Duşunu alıp temizlendikten sonra tekrar uyumak için yatağına yatmış, ama gördüğü kâbusun ardından bir türlü uyuyamamıştı. Gözlerini her kapattığında, acı içinde inleyen doktorların suratlarını ve profesörü görmüş, inlemeleri ve kapının önündeki hastaların aptalca tezahüratlarını duymuştu. Tüm bunlardan ve tekrar kâbus görme korkusundan, gözüne uyku girmemişti. Ama yorgunluk ve uykusuzluk hala bedenini esir almış durumdaydı ve bir türlü bırakmıyordu. Yatakta boş boş yattıkça düşünceler de zihnini esir alıyor, düşündükçe uykusu daha da bastırıyor, bir yandan da kafasını yoruyordu. Kafası yoruldukça bu da yine vücuduna yansıyor, stresten dolayı nefesi daralıyor ve bu durum, onu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Bu şekilde kendisini gereksiz yere yormamak ve hantallaşmamak için yataktan çıkmaya ve evine çeki düzen vermeye karar verdi. Evine gelen davetsiz misafirlere yeteri kadar rezil olmuştu, daha fazla rezil olmamak için evine adam akıllı bir temizlik yaptı. Çöpleri toplayıp, yerleri silip süpürdü. Mobilyaların tozunu alıp, mutfaktaki bulaşıkları yıkadı. Fazla derine inmese de bu temizlik bile onun için çok büyük bir şeydi. En azıdan evin yüzü gözü açılmıştı ve misafirlerin midesini bulandırmayacaktı. Son olarak kirli çamaşırlarını yıkayıp, ütü sepetinde yığılı bir halde duran çamaşırlarını ütüledi ve gününü bu şekilde bitirdi. Akşam yemeğini hazırladığı sırada kapısı çaldı. Kim olduğunu sormadan kapıyı açtığında, karşısında iki tane adam belirdi. İkisi de genç, uzun boylu ve yapılı heriflerdi. Alpay merakla onlara bakarken, içlerinden biri polis rozetini çıkarıp onun burnuna dayadı.
“Ne için gelmiştiniz?” diye sordu Alpay, gayet sakin bir şekilde.
“Alpay TAN...”
“Evet, benim.”
“Ben başkomiser Orhan. Bir cinayet soruşturması yürütüyoruz. Dosyada sizin de isiminiz geçiyor, sizinle biraz konuşabilir miyiz?”
Alpay şaşkınlıkla bir başkomisere, bir de yardımcısı olduğunu düşündüğü yanındaki adama baktı.
“Ben gerekli tüm ifadelerimi verdim zaten. Ayrıca şüpheli konumunda da değilim.”
“Pardon, söylemeyi unuttum. Soruşturma ekibi değişti ve dosyayı biz devraldık, yani her şeye bastan başlayacağız. Bu yüzden tekrar ifade vermeniz gerek.”
Adamın son derece rahat ve kendini beğenmiş tavırları, umursamaz ve aşağılayıcı konuşma üslubu Alpay’ın hiç hoşuna gitmemişti. Bu adamlar gerçekten polis miydi, yoksa bu bir tuzak mıydı bunu anlayamamıştı. Ona kim niye tuzak kursun ki? Kimseyle bir sorunu yoktu. Meriç doktor dışında... Üstelik daha dün gece Önder başkomiser buraya gelip, onunla tekrar konuşmuştu. Bu adamlarla aralarında sadece bir gün vardı. Bir dosya başka bir ekibe verilse bile polisler nasıl bu kadar hızlı ve baştan savma iş yapabilirlerdi? Aklına bir fikir geldi. Önder başkomiseri arayarak adamların doğruyu söyleyip söylemediklerini öğrenebilirdi.
“Bir dakika bekleyebilir misiniz?” diye sordu Alpay ve kapıyı kapatmak için bir hamle yaptı. O sırada başkomiser olduğunu söyleyen adamın yanındaki adam aniden elini uzattı ve kapının kapamasını engelledi.
“Kapı açık kalacak!” diye emretti.
“Üçüncü kattayız, pencereden kaçacak kadar aptal değilim.” diye çıkıştı Alpay, ama adamların umurunda bile olmadı. Ayakkabılarını çıkararak içeri girdiler ve kapıyı kapattılar. “Hazırlan hadi, bekliyoruz.” diye ekledi adam.
Alpay evine izinsiz girmelerinden dolayı onlardan daha da şüphelenmeye başlamıştı. Eğer bunlar gerçekten polis değilse ve bu bir tuzaksa buradan nasıl kaçacaktı? Onların elinden nasıl kurtulacaktı?
Adam ağzını ayıra ayıra sakızını çiğnerken bir yandan da etrafa bakınıyor, odaların önünde gezinerek içerileri kontrol ediyordu. Bir polis bu şekilde davranmazdı, bundan emindi ama yine de şüphelendiğini onlara belli etmemeye çalıştı. Alpay kapı pervazına dayanmış, cep telefonuyla uğraşan adama bakarak söylendi.
“Hazırlanıp geliyorum.” Önce mutfağa gidip ziyafet çekme hayalleriyle pişirdiği akşam yemeğinin altını kapattı. Sonra çalışma odasına gidip cep telefonunu aldı, hemen ardından da yatak odasına gitti. Adamlar hâlâ koridorda durmuş onu bekliyorlardı. Alpay odasının kapısı kapatıp kulağını kapıya dayadı ve ondan gizli ne konuşacaklarını dinlemeye başladı. Bir yandan da telefonunun arama kaydında, Önder başkomiserin numarasını bulmaya çalışıyordu. Gerek duymadığı için numarayı kaydetmemişti. Ama şu an en çok ihtiyacı olan numaraydı ve bulamıyordu. Bir sürü kayıtsız numara vardı. Hangisinin başkomisere ait olduğunu bilmiyordu. Onunla en son dün görüşmüşlerdi ve başkomiser onu birkaç kere aradığını söylemişti. Titreyen elleriyle tuttuğu telefondaki bir önce ki güne ait olan kayıt bölümüne geldi ve kayıtlı olmayan, üç kere cevapsız arama aldığı numarayı gördü. Bu olmalıydı. Daha fazla düşünmeden arama tuşuna bastı. Bir kulağı hala kapıdaydı, diğer kulağı ise telefonla meşguldü. Telefon ilk çalmada açıldı ve başkomiserin sesi duyuldu. Alpay telefon açılır açılmaz, fısıldayarak konuşmaya başladı.
“Size bir sormam gerek, çok acil!”
“Dinliyorum.”
“Evime iki tane adam geldi, biri başkomiser olduğunu söylüyor. Sizin soruşturmanızı devralmışlar, tekrar ifade vermeme gerekiyormuş. Böyle bir şey var mı?”
Telefonda bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlik Alpay’ı endişelendirmeye başlamıştı.
“Evet, var.” dedi başkomiser sonunda, sesi donuk ve öfkeliydi. “Dediklerini yap, ama bize verdiğin ifadelerin aynısını ver, yeni bir şey varsa sakın söyleme! Başka bir şey ekleme, beni anladın mı?”
Alpay daha da meraklandı. Madem dosya başka bir ekibe verilmişti, neden Önder başkomiser buraya gelerek onunla tekrar konuşmaya çalışmıştı? Ayrıca neden ekstra bir şey söylememesi için tembihliyordu? Ama bir detayı anlamıştı. Başkomiser buraya her geldiğinde elinde mutlaka bir izin kâğıdı vardı, ama dün gece geldiğinde hiçbir belgesi yoktu. Demek soruşturma onlardan alınalı çok olmuştu ve başkomiser buraya izinsiz gelerek, yetkisi olmayan bir işe kalkışmıştı. Bunun için onu tehdit etmeyi ya da peşini bırakması için göz dağı vermeyi düşündü, ama o bunu yapacak olan son kişiydi. Başkomiser en azından onun evine zorla girmemiş ve zorla konuşturmaya çalışmamıştı. Ama kendisi çalıştığı hastaneye zorla girmiş ve oradan önemli belgeler çalmıştı. Bu durumda başkomiserin yaptığı daha masum görünüyordu. Ortak bir noktaları vardı. İkisi de bir gerçeğin peşindeydi. Alpay başkomiseri bu şekilde tehdit etmek yerine, tavrını değiştirmeye karar verdi.
“Tamam, dediğinizi yapacağım ama siz de neden yetkiniz olmadığı halde dün buraya gelerek benimle konuşmaya çalıştığınızı anlatacaksınız.” diyerek şart koydu Alpay, ama başkomiserin onunla pazarlık yapmaya hiç niyeti yoktu.
“Ya benim dediğimi yaparsın ya da seni onların elinden kurtaracak birilerini bulursun.” dedi Önder başkomiser, net bir şekilde. Alpay derin bir iç çekti ve pazarlıktan vazgeçerek, onun dediğini yapmaya karar verdi. Böyle söylediğine göre durum vahimdi ve bu kez kurtulması o kadar kolay olmayacaktı.
“Tamam, dediğinizi yapacağım.” dedi ve telefonu kapattı. O sırada kapıya inen yumrukla aniden irkildi.
“Hadi yakışıklı, süslenmen bitmedi mi?” diye seslendi adamlardan biri. Alpay kendi kendine söylenerek gardırobuna yaklaştı ve hızlıca üzerini değiştirdi.
Sonra telefonunu ve sigara paketini alarak odadan çıktı.
“Prensimiz hazır, artık gidebiliriz.” dedi, sakız çiğneyen adam. Sakızı çiğnerken ki görüntüsü ve çıkardığı sesler sinir bozucuydu, ama Alpay bir şey söyleyemedi. Bu doğal bir davranış mıydı yoksa karşısındaki insanı umursamadığını hissettirip aşağılamaya çalıştığı bilinçli bir hareket miydi, belli değildi. Başkomiser onu görünce kapıyı açıp ayakkabılarını giydi. Hep beraber binadan çıkarak kapının tam önünde, sokağın ortasında gelişi güzel bırakılmış çakarlı sivil arabaya doğru ilerlediler. Aracın arkasında uzun bir araç kuyruğu oluşmuştu ama aracın çakar lambaları açık olduğundan, kimse kornalara basarak ses kirliliği yapmıyor, sabırsız davranmıyordu. Aksine kafalarını araçların camlarından çıkarmış, meraklı gözlerle neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Heycan verici bir olay olmadığını anladıklarında, başlarını tekrar içeri sokarak camlarını kapattılar. Araca binip emniyete gittiler ve bir ofise girdiler. Ofisteki kadın komiser yazılı ifadesini alıp imzalattıktan sonra, nihayet emniyetten ayrıldı. Saat gecenin on biri olmuştu. Bir taksiye binerek evine gitti. Evine vardığında artık açlığı yatışmış, iştahı kalmamıştı. Bu yüzden az pişmiş yemeğini bir kenara bırakıp kendisine bir kahve hazırladı ve tekrar çalışma odasına doğru ilerledi. O sırada kapısı tekrar çaldı. Elindeki kahve kupasıyla, bıkkın bir şekilde kapıya yaklaşıp delikten baktı. Gelen Görkem’di. Bugün randevularının olduğunu tamamen unutmuştu. Öfkenden midesi yanmaya başladığında, dişlerini ve yumruğunu sıktı. Gözlerini kapatıp burnundan soluyarak, bir süre öylece bekledi. Sonra kendisini sakinleştirmeye çalışarak kapıyı açtı ve istemeyerek gülümsedi.
“Hoş geldin.”
Görkem onun yüzüne bile bakmadan ayakkabılarını çıkarıp içeri daldı ve çalışma odasına doğru ilerledi. Alpay derin bir nefes daha alıp kapıyı kapattı ve onun peşinden çalışma odasına gitti. Kahve kupasını tekli koltukların arasındaki sehpanın üzerine bırakırken sordu.
“Bir şey içer misin?”
“Seninkinden olur.” dedi, buz gibi bir sesle.
Alpay da onun yüzüne bakmadan çalışma masasına doğru ilerledi ve aynı anda söylendi.
“Sıcak su var, gidip alabilirsin.”
Masanın üzerinde, karmaşık bir halde duran dosyaların ve kâğıt yığınlarının arasında Görkem’in dosyasını bulmaya çalıştı. Görkem gözlerini devirerek, ağır ağır ayağa kalktı ve odadan çıktı. Bugün biraz sinirli görünüyordu, beklediği hizmet ayağına gelmediğinden, daha da sinirlenmişti anlaşılan. Tabi bu Alpay’ın umurunda değildi. Dosyayı bulup bir kâğıt ve kalem alarak, koltuklardan birine oturdu ve kahvesini eline alıp, bilinçsizce büyük bir yudum aldı. Kaynar sıvının acısını hissettiğinde başını geriye doğru eğdi, ağzını açıp uludu ve bir süre öylece bekledi. Sonra ılık sıvıyı yutup, bir küfür savurdu. O sırada Görkem’de elinde bir kahve fincanıyla gelip karşısına oturdu.
“Gecenin bu saatinde randevu mu olur, gündüz ne yapıyorsun?” diye söylendi.
Alpay göz ucuyla ona bakarak, bir yandan da dosyayı inceliyormuş gibi yapıyordu.
“Sana bahsetmedim mi? Bir hastanede çalışıyorum.”
“Ama bugün çalışmadın.” dedi Görkem, kollarını bağlayıp arkasına yaslanırken.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“O adamlar kimdi?”
“Hangi adamlar?” diye sordu Alpay, aniden başını kaldırıp ona bakarak.
“Seni gördüm, polis arabasına biniyordun. Ne yaptın? Doktorumun ne haltlar karıştırdığını bilmem gerek, ona göre tedbirli davranayım.”
Alpay bacak bacak üzerine atarak geriye yaslandı ve ellerini kucağındaki dosyanın üzerinde birleştirdi.
“Çok mu merak ediyorsun?” diye sordu, kaşlarını çatarak.
“Evet, merak ediyorum.”
“Hani genç bir kız vardı, arkasında bir mektup bırakıp intihar etmişti...”
“Haberlerde gördüm. Aşk acısından intihar etmiş, salak.” dedi Görkem, alaycı bir tavırla.
“O kız benim hastamdı. Benimle konuşmak için defalarca aramış ama ben işte olduğum için açamadım. O da benden başka konuşacak ve onu vazgeçirecek kimsesi olmadığından intihar etmiş. İntihar mektubunda benim adım geçiyor. Bana ulamadığından ve onu vazgeçiremediğimden dolayı bana sitem ediyordu. Bu yüzden sürekli ifade vermeye gidiyorum. Olayın gerçekten intihar olup olmadığı araştırılıyor. Oldu mu, merakını giderdin mi?”
Görkem, bir süre anlamamış gözlerle ona bakakaldı. Ya doğru söyleyip söylemediğini düşünüyordu ya da verecek bir karşılık düşünüyordu. Sonra donuk bir sesle, kekeleyerek konuştu.
“Ben... Özür dilerim, bunu bilmiyordum.”
“Her şeyi bilmek zorunda değilsin, ama bir şeyi yargılamadan önce sorman gerekir. Eğer artık benimle çalışmak istemiyorsan şimdi gidebilirsin.” dedi Alpay, net bir şekilde.
Görkem iki elini göğüs hizasına kaldırıp ağır ağır salladı.
“Hayır tabi ki, seninle çalışmayı bırakmayacağım. Beni bir tek sen anlıyorsun.”
İlk geldiği zamanki öfkesinden eser kalmamıştı. Şimdi daha sakin, daha yumuşaktı. Bu durum insanın doğasında vardı. Bir şey için üsteler, baskı yapar, karşısındaki insan sesini çıkarmadıkça daha da üstüne gider, karşısındaki artık dayanamayarak ona karşılık vermeye başladığında ise susup bir köşeye çekilirdi. Görkem’de de tam olarak bu olmuştu. Hatta genel olarak herkes. Herkes Alpay sustuğu için onu zayıf görüyor ve bastırmak için elinden geleni yapıyordu. Ama Alpay’ın nerede nasıl patlayacağını hiç kimse bilmiyordu. Bunu kimseye belli etmeyecek, gerçek yüzünü hiç ummadıkları bir anda gösterecekti. O zaman herkes yerini ve sınırını öğrenecekti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder