13 Şubat 2025 Perşembe

Kendine Terapi (Bölüm 72)


Belki konuşmaların yalnızca bir kısmını dinlemişti ama bu bile fazlasıyla yeterliydi. Orada dikilip durmaya devam ederse Alpay ölecekti. Sonunda tüm cesaretini topladı ve silahını iki eliyle kavrayıp, hızla odaya daldı. Silahını, kapıya arkası dönük bir şekilde oturan Meriç’in başına doğrulttu.
“Sakın kımıldama, kaldır ellerini!”
Meriç hiç hareket etmedi. Hâlâ aynı pozisyonda oturuyordu.
“Sana ellerini kaldır dedim.” dedi Önder ve elinde silah olduğunu anlaması için silahın namlusuyla Meriç’in başını dürttü. Şimdi tehlikede olduğunu anlamış olacak ki ellerini ağır ağır yukarı kaldırdı. Ama hâlâ oturduğu pozisyonu bozmamıştı.
“Ayağa kalk.” diye emretti Önder. Bir yanda da Alpay’ı gözlüyordu ama hiçbir hareketlilik yoktu. Muhtemelen baygın olmalıydı. Meriç ayağa kalkıp arkasını döndü ve küçümser bakışlarıyla, Önder’i baştan aşağı süzdü.
“Beni korkuttuğunu mu sanıyorsun başkomiserim?” diye sordu, alaycı bir ses tonuyla.
“Kapat çeneni, hemen Alpay’ı çöz!” diye emretti.
Meriç başını ağır ağır iki yana salladı.
Bence bunu yapmayalım.”
“Sana emrediyorum! Çöz onu yoksa seni vururum.” dedi dişlerini sıkarak, ama Meriç’in yüzünde hiçbir korku ifadesi yoktu, belli ki de korkusunu gizlemeye çalışıyordu ama böyle yapıyorsa eğer, gayet başarılıydı.
“İstersen beni şimdi vurabilirsin başkomiserim, beni bu berbat hayattan kurtarmış olursun ama onun burada kalması daha doğru olur.”
Önder iyice sinirlenmeye başlamıştı. Ona iyice yaklaşarak, hiç yapmaması gereken bir şeyi yaptı ve silahını Meriç’in alnına dayadı. Meriç ani bir hamleyle silahı alabilirdi ama bunu yapmadı. Önder’de hatasını fark edip tekrar geri çekildi.
“Çabuk çöz onu.”
“Uzun zamandır burada ve donuyor. Şu an baygın, birkaç dakika içinde kalp atışları duracak ve ölecek. Ölmesi onun için daha iyi olur ama onu buradan çıkarıp sıcacık arabana koyarsan şoka girebilir ve daha çok acı çeker. Yani ölmez, sürünür.”
Önder tek elini silahından çekip Meriç’in yakasına yapıştı ve onu var gücüyle itip sedyeye yaklaştırdı.
“Seni adi pislik! Bundan sonra senin işin bitti, seni öldürmeyeceğim çünkü ölüm senin kurtuluşun olur. Hemen çöz dedim sana!” diye, avazı çıktığı kadar bağırdı Önder.
Meriç yine istifini bozmandan ağır hareketlerle Alpay’ın önce boğazındaki, sonra ellerindeki ve ayaklarındaki kayışları söktü. Tekrar ellerini kaldırıp birkaç adım geri gitti. Yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Sanki birazdan ikisinin de başına bir şey gelecekmiş gibi hissediyordu. Ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. Bu olayda bir masum insanın daha ölmesini kaldıramazdı, hem de göz göre göre. Yeteri kadar insanın ölümüne neden olmuşlardı. Bu kez kimse ölmeyecekti. Meriç duvara dayanmış ve ellerini tekrar havaya kaldırmış onu seyrediyordu. Önder tek eliyle Alpay’ı kucaklamaya çalıştı ama yerinden bile kımıldatamadı. Tüm vücudu sanki taşa dönüşmüştü, odanın soğukluğu şimdiden içine işkenceye başlamıştı. Kim bilir Alpay ne zamandır buradaydı, hatta şu an hayatta olup olmadığını bile bilmiyordu ama şimdi bunu kontrol ederek zamanı yoktu. Şu an yapması gereken tek şey onu buradan çıkarmaktı. Gözlerini Meriç’ten ayırmadan silahını sedyenin üzerine bıraktı ve seri bir hareketle Alpay’ı kucaklayıp, tek omzuna aldı. İnanılmaz derecede ağırdı. Neredeyse iki büklüm olmuştu, taşımakta oldukça zorlanıyordu. Sedyenin üzerine bıraktığı silahını tekrar alıp, Meriç’e doğrulttu. Gözlerini ve silahını ondan ayırmadan geri geri yürüyerek odadan çıktı. Şimdiden nefes nefese kalmıştı, birde onu binadan çıkarıp aracına kadar götürmesi gerekiyordu, oraya kadar nasıl dayanacağını bilmiyordu. Yine de denemek zorundaydı. Önder merdivenlere doğru yürürken Meriç odadan çıkmış, kapının önünde sırıtarak ona bakıyordu. Biraz sonra binada bir ses yankılandı. Yangın dedektörünü andıran tiz bir melodi.
“Acil durum... Acil durum...” diyerek, şarkı söyler gibi mırıldandı Meriç. Demek binada acil durum butonları vardı ve Meriç o butonlardan birine basmıştı.
Birazdan burada ona yardım eden kim varsa herkes etrafa dağılacak ve onu yakalayacaktı. Bu yüzden acele etmeliydi. Koşar adımlarla merdivenlere yönelip, güçlükle merdivenleri tırmandı. Zemin kattan sadece bir kat aşağı inmişti. Yukarıda aptalca ayin yapılırken, Önder’de etrafta başka kimsenin olmadığını düşünerek binayı biraz daha incelemek istemiş ve bodrum kata indiğinde aradığını burada bulmuştu. O soğuk hava deposunu andıran odadan çıktıktan sonra, binanın aslında ne kadar sıcak olduğunu anlamıştı. Hatta heyecandan, korkudan ve omuzunda taşıdığı Alay’dan dolayı terlemeye bile başlamıştı. Soğuk artık ona etki etmiyordu, artık tek derdi bu binadan çıkmak ve omzundaki bu kilolarca apırlıktan bir an kurtulmaktı. Merdivenleri tırmanıp zemin kata ulaştığında nefes nefese kalmıştı. Ama artık bu ağırlıktan daha da büyük bir sorunu daha olduğunu anlamıştı. Tapınakta ayin yapan siyah cübbeli adam tam karşısına dikilmişti. Uzun boylu, iri yarı bir adamdı. Normal şartlarda bile Önder’in başa çıkması zor olurdu. Başka bir yol bulmak için arkasını döndüğünde daha korkunç bir manzarayla karşılaştı. Farklı odalarda çeşitli işkenceler gören ve birer katil olarak yetiştirilen zombiler etrafını sarmıştı. Hepsi birer iskelet gibiydi, ayakta zor duruyorlar, sallana sallana yürüyorlardı. Gözleri baygındı ve nereye baktıkları anlaşılmıyordu. Bunlar birer katildi. Başını kaldırıp karşıya baktığında öfkesi daha da arttı, merdivenlerin ortasında duran Meriç doktor kollarını bağlamış, sinsice sırıtarak onlara bakıyordu. Önder derin derin nefes alıp verirken bir siyah cübbeli adama, bir etrafını saran zombilere bakıyordu. Aynı anda silahını umutsuzca sağa sola doğrultuyordu. Bu herifler onu ve Alpay’ı parçalayacaklardı. Karınlarını deşerek organlarını çıkaracaklar, kafalarını koparacaklar ve gözlerini oyup yiyeceklerdi. Buradan kurtulmanın hiçbir yolu yoktu, beyni durmuştu ve hiçbir şey düşünemiyordu. Düşündüğü tek şey biraz sonra başına gelecek olanlardı. Burada tıpkı haklarını savunmaya çalıştığı diğer kurbanlar gibi parçalanarak, vahşice öldürülecekti. Alpay zaten baygın ya da ölü olduğundan hiçbir şey hissetmeyecekti. Ama Önder hissedecekti, hem de iliklerine kadar hissedecekti. Hâlâ üzerine gelen zombilere bakarak, dehşet içinde silahını onlara doğrulturken binanın içinde bir gürültü koptu. Önder aniden arkasını döndüğünde, siyah cübbeli adamın önce ileri geri sallandığını sonra da yüz üstü yere devrildiğini gördü. Neler olduğunu anlamak için başını kaldırdığında ise elindeki silahını doğrultmuş olan Melisa’yı gördü. Kapının girişinde de Fırat duruyor, ona eliyle işaret yaparak bağırıyordu.
“Buraya gel, hadi...”
Önder anlamamış gözlerle tekrar arkasını döndüğünde, Meriç’in korkuyla arkasına bakmadan üst kata kaçtığını gördü. Ama zombiler kaçmıyordu, hâlâ Önder’in üzerine doğru geliyorlardı. Melisa ona yarım etmek içim koşarak yanına geldi. Önder geri geri birkaç adım attıktan sonra arkasını döndü ve kapıya doğru koşmaya çalıştı. O sonrada Melisa’nın çığlıklarını duydu, olduğu yerde durup tekrar arkasına baktı. İki tane zombi Melisa’yı kollarından yakalamış, yerde sürükleyerek diğerlerinin arasına götürüyordu. Önder ani bir kararla Alpay’ın hareketsiz bedenini olduğu yerde bıraktı ve Fırat’a döndü.
“Onu buradan götür!”
Fırat onun dediğini yapmak yerine içeri daldı ve silahını çıkarıp, Melisa’yı sürükleyen adamlara kurşun yağdırdı. Adamlar yere yığılırken, Önder de silahını doğrultup birkaçına ateş açtı. Zombilerden bazıları yaralanarak oldukları yere yığılırken, bazıları da ne olduğunu bekledikleri kurşunların üzerine yürüyerek onlara yaklaşmaya devam ettiler. Önder yerde yatan ve elleriyle başını korkmaya çalışan, aynı anda hıçkırıklarla ağlayan Melisa’yı kolundan tutup ayağa kaldırdı ve koşar adımlarla kapıya doğru ilerledi. Melisayı kapıdan dışarı çıkarıp, arkasına bakmadan araca doğru koşmasını söyledi. Sonra geri dönüp Alpay’ı kucaklamaya çalışan Fırat’ın yanına yaklaşıp, ona yardım etti. Önder kollarından tutarken, Fırat da ayak bileklerinden tuttu ve beraber Alpay’ı kaldırıp, kendilerini dışarı attılar. Birkaç zombi hâlâ onların peşinden geliyordu. Şiddetli rüzgâr, sağanak ve şimşekler dışarıda resmen fırtına kopuyordu. Zemin iyice çamura dönmüş, daha da kayganlaşmıştı. Koşar adımlarla Melisa’nın yanında beklediği araca doğru ilerlediler. Önder kendi aracını daha uzak bir yerde bırakmıştı ama onlar binaya daha yakın bir yerde bırakmışlardı.
Bu yüzden fazla zorlanmadan araca ulaşmaya başardılar. Melisa aracın arka kapısını açıp bekledi. Önder, Alpay’ın gövdesini kavrayarak araca bindi ve koltuğun diğer ucuna geçti. Fırat’ta Alpay’ı araca tamamen yerleştirdikten sonra kapıyı kapattı ve hızla direksiyona geçti. Melisa çoktan ön yolcu koltuğuna oturmuştu. Zombiler aracın camlarını yumruklamaya başladığında Fırat gaza bastı ve son sürat oradan uzaklaştı. Önder hâlâ yaşayıp yaşamadığını bilmediği bedenin nabzını kontrol etti ama elleri titrediğinden, hiçbir şey anlayamıyordu. Bunu Melisa’dan isteyemezdi çünkü biraz önce saldırıya uğradığından hâlâ şoktaydı ve hâlâ ağlıyordu. Titremesi ise gözle görülebiliyordu. Önder yanağını Alpay’ın ağzına götürdü ve sıcak bir nefes hissetmeye çalıştı ama hiçbir şey hissetmiyordu. Hepsi sırılsıklam olmuş, buz tutmuştu. Alpay’ın durumu daha kötüydü. Önder son bir çare olarak kulağını Alpay’ın ağzına ve burnuna dayadı, nefes alıp verişini duymaya çalıştı ve duydu. Rahatlamış bir şekilde iç çekerken, aynı anda üzerindeki sırılsıklam olan montunu çıkarıp onun üzerine örttü ve ısıtmaya çalıştı.
“Beni nasıl buldunuz?” diye sordu Önder, titreyen sesle.
“Seni bulacağımızı düşünmemiştik, biz sadece binaya göz atmaya geldik. Aslında ben pek istemedim ama Melisa ısrar etti. İyi ki gelmişiz.” dedi Fırat, hızlı hızlı nefes alıp vererek.
“Binayı nasıl buldunuz? Burayı Alpay ile benden başka kimse bilmiyordu.”
“Meriç’in günlük defterlerini okuma fırsatını ancak bulabildik, her şeyi ayrıntısıyla defterlerine yazmış, salak herif. Ama bunlar çok işimize yarayacak, bu çok büyük bir olay.”
“Evet ama manastır...”
“Senin haberin yok tabi... Manastıra operasyon düzenlenecekti. Birkaç saate buraya da gelirler. Dedim ya, adam her şeyi ayrıntısına kadar defterlerine yazmış. Ben de hemen savcıya götürdüm. Biraz bozuldu ama bu kez ego yapmak yerine işini yaptı ve düğmeye bastı.”
Önder bu kez daha da rahatlamıştı. Ama asıl rahatlamayı Alpay’ı hastaneye yetiştirdiğinde ve hayati tehlikeyi atlattığında yaşayacaktı. Bir yandan da arkalarında bıraktığı cehennemi ve o cehenneme hapsolmuş, bir zamanlar insan olan yaratıkları düşündü. Onlar, karanlık tarihten miras kalan din savaşının suçsuz kurbanlarıydı. Diğer kurbanlara aracı olarak, bu savaşa bilinçsizce ortak olmuşlardı. Pusulayı kaybetmiş, yolu bulamamışlardı. Artık savaş sonlanmıştı. Alpay’ı hastaneye bıraktıklarında emniyete dönmek istedi ama Melisa’nın da muayene olması gerekiyordu. Önder onun yanında kalmak istedi ama daha sonra yanına tekrar gelebilir, onu tekrar görebilirdi. O operasyona bir daha katılamazdı. Fırat’tan zorla arabanın anahtarını alıp, Melisa ya dikkat etmesi için onu tembihledi ve hastaneden çıkıp araca bindi. Emniyet otoparkına girdiğinde hazırlanmakta olan bir sürü sivil ve resmi araçlar, ayrıca minibüsler gördü. Minibüslere doluşan adamlar özel tim ve özel harekât ekipleriydi. Tüm bu hazırlıkların manastır için yapılıp yapılmadığını bilmiyordu, bunu öğrenmek için koşarak araçlara yaklaştı ve sivil araçlardan birine binmek üzere olan üniformalı memurlardan birini durdurup sordu.
“Manastıra mı gidiyorsunuz?” Memur onu baştan aşağı süzdükten sonra, cevap vermeden ekip aracına bindi. Önder bir süre onun arkasından baktıktan sonra koşar adımlarla başka bir araca doğru gitti ve özel tim ekiplerinden birini durdurup sorusunu yineledi.
“Manastıra mı gidiyorsunuz?” O da bir süre Önder’e baktıktan sonra elinin tersiyle itip, yanından uzaklaştırdı. Önder onun bu hareketle ne yapmaya çalıştığını anlamamıştı bile. Şu an başkomiser kimliğini umursamıyordu, bu aklına bile gelmemişti. Onun hemen yanında bulunan bir diğer özel tim aracına yaklaştı ve bir polisin koluna yapışıp sıkıca kavradı.
“Manastıra mı gidiyorsunuz? Cevap verin bana, operasyona mı gidiyorsunuz?” Genç adam yanındaki diğer polislerden birine dönüp emir verdi.
“Şu adamı uzaklaştırın buradan!” Polis memuru onun dediğini yapmak için Önder’in koluna yapıştı ve onu çekiştirmeye başladı, ama Önder, polisin sıkı sıkı tuttuğu kolunu bırakmıyordu. Diğer eliyle ona başkomiser kimliğini göstermek için cüzdanını aradı ama yanında değildi. Onu kiralık aracında, aracı da fabrika binasının yakınında bırakmıştı. Onlara gösterecek bir şey bulamayınca yutkundu ve başını çevirip, etrafa kısa bir bakış attı. O sırada kolunu tuttuğu polis onu sert bir şekilde itip kendisinden uzaklaştırdı. Önder şu an perişan bir haldeydi, üstü başı ıslaktı ve pısırık gibi görünüyordu. Bu yüzden kimse onu umursamıyor, ciddiye almıyordu. Daha sonra hepsine bunun hesebını soracaktı. Adamlar minibüse bindiklerinde Önder de hızla kendisini içeri attı ve en başta bulunan koltuklardan birine oturdu. Biraz önce koluna yapıştığı polis onu görünce daha da öfkelendi ve hızla yanına yaklaşıp, kolundan tutup çekiştirdi.
“İn aşağı, seninle mi uğraşacağız, bu herifi kim soktu buraya?” diye bağırıyordu aynı anda. Diğer polisler neler olduğunu anlamaya çalışırken, Önder son çare olarak belindeki silahını çıkarıp ona doğrulttu. Adam bunu tehdit olarak algıladı ve boynunda asılı olan uzun namlulu silahını aniden ona doğrulttu. Bu kez diğer polisler de devreye girdiler ve Önder’in etrafına üşüştüler. Önder silahını ona iyice yaklaştırarak, heyecanla açıklama yaptı.
“Bak, bu bir polis tabancası, alın inceleyin... Ben polisim, başkomiser Önder.” aracın açık olan kapısından İşaret parmaş9nı uzatıp, biraz önce buraya geldiği sivil aracı gösterdi. “Bakın! Emniyetin aracı... Çakarlı sivil araç... Anahtarı bende, buraya onunla geldim, inanmıyorsanız anahtarı alın ve gidip kontrol edin.” dedi ve aracın anahtarını gösterip salladı. Adamlar birbirlerine bakarken Önder ekledi. “Sizinle gelmek istiyorum.”
Adam göz ucuyla Önder’e bakarak, hızla elindeki silahı çekip aldı ve evirip çevirdi. Sonra kaşları çatık bir şekilde tekrar ona bakarak, isteksizce silahı tekrar ona uzattı.
“İyi... Ama ben karışmam, arabaya gizlice bindi derim.”
Önder yutkundu ve evet anlamında başını salladı. Bunu yapmaları bir şeyi değiştirmezdi çünkü başı fazlasıyla beladaydı. Üstelik hala aranıyordu ama anlaşılan bu araçtaki kimsenein bundan haberi yoktu. Onu tanımamışlardı bile. En azından polis olduğuna ikna olmuşlardı. Herkes araçlara bindiğinde, konvoy halinde otoparktan çıktılar ve operasyon yerine, manastıra doğru ilerlediler. Oraya vardıklarında tüm araçlar manastırın önünde sıra sıra dizilerek durdu ve herkes hızlı bir şekilde araçlardan inip, bahçe kapısının önüne yığıldılar. Bazı ekipler de binanın yan ve arka cephelerini tutmak için araçlarla ilerlemeye devam ettiler. Özel tim ekiplerinden bir polis kapıyı tutup birkaç kere sarstı, ama fazla uğraşmasına gerek kalmadan kapı açıldı. Herkes uzun namlulu silahlarını karşıya doğrultarak, hızlı ve dikkatli adımlarla bahçeye girip etrafa dağıldılar. Önder elinde küçük bir tabancadan başka bir şey olmadığından onların arkasına sığınarak ilerliyordu. Çekinecek bir şey yoktu, korkuyordu. Ama anlaşılan profesör korkmuyordu. Bahçe kapısını kilitlememişti ve kulübede güvenlik görevlisi yoktu. Belki bir plan yapmış, hazırlıklı bir şekilde onları bekliyordu. Ya da onları şaşırtacak bir şey yapmış ve kaçıştı, belki de bina tamamen boştu. Yine de herkes temkinli davranıyordu. Ekiplerden bazıları binanın girişine doğru ilerlerken, bazıları da araziye dağılmış etrafı kontrol ediyordu. Önder belindeki tabancasını çıkarmış, iki eliyle sıkıca kavramıştı. Buna gerek duyacağını düşünmüyordu, profesör çok tehlikeli bir adam olabilirdi ama yine de bir silah kullanacağını düşünmüyordu, en azından ateşli bir silah. Onun silahı psikolojik ve fiziksel işkencelerdi. Ayakta duracak hali yoktu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Üstelik hala titriyordu. Kokuyordu, hem de deli gibi korkuyordu. O binada gördüklerini ve Meriç’in anlattığı tüm o korkunç şeyleri unutması için hafıza kaybı yaşamalıydı, hafızasının tamamen silinmesi gerekiyordu ama bu da mümkün değildi. Tüm o vahşeti hayatı boyunca asla unutamayacaktı. Kapının önündeki polisler kapıyı açıp, hızla içeri daldılar Önder bir süre onları seyrettikten sonra binaya doğru birkaç adım attı, sonra durdu. Başını çevirdiğinde, bazı ekiplerin ormanlık alana doğru ilerlediğini gördü. Oradaki gizli kapıyı hatırladı, belki de oraya gireceklerdi. Hiç düşünmeden, hızlı adımlarla onların peşinden gidip ormanlık alana girdi. Orada neler olduğunu daha çok merak ediyordu, binada olan birçok şeyi biliyordu ama orayla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Tahmin ettiği gibi ekipler ağaçların arasında, köklerin altında kalan tahta kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Sonunda açtılar, Önder bunun bir kapı olup olmadığına bile emin değildi. Belki de oraya gelişi güzel konulmuş bir tahta olduğunu da düşünmüştü ama bir kapıydı. Polislerden biri el fenerini açıp kapıdan aşağı tuttuğu ve bir süre inceledi. Sonra diğerlerine talimat verip aşağı inmelerini söyledi. Polisler elleriyle kavradıkları uzun namlulu silahlarını sırtlarına doğru çevirip hazırlandılar. Onlar sırayla aşağı inerken Önder’de sıraya girdi ve aralarına kaynayıp, onlarla beraber duvara dayalı olan metal merdivenden aşağı indi. Zemine ulaştıklarında etraf o kadar da karanlık değildi. Duvarlara asılmış gaz lambalarının ışığı, ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Burası bir maden ocağını andırıyordu. Tavanın ve duvarların göçme ihtimaline karşı her yere tahtalar yerleştirilmişti, bulundukları alan, yani tapınağın girişi oldukça geniş bir odayı andırıyordu. Merdivenin tam karşısında uzun, dar bir koridor vardı ve koridor da yine duvarlara asılmış gaz lambalarıyla aydınlanıyordu. Ekipler koridora doğru ilerlerken, Önder yine kuyruk gibi peşlerine takıldı. Buranın bir zamanlar şeytan tapınağı olduğunu ve her yerin ölü insanların kalıntılarıyla kaplı olduğunu hatırlayınca ürperdi. Hala titriyordu ama biraz olsun rahatlamıştı, yanında bunca kuvvetli ve tam donanımlı adamlar varken ona hiçbir şey olmazdı, bu adamlar ona, kendisini güvende hissetmesini sağlıyorlardı. Dar koridoru geçince koridorun sonunda, sağda ve solda iki tane kapı gördüler. Burayı yapan adam hiç üşenmemmiş, yorulmamış ve burayı inşa etmişti. 
Üstelik bunu manastırda görevli olduğu bir zamanda yapmıştı. Gündüz vakitlerinde herkes ya ibadette ya da eğitimde oluyordu. Gece de uyuması gerekirdi, burayı yapacak zamanı nasıl bulmuştu anlayamıyordu. Mekân Önder’in beklediğinden daha küçük ve daha basit bir mekândı. Önder daha havalı ve görkemli bir şeyler görmeyi beklemişti ama sonra buranın inşa edildiği, kullanılmadığı zamanı ve sonradan kullanım amcını hatırlayınca, bunun gayet normal olduğunu düşündü. Polisler silahlarını ellerine alıp tam karşıya doğrulttular. Sonra polislerden biri sağ, diğer de soldaki çelik kapıyı açıp hızla içeri daldılar. Arkalarında sıra sıra dizili olan diğer polisler de onların hemen peşinden içeri girdiler. Önder de iki kapının arasında durup, bir sağa bir sola baktı. Odaların kapıları açıldığı an içeriden yayılan ateş rengi ışıklar koridoru aydınlattı. Aynı anda çok ağır, tuhaf ve insanın midesini alt üst eden bir koku yayıldı. Bu tarif edilemez kokuyu daha önce duyduğunu hatırladı. Bir ceset bulduklarında. Ayrıca az da olsa benzin kokusu alıyordu. Her yer gaz lambalarıyla doluydu. Demek ki sonradan kullanıma açılsa da elektrik hattı yapılmamıştı ve eskiden kalma yöntemle aydınlatılıyordu. Gerçi fabrika binasında elektrik sistemi olduğu halde mumlar ve gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu, ama onun amacı farklıydı. Ortama daha kasvetli, daha ürkütücü bir hava katmak için yapılmıştı. Önder kararını verip soldaki kapıya yönelirken, sağ taraftaki odaya giren polislerden birinin, Kaldır ellerini! Polis... diye bağırdığını duyunca hemen yön değiştirdi ve diğer odaya girdi. İçeri girer girmez, polislerin etrafını sarıp silahlarını doğrulttuğu profesörü gördü. Odanın tam ortasında bir sandalyede oturuyordu. Elinde bir tabanca vardı ve hemen önünde bacaklarına dayanmış, ters bir şekilde duran tabloya benzer bir şey vardı. Tabancasını etrafını saran polislere doğrultmuş, ifadesiz bir suratla öylece onlara bakıyordu. Önder polislerin arasından sıyrılıp ona yaklaştı. Profesör onu görür görür görmez kaşları çatıldı ve çenesi gerildi. Onu gördüğüne hiç Memnun olmamıştı anlaşılan.
“Bitti, bırak o silahı!” dedi Önder, onu ikna etmek için. Tabi bu sadece boş ve anlamsız bir cümleydi. Midesini bulantısı o kadar artmıştı ki bu iğrenç kokuyu duymamak için olabildiğince yavaş nefes alıyordu ama bu bir işe yaramıyordu. Kusmak üzereydi.
“Bir şartla bırakırım.” dedi profesör. Önder bunu duyunca şaşırdı çünkü onun ya polislere ateş edeceğini ya da kendisini vurarak intihar edeceğini düşünmüştü ama bunları yapmamıştı. Önder cevap vermeden şartını söylemesini bekledi. Bundan sonra istediği her şey boştu, hiçbir istediği olmayacaktı. Önder sadece merak ettiğinden konuşmasına izin veriyordu o kadar. O konuşurken Önder de etrafa kaçamak bir bakış attı.
“Önce beni dinleyeceksin.” Silahını sağa sola savurarak ekledi. “Bu kendini bir halt sanan zibidilerin hepsi çıkacak, sadece sen dinleyeceksin.”
“Bu imkânsız! Göz altına alınacaksın, şu andan itibaren söylediğin her şey itiraf niteliğinde. Bu yüzden...”
“Eğer dediğimi yapmazsanız hiçbir şey itiraf etmem, yıllarca debelenir durursunuz. Elinizde birkaç uyduruk kâğıt parçasından başka hiçbir şey yok, nasıl ispatlayacaksınız?”
Önder derin bir iç çekti. Midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Biraz daha sabretmeliydi. Dışarı çıkınca rahat rahat kusup midesini boşalta bilirdi ama olay yerine kusamazdı. Odanın içi polis kaynıyordu, bu yüzden etrafı rahat inceleyemiyordu. Polislere dönüp dışarı çıkmalarını emretti ama polisler onu hala ciddiye almıyordu, hiçbiri yerinden bile kımıldamadı. Ama içlerinden birkaçı küfürler savurarak kendilerini odanın dışına attı ve oldukları yerde kusmaya başladılar. Önder’de içinden onlar küfürler saydırıyordu, hem kazık kadar adamlar olmalarına rağmen ödleri kopuyordu hem de olay yerine kusmuşlardı.
“Buradan çıkar çıkmaz disipline gitmek istemiyorsanız çıkın odadan!” diye bağırdı var gücüyle. Polisler bu kez bir süre durup ona baktılar ve sonra kapının dışına çıktılar. Ama kapı hala açıktı ve silahları hala profesöre doğru tutuyorlardı.
“Acele et başkomiser.” dedi içlerinden biri, emreden bir tavırla. Önder onların dışarı çıktıklarına emin olunca tekrar profesöre döndü ve göz ucuyla etrafa bakındı. Hala silahını ona doğrultuyor, titrediğini ve korktuğunu belli etmemek için büyük çaba gösteriyordu. Ama burada gördükleri, Alpay’ı kurtardığı binada gördüklerinden daha korkunç, daha vahşiydi. Zeminde bir sürü çıplak beden vardı. Bir sürü kadın ve erkek boyunlarından, kollarından ve bacaklarından duvarlarda bulunan kancalara zincirlenmiş, can çekişiyorlardı. Bazılarının kolları, bazılarının ayakları, bazılarının ise yalnızca elleri ve ayakları yoktu ama hâlâ canlıydılar. Anlamsız sesler çıkararak inliyorlar, yattıkları yerde ağır ağır kıvranıyorlardı. Zemin hem kan, hem dışkı ile kaplıydı. Kan olmayan ıslaklık ise idrar olmalıydı. Ayrıca bazı yerlerde bir çöp gibi köşelere atılmış ve kısmen çürümüş küçük kafalar vardı. Merç’in bahsettiği bebek kafaları. Ayrıca bir kadın tam ayaklarının dibinde, vajinasına kordonla bağlı duran cansız bir fetüs vardı. Önder gözlerini kocaman açmış, bu dehşet verici manzaranın ne kadarının gerçek ne kadarının hayal olduğunu düşünüyordu. Silahı tuttuğu eli o kadar titriyordu ki neredeyse tabancasını düşürecekti. Birkaç adım geri gitti, tabancası hâlâ profesöre dönük, gözleri hâlâ yerde acı içinde kıvranan insanlardaydı. Önder donup kalmıştı, dikkatini profesör dağıttı.
“Ne oldu başkomiserim, onlara acıyor musun yoksa?” dedi dişlerini sıkarak. O kadar öfkeli bir şekilde konuşuyordu ki ağzından tükürükler fışkırıyor, dişleri gıcırdıyordu. “Onlara acıyor musun? Onlara gerçekten bir insan gözüyle mi bakıyorsun?”
“Bu... Bu... Bunlar...” Önder birkaç kelime konuşmak istedi ama başaramadı. Titremekten ve korkudan dili dönmüyordu. Çenesi o kadar titriyordu ki dayanılmaz bir ağrı hissetmeye başladı.
“Onlara acıyorsun... Aptal herif... Onlara acıyorsun!” Önder zor da olsa başını çevirip, fal taşı gibi açılmış gözlerini profesöre dikti. Profesörün yüzünde öfkeden başka hiçbir ifade yoktu. Gaz lambalarının ışında, bu katliamın tam ortasında büyük bir işe imza atan bir sanatçı gibi oturmuş, eserlerini sergiliyordu.
“Onlar insan değiller, anlamıyor musun? Onlar insan kılığına girmiş şeytanlar. Şeytan onların kılığıyla bu dünyaya geldi, onların her birini öldürdüğümde bir şeytan temizleniyor, anlıyor musun? Onlardan her biri öldüğünde, içimde tarif edilemez bir rahatlama hissediyorum başkomiser.” Profesör hâlâ dişlerini sıkarak, bağırarak ve tükürükler fışkırtarak konuşuyordu. Elindeki silahını indirmişti ama tablo hala bacaklarına dayalı bir şekilde duruyordu.
“Onlardan birini öldürdüğümde dünya daha da güzelleşiyor başkomiser. Bu dünyaya düzgün insanların gelmeleri için şeytanların ortadan kalkması gerekir. İSA bizim günahlarımız için öldü, ama biz ona layık olamıyoruz. Bu pislik şeytanlar, Yüce İSA’nın yolundan giden tertemiz dindarların ölümüne neden oldular. İSA bizim günahlarımız için öldü ama bu günahkâr şeytanlar, onun dinini yaşatmaya çalışan tertemiz insanların ölümüne neden oldular. Onlar şeytan... Sakın onlara acıyayım dem!”
Önder olduğu yerde donup kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyor, konuşamıyor, hareket edemiyordu. Biraz sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Göz yaşları yanaklarından süzülerek, dudaklarının kenarından ağzının içine giriyordu. Göz yaşının tuzlu tadını hissettiğinde bir an irkildi ama hâlâ aynı şekilde, hiç kımıldamadan duruyordu. Profesör önce gözündeki gözlükleri çıkardı ve bir kenara fırlattı. Sonra bacaklarına dayalı olan tabloyu aline alıp, Önder’in görebileceği bir şekilde çevirdi. Bu Onun odasının duvarında asılı olan kadın tablosuydu. Genç kız çeşmenin havuzunun kenarına oturmuş, havuzu seyrediyordu. Resmi Önder’e gösterdikten sonra elindeki silahı yere bırakıp, cebinden bir çakmak çıkardı. Tablodan akan sıvı profesörün bacaklarına süzülüyordu, onun da üstü başı ıslaktı. Odada yoğun bir benzin kokusu vardı. Muhtemelen tabloyu yakacaktı ama kendisi de yanacaktı. Son sözlerini söylemek için başını kaldırıp, gözlerini Önder’e dikti.
“Bunu yapmayacaktınız! Benim burada bir düzenim vardı, her şey çok güzel gidiyordu, huzurluydum. Tanrı’nın yolundan asla sapmadım, ben asla kötü bir şey yapmadım ama onlar benim atalarımı öldürdüler. Onlar bunu hak etti. Ama siz buna devam etmeme engel olacaksınız. İSA bizi asla affetmeyecek! Buradan giderken onu da yanımda götüreceğim.”
Profesör, konuşmasını tamamladıktan sonra çakmağını çaktı ve ateşi tablonun kenarına dayadı. Önce tablo, sonra profesör, sonra zemin ve zeminde kıvranan bedenler alevlere teslim oldu. Her şey o kadar hızlı ve ani olmuştu ki Önder ne olduğunu anlayamamıştı. Demek her şeyi önceden planlamıştı. Konuşmasını hazırlamış, odanın içini benzinle kaplamış ve onların buraya gelmelerini beklemişti. Yerden tavana kadar yükselen alevler bir yanardağ patlamasını andırıyor, içeriye şiddetli bir ısı yayıyordu. Profesör sandalyeden yere düşüp alevler içinde kıvranırken, Önder odanın en arkasında, gözleri, elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yerde hareketsiz yatan genç kızı fark etti. Bu Reya idi. Hareket etmiyordu, öylece yerde yatıyordu. Ölümü yoksa baygın mı olduğunu anlayamıyordu ama birazdan yanarak öleceği kesindi. Demek Alpay doğru söylüyordu, burada kurtarılacak bir kız vardı ama onu kurtaramamışlardı. Yerde, alevlerin içinde kıvranarak can çekişen profesör Önder’in ayak bileğini yakalamak üzereyken, bir el Önder’i alev kapanının içinden çekip aldı ve odanın dışına çıkardı. Tüm polisler etrafta koşturarak yangın tüpü arıyor, bağırarak diğerlerine emirler veriyor, alevlerin içinde can çekişen insanları kurtarmak için içeri girmeye çalışıyorlardı ama diri diri yanan insanları izlemekten başka hiçbir şey yapmadılar. 
Önder şoka girmiş olacak ki etrafında olan biten hiçbir şeyi algılayamıyordu. Birkaç polis, Önder’i güçlükle tapınaktan açık alana çıkardı. Önder çamurlu zemine ayak basar basmaz olduğu yere yığıldı ve hıçkırıklar içinde, ağız dolusu kusmaya başladı. Kustukça rahatlayacak gibi oluyor, sonra aşağıda gördükleri gözünün önüne, oradaki koku burnuna gelince daha da kusuyordu. Artık nefes alamıyordu. Gözleri kararıyor, vücudu hareket kabiliyetini kaybediyordu. Birkaç adam başında toplanmış ona yardım etmeye çalışıyordu, ama Önder olduğu yerde gözlerini kapatıp çamur zemine uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Artık hiçbir şey hissetmiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...