Gözlerini ağır ağır açıp birkaç kere kırptı. Gözleri hem kamaşıyor hem de dikenler batıyordu. Ne zamandır uyuduğunu bilmiyordu. Gözlerini açtığında, odanın içinin loş bir şekilde aydınlık olduğunu fark etti. Gerinmek için kollarını kaldırmak istedi ama başaramadı. Uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı ama başını kaldırmaya çalışıtığı sırada, bir şey boğazını sıktı. Neler olduğunu anlamak için başını çevirip ellerine baktığında, kayışlarla bağlı olduğunu fark etti. Aynı kayışlarla ayaklarından ve boynundan da bağlı olmalıydı. Yattığı yerde çırpınmaya başladı ama bu çırpınışları boşunaydı. Uykusu aniden dağılmıştı, başını sağa sola çevirip nerede olduğunu anlamaya çalıştı ama yattığı metal sedyenin yanındaki sehpanın üzerinde duran gaz lambasından başka bir şey göremedi. Odanın içi tamamen siyahtı. Odanın içinde onu göremediği bir yerlerde birkaç gaz lambası ya da mum, her ne ise onlardan olmalıydı. Ateşlerin aydınlattığı bu odaya nasıl gelmişti ya da kim getirmişti bilmiyordu. Hâlâ çırpınıyor, bağırıyor, yardım istiyordu.
Kimse yok mu? Yardım edin, beni duyan var mı? Ama sesini hiç kimse duymuyordu. Burada ona yardım edecek kimsenin olmadığını anlayınca debelenmeyi bırakıp sakin kalmaya ve en son yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı. Ama sakin kalmak elinde değildi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, korkudan titriyordu. Uykusu iyice dağıldığında dondurucu soğuğu da hissetmeye başladı. İçerisi bir derin dondurucu gibi soğuktu. Hatta üzerini tamamen soymuşlar ve yalnızca baksırını bırakmışlardı. Üzerinde yattığı çelik masa onun vücudunun ısısıyla ısınması gerekirken, sanki her geçen dakika daha da soğuyordu. Nereden geldiği anlaşılmayan uğultuya kulak kabarttı. Bunun odayı özellikle soğutmak için çalışan bir klima olduğunu düşündü. Aksi halde oda bu kadar soğuk olmazdı. En son hatırladığı şey leş gibi odasındaki yatağında uzandığı ve uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde dolandığıydı. Ne olduysa o sırada olmuş olmalıydı ama olan neydi? Onu buraya kim, neden getirmişti? Neden bu haldeydi ve neden oda bu kadar soğuktu. Belli ki birisi onu dondurarak öldürmek istiyordu ama neden? O kimseye bir şey yapmamıştı. Soğuktan dişleri birbirine çarpmaya başladı. Kendisini kastıkça eklemleri ağrımaya başlıyordu. Dişlerini sıkmaktan ise çenesi kilitlenecek dereceye gelmişti. Resmen çıplak bir şekilde, bir dondurucunun içine kapatılmıştı. Aslında odanın içinde yanan mumların, gaz lambalarının ateşi ve karanlık, odaya görüntü olarak sıcak bir hava katıyordu. Ama hayır, oda çok soğuktu. Sonunda anlamıştı, bunu Meriç yapmıştı. Önce onun evine girmiş, Alpay da bunun intikamını alınca gelip onu kaçırmıştı. Belki de tek neden bu değildi. O manastırdan ayrılan diğer tüm doktorlara yapılanın aynısını yapmış ve onu da ortadan kaldırmıştı. Şimdi sıra o doktorların başına gelen şeylerdeydi. Onların yaşadıklarının aynısını Alpay’da yaşayacaktı. Onların başına ne geldiğini henüz bilmiyordu ama ya yaşayarak işkence çekecekti ya da işkence çekerek ölüme terk edilecekti. Böyle olmamalıydı. Birinin ona bir açıklama yapması gerekiyordu. Burada, bu şekilde ölüme terk edilemezdi. Tekrar bağırmaya yeltendiği sırada ayak sesleri duydu. Birisi odaya geliyordu. Alpay yattığı yerde hiç hareket etmeden, sabırsızlıkla bekledi. Sabit duramıyordu çünkü tüm vücudu baştan aşağı titriyordu. Biraz sonra yanına bir silüet yaklaştı. Loş odada, ateşlerin sarı ışığının içinde bir gölgeden farksızdı. Yüzünü seçemiyordu. Alpay’ın görüş alanında olan ve üzerinde bir gaz lambası bulunan sehpanın yanındaki sandalyeye oturdu. Gaz lambasının alevi suratının yarısını aydınlattığında, onu artık daha net görüyordu ama kim olduğunu hâlâ bilmiyordu. Çünkü ağızını ve burnunu kapatan siyah renkte bir cerrahi maske takıyordu. Üzerinde ise hak etmediği beyaz bir doktor önlüğü vardı. Bu adam her kim ise o doktor önlüğünü giyerek işini hakkıyla yapan, kendisini insan sağlığına ve hayatına adayan doktorlara hakaret etmekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Alpay kocaman açtığı gözleriyle merakla ona bakarken, adam yüzündeki cerrahi maskeyi çıkardı. Meriç idi. Alpay bunu gördüğüne hiç şaşırmadı ama ona karşı yenilginin verdiği aşağılanma duygusundan dolayı öfkeliydi. Evet, ona yenilmişti ve şu an kurban olan kendisiydi. O ise patron. Bunu anlamak, hatta yaşamak onu çıldırtıyordu. İki elini yumruk yaparak yattığı masaya vurmaya çalıştı ama bileklerini kavrayan kayışlar buna izin vermedi. Başını kaldırmak istedi ama bunu da yapamadı. Gerçek anlamda bir kurbanlık gibi orada öylece yatıyor ve kendisine yapılacak olan işkenceleri bekliyordu.
“Seni aşağılık piç kurusu! Adi herif... Erkeksen çöz beni. Çöz de ne yapacaksan öyle yap, korkak! Sen tam bir korkaksın, orospu çocuğu...” diye söylendi Alpay, dişlerini sıkarak. Hâlâ titriyordu.
Meriç ise onun tüm bu iğrenç hakaretleri karşısında sakinliğini koruyordu. Bacak bacak üzerine atmış, arkasına yaslanmış ve ellerini kucağında birleştirmiş öylece Alpay’ı seyrediyordu. Onun bu tepkisiz ve umursamaz tavırları Alpay’ı daha da öfkelendiriyordu.
“Adi pislik çöz beni çöz de sana gününü göstereyim yavşak herif. Öbür piç nerede gücü yetmedi maşa olark seni mi kullandı kendini para için yapıyorsun öyle değil mi yakında götünü de satarsın sen piç herif.”
Meriç başını hafif bir şekilde yana eğerek, gözlerini kapatıp bir süre bekledi ve sonra tekrar açtı.
“Bu hakaretlerin hiçbirini üzerime alınmıyorum çünkü bunları hak edecek hiçbir şey ypamadım. Ama yine de devam edebilirsin, seni sakinleştirecekse...” dedi Meriç.
“Buradan kurtulduğumda ilk işim seni becermek olacak! Sana yemin ediyorum, seni bir odun parçasıyla becereceğim sonra da götün başın çıplak bir şekilde şehrin tam ortasına bırakacağım. Sonra da yanında, beleş erkek orospu diye bağıracağım... Sen göreceksin!”
Alpay ona tehdidler savururken buradan sağ çıkıp çıkamayacağını bile bilmiyordu. Ağzının kenarından akan salyası metal sehpanın üzerinde birikiyor, bir süre sonra da yavaş yavaş buz tutuyordu. Kendi ağzından çıkan buharı bu loş ortamda bile net bir şekilde fark edebiliyordu. Canlı canlı donuyordu.
“Bunları yapmak zorundaydım Alpay. Nasıl ki herkes kendisini düşünür, kendi canı söz konusu olduğunda kimseyi gözü görmez, ben de tam olarak bunu yaptım. İnsan hayatı elbette çok değerli, benim için de öyle... Ben insan hayatına çok değer veririm ama sonuçta ben de bir insanım, öyle değil mi? Bu benim doğamda da var.”
“İnsan hayatına böyle mi değer veriyorsun? Sen tam bir canisin, hiçbir boktan anladığın yok.”
“Öyle söyleme Alpay. Sana daha önce de dediğim gibi, hiçbir şey bilmiyorsun.” dedi Meriç, sesini yükselterek. Bu kez daha net ve ciddiydi. “Hiçbir şey bilmiyorsun. Bunu yapmak hoşuma mı gidiyor sanıyorsun, bunu zevk için ya da birilerine yardım etmek için yaptığımı mı düşünüyorsun? Gerçi bir bakıma yardım olarak yapıyorum ama asla kendi isteğimle değil.”
“Madem öyle, bırak beni.”
“Maalesef.” dedi Meriç, başını iki yana sallayarak, sonra kaşlarını kaldırdı. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Neyi bilmiyorum alçak herif? Bunu bilerek ve isteyerek yapıyorsun, zevk için... Sen de o siktiğimin profesör bozuntusu da bunu bilerek yapıyorsunuz! Belli ki birileri sizi fena sikmiş, onlara gücünüz yetmeyince intikamınızı başkalarından alıyordunuz, öyle değil mi? Aciz yaratıklar, korkaklar!”
Meriç derin bir iç çekti.
“Lütfen konuşmalarına dikkat. Benim bu yaptıklarımın kendimle alakalı hiçbir yanı yok. Kişisel bir şey değil. Bu sadece ekendi hayatımı kurtarmak için yaptığım küçük bir fedakârlık hepsi bu. Kusura bakma ama Alpay mı sen mi diye sorsalar elbette kendimi seçerim Alpay. Senin için hatta hiç kimse için kendi canımdan vazgeçemem.” Bunları alaycı bir tavırla söylediğinden, Alpay onun ciddi olup olmadığını anlayamıyordu.
“Derdin ne?” diye sordu Alpay, net bir şekilde. Hâlâ titriyordu, artık titremekten kolları ve bacakları uyuşmaya başlamıştı. Kemikleri ise sanki eklem yerlerinden sökülüyormuşçasına ağrıyordu.
“Bu adam tam bir kaçık, profesör de öyle. İkisine de yardım ediyorum ama gerçekten benim tüm bu olanlarla hiçbir alâkam yok Alpay, sana yemin ederim.”
Alpay cevap vermeden ona bakıyor, sadece dinliyordu. Meriç devam etti.
“Tamam, sana şöyle anlatayım. Şu an seni çok iyi anlıyorum çünkü bir zamanlar ben de seninle aynı duruma düştün. Bu adam manastırdan ayrılan tüm doktorları kaçırıp buraya getiriyordu. Bir gün ben de profesörün saçma ve katı kurallarına dayanamayarak istifa ettim. Oradan ayrıldıktan üç hafta sonra, gözlerimi açtığımda kendimi bu odada senin yattığın yerde, senin şu an bulunduğun konumda buldum. Donuyordum, öleceğimi biliyordum. Ama en azından neden öleceğimi bilmek istedim çünkü sonumun ne olduğunu bilmiyordum. Sonra bana tek suçumun, onun düşmanının yanında çalışmış bir doktor olduğumu söyledi Tam burada, şu an benim oturduğum yerde, aynı bu şekilde oturuyordu.
Rahat, umursamaz ve acımasız bir şekilde... Bu ilk başta bana çok gaddarca gelmişti, onu kınamıştım çünkü hiçbir insani duygu barındırmıyordu. Ama gördüğün gibi şimdi bende onun yaptığının aynısını yapıyorum, gerçekten kimse kınadığını yaşamadan ölmezmiş, bu çok doğru. Her neyse...” İşaret parmağını kaldırıp, küçük bir sır veriyormuş gibi bir edayla ona doğru uzattı. “Sana bunları anlatıyorum çünkü nasıl olsa buradan bir daha asla çıkamayacaksın ve bunları kimseye anlatamayacaksın. Belki ölürsün belki de hapis olursun, orasını ben karışmam. O nasıl isterse... Ona beni buradan çıkarması için ne isterse yapacağımı söyledim, söylemez olaydım. O gün burada donarak ölmeyi tercih ederdim. Şu an yaptıklarımdan ve yaşadığım hayattan asla memnun değilim, sana tüm bunları isteyerek yapmadığımı söyledim, öyle değil mi?”
Bu kez yüzünde pişmanlık ifadesi belirmişti ama Alpay buna inanmıyordu, duygu sömürüsü yaptığını düşünüyordu. Masanın üzerindeki buz tutan salyasının üzerinde biriken salyaları da yavaş yavaş buz tutarken, ağzının kenarının da yavaş yavaş katılaştığını fak etti. Ayrıca vücudu yanmaya başlamıştı. Titreyen kısık sesiyle, umutsuzca söylendi.
“Donuyorum, lütfen...” Ama Meriç bunu duymadı ve konuşmasını sürdürdü.
“Bana o manastıra tekrar dönmemi, profesöre olabildiğince yakınlaşmamı, onun güvenini kazanmamı ve onun yaptığı her şeyi, attığı her adımı, aldığı her nefesi kendisine iletmemi söylerdi. Ben de can havliyle kabul ettim. Eğer buradan kurtulduktan sonra bunu yapmazsam ya da kaçmaya çalışırsam, beni bulduğu yerde öldürecekti. Bu bir tehdit değildi, yapacağı şeyi söylüyordu. O asla tehdit etmez, boş laf kalabalığı yapmaz. Yapmayacağı bir şeyi asla söylemez ve ağzından çıkan her şeyi de mutlaka yapar. O konuda gerçekten tebrik ediyıorum. Hayatımda onun kadar dürüst bir insan tanımadım. Biraz kötü ve acımasız olabilir ama en azından yalancı değil, herkesin iyi yanlarını görmeliyiz, öyle değil mi? Onun dediğini yaptım ve buradan kurtulur kurtulmaz, ilk iş olarak manastıra gidip işe devam etmek istediğimi söyledim. Profesör de kabul etti. Ona yakınlşamak ve güvenini kazanmak için bir dediğini ikiletmedim, ne derse yaptım, istediği her şeyi yaptım.” Gözlerini kocaman açarak, abarta abarta ekledi. “Hem de her şeyi!”
“Donuyorum, lütfen üzerime bir şey getir.” diyerek, umutsuzca tekrarladı Alpay kısık sesle. Vücudunun yanmaya başlaması ve etlerinin, üzerine yattığı metal masaya yapışması ona artık acı vermeye başlamıştı.
Meriç onu duymadan ya da duymazdan gelerek devam etti.
“Profesörün o manastırı hastane olarak kullanmasının nedeni, o manastırın büyük büyük büyük, bilmem kaç kuşak önceden dedesine ait olmasıymış. O manastırı dedesi kurmuş. Sonra içlerinde bir hain çıkmış, satanist bir hain. Amacı manastıra başrahip olmak ve orayı kocaman bir şeytan kilisesine çevirmekmiş. Ama bunu yapana kadar, kendisi gibi olanlarla idare etmek için gizli bir tapınakta ibadet ediyorlarmış. Ormanın içindeki gizli kapı... Orası onların şeytan tapınağıymış.” dedi ve sinsice gülümsedi. “Sonra adam başrahip seçilemeyince, intikam almak için oranın kurucusu olan başrahibi ihbar ederek gizli satanist olmakla suçlamış. Amacı sadece onu öldürtmekmiş, ama o dönemde hiçbir araştırma, sorgulama ya da inceleme yapılamadan manastırdaki herkes idam edilmiş. Bahçeye büyük bir çukur açılmış, oradaki herkes elleri, ayakları ve gözleri bağlanarak o çukura atılmışlar ve orada diri diri yakılmışlar. Profesör de dedesinin intikamını almaya yemin etmiş. Türkiye’ye gelerek gerekli tüm izinleri almış ve manastırı bir hastane olarak faaliyete geçirmiş. Ama aslında amacı çok farklıymış. Manastırda hastane adı altında, gizli bir şekilde temizlik yapıyor. Bir yandan insanları iyileştirip sağlığına kavuşurken, diğer yandan da bir zamanlar gizli tapınak olan bölüme şehirdeki satanistleri toplayıp, orada onlara çeşitli işkenceler yapıyor. Tabi satanistleri bulma ve manastıra götürme görevi de bana ait. Görüyor musun, işim ne kadar zor.” dedi ve derin bir nefes alıp, başını yukarı kaldırdı. Demek hiç kimsenin ormanlık alana girememesinin nedeni buydu. Oradaki gizli tapınak ve içindeki işkence gören insanlar. Profesör tüm saçmam kurallarına bunu da eklemiş ve o bölgeye girişi yasaklamıştı. Bu yüzden Önder ile kaçarken ormanlık alana girdiklerinde, güvenlik görevlileri peşlerinden gidememişti.
Ama şu an o bölümün ne için kullanıldığını hâlâ bilmiyordu, bunu sormak için dudaklarını araladı ama dili dönmüyor, sesi ise kendisinin bile duymakta zorlanacağı kadar kısık çıkıyordu.
“Profesöre güven vermek ve ona yakın kalmak için o kadar çok şey yaptım ki zamanla hem ona hem de yaptıklarıma bağlanmaya başladım. Alışkanlık bir kalıp gibidir, çok faydalı ama bir o kadar da tehlikelidir. Bu yüzden alışkanlık seçerken çok dikkat etmek gerekir. Sürekli olarak neyi yaparsan, ne ile vakit geçirirsen o artık senin hayatının ve kişiliğinin bir parçası olur ve o alışkanlıktan kurtulmak, tıpkı o alışkanlığı edinmek kadar zor olur. Bu da bende bir alışkanlık hâline geldi, yıllardır bunları yapıyorum. Hem de o kadar çok şey yaptım ki...” Meriç gözlerini tek noktaya sabitlemişti. Düşünceli bir şekilde öylece duruyordu, kendisini sorgular gibi bir hâli vardı. “Her şeyi yaptım. İnsanlara acı çektirmek için onların uvuzlarını kestim, kanlarını akıtıp onlara zorla kendi kanlarını içirdim, gözlerini oyup onlara kendi gözlerini yedirdim, erkeklerin penislerini kesip kendi kalçalarına soktum, çocuk doğurmaları için kadınlara tecavüz edip hamile bıraktım, sonra bebeklerin doğumlarına yardım edip, onların gözleri önünde kendi bebeklerinin kafalarını kesip kopardım. Sonra bunu tekrarlamak için onlara tekrar tecavüz edip, tekrar hamile bıraktım ve bebekler doğduğunda aynı şeyi tekrar yaptım. İnanabiliyor musun? Buna inanamayacaksın ama bu hayatımda aldığım en tatmin edici hazlardan biriydi. Gerçekten, insan bunları yaptıkça zamanla haz almaya başlıyor, bana eğlenceli gelşyor. Sanki tek dopamin kaynağım bunlar. Normal insanların filmlerden, çikolatalardan, sosyal medyadaki komik videolardan aldıkları hazları ben bunlardan alıyorum. İlginç ama ne diyebilirim ki? Bunları yapmazsam başka ne yaparım bilmiyorum.”
Alpay dehşete düşmüş, gözlerini kocaman açmış onun anlattığı bu korkunç, mide bulandırıcı ve vahşi hikâyeyi dinlerken şu an ölmek için içinden dua ediyordu. Buradan çıkması imkânsızdı. Onca insana, özellikle de küçücük masum bebeklere bu vahşilikleri yapan bir insan ona neler yapmazdı? O da burada işkence çekecek ya ölecek ya da felç kalarak sürünecekti ama burada kalacaktı. Bu yüzden şu an ölmek için Allah’a yalvarmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendisinin yerinde Meriç olmalıydı, o burada olmayı, bu işkenceyi görmeyi hak ediyordu ama Alpay hak etmiyordu. O kimseye zarar vermemişti, kimsenin canını yakmamıştı. Tek hatası bir hastasının ölümüne neden olmaktı ama ona elini bile sürmemişti. Alpay Selin’in ölümü için vicdan azabı çekerken, Meriç yaptığı onca iğrençliğe rağmen hiçbir şekilde vicdan azabı çekmiyor, üstelik tüm yaptıklarını sanki büyük bir başarıya imza atmış gibi övünerek anlatıyordu.
“Bir keresinde Reya beni takip ederek tüm olanları gördü. Beni bir bebeğin kafasını koparırken gördü. Bebeğin annesinin gözleri önünde o bebeğin kafasını kesip koparırken gördü. O kadının acı dolu çığlıklarını ve haykırışlarını duydu. Yerlerde kendi pislikleri içinde acıyla kıvranan ve can çekişen, uvuzları kesik, çıplak bedenleri gördü. Onların yalvarışlarını duydu. Uvuzlarını diri diri yaktığımız ve sonra ateşi söndürüp sakat bıraktığımız tüm o yanık bedenleri gördü. Ben de doktorun bana yaptığının aynısını ona yapmaya karar verdim. Bunu kimseye söylememesi karşılığında onu serbest bıraktım. Çünkü o bir satanist değildi, bu yüzden ona zarar vermek istemiyordum, asla zarar vermek istemiyordum! Bu yüzden gördüklerini unutması karşılığında onu tekrar kendi bölümüne götürdüm, o da bize söz verdi. Ama sonra seninle konuşmaya çalışınca bir şeyler anlatacağını ya da ağzından bir şeyler kaçıracağını düşünerek onu ortadan kaldırmaya karar verdik. O bizim için kıymetliydi. Çünkü o hem bir Hristiyan’dı hem de profesöre Hristiyan bir çocuk verdi. Profesör kendi soyunun devamı, özellikle de kendisi öldükten sonra manastırı devralıp onun görevini devam ettirmesi için bir çocuk istiyordu, kendi kanından olan bir çocuk. O çocuğu da yalnızca Hristyan olan bir kadın verebilirdi. Diğer hastalar fazlasıyla yaşlı, çoğu da düşük çeneli, boş boğazdı. Kolay kandırılacak ya da korkutulacak tipler değildi. Bunu bir kere denedik ama olmadı. Kadın çok sorun çıkarmaya başladı, özellikle doğumdan sonra. Biz de mecburen onu da tapınağa hapsetmek zorunda kaldık ama ona hiçbir zarar vermedik, sadece orada sakladık hepsi bu. Bir süre sonra da hastalanıp kendi kendine öldü zaten. Buna en uygun kişinin Reya olduğuna karar verdik ve onu kullandık. O profesörün çocuğunu doğurdu, bu yüzden o ikimiz için de çok kıymetli, özellikle de profesör için.”
Yemekhanedeki aşçının ona bahsettiği kayıp kadını hatırladı. Kadının hücrede tutulmasının nedeni hamileliğinin saklanmasıydı. Doğumdan sonra birilerine bir şeyler anlatacağı için de onu ortadan kaldırmışlardı. Belki orada yaşadığı korkudan ya da pislikten kaynaklı bir çeşit hastalıktan dolayı ölmüştü. Ayrıca profesörün odasında Reya’nın portresinin neden bulunduğunu d al-şimdi anlamıştı. Kendisi öldükten sonra onun bu kutsal görevi devralarak devam ettirecek olan bir insanı dünyaya getirdiğinden, Reya’da onun için kutsaldı. Gördüğü kâbusu hatırladı. Demek o kâbusu burada uyukladığı sırada görmüştü. Reya’yı bir ölü olarak görmüştü ama Meriç’in anlattığına göre ona hiçbir şey olmamıştı.
Gerçi şua n Meriç’in ağzından çıkan hiçbir söze inanmak istemiyordu. Çünkü o bir insan değildi, bir ölüm veya işkence makinesiydi.
“Profesöre sakın kızma ya da onunla ilgili kötü bir şey düşünme. O sadece pislikleri temizliyor, tüm o yaratıkları bu yaşadıklarını hak ettiler çünkü onlar bir manastırda kendi dinlerini yaşayan, tertemiz ve günahsız onlarca Hristiyan’ın ölümüne neden olan bir pisliğin yolundan gidiyorlardı. Onlar bunu hak ettiler ama profesörün dedesi ve onun yanındakiler bunu hak etmediler. O herkesin hayrı için çalışıyor, tüm insanlık için. Eğer dışarıda güvenle dolaşabiliyorsak bu tamamen onun sayesinde.” diye ekledi öfkeyle. Alpay kısık sesle, güçlükle de olsa sordu.
“Buradaki doktorun bunlarla ne alakası var?” Bu soruyu sormak ona tam bir işkence gibi gelmişti, birkaç kelime konuşmak bile onu yoruyordu. Nefes alıp verişi hızlanmıştı ve vücudunda hiçbir yerini hissetmiyordu. Artık titremiyor, hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Açık kalan ağzının kenarından salyaları akmaya devam ederken, gözleri de kendiliğinden kapanmaya başlıyordu. Açık tutmak için zorlanıyordu ama en azından kısık bir şekilde açabiliyor, sabit gözlerle karşısındaki canavara bakıyordu. Ölmeden önce en azından son bir sorunun daha cevabını almak istiyordu.
“Bu herif aşırı dindar bir satanist. Dediğim gibi, ona isteyerek yardım etmiyorum. Beni tehdit etti. Profesöre ve yaptıklarına bağlandım evet, ama ilk başta hiçbirini isteyerek yapmadım. Bu doktor tıpkı profesörün yaptığını yaparak, kendi dinine karşı olanlardan intikam alıyor. Çeşmede intihar eden adama. O bölgedeki şeytan tapınağının kuran ve kendi dinine mensup olanları toplayıp, onlara din ve ibadet özgürlüğü veren tek kişiydi. İntihar etmesinin nedeni Hristiyanlar idi. Onların yüzünden intihar etti. Kendisin yakarak hem de... Tıpkı Hristiyanlar ile beraber yanan diğer din kardeşleri gibi. Ona bunu yaptıran Hristiyanlar idi. Doktor da Hristiyanların özgürce dolaşıp ibadet ettiği, dinlerini saklamadığı özgür bir ülkede satanizmi gizli saklı yaşamak zorunda kalan, ortaya çıktığında da öldürülen bir ülkede yapılabilecek en mantıklı şeyi yapmaya karar verdi. Onun atasının ve din kardeşlerinin ölümüne neden olan adamın, bilmem kaçıncı kuşak torunundan intikam almak için onun etrafındaki insanları kullandı. Onun iyileştirerek taburcu ettiği inanları toplayıp, yıllarca burada birer katil olmaları için eğitti. Onları tüm insani duygularından ve diğer tüm yeteneklerinden soyutlayarak birer katile dönüştürdü ve onları bir yıl başı gecesinde sokaklara saldı. Ben de onları takip ederek, işlerini yapıp yapmadıklarını kontrol ediyordum. Onlar olay yerinden ayrıldıktan sonra da neler olduğunu, polislerini neler bulduklarını öğrenmek için cinayet mahallerinde dolanıp duruyordum. Hatta Önder’i birkaç kere korkutmayı denedim ama korkmadı, geri çekildi. Her seferinde yolumuza çıktı. Orhan başkomiseri korkutmak kolay oldu, o yolumuzdan çabucak çekildi ama Önder çok inatçıydı, o asla geri adım atmadı, tebrik ediyorum. Her ne ise... Yıl başı gecesi... Tüm bunların yıl başı gecesinde olması gerekiyordu. Çünkü din kardeşleri bir yıl başı gecesinde idam edildi ve atası, bir yıl başı gecesinde intihar etti. Onda tüm Hristiyan alemine ibret olsun diye yıl başı gecesinde bu insanlara katliam yaptırdı. Profesöre güç gösrterisi ve hakaret olsun diye de özellikle onun iyileştrip sağlığına kavuşturduğu hastalarını kullandı. Onun yanından ayrılan doktorları kaçırarak da sanki doktorlar Profesörün yanından ayrılıp, onun tarafını seçmiş gibi gösterdi. Ama aslında böyle bir şey yok, amacı sadece onun yanında çalıştıkları ve onu tercih ettikleri için onlara işkence ve eziyet etmek, sonra da ölüme terk etmek, hepsi bu. O doktorların tek suçu bu. Senin de öyle. Böyle rahat göründüğüme bakma Alpay, benim de canım büyük tehlikede. Hem profesör hem de bu herif benim neler yaptığımı öğrenirlerse ikisi de canımı okur, anlıyor musun? Ben senden daha kötü durumdayım, senden kötü durumda olanlara bak ve haline şükret. O manastırın bahçesindeki mezarlardan birinde ben de olabilirim. Ya da buradaki cesetlerin saklandığı dondurucularda...” Gözlerini yine tek noktaya sabitleyerek, düşünceli bir şekilde ekledi. “Bu herifler o kadar kötü ki insanların ölülerini bile rahat bırakmıyorlar Alpay. Profesör, ölülerin cesetlerini parçalara ayırarak her bir parçasını tapınağın bulunduğu ağaçlık alana dağıttı. Orası bir ölüler manastırı Alpay, her yerde ölüler var. Manastırın bahçesinde ve ormanlık alanında bastığın her yerde, adım attığın her bir karışta ölüler var. Gerçi buranın da manastırdan pek farklı olduğu söylenemez. Bu herif de her türlü iğrençlüiğü yapıyor. Önce insanlara zorla kendi kendilerine terapi yaptırıyor, sonra onları delirtip insanlıktan çıkarıyor ve onları bağlı oldukları yerlerden salıp bir odanın içine hapsederek, kendilerini öldürmelerini sağlıyor. Terapilerin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek için onları birbirine düşürüyor. Eğer içlerinden biri bir diğerini parçalarsa o olmuş demek, onu bir kenara ayırıyor. Onlardan korkup kaçan ya da kimseye zarar vermeyenler ise hâlâ olmamış demek, onları da tekrar terapi bölümlerine götürerek bir süre daha terapi yaptırıyor. Bu terapiler, onlar insanlıktan çıkana kadar devam ediyor. Sonra o senenin yıl balı gecesinde olgunlaşanları sokağa salıyor. Onlara ne olacağı umurunda değil, umurunda olsa bunu yapar mıydı? Sonuçta bu onun eseri, bu yaptığıyla gurur duyuyor. Terapi bölümünde olanları ise bir sonraki yıl başı gecelerine hazırlıyor ama bu kolay bir şey değil, adamı tebrik etmek gerek. Bu bir sabır ve beceri işi. Bu insanlar kendi kendilerine terapi yapıyorlar ama bu öyle kolay bir iş değil. Adam yirmi yıldır bunun için uğraşıyor. Tam yirmi yıldır o insanları zombiye çevirmek için uğraşıyor. O herifler yirmi yıllık sıkı bir çalışmanın ürünü ve hepsini boşu boşuna kaybetti salak. Şimdi elinde olanları bir sene fazladan çalıştırmak zorunda, onlar da önümüzdeki yıl başı gecesine hazır olurlar herhalde. Onlar gidecek yirmi yıl sonra başkaları gelecek, yirmi yıl sonra bir intikam daha alınacak, bu kuşaktan kuşağa aktarılacak ve kimse buna engel olamayacak Alpay.”
“Peki felsefe... Felsefe kitapları...” diye geveledi Alpay uyuşuk bir ses tonuyla.
“Onlar mı? Ah... Onlar insanın hayatını kurtaran şeyler Alpay. Senin için, öbürü için bir önemi olmaya bilir ama felsefe benim hayatımı kurtardı. Felsefe herkesin hayatını kurtarır, insana doğru yolu gösterir, ona akıl verir, aklını kullanmasına yardımcı olur. Eğer felsefeye yüzeysel bakarsan seni yoldan ve dinden çıkarır. Ama içine dalıp orada yaşarsan, girmen gereken asıl doğru yolu bulursun ve hiç kimse seni o yoldan saptıramaz. Herkes birer ahmak gibi boş yaşıyor. Kimse hiçbir şeyi sorgulamıyor, düşünmüyor, hayal kurmuyor Alpay. Felsefe insanı hayatta tutan şeydir ama sen ve senin gibi acizler bunu asla anlayamaz, kapasiteniz yetme, anlıyor musun?”
Alpay gözlerini kapatmış, hızlı hızlı atan kalp atışını dinleyerek nefes almaya çalışıyordu. Aldığı her nefes sanki soluk borusunun yarısından geri dönüyor, ciğerlerine hiçbir şekilde hava gitmiyordu. Meriç’in sesi artık çok uzak, çok boğuk, çok yankılıydı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder