Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. Hâlâ vücudunda dayanılmaz ağrılar vardı ve şiddetli bir soğuk algınlığı geriyordu. Ama en azından yaralı değildi ve geç de olsa iyileşecekti. Uyanıp kendine geldiğinde bir memur onun yazılı ifadesini almış ve imzalatmıştı, tabi bu ifade işlemi yaklaşık üç saat sürmüştü. Meriç’in ona o korkunç binadaki buz gibi odanın içinde anlattıklarını kendinden geçene kadar dinlemiş ve duyduklarını unutmamak için ilk ifadesinde onları anlatmıştı. Taburcu olduktan sonra da savcıya ifade verecekti ve bu ifade belki de memura verdiğinden daha uzun uzun sürecekti. Ona ve diğer tüm insanlara bu işkenceleri yapanların en ağır şekilde cezalandırılmaları için elinden geleni yapacaktı. Odasına gelen hemşire, onun bir haftadır burada olduğunu söylemişti. Alpay neler olduğunu öğrenmek için haberleri seyretmek istediğini söylediğinde, hemşire ona yatağının karşısında bulunan televizyondan bir haber kanalı açıp, dinlenmesi için onu yalnız bırakmıştı. Başına neler geldiğini herke biliyor olmalıydı ki tüm hemşireler, özellikle doktorlar ona ekstra fazla ilgi gösteriyor, fazla nazik davranmaya çalışıyorlardı. Sonuçta tüm bu işkenceleri ona yapanalar doktorlardı. Kendisi de doktor olduğundan hem bir meslektaş olarak hem de doktorlara karşı bir travma yaşadığından dolayı, herkes dikkatli olmaya çalışıyordu. Haberlerde Alpay’ın kurtulduğu binaya baskın düzenlendiği ve içeride korkunç şeylerle karşılaşıldığı, ayrıca birçok ceset bulunduğu anlatılıyordu. Ayrıca manastıra da operasyon düzenlenmiş, profesör son anında bile bir katliama daha imza atmıştı. Kendisini, Manastırın sınırları içerisindeki ormanlık alanda bulunan gizli tapınakta, orada işkence görmüş olan diğer insanlarla beraber diri diri yakmıştı. Tapınakta Sakat kalan veya can çekişen insanlar, başsız bebekler ve yetişkin cesetler bulunmuştu. Tabi canlı olanların birçoğu profesörü ile beraber yanarak ölmüştü, ama başka bir bölümde bulunan ve hâlâ canlı olan birkaç kişi kurtarılmıştı. Binadaki tüm hastalar çevredeki diğer hastanelere sevk edilirken, Meriç’te diğer binada cansız bedeni bulunmuştu. Oradaki zombiler tarafından işkence edilerek anlı canlı parçalanmıştı. Tıpkı onun yüzünden ölen diğer masum insanlar gibi parçalanmıştı. Onunla beraber doktor olduğu anlaşılan başka birinin daha cesedine ulaşılmış ve onun da bir polis kurşunuyla öldüğü anlaşılmıştı. Ayrıca binada işkence gören insanlardan da yine polis kurşunuyla ölenler vardı. Meriç’i öldüren ve hâlâ hayatta olan diğer insanlar ise yakalanmış, duruşma gününe kadar özel bir bölümde tutuluyorlardı. Ayrıca geniş çapı bir soruşturma başlatılmış, manastırın ve fabrika binasının bahçelerinin kazılması için talimat verilmiş, toplu mezar ihtimaline karşı daha detaylı inceleme yapılmasına karar verilmişti. Önder başkomiser de çeşitli suçlardan dolayı görevden ihraç edilmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştı. Ancak başka bir ekip tarafından yürütülen ve yarım bırakılan bir davayı çözüme kavuşturduğundan dolayı, yurt dışına çıkma yasağı konularak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Diğer arkadaşlarının adı ise hiç geçmiyordu. Muhtemelen Önder onları korumak için hiçbirinin adını vermemişti. Ama binada onu kurtarmak için geldiklerinde orada vurdukları kişilerin vücutlarından çıkarılan mermiler incelendiğinde, onların da olaya dahil oldukları anlaşılacaktı. Sonuç olarak bu işlerde asıl suçlular asla yargılanamadan geberip gitmişlerdi. Haberlere daldığından açılan kapıyı duymamıştı. Güçlükle başını çevirdiğinde şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Rüya görüp görmediğini anlamak için gözlerini kapatıp açtı ama hayır, rüya görmüyordu. Reya kapıda duruyordu. Kucağında, bir an olsun yanından ayırmadığı peluş bebeği vardı. Tek eliyle bebeğini tutarken, diğer elini ise arkasında saklıyordu. Alpay yattığı yerde doğrulmaya çalışırken, Reya tatlı bir şekilde gülümseyerek içeri girip yavaş bir şekilde kapıyı kapattı. Alpay da gülümseyerek ona bakıyor, sabırsızlıkla yanına gelmesini bekliyordu. Yaşadığı onca şeye rağmen gayet sağlıklı ve iyi görünüyordu.
“Reya şükürler olsun, iyisin... Senin için çok korkmuştum.”
“Evet, senin sayende.” dedi Reya çekingen, bir o kadar da yumuşak bir sesle. “Sen de iyi görünüyorsun, umarım iyileşirsin.”
“Teşekkür ederim.” Alpay, Reya’nın arkasında tuttuğu koluna bakarak sordu. “Orada ne saklıyorsun, bana bir şey mi getirdin yoksa?” diye sordu heyecanla.
“Evet, sana bir hediye getirdim.” dedi Reya ve arkasında sakladığı elini çıkarıp ona doğru uzattı. Elinde bir fotoğraf vardı. Reya fotoğrafı ona uzatırken, aynı anda heyecanla söylendi. “Onu buldum Alpay bey, senin sayende...”
Alpay fotoğrafa baktığında donup kaldı, yüzündeki gülümseme aniden yok oldu ve tüylerinin ürperdiğini hissetti. Fotoğrafta, profesör kucağından beş yaşlarında bir erkek çocuğuyla beraber bir koltukta oturmuş, kameraya poz veriyordu. Onun tam arkasında ise ellerini profesörün omuzlarına koymuş, gülümseyerek kamaraya poz veren Reya... Alpay titreyen elleriyle fotoğrafın arkasını çevirdiğinde bir yazıyla karşılaştı.
Savaş yeni başlıyor...
Başını kaldırıp, korku dolu gözlerle karşısındaki kadına baktı. Biraz önce ona televizyonda bir haber kanalı açıp dinlenmesi için yalnız bırakan hemşire, gülümseyerek ona bakıyordu.
“Biri sizin için bıraktı ve gitti. Kim olduğunu söylemedi, siz zaten biliyormuşsunuz.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder