Başkomiserin yüzünden hafta sonunu dinlenemeden geçirmişti. Hâlâ yorgun ve uykusuzdu. Artık o kadar bitkindi ki ayakta durmaya, hatta gözlerini açmaya bile takati kalmamıştı. Başkomiser verdiği sözü tutmuş ve kopyalarını aldıktan sonra orijinal dosyaları birkaç saat sonra ona geri getirmişti. Hastaneye gelirken o dosyaları da yanında getirmişti. Sonra da içeri sokmak için çantasına koymuş, aracında unuttuğu arşiv odasının anahtarlarıyla beraber gizlice profesörün odasına götürmüştü. Ama bunu, profesörün henüz hastaneye gelmediği erken bir saatte yapmıştı. Kameraların onu profesörün odasına girerken kaydetmesi sorun değildi. Ona neden profesörün odasına girdiği sorulduğunda, her sabah ki rutinini yaptığını fakat profesörün hâlâ gelmediğini görünce odadan tekrar çıkıp yemekhaneye gittiğini ve orada kahve içtiğini söyleyecekti. Sonuçta her sabah buraya gelir gelmez ilk iş olarak profesörün odasına gidiyor, ondan aldığı talimatlar doğrultusunda güne başlıyordu. Ayrıca gerçekten de odadan çıktıktan sonra yemekhaneye giderek kahve içmişti. Kaçırdığı tek detay, tüm bunları soyunma odasına gidip hazırlanmadan ve doktor önlüğünü giymeden yapmıştı. İlk önce bunu yapsaydı, göreve hazır vaziyette elinde dolaştırdığı çantası için bir açıklaması olmayacaktı. Dosyaları açık seçik elinde taşıyarak da götüremezdi. Ama neden bu kadar erken saatte hastaneye geldiği ya da neden geç kalmamış olmasına rağmen direk profesörünü odasına gittiği sorulursa buna verecek bir cevabı olmayacaktı. Bunlar küçük detaylardı, zaten profesörün önem verdiği şeyler de bu küçük detaylardı. Gereksiz ve işe yaramaz küçük detaylar. Alpay profesörün bu kadar çok şeye dikkat ederek, bunca şeyi düşünerek nasıl yaşadığını ve kafasının nasıl dinç kalabildiğini anlayamıyordu. Bunlar insanın zihnini fazladan meşgul eden ve kafasını fazladan yoran şeylerdi. Ama profesör tüm bunlara çoktan alışmıştı. Hafızası oldukça kuvvetliydi, zihni bir saniye bile durmadan aktif olarak çalışarak, sürekli yeni şeyler üretiyordu. Faydalı ve yararlı şeyler. Profesörün tüm bu özellikleri yaptığı kötü şeyleri unutmasına ve ona hayran olmasına neden oluyordu. O gerçek anlamda yürüyen bir bilgisayar ya da birkaç ciltlik ansiklopedi setiydi. Aranan her şey onda vardı. Alpay onunla çalışmaya devam ettikçe günden güne ona daha fazla bağlanıyordu. Korktuğu da buydu. Hayatında en çok korktuğu şey bir insana bağlanmaktı, kim olursa olsun insanlar bir gün mutlaka giderdi. O da bir gün gidecek ve yolları ayrılacaktı. Alpay bu bağlılığın nedenini bir türlü anlayamıyordu. Onda garip bir güç vardı. Mıknatıs gibi kendisine çeken, sağlam bir kelepçe gibi kendisine bağlayan bir güç, ama bunun ne olduğunu hala çözememişti. Bir gün ondan ayrılacağını düşündüğünde, dört yıllık öğretmeninden ayrılan bir ilk okul öğrencisi gibi gözleri doldu. Ona bu kadar çekici gelen şey başarısı mı, disiplini mi, karizması mı? Hayır, bunların hiçbiri değildi. Ona yaptığı ihaneti düşününce kendisinden utanmaya başladı. Gizli bir şekilde Hayran olduğu bir insanın özel bölgesine sızmış, özel bilgilerini çalmıştı. Bundan utanırken bir yandan da bu işe devam etmek için bir polisle anlaşma yapmıştı. Bir başkasının kendisine böyle bir ihaneti yapmasını asla kaldıramazdı, ama o bunu bile bile yapıyordu. Kendisine duygusal anlamda yapılan ihaneti bile kaldıramazken bir profesörün, bir uzmanın herkesten sakladığı ve bir hazine gibi koruduğu çalışmalarını çalıyordu. Kısacası mahremine tecavüz ediyordu. Bu bir insana yapılan en aşağılayıcı şeylerden biriydi. Profesörün polislere bile güçlükle verdiği bilgileri, özellikle de hayatını adadığı çalışmalarını ve birikimlerini çalmaya hakkı yoktu. İki büklüm kalmış bir şekilde düşüncelere daldığı sırada, omzuna dokunan bir elle anında irkildi. Hızla başını çevirdiğinde, aşçılardan biriyle göz göze geldi. Yaşlı kadın yorgun bir ifadeyle ona bakıyordu.
“Gitmeniz gerek, kahvaltı saati için hazırlık yapacağım.” dedi ve Alpay’ın karşılık vermesini beklemeden, arkasını dönüp uzaklaştı. Alpay telefonunu çıkarıp saatine baktığında, iş başına geçmesine sadece beş dakika kaldığını fark etti. Hızla ayağa kalktı ve koşar adımlarla yemekhaneden çıkıp soyunma odasına gitti.
Hazırlanıp profesörün odasına gittiğinde, heyecanla masasının üzerindeki dosyaları karıştırdığını gördü. Bunlar Alpay’ın çaldığı ve geri getirdiği dosyalardı. Alpay hiçbir şey anlamamış gibi bir tavır takınarak sordu.
“Bir şey mi oldu efendim?”
Profesör şaşkın gözlerini dosyalardan ayırmadan cevapladı.
“Bunlar masama nasıl geldi anlamıyorum. Arşivin anahtarı da burada. Biri arşive girip bu dosyaları almış ve masama bırakmış.”
Alpay hiçbir şey söylemeden profesöre yaklaştı ve ilk kez görüyormuş gibi şaşkın bir ifadeyle sordu.
“Bunlar nedir?”
“Eski doktorların dosyaları, ama bunların burada ne işi var? Hepsi arşivin en tenha yerinde duruyordu. Bu ne demek oluyor, kim yaptı bunu?” Profesörün ses tonu son derece gergin ve öfkeliydi.
“Belki siz almışsınızdır sonra unutmuşsunuzdur.” Alpay bunu söyledikten sonra saçmaladığını anlaması fazla sürmedi. Hafızası bu kadar kuvvetli ve koskoca hastaneyi kusursuz bir şekilde yöneten biri böyle bir detayı nasıl unutacaktı. Üstelik artık burada olmayan doktorların dosyalarını ne yapacaktı. Alpay bunları düşünürken, profesör gözünün yanıyla ona öfkeli bir bakış attı, sonra tekrar dosyalara döndü.
“Ben bunak değilim Alpay bey! Ne zaman ne yaptığımı saniyesine kadar hatırlarım. Bu dosyalarla hiçbir işim yok. Ayrıca Meriç doktorun dosyası da burada.”
Alpay şaşırmış gibi dudağını bükerek, onu izlemeye devam etti. Profesör hâlâ şakın bir şekilde dosyaları karıştırıyordu. Profesör anahtarların kaybolduğunu bile fark etmemişti. Böyle bir detayı nasıl atlayabilirdi?
“Belki de odanıza giren kişi her kim ise bunları o aldı, sonra da geri bıraktı...” diyerek, devam etti Alpay. Bunu, fikir yürüterek ona yardımcı olduğunu düşünmesi için söylemişti.
“Bunları kim, ne yapacak? Bunu yapan kişinin başka bir derdi olmalı. Bu sıradan bir hastanın yapacağı iş değil.” dedi profesör, net bir şekilde. Alpay yutkundu. En azından bunu yapanın bir hasta olmadığını anlamıştı. Başkomiser adli tıp ile ilgili verdiği sözü bir an önce tutsa iyi olacaktı. Aksi halde Alpay büyük bir tehlikeye girecekti. Bu yaptığının sonucunun ne olacağını bilmiyordu ama iyi şeyler olmayacağı kesindi.
“Dosyaları tekrar yerlerine götüreyim mi?” diye sordu utanmadan.
Profesör gözünün yanıyla ona baktı.
“Bunların yerini nereden biliyorsunuz?” diye sordu.
“Sadece arşivin yerini biliyorum. Tam olarak nereye koymam gerektiğini söylerseniz eğer bulabilirim.” diye geveledi Alpay. Amacı oraya girerek başka belgeler çalmaktı. Profesör de bu yemi yuttu. Daha doğrusu Alpay öyle düşündü.
“Tamam, girişteki güvenlik görevlisi de seninle gelecek.”
“Aslında gerek yok, ama siz bilirsiniz.” dedi Alpay. Daha fazla ısrar ederse profesör ondan şüphelenebilirdi. Bu yüzden uzatmadı. En azından dosyaları koyacağı yeri arıyormuş gibi yaparak, başka belgelere de göz gezdirebilirdi. Profesör girişteki güvenlik görevlisini çağırdı. Alpay dosyaların yarısını alıp odadan çıkmak üzereyken, profesörün telefonda adli tabiple konuştuğunu duydu. Ama odadan hemen çıkmak zorunda olduğundan, ne konuştuğunu tam olarak anlayamamıştı. Güvenlik görevlisiyle beraber arşive girdiler. Adam ışığı açtığında Alpay kapının önünde, olduğu yerde durdu. İçeriye bakınca gördüğü kâbus aklına geldi. Odanın tam ortasında, birbirlerine sırtları dönük ve daire şeklinde oturmuş, elleri ve ayakları bağlı, yüzleri kan revan içindeki doktorları görür gibi oldu.
Ama bu hayal uzun sürmedi, güvenlik görevlisinin seslenmesiyle kendine geldi ve odaya girdi. Daha önce sağ taraftan girerek dolaştığı odaya bu kez sol taraftan girdi. Şu an nerede oldukları ya da ne yaptıkları bilinmeyen, belki de artık hayatta olmayan hastaların ve profesörün, Hayatımın çalışmaları olarak adlandırdığı, binlerce hayatın içine sıkıştırıldığı dosyaları taşıyan rafların arasında dolaşırken, bu kez tüyleri ürpermeye başladı. İçlerinde yabancı hastaların da bulunduğu birçok insan gelip geçmişti. Üstelik bunlar sadece bu arşivde tutulan dosyalardı. Burada bir de kimsenin yerini bilmediği bir arşivi daha vardı. Kim bilir orada neler vardı? İçlerinde, kimsenin bilmediği bir yerde saklayacak kadar önemli ne olabilirdi? İşte bu sorunun cevabını bulmak çok zordu. Belki bir gün profesör öldüğünde ya da bu bina kullanıma kapandığında, incelemeye alınırsa bulunabilirdi. Ama şu an imkânsızdı. Herkesin gözünün önünde olan bu yere girmek bile o kadar kolay değilken, kimsenin yerini bile bilmediği bir yere nasıl girecekti? Güvenlik görevlisi diğer rafların arasında, onu göremeyeceği bir yerdeydi. Alpay buradan rahatlıkla bir şeyler alabilirdi, ama onu gören birileri hala vardı. Güvenlik kameraları. Çalışma saati başladığından binanın tüm elektriği açıktı ve tüm kamaralar çalışıyordu. Sadece göz atması ve neyin nerede olduğunu bilmesi bile ona yardımcı olacaktı. Ona ve başkomisere. Eğer dediği gibi adli tabip ile olan işi halledip bundan sonrasında ona yardımcı olursa işi daha da kolaylaşacaktı. Bir polisle suç ortaklığı yapmak akla mantığa sığacak iş değildi. Ama Önder başkomiser bu yaptığının karşılığında onu asla ele veremezdi. Sonuçta bu teklifi o yapmıştı ve oda bu işin içindeydi. Sonunda doktorların dosyalarının bulunduğu bölüme geldi. Elindeki dosyaları aldığı yere koyarak, güvenlik görevlisini beklemeden çıktı. Bugün işe grup seansıyla başlayacaktı. Hastalar kahvaltılarını ederken o da hazırlık yapmak için üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. O sırada yemekhanede bir gürültü koptu. Bir şey düşmüş ya da fırlatılmıştı, tam olarak anlamadı. Bu gürültüyü çığlıklar ve küfürler takip etti. Alpay koşarak yemekhaneye girdiğinde iki güvenlik görevlisinin, hastalardan birini kollarından tutarak kapıya doğru çekiştirdiğini gördü. Ama hasta onlara direniyor, karşısında dikilmiş parmağını ona uzatarak bir şeyler geveleyen kadına saldırmaya çalışıyordu. O kadın, Alpay’ın şeytanını çıkarmaya çalışan Malina, güvenlik görevlilerinin sürüklemeye çalıştığı hasta da Akay idi. Hastaların bazıları oturdukları yerde film seyreder gibi heyecanla onları izliyor, bazıları korkuyla masaların altında saklanmaya çalışıyor, bazıları da taraflarını belirleyerek tezahürat yapıyordu.
“Neler oluyor?” diye bağırdı Alpay, güvenlik görevlilerinin yanına yaklaşarak. Çok gürültü olduğundan, sesini duyurması için bağırması gerekmişti.
“Malina’ya saldırmaya çalıştı.” dedi adamlardan biri, nefes nefese. Akay’ı zapt etmek hiç de kolay değildi anlaşılan. Adam karşısında düşmanı varmış gibi çıldırmış, deliye dönmüştü.
“Annen seni de senin gibi birinden peydahlamış.” diye bağırdı Malina. Alpay ona susması için işaret yaptı, ama kadın bunu görmedi. Hâlâ hakaretler etmeye devam ediyordu. Akay’da ona saldırmak için bir hamle daha yaptı, ama güvenlik görevlileri buna izin vermedi. Onların işi diğer güvenlik görevlilerinden daha zordu. Çünkü diğerleri zor durumda kaldıklarında güç kullanabiliyorlardı. Ama buradaki güvenlik görevlileri, üzerlerinde jop bile taşıyamıyorlardı. Profesörün saçma kurallarında biri de ne olursa olsun hastalara kibar ve nazik davranmaktı. Alpay, Akay’ı terapi odasına götürmelerini istedi.
“Olmaz! Önce Darc bey görecek, sonra da doğru hücreye...” dedi güvenlik görevlilerinden biri.
“Size emrediyorum! Onu terapi odasına götürün ve bekleyin, birazdan geleceğim.” dedi Alpay, itiraz kabul etmediğini belirten bir tavırla. Adamlar bir süre bakıştıktan sonra, hâlâ çırpınıp debelenen adamı yerde sürükleyerek yemekhaneden çıkardılar. Onlar gittikten sonra, Malina hiçbir şey olmamış gibi saçlarını ve üstünü başını düzelterek tekrar yerine oturdu. Heyecanla kavga çıkmasını bekleyen hastalar hayal kırıklığına uğramış, korku içinde bir yerlere saklanmaya çalışan hastalar da rahatlamış bir şekilde yerlerine oturmuşlardı. Alpay etrafa dikkatle bakınarak, ağır adımlarla Malina’nın yanına yaklaştı. Gözleri Reya’yı arıyordu, ama onu görememişti.
“Neler oldu burada?” diye sordu Alpay, ellerini Malina’nın oturduğu masanın üzerine koyup, ona doğru eğilerek. Yaşlı kadın şaşkın bir ifadeyle sordu.
“Sizin haberiniz yok mu doktor bey?”
“Neyden haberim yok mu?”
“O aptal adamın yaptığından.”
“Ne yapmış?”
Malina yine hiçbir şey olmamış gibi rahat bir tavır takınmaya devam ederek açıklama yaptı.
“O dinsiz adam şeytanla anlaşma yapmış. Ben de salak gibi ona iyilik yapmak istedim. Anlaşmalarını bozmaya, şeytanı ondan uzaklaştırmaya çalıştım.” Yaşlı kadın başını iki yana sallayarak derin bir iç çekti. “Aptal kafam! Bu insanlara yaranılmaz... Kimseye iyilik yapmayacaksın, ne halleri varsa görsünler.”
Alpay bunları duyduğunda, terapi odasına yanlış kişiyi gönderdiğini anladı. Asıl özel terapi yapması ve hücreye girmesi gereken kişi Malina idi. Alpay doğrulup, ellerini arkasında birleştirdi.
“Ne yaptın ona?” diye sordu, umursamaz bir tavırla.
“İyilik, hepsi bu...”
O sırada başka bir hasta araya girdi ve ayağa kalkarak, Alpay’a cevap verdi. Korkudan saklanacak yer arayan hastalardan biriydi.
“Efendim... Arkadaşımızın kafasını koparmaya çalıştı, onu öldürmeye çalıştı. O hücreye gitmeli!”
Onun bu sözlerinden sonra, Malina başını çevirip göz ucuyla ona bir bakış attı. Kısa ama etkili bir bakıştı bu. Adam onunla göz göze geldiği an başını öne eğip, tekrar yerine oturdu.
“Bu kadar saçmalık yeter!” dedi Alpay. “Herkes tabağını bitirsin, ben arkadaşınızla ilgileneceğim.” Sonra Malina’ya döndü ve umutsuzca onu tembihledi. “Bir daha böyle saçmalıklara kalkışırsan hücreye gidersin, beni anladın mı?”
Malina omuzlarını kaldırarak, umursamaz bir tavırla karşılık verdi.
“Umurumda değil doktor bey. Yaptığım iyiliğin karşılığına bak! Artık yalvarsalar bile onlara yardım etmeyeceğim.”
“Güzel.” dedi Alpay ve etrafa son kez göz atıp herkesin tabağıyla ilgilendiğine emin olunca, ağır adımlarla yemekhaneden çıktı ve Akay’ın tutulduğu odaya gitti. Güvenlik görevlileri onu sakinleştirmiş olacak ki oturduğu sandalyede kollarını bağlamış, dümdüz karşıya bakıyordu. Beliki de Malina’yı görmediği için sakinleşmişti. Yüzünde hâlâ öfkeli bir ifade vardı. Bu öfkesi haksız yere yemekhaneden çıkarıldığından ve hücre cezası aldığından dolayı olmalıydı. Alpay onun başında bekleyen güvenlik görevlisine dışarı çıkması için işaret verdi. Odada yalnız kaldıklarında, Alpay karşısına geçip oturdu.
“Aç mısın?” diye sordu, sakin bir şekilde.
“Hayır, yiyeceğimi yedim.”
“Eğer istersen kahvaltını odana gönderebilirim. Birkaç saat odanda kalabilirsin.”
“Sakın bana acımaya kalkışmayın doktor bey!” dedi Akay, dişlerini sıkarak. Hâlâ dümdüz karşıya bakıyor, Alpay ile göz göze gelmemek için direniyordu.
“Sana acıdığımı da nereden çıkardın? Sadece bir teklifti...”
“Hücreye gönderin beni, odamdan daha çok hücreye alışkınım.”
“Neden?”
“Daha çok orada kalıyorum da ondan.”
“Peki bunun için kendini sorgulaman gerekmez mi? Neden hep hücreye giriyorum diye...”
Akay sonunda Alpay’a baktı, ama bu kez bakışlarında küçümseme vardı. Bu küçümseme ifadesi Alpay için miydi yoksa kendisi içi mi bunu anlamamıştı.
“Neden beni hücreye göndermek yerine buraya gönderdiniz doktor bey?” diye sordu, aynı umursamaz ifadeyi takınarak. Alpay ellerini iki yana açarak dudağını büktü.
“Çünkü tam olarak neler olduğunu ve asıl suçlunun kim olduğunu bilmiyordum. Bunu öğrenmeden kimseye ceza veremem.”
“Ama beni o ihtiyar yelloza saldırmaya çalışırken gördünüz. Bu durumda suçlu ben sayılmıyor muyum?”
“Evet saldırmaya çalıştın, ama onun sana ne yaptığını, o duruma nasıl getirdiğini bilmiyordum.”
“Ama burada bu tür detaylara bakılmaz doktor bey. Şu an beni hücreye göndermeniz gerek. Her zaman böyle olur. Ne zaman beladan uzak durmaya, kendimi düzeltmeye, hayatımı değiştirmeye çalışsam birileri hep engel olur. Mutlaka bir sorun çıkar. Lanet olsun, bıktım artık! Beni hücreye gönderin...”
Alpay durumu şimdi anlamaya başlamıştı. Akay hiçbir zaman dinlenmeden yargılanıyor ve haksız yere ceza alıyordu. Bu duruma alıştığından dolayı şu an dinlenmesi, kimin haklı kimin haksız olduğunun ortaya çıkması onu rahatsız etmişti. Çünkü her zaman olduğu gibi şimdi de haksızlığa uğramak ve herkesin onu dışladığını, istenmeyen bir insan olduğunu düşünerek kendince depresyona ya da bunalıma girmek istiyordu. Kısacası kurban rolünde kalmak istiyordu. Kendisini bu duruma alıştırmıştı ve bunun tam tersini olması onu rahatsız ediyordu.
“Seni hücreye göndermeyeceğim Akay, çünkü sen suçlu değilsin. Bugüne kadar burada ne yaşadığını, sana kimin nasıl davrandığını bilemem, ama ben onlar gibi değilim. Bunu zamanla sen de anlayacaksın.”
“Reya da suçlu değildi, ama onu gönderdiler.”
“Ne?” diye sordu Alpay, şaşkınlıkla. “Reya hücreye mi gönderildi? Kim yaptı bunu?”
“Profesör ve Meriç doktor, başka kim olacak?”
“Ama neden üstelik? Benim bundan haberim bile yok.”
Akay bakışlarını Alpay’dan ayırarak karşıya, boş duvara dikti.
“Çünkü burada haklı olanlar her zaman cezalandırılır.”
“Reya ne yaptı?”
“Sizi korumuş. Meriç doktor da her zaman ki gibi profesörün götünü yaladığı için ona yardımcı oldu. Hatta siziz profesöre şikâyet etti. Sizin cezanız için de bir şeyler düşünüyordur muhtemelen.”
Alpay başını yana çevirip, düşünceli bir şekilde gözlerini tek noktaya sabitledi. Profesörün onun evine gelip, Reya ile ilgili konuşmalarını hatırladı. Üstüne bir de Reya’nın onu Meriç doktora karşı koruması, profesörün canını sıkacak olayların başlangıcı olmuştu anlaşılan. Bunu yapmasının tek bir anlamı vardı. Reya'yı susturmaya çalışması. Onu bir nedenden dolayı susturuyordu. Ne olduğunu bilmiyor, aklına hiçbir şey gelmiyordu ama önemli bir sorun olduğu aşikârdı. Alpay tekrar başını kaldırıp, dalgın gözlerle Akay’a baktı.
“Gidebilirsin, iki saat serbestsin.”
Akay şaşkınlıkla ona bakarak sordu.
“Serbest miyim, emin misiniz?”
“Evet. Malina ile konuştum, bir daha sana yaklaşmayacak.”
Akay rahatlamış bir şekilde ayağa kalkarken, Alpay ekledi.
“Ama sen de ona bulaşma. Odana git, bir şey istersen bakıcılardan birini çağır.”
“Tamam doktor bey. Teşekkür ederim.” dedi Akay, heyecanlı bir şekilde. Onun bu heyecanı Alpay’ın hoşuna gitmişti.
Herkes tarafından dışlanana, suçlanan ve dinlenmeyen bir adamı ilk kez birisi dinlemiş, onu suçlamamış ve en önemlisi de onu anlamıştı. Ama şu an düşündüğü daha önemli bir şey vardı. Reya ile nasıl görüşecekti? Onunla nasıl konuşacaktı? Neyse ki bir şeyi daha iyi anlamıştı. Bundan sonra bu hastanede bir şey yapmak istiyorsa, gizli saklı yapmalıydı. Becerebilirse tabii...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder