığı için bu umurumda değil.”
“Neden geldiniz o halde? Sabahın bu saatinde...”
“Sadece merak, inanın.” dedi ve isteksizce gülümseyerek, ona güven vermeye çalıştı ama karşısındaki adamın bir doktor olduğunu ve bu tür insanları o kadar kolay kandıramayacağını her seferinde unutuyordu.
“Merak edeceğiniz bir durum yok başkomiserim. Bugün pazar ve mümkün olursa yarın sabaha kadar yataktan çıkmayı düşünmüyorum. İzin verirseniz uykum daha fazla dağılmadan yatağıma dönmek istiyorum.”
Önder bu kez onda tuhaf bir şey fark etmişti. Yüzünde ve hareketlerinde anlamsız bir tuhaflık vardı. Uykusuzluk, yorgunluk ya da bıkkınlık dışında başka bir şey. Gergin olduğu her halinden anlaşılıyordu, ama nedeni belli değildi. Her şey olabilirdi. Polisler, ifadeler, hastasının ölümü, profesörün katı kuralları ve disiplini. Önder tüm bunları düşündükçe onun için üzülüyordu. Onun yerinde olmak istemezdi.
“Yalnız mı yaşıyorsunuz?” diye sordu Önder, etrafa göz gezdirirken. Ev bu kez derli toplu ve temizdi. Ya bir kadın eli değmişti ya da doktor kendini silkip, evine çeki düzen vermeye karar vermişti. Tekrar doktora dönerek ekledi. “Sadece kişisel bir soru.”
“Yalnızım, evet.”
“Hiç evlenmediniz mi?”
“Bundan size ne?”
“Sadece muhabbet etmeye çalışıyorum, hepsi bu.” dedi Önder, geriye yaslanıp koltuğa biraz daha yayılarak. Amacı onu konuşturarak uykusunu dağıtmak, sohbete alıştırmak ve ağzından laf almaktı.
“Boşandım. İki sene oluyor.” dedi doktor, gözlerini ondan kaçırarak.
“Çocuk var mı?”
“Hayır.”
“Neden boşandınız? Özel değilse...”
Doktor birkaç saniye, aval aval Önder’in suratına baktı. Bu soruya cevap vermek zorunda değildi elbette, ama sonunda cevapladı.
“O... Beni aldattı. Hem de bunu en zor zamanımda yaptı. Her şeyin darmadağınık olduğu, inişe geçtiğim bir dönemde... Aldığım darbeler yetmezmiş gibi bir de o kazık attı.” Doktor bunları söylerken kollarını bağlamış, başını başka yöne çevirmişti. Üzerinden iki yıl geçmiş bir olay olmasına rağmen hâlâ öfkesi taze olacak ki dişlerini sıkarak konuşuyordu. Önder kendisinden daha kötü durumda olanları gördükçe haline şükretmeliydi. En azıdan onun karısı aldatmamış, ona sadık bir şekilde -Önder böyle düşünüyordu- ölmüştü. Önder bu aşağılayıcı ve onur kırıcı durumu yaşamamış olsa da durumu ondan daha kötüydü. Karısı onun yüzünden ölmüştü ve hâlâ bu vicdan azabını çekiyordu. İnsan onurunun ve gururunun kırılmasını bir şekilde unutur, ihaneti bir şekilde sindirirdi ama vicdan azabını asla! Ömür boyu insanın yakasını bırakmaz, öldüğünde bile mezara onunla beraber gelirdi. Önder bu konunun açılmasından dolayı tekrar Melda’yı hatırlayıp, aynı sıkıntıları ve acıları yaşamaya başladığından, buraya gelme sebebini ve onunla konuşmak istediği konuyu tamamen unutmuştu. Önder konuyu değiştirmek üzereyken, doktor parmağıdaki alyansa bakarak sordu.
“Siz de bekar evinde yaşadığınızı söylediniz, karınız evden mi attı yoksa?” diye sordu, alaycı bir tavırla.
“Öldü, geçen sene... Keşke evden atsaydı, en azıdan hayatta olurdu.”
Doktor aniden irkildi. Şaşkınlıkla bakakaldı.
“Nasıl?” diye sordu, buz gibi bir sesle.
“Bu konuda konuşmak istemiyorum.” dedi ve öne doğru eğilip, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. “Bir kahve alabilir miyim? Zahmet olmazsa, sabah kahvemi içmedim de.”
Doktor bir süre daha donuk gözlerle ona baktı, sonra ağır ağır başını salladı ve kalkıp salondan çıktı. Önder hızlı, ama sessiz adımlarla onun peşinden giderek mutfakta olduğuna emin oldu. Sonra kapısı açık olan odalara göz gezdirdi. Doktorun mutlaka işlerini yürüttüğü özel bir odası olmalıydı. Odalardan birinin kapısından baktığında, tam karşıda bir çalıma masası gördü. Üzeri doyalar, defterler ve ıvır zıvırla doluydu. Doktorun mutfakta kahve hazırlarken çıkardığı sesleri dikkatle dinleyerek odaya girdi ve masaya yöneldi. Ne aradığını bilmiyordu ama yine de dosyalara göz gezdirdi. Fotoğraflar, rakamlar, anlamını bilmediği terimler... Hiçbir şey anlamıyordu. Metinler ise uzun ve küçük puntolarla yazılmıştı. Bunları inceledikçe, doktorların işlerinin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamaya başlamıştı. Çünkü Önder bunlardan hiçbir şey anlamıyor, anlaması için de epey zaman harcaması ve kafa patlatması gerekiyordu. Sessiz olmaya özen göstererek üstteki dosyaları kenara koydu ve diğer dosyalara göz gezdirdi. Hâlâ bir şey anlamıyordu. Mutfaktan gelen sesler kesildiğinde, Önder elindeki dosyayla aniden durakladı. Bir ses duymak ve doktora yakalanmamak için nefes bile almıyordu. Cam bardakların içinde dönen çay kaşıklarının sesini duyduğunda, doktorun kahveleri hazırlamaya başladığını anladı. Su çoktan kaynamıştı. Acele etmeliydi. Elindeki dosyayı da kenara bırakarak, diğer dosyaları karıştırmaya başladı. Doktorun mutfakta, kupalarla çıkardığı sesleri dinlerken dosyalardan birini daha açtı, ama yine göze çarpan bir detay bulamadı. Kaşık sesleri kesildiğinde, Önder’in dikkatini bir şey çekti. Masanın üzerinde, sandalyeye yakın olan tarafta birkaç dosya vardı ve birinin sayfaları açık vaziyette duruyordu. Muhtemelen doktor bu dosyanın üzerinde çalışıyordu. Masanın öbür tarafına geçerek dosyayı incelemeye başladı, Yine bir şey anlamamıştı, ama dikkatini çeken şey içi değil dışıydı. Siyah sert kapaklı, kalın bir dosyaydı.
Diğerlerinin aksine, eski klasik kitapların kapaklarını andıran bir cildi vardı. Bir kenarında boydan boya, iki sıra halinde şerit yaldız vardı. Üzerinde herhangi bir şey yazmasa da bunun nereye ait olduğunu hemen anlamıştı. Profesörün asla dışarı çıkamayacağını söyleyerek, onlara uzun uğraşlar sonucunda verdiği dosyalardı. Profesör, polislere bile vermek istemediği, hayatının çalışmaları olarak gördüğü ve her an başlarına bir şey gelecek korkusuyla titizlikle sahip çıktığı bu dosyaları doktora nasıl vermişti? Evine götürmesine nasıl izin vermişti? Önder dosyaya o kadar odaklanmıştı ki kapının önünde onu seyreden doktoru fark etmemişti. Doktorun sesiyle aniden yerinden sıçradı.
“Çalışma odamı nasıl kurcalarsınız?” diye sordu öfkeyle. Sonra koşar adımlarla yanına geldi ve elindeki dosyayı çekip aldı. Profesöre ait olan diğer dosyalarla beraber bir dolaba kaldırdı. Aynı anda söylenmeye devam etti. “Hiçbir yetkiniz olmadığı hâlde evime gelip beni sorguya çekiyorsunuz, bu da yetmez gibi çalışma odamı kurcalıyorsunuz.”
Önder dosyaları belki çalışması için doktora kendi isteğiyle vermiş olabileceğini düşünürken, doktorun bu tavırları onun bu düşüncesini anında yok etti. Doktorun öfkelendiği şey hasta mahremiyeti ya da kendisinin özel alanına girilmesi değildi.
“Onları nasıl aldınız?” diye sordu Önder, ona doğru yaklaşarak. Doktor onun yüzüne bile bakmadan cevapladı.
“Ben ne istersem alırım başkomiserim, sonuçta bir doktorum ve çalışmam gereken konular var.” Doktor odadan çıkıp salona doğru ilerlerken, Önder’de peşinden giderek sordu.
“Onları çaldınız, öyle değil mi?” Bu soruyu doktoru aşağılar bir şekilde sorarken, kendisinin de bir nevi hırsızlık yaptığını unutmuştu. Aslında unutmamıştı. Sadece görmezden geliyor, bunu adalet içi yaptığına inanarak kendisini kandırıyordu. Doktor evin giriş kapısına gidip kapıyı açtı ve dışarı çıkması için Önder’e eliyle işaret yaptı.
“Çıkın evimden!” dedi, emreden bir tavırla.
Önder ona doğru yaklaşarak, aynı anda karşılık verdi.
“Onları çaldınız!”
“Evimden çıkın!” diyerek tekrarladı doktor.
Ama Önder onun bu tavırlarını ciddiye almadı. Evine zorla girdiği gerekçesiyle şikâyetçi de olmazdı, o zaman kendi foyası ortaya çıkardı. Onları çaldığını biliyordu, ama bunu doktorun ağzından duymak istiyordu.
“Benim ne yaptığım sizi ilgilendirmez. Bu saçmalığa bir son verin artık!”
Önder doktorun karşısına dikilmiş, ikisi de açık kapının önünde durmuş birbirlerine bakıyorlardı.
“Eğer bana doğruyu söylerseniz aramızda kalır. Çünkü sizin yardımınıza ihtiyacım var.”
Doktor alt dudağını ısırarak başını çevirdi ve sakinleşmek için bir süre de o şekilde bekledi. Sonra derin bir iç çekerek, tekrar ona döndü.
“Ne yapmaya çalıştığınızı bilmiyorum başkomiserim ama...”
“Çok ciddiyim.” dedi Önder ve birilerinin bu özel konuşmayı duymaması için kapıyı kapattı. “O hastaneye rahatça girip çıkan tek bağlantımız sizsiniz. Eğer bana bunu itiraf ederseniz sizinle iş birliği yaparız.”
Önder bunu söylerken gayet ciddiydi. Gerçek anlamda onunla iş birliği yapmak istiyordu. Onun sayesinde hastaneyle kolaylıkla bağlantıda kalabilir, soruşturmayla ilgili ihtiyacı olan her bilgiye kolaylıkla ulaşabilirdi. Normal şartlarda hiç kimseyi böyle bir şey için ikna edemezdi ama doktor, bunu yapmaya mecburdu. İşlediği suçun ortaya çıkmasını istemiyorsa tabi. Önder bunu fark ederek hem işini garantiye almış hem de iş birliği için nasıl ikna edeceğini düşündüğü doktoru, bu iş için mecbur bırakmıştı.
Doktor sıkıntıyla kapıdan uzaklaşarak salona geçti. Etrafta volta atarak sordu.
“Benden ne istiyorsunuz?”
“Öncelikle, artık sizli bizli konuşmayalım, ne de olsa iş ortağı sayılırız.” Aslında bu daha çok suç ortaklığıydı, ama Önder bunu kulağa daha cazip gelmesi için söylemişti. “İstediğim şey o kadar da zor değil. Benim elimde birkaç dosya var ama daha fazlası lazım. Senin yardımın olmadan onlara ulaşamam.”
Doktor aniden durup, anlamamış gözlerle Önder’e baktı.
“Artık soruşturmada değilseniz dosyalar nasıl sizin elinizde?” diye sordu kaşlarını çatarak. Gözlerini kısmış, dikkatli bir şekilde Önder’e bakıyordu. Önder cevap olarak gözlerini kaçırdı. Doktor onun bu hareketinden gerçeği hemen anlamıştı. “Siz de çaldınız!” diye ekledi.
“Çalmak değil de çoğaltmak diyelim.”
Doktor onun üzerine doğru yürürken, öfkeyle söylendi.
“Siz de özel bilgileri çaldınız, üstelik hiçbir yetkinizin olmadığı bir işi yapmaya devam ediyorsunuz. Hem de buraya gelmiş, beni yaptığım şeyle tehdit ediyorsunuz. Benden ne farkınız var?”
“Farkım şu. Ben adaleti sağlamaya çalışıyorum, daha fazla insanın ölmemesi için katilleri yakalamaya çalışıyorum. Peki sen ne yapıyorsun, senin bu bilgileri çalmandaki amacın ne? Tam olarak ne arıyorsun ve neden arıyorsun?”
Doktor cevap vermedi. Ateş püsküren gözlerini onun gözlerine dikmişti ve burnundan soluyordu.
“Bunu hayatını adayacağın bir çalışma için mi yaptın? Kendini geliştirmek için mi? Yoksa hırs için birilerinin açığını mı bulmaya çalışıyorsun? Dosyalardan birinin içinde bir doktorun kimlik bilgilerini gördüm de...” diye söylendi Önder, alaycı bir tavırla. Ama onun bu tavrı doktorun umurunda bile olmadı.
“Yanılıyorsun... Bu düşündüklerinden hiçbiri için yapmıyorum. Ben de insanların hayatını kurtarmak, adaleti sağlamak için çabalıyorum.” dedi, dişlerini sıkarak. Onun bu sözleri Önder’in üzerinde şok etkisi yaratmıştı. Katillerin tedavi gördüğü bir hastanede insanların hayatını kurtarmaktan kastı neydi anlayamamıştı, ama onun da kendisi gibi bu olay hakkında uğraştığını düşünmeye başlamıştı. Neden olmasın? Sonuçta ortada birden fazla katil vardı ve hepsi aynı yerde beraber kalmışlardı.
“Bana açık konuş, ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu Önder, ısrarla.
“Orada bir şeyler dönüyor, buna eminim. Bunu öğrenmeye çalışıyorum, anladınız mı?”
“Ne gibi şeyler, hiçbir şey anlamıyorum. Bu cinayetlerle alakalı bir şey mi biliyorsun?”
Doktor arkasını dönüp, kendisini koltuğa bıraktı ve başını arkaya atıp gözlerini kapattı. Önder onun her hareketini dikkatle takip ediyor, hiçbir detayı kaçırmamaya çalışıyordu.
“Hayır.” dedi net bir şekilde. “Bunun sizin soruşturmanızla bir ilgisi yok.”
“O halde ne?”
“Bilmiyorum, benden ne istiyorsunuz?” diye sordu, ses tonunu yükselterek.
Doktor onun ne söylediğini anlamıyor muydu yoksa anlamak mı istemiyordu belli değildi. Önder defalarca üstüne basa basa iş birliği teklif etmişti, ama o hâlâ ne istediğini soruyordu. Uykusunu hala dağıtamamıştı anlaşılan. Hazırladığı kahveyi mutfakta soğutmak yerine içseydi, belki daha kolay algılayabilirdi.
“Sen bana yardım edersen ben de sana yardım ederim. Öğrenmeye çalıştığın şey her ne ise...” Önder son cümlesini umursamaz bir tavırla söylemişti, ama doktor bunu anlamamıştı. Onun ne aradığı umurunda değildi. Bir akıl hastanesinde sağlamaya çalıştığı adalet ne olabilirdi? Bir avuç hastanın can güvenliğini sağlamaya çalışmasının nedeni ne olabilirdi? Orada kimi, neyden koruyabilirdi. Bunların hiçbiri onun umurunda değildi. Onu ilgilendiren tek şey davası ile ilgili detayalardı. Doktor, ona hastaneden istediği şeyleri verecek, o da doktorun araştırmalarında ona yardım edecekti. Sonuç olarak ikisi de suç işlemişti ve birbirlerinin suçlarını öğrenmişlerdi.
Bu sayede hem birbirlerine mecbur kalacaklar hem de bilgi alışverişi karşılığında, birbirlerinin sırlarını saklayacaklardı. Kulağa gayet mantıklı geliyordu. Doktoru bu anlaşmaya ikna etmesi o kadar da zor olmamıştı. Önder kopyalarını almak için şu an elinde olan dosyaları istemiş, doktor da kopyalarını aldıktan sonra orijinalini daha hızlı bir şekilde yerine koyabileceğinden, hiç itiraz etmeden vermişti. Ayrıca profesörün, bir adli tabip arkadaşına odasını incelettiğini ve her an yakalanabileceğini de söylemiş, Önder’de bununla ilgileneceğini ve onu suçlanmaktan kurtaracağını söylemişti. Çünkü doktorun artık o arşive daha sık girip çıkması gerekecekti. Önder bu konuda da ona yardımcı olacaktı. Bunun için şimdiden düşünüp planlar yapmaya başlamıştı. Onu bu işleri yapması için bizzat kedisi hazırlayacaktı. Suça göz yumma, suça teşvik, yardım ve yataklık. Önder mesleğinden kovulmak için bu suçların hepsini işlemiş ve daha fazlasını işlemeye devam edecekti. Ama hâlâ adaleti sağladığı ve insanların hayatını kurtardığı gerekçesiyle kendisini kandırıyordu.

Kendine Terapi (Bölüm 44)



Duşunu alıp temizlendikten sonra tekrar uyumak için yatağına yatmış, ama gördüğü kâbusun ardından bir türlü uyuyamamıştı. Gözlerini her kapattığında, acı içinde inleyen doktorların suratlarını ve profesörü görmüş, inlemeleri ve kapının önündeki hastaların aptalca tezahüratlarını duymuştu. Tüm bunlardan ve tekrar kâbus görme korkusundan, gözüne uyku girmemişti. Ama yorgunluk ve uykusuzluk hala bedenini esir almış durumdaydı ve bir türlü bırakmıyordu. Yatakta boş boş yattıkça düşünceler de zihnini esir alıyor, düşündükçe uykusu daha da bastırıyor, bir yandan da kafasını yoruyordu. Kafası yoruldukça bu da yine vücuduna yansıyor, stresten dolayı nefesi daralıyor ve bu durum, onu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Bu şekilde kendisini gereksiz yere yormamak ve hantallaşmamak için yataktan çıkmaya ve evine çeki düzen vermeye karar verdi. Evine gelen davetsiz misafirlere yeteri kadar rezil olmuştu, daha fazla rezil olmamak için evine adam akıllı bir temizlik yaptı. Çöpleri toplayıp, yerleri silip süpürdü. Mobilyaların tozunu alıp, mutfaktaki bulaşıkları yıkadı. Fazla derine inmese de bu temizlik bile onun için çok büyük bir şeydi. En azıdan evin yüzü gözü açılmıştı ve misafirlerin midesini bulandırmayacaktı. Son olarak kirli çamaşırlarını yıkayıp, ütü sepetinde yığılı bir halde duran çamaşırlarını ütüledi ve gününü bu şekilde bitirdi. Akşam yemeğini hazırladığı sırada kapısı çaldı. Kim olduğunu sormadan kapıyı açtığında, karşısında iki tane adam belirdi. İkisi de genç, uzun boylu ve yapılı heriflerdi. Alpay merakla onlara bakarken, içlerinden biri polis rozetini çıkarıp onun burnuna dayadı.
“Ne için gelmiştiniz?” diye sordu Alpay, gayet sakin bir şekilde.
“Alpay TAN...”
“Evet, benim.”
“Ben başkomiser Orhan. Bir cinayet soruşturması yürütüyoruz. Dosyada sizin de isiminiz geçiyor, sizinle biraz konuşabilir miyiz?”
Alpay şaşkınlıkla bir başkomisere, bir de yardımcısı olduğunu düşündüğü yanındaki adama baktı.
“Ben gerekli tüm ifadelerimi verdim zaten. Ayrıca şüpheli konumunda da değilim.”
“Pardon, söylemeyi unuttum. Soruşturma ekibi değişti ve dosyayı biz devraldık, yani her şeye bastan başlayacağız. Bu yüzden tekrar ifade vermeniz gerek.”
Adamın son derece rahat ve kendini beğenmiş tavırları, umursamaz ve aşağılayıcı konuşma üslubu Alpay’ın hiç hoşuna gitmemişti. Bu adamlar gerçekten polis miydi, yoksa bu bir tuzak mıydı bunu anlayamamıştı. Ona kim niye tuzak kursun ki? Kimseyle bir sorunu yoktu. Meriç doktor dışında... Üstelik daha dün gece Önder başkomiser buraya gelip, onunla tekrar konuşmuştu. Bu adamlarla aralarında sadece bir gün vardı. Bir dosya başka bir ekibe verilse bile polisler nasıl bu kadar hızlı ve baştan savma iş yapabilirlerdi? Aklına bir fikir geldi. Önder başkomiseri arayarak adamların doğruyu söyleyip söylemediklerini öğrenebilirdi.
“Bir dakika bekleyebilir misiniz?” diye sordu Alpay ve kapıyı kapatmak için bir hamle yaptı. O sırada başkomiser olduğunu söyleyen adamın yanındaki adam aniden elini uzattı ve kapının kapamasını engelledi.
“Kapı açık kalacak!” diye emretti.
“Üçüncü kattayız, pencereden kaçacak kadar aptal değilim.” diye çıkıştı Alpay, ama adamların umurunda bile olmadı. Ayakkabılarını çıkararak içeri girdiler ve kapıyı kapattılar. “Hazırlan hadi, bekliyoruz.” diye ekledi adam.
Alpay evine izinsiz girmelerinden dolayı onlardan daha da şüphelenmeye başlamıştı. Eğer bunlar gerçekten polis değilse ve bu bir tuzaksa buradan nasıl kaçacaktı? Onların elinden nasıl kurtulacaktı?
Adam ağzını ayıra ayıra sakızını çiğnerken bir yandan da etrafa bakınıyor, odaların önünde gezinerek içerileri kontrol ediyordu. Bir polis bu şekilde davranmazdı, bundan emindi ama yine de şüphelendiğini onlara belli etmemeye çalıştı. Alpay kapı pervazına dayanmış, cep telefonuyla uğraşan adama bakarak söylendi.
“Hazırlanıp geliyorum.” Önce mutfağa gidip ziyafet çekme hayalleriyle pişirdiği akşam yemeğinin altını kapattı. Sonra çalışma odasına gidip cep telefonunu aldı, hemen ardından da yatak odasına gitti. Adamlar hâlâ koridorda durmuş onu bekliyorlardı. Alpay odasının kapısı kapatıp kulağını kapıya dayadı ve ondan gizli ne konuşacaklarını dinlemeye başladı. Bir yandan da telefonunun arama kaydında, Önder başkomiserin numarasını bulmaya çalışıyordu. Gerek duymadığı için numarayı kaydetmemişti. Ama şu an en çok ihtiyacı olan numaraydı ve bulamıyordu. Bir sürü kayıtsız numara vardı. Hangisinin başkomisere ait olduğunu bilmiyordu. Onunla en son dün görüşmüşlerdi ve başkomiser onu birkaç kere aradığını söylemişti. Titreyen elleriyle tuttuğu telefondaki bir önce ki güne ait olan kayıt bölümüne geldi ve kayıtlı olmayan, üç kere cevapsız arama aldığı numarayı gördü. Bu olmalıydı. Daha fazla düşünmeden arama tuşuna bastı. Bir kulağı hala kapıdaydı, diğer kulağı ise telefonla meşguldü. Telefon ilk çalmada açıldı ve başkomiserin sesi duyuldu. Alpay telefon açılır açılmaz, fısıldayarak konuşmaya başladı.
“Size bir sormam gerek, çok acil!”
“Dinliyorum.”
“Evime iki tane adam geldi, biri başkomiser olduğunu söylüyor. Sizin soruşturmanızı devralmışlar, tekrar ifade vermeme gerekiyormuş. Böyle bir şey var mı?”
Telefonda bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlik Alpay’ı endişelendirmeye başlamıştı.
“Evet, var.” dedi başkomiser sonunda, sesi donuk ve öfkeliydi. “Dediklerini yap, ama bize verdiğin ifadelerin aynısını ver, yeni bir şey varsa sakın söyleme! Başka bir şey ekleme, beni anladın mı?”
Alpay daha da meraklandı. Madem dosya başka bir ekibe verilmişti, neden Önder başkomiser buraya gelerek onunla tekrar konuşmaya çalışmıştı? Ayrıca neden ekstra bir şey söylememesi için tembihliyordu? Ama bir detayı anlamıştı. Başkomiser buraya her geldiğinde elinde mutlaka bir izin kâğıdı vardı, ama dün gece geldiğinde hiçbir belgesi yoktu. Demek soruşturma onlardan alınalı çok olmuştu ve başkomiser buraya izinsiz gelerek, yetkisi olmayan bir işe kalkışmıştı. Bunun için onu tehdit etmeyi ya da peşini bırakması için göz dağı vermeyi düşündü, ama o bunu yapacak olan son kişiydi. Başkomiser en azından onun evine zorla girmemiş ve zorla konuşturmaya çalışmamıştı. Ama kendisi çalıştığı hastaneye zorla girmiş ve oradan önemli belgeler çalmıştı. Bu durumda başkomiserin yaptığı daha masum görünüyordu. Ortak bir noktaları vardı. İkisi de bir gerçeğin peşindeydi. Alpay başkomiseri bu şekilde tehdit etmek yerine, tavrını değiştirmeye karar verdi.
“Tamam, dediğinizi yapacağım ama siz de neden yetkiniz olmadığı halde dün buraya gelerek benimle konuşmaya çalıştığınızı anlatacaksınız.” diyerek şart koydu Alpay, ama başkomiserin onunla pazarlık yapmaya hiç niyeti yoktu.
“Ya benim dediğimi yaparsın ya da seni onların elinden kurtaracak birilerini bulursun.” dedi Önder başkomiser, net bir şekilde. Alpay derin bir iç çekti ve pazarlıktan vazgeçerek, onun dediğini yapmaya karar verdi. Böyle söylediğine göre durum vahimdi ve bu kez kurtulması o kadar kolay olmayacaktı.
“Tamam, dediğinizi yapacağım.” dedi ve telefonu kapattı. O sırada kapıya inen yumrukla aniden irkildi.
“Hadi yakışıklı, süslenmen bitmedi mi?” diye seslendi adamlardan biri. Alpay kendi kendine söylenerek gardırobuna yaklaştı ve hızlıca üzerini değiştirdi.
Sonra telefonunu ve sigara paketini alarak odadan çıktı.
“Prensimiz hazır, artık gidebiliriz.” dedi, sakız çiğneyen adam. Sakızı çiğnerken ki görüntüsü ve çıkardığı sesler sinir bozucuydu, ama Alpay bir şey söyleyemedi. Bu doğal bir davranış mıydı yoksa karşısındaki insanı umursamadığını hissettirip aşağılamaya çalıştığı bilinçli bir hareket miydi, belli değildi. Başkomiser onu görünce kapıyı açıp ayakkabılarını giydi. Hep beraber binadan çıkarak kapının tam önünde, sokağın ortasında gelişi güzel bırakılmış çakarlı sivil arabaya doğru ilerlediler. Aracın arkasında uzun bir araç kuyruğu oluşmuştu ama aracın çakar lambaları açık olduğundan, kimse kornalara basarak ses kirliliği yapmıyor, sabırsız davranmıyordu. Aksine kafalarını araçların camlarından çıkarmış, meraklı gözlerle neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Heycan verici bir olay olmadığını anladıklarında, başlarını tekrar içeri sokarak camlarını kapattılar. Araca binip emniyete gittiler ve bir ofise girdiler. Ofisteki kadın komiser yazılı ifadesini alıp imzalattıktan sonra, nihayet emniyetten ayrıldı. Saat gecenin on biri olmuştu. Bir taksiye binerek evine gitti. Evine vardığında artık açlığı yatışmış, iştahı kalmamıştı. Bu yüzden az pişmiş yemeğini bir kenara bırakıp kendisine bir kahve hazırladı ve tekrar çalışma odasına doğru ilerledi. O sırada kapısı tekrar çaldı. Elindeki kahve kupasıyla, bıkkın bir şekilde kapıya yaklaşıp delikten baktı. Gelen Görkem’di. Bugün randevularının olduğunu tamamen unutmuştu. Öfkenden midesi yanmaya başladığında, dişlerini ve yumruğunu sıktı. Gözlerini kapatıp burnundan soluyarak, bir süre öylece bekledi. Sonra kendisini sakinleştirmeye çalışarak kapıyı açtı ve istemeyerek gülümsedi.
“Hoş geldin.”
Görkem onun yüzüne bile bakmadan ayakkabılarını çıkarıp içeri daldı ve çalışma odasına doğru ilerledi. Alpay derin bir nefes daha alıp kapıyı kapattı ve onun peşinden çalışma odasına gitti. Kahve kupasını tekli koltukların arasındaki sehpanın üzerine bırakırken sordu.
“Bir şey içer misin?”
“Seninkinden olur.” dedi, buz gibi bir sesle.
Alpay da onun yüzüne bakmadan çalışma masasına doğru ilerledi ve aynı anda söylendi.
“Sıcak su var, gidip alabilirsin.”
Masanın üzerinde, karmaşık bir halde duran dosyaların ve kâğıt yığınlarının arasında Görkem’in dosyasını bulmaya çalıştı. Görkem gözlerini devirerek, ağır ağır ayağa kalktı ve odadan çıktı. Bugün biraz sinirli görünüyordu, beklediği hizmet ayağına gelmediğinden, daha da sinirlenmişti anlaşılan. Tabi bu Alpay’ın umurunda değildi. Dosyayı bulup bir kâğıt ve kalem alarak, koltuklardan birine oturdu ve kahvesini eline alıp, bilinçsizce büyük bir yudum aldı. Kaynar sıvının acısını hissettiğinde başını geriye doğru eğdi, ağzını açıp uludu ve bir süre öylece bekledi. Sonra ılık sıvıyı yutup, bir küfür savurdu. O sırada Görkem’de elinde bir kahve fincanıyla gelip karşısına oturdu.
“Gecenin bu saatinde randevu mu olur, gündüz ne yapıyorsun?” diye söylendi.
Alpay göz ucuyla ona bakarak, bir yandan da dosyayı inceliyormuş gibi yapıyordu.
“Sana bahsetmedim mi? Bir hastanede çalışıyorum.”
“Ama bugün çalışmadın.” dedi Görkem, kollarını bağlayıp arkasına yaslanırken.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“O adamlar kimdi?”
“Hangi adamlar?” diye sordu Alpay, aniden başını kaldırıp ona bakarak.
“Seni gördüm, polis arabasına biniyordun. Ne yaptın? Doktorumun ne haltlar karıştırdığını bilmem gerek, ona göre tedbirli davranayım.”
Alpay bacak bacak üzerine atarak geriye yaslandı ve ellerini kucağındaki dosyanın üzerinde birleştirdi.
“Çok mu merak ediyorsun?” diye sordu, kaşlarını çatarak.
“Evet, merak ediyorum.”
“Hani genç bir kız vardı, arkasında bir mektup bırakıp intihar etmişti...”
“Haberlerde gördüm. Aşk acısından intihar etmiş, salak.” dedi Görkem, alaycı bir tavırla.
“O kız benim hastamdı. Benimle konuşmak için defalarca aramış ama ben işte olduğum için açamadım. O da benden başka konuşacak ve onu vazgeçirecek kimsesi olmadığından intihar etmiş. İntihar mektubunda benim adım geçiyor. Bana ulamadığından ve onu vazgeçiremediğimden dolayı bana sitem ediyordu. Bu yüzden sürekli ifade vermeye gidiyorum. Olayın gerçekten intihar olup olmadığı araştırılıyor. Oldu mu, merakını giderdin mi?”
Görkem, bir süre anlamamış gözlerle ona bakakaldı. Ya doğru söyleyip söylemediğini düşünüyordu ya da verecek bir karşılık düşünüyordu. Sonra donuk bir sesle, kekeleyerek konuştu.
“Ben... Özür dilerim, bunu bilmiyordum.”
“Her şeyi bilmek zorunda değilsin, ama bir şeyi yargılamadan önce sorman gerekir. Eğer artık benimle çalışmak istemiyorsan şimdi gidebilirsin.” dedi Alpay, net bir şekilde.
Görkem iki elini göğüs hizasına kaldırıp ağır ağır salladı.
“Hayır tabi ki, seninle çalışmayı bırakmayacağım. Beni bir tek sen anlıyorsun.”
İlk geldiği zamanki öfkesinden eser kalmamıştı. Şimdi daha sakin, daha yumuşaktı. Bu durum insanın doğasında vardı. Bir şey için üsteler, baskı yapar, karşısındaki insan sesini çıkarmadıkça daha da üstüne gider, karşısındaki artık dayanamayarak ona karşılık vermeye başladığında ise susup bir köşeye çekilirdi. Görkem’de de tam olarak bu olmuştu. Hatta genel olarak herkes. Herkes Alpay sustuğu için onu zayıf görüyor ve bastırmak için elinden geleni yapıyordu. Ama Alpay’ın nerede nasıl patlayacağını hiç kimse bilmiyordu. Bunu kimseye belli etmeyecek, gerçek yüzünü hiç ummadıkları bir anda gösterecekti. O zaman herkes yerini ve sınırını öğrenecekti.

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...