Saat akşamın on biriydi. Yine de evine gidip dinlenmek yerine elindeki dosyalarla birlikte doktorun kapısının önündeki merdivenlerde oturmuş onu bekliyordu. Dışarıda dondurucu soğuk ve lapa lapa yağan kar vardı. Ama binanın içi dışarıdan daha soğuktu. Yaklaşık bir saattir buradaydı, binanın soğuğu içine işliyordu. Bir de oturduğu mermerlerin soğuğunu aldığından titremekten dişleri birbirine çarpıyor, bu da çenesinin ve vücudunun kasılmasına neden oluyordu. Aracıyla gelseydi gidip aracında bekleyebilirdi ama metro ile gelmişti. Saat on bir buçuğa yaklaştığında, merdivenlerden yukarı çıkan ayak sesleri duydu. Doktor nihayet gelmişti. Onu merdivenlerin başında gördüğünde ayağa kalktı ve ellerini ovuşturarak söylendi.
“Çok çalışıyorsun doktor, kendini bu kadar yıpratma.”
“Benim işim çok çalışmayı gerektirir başkomiserim, sizinki kadar rahat bir iş değil.”
Alpay kapıyı açarken, Önder gözlerini devirerek ona baktı.
“Gel rolleri değiştirelim, emin ol iki günden fazla dayanamazsın.”
“Asıl benim işime iki günden fazla dayanamazsın.” Doktorun ona artık sen diye hitap etmesi aralarında bir samimiyetin oluşmaya başladığını gösteriyordu. Bu da iş birliklerinin daha sağlam olacağını gösteriyordu. Tabi kimin işi daha zor tartışmasını bir kenara bırakarak ikisi de kendi işleriyle ilgilenirlerse daha iyi olacaktı. Alpay salonun ışığını açıp üzerini değiştirmek için odasına gittiğinde, Önder üzerindeki paltosunu çıkarmadan koltuğa oturdu ve kollarını bağlayarak ısınmaya çalıştı. Tıpkı kendi evi gibi burada da petekler yanmıyordu anlaşılan. Klasik bekar evi. En azından binadan ve dışarıdan daha sıcaktı, tabi şimdilik... Buranın havasına alışmaya başladığında yine üşüyecekti. Alpay üzerindeki pijamalarla salonun kapısında göründü.
“Sıcak bir şeyler ister misin?” diye sordu. Önder hiç düşünmeden cevapladı.
“Kahve olur. Sütlü...” Kibarlık yapacak durumda değildi, çok üşüyordu ve sıcak bir şeylere ihtiyacı vardı. Geçen gün olduğu gibi, bu kez de kahvelerin buz gibi olmasına neden olacak bir sorun çıkmamasını umuyordu. Alpay kahveleri hazırlamak için mutfağa gittiğinde, Önder’de elindeki dosyaları orta sehpanın üzerine koydu ve arkasına yaslanarak dinlenmeye çalıştı. Alpay kahvelerle geri geldiğinde sehpanın üzerindeki dosyaları görünce yavaşladı ve ağır ağır koltuğa oturdu. Kahve kupalarını sehpanın üzerine bırakırken sordu.
“Bunlar nedir?”
“Bunlar ilk katilimizin dosyaları. Soruşturmadan alındığımızda kopyalarını almıştım, sadece önemli olan şeyler.”
“Çok rahatsın.”
“Senden bir şey saklamama gerek yok, sen de aynı şeyi yapıyorsun sonuçta.”
Alpay evet anlamında başını sallayarak, merakla en üstte duran dosyayı aldı. Aynı anda söylendi.
“Benim aldığım dosyalar doktorlara aitti. Şu an ilk kez eski bir hastanın dosyasına bakıyorum.”
Önder kaşlarını çattı.
“Ne demek ilk kez? Orada çalışıyorsun ve ilk kez mi eski bir hastanın dosyasına bakıyorsun?”
Alpay ona kaçamak bir bakış attıktan sonra, gözlerini tekrar dosyaya dikti.
“Oraya girmek o kadar kolay değil. Hem şu adli tıp işini ne yaptın, halledecektin.”
Önder bir süre anlamamış gözlerle ona baktıktan sonra, bir şeyi hatırlamış gibi elini savurdu.
“Evet, orada bir tanıdığım var.” diye yalan söyledi. “Raporda seninle ilgili bir şey çıkmayacak merak etme. Bundan sonrasını da hallederiz.”
Bu konuda yalan söylememişti. Parmak izi raporunda Alpay ile ilgili bir şey çıkmayacaktı.
Ama bunu orada bir tanıdığı olduğu için başarmamıştı. Orada tanıdığı hiç kimse yoktu. İstanbul adli tıp kurumunda bile tanıdığı tek kişi, adli psikolog olan bir kadındı. Onu da sadece iki kere falan görmüştü. Adli tıp işlerinden her zaman uzak durmayı tercih etmişti. Bu işlerden anlamadığından değil, ilgilenseydi zaten anlardı. Uzak durmasının sebebi oranın buz gibi, soğuk atmosferi, özellikle de özel bölümlerde kesilip biçilen cesetlerin var olduğunu bilmekti. O cesetlerin sahiplerinin ruhlarının binanın içinde dolandığını, hatta yanı başında dikilip onu seyrettiklerini ve ona bir şeyler anlatmaya çalıştıklarını hissediyordu. Ölümden kokmuyordu. Meslek hayatı boyunca o kadar çok ceset görmüş, o kadar çok ölümle burun buruna gelmişti ki bu artık ona normal bir şey gibi geliyordu. Ama ölü insanların bulunduğu bir yerde bulunmak ona psikolojik baskı altında olduğu hissini veriyor, bu his onu ölümden daha çok korkutuyordu. Alpay dosyaları incelerken, Önder de kahvesinden büyük bir yudum aldı. Bugün içtiği ikinci kahveydi ve ofiste içtiğinden daha lezzetliydi. Belki de berbattı ama şu an içtiği en güzel kahve gibi hissediyordu.
“Orada deneylerden falan bahsediyor, bununla ilgili bir bilgin var mı?”
Alpay başını evet anlamında salladı ve dikkatle incelediği dosyadan gözlerini ayırmadan cevapladı.
“Bunları çalışma tarzı olarak biliyordum, profesör baya ilginç bir adam ama bununla ilgili bir fikrim var.”
“Neymiş o?”
“Bu çok detaylı ve derin bir konu, sen anlamazsın.”
Önder kaşlarını kaldırdı ve bir süre doktora baktı.
“Yüzeysel olarak anlatabilirsin. Aptal değilim, anlarım.”
“Peki.” dedi doktor ve hala dosyayı incelerken, açıklama yapmaya başladı. “Profesör bazı hastaları ilaçsız bir şekilde tedavi ettiğinden söz etmişti. Bunun kendi geliştirdiği bir yöntem olduğunu söylemişti, ama burada yazanlara bakılırsa, introspection yöntemini kullanıyor.”
“Yüzeysel olarak derken anlayacağım dilden demek istedim.” dedi Önder bıkkınlıkla. Doktorun bu kendini beğenmiş tavırları onun canını sıkıyordu.
“Bu yöntemi Wundt deneysel olarak sistematize etti. Ama bu metodun geçmişi Sokrates’e kadar uzanır. Bir kişinin bir uyarıcı karşısında deneyimlediği algı, duyum, düşünce ve duygularındaki gözlem ve çıkarımlarını ifade etmesini sağlar. ‘Bir deneyimi onu yaşayan kişiden başkası gözlemleyemez, yani gözleyen ve gözlenen aynı kişidir.’”
Önder bıkkınlıkla iç çekti, hâlâ bir şey anlamıyordu. Alpay ona bir kez daha göz ucuyla baktıktan sonra, açıklama yapmaya devam etti.
“Burada yazılanlara bakılırsa, profesör hastanın üzerinde bu metodu kullanmış. Yani tedaviyi hastanın kendisine bırakmış. Kendi kendine terapi...”
“Bu işe yarar bir şey mi? Yoksa profesör bunu bir de ben deneyeyim mantığıyla hastayı denek olarak mı kullanmış?”
“Bu metod düşünce olarak işe yarar bir metod. Mesela bir ağrın olduğunda o ağrının kaynağına inip gözlemlediğinde ağrın kendiliğinden nasıl geçiyorsa, duygularda ve olaylarda da aynısı geçerli. Kötü bir duygu hissettiğinde ya da bir olay yaşadığında, o duyguyu ya da olayı gözlemlediğinde bunlar kendiliğinden kaybolmaya başlar. Bu yüzden güzel olan şeylerin üzerinde fazla kafa yormamak gerek. Ne kadar ayrıntıya iner, neyin nasıl olduğunu anlamaya çalışırsan güzel şeyler de o kadar çabuk kaybolur.”
Önder dudağını büktü. Bunları ilk kez duyuyordu. Bunu kendi hayatında kötüye giden şeyleri yok etmek için kullanabilirdi. Ama bir kötü olay yok olsa başka biri çıkacaktı. Çünkü Önder kendi hayatını her defasında kendisi mahvediyordu. Bile isteye belanın içine girip sonra yok etmeye çalışmak biraz saçma bir yöntemdi.
“Ama profesör bunu ruhsal bir hastalık için kullanmış. Bu konu hakkında bir şey söyleyemem.” diye ekledi Alpay.
“Önemli bir şey mi, işimize yarar mı?” diye sordu Önder. Sonra doktoru seyretmekten içmeyi unuttuğu ve buz gibi olan kahvesini tek seferde kafasına dikti.
“Senin... Yani bizim değil, ama benim işime yarar.”
“Nasıl yani?”
“Doktor olduğum için. Yeni yöntemler ve çalışmalar ilgimi çekiyor. Bu şekilde kendimi daha da geliştirebiliyorum.”
“Yeterince geliştirememişsin, çalıştığın yerlerden kovulduğuna göre.” Önder bunu söylemek istememişti ama kendisini tutamamıştı.
Alpay elindeki dosyayı sert bir şekilde bacaklarının üzerine koyup, öfkeli bakışlarını ona dikti.
“Bu işle ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz. Benim mesleğim çok hassas ve ince çizgileri var. Bunları ayarlamak da bazen zor olabiliyor. Ama senin aklın bunlara ermez.”
Önder ağzını yayarak sırıttı ve hafif bir şekilde başını salladı.
“Öyle olsun.” demekle yetindi. Konunun daha fazla uzamaması ve tartışma çıkmaması için susmayı tercih etmişti. “Senin aldığın dosyaları biraz inceledim ama bir şey anlamadım. Doktorları neden araştırıyorsun?”
“Bir şey duydum, ondan dolayı.”
“Neymiş o?”
“Şimdilik kesin bir şey yok, bunu duyduğum kişi sadece bir hasta. O yüzden ciddiye almadan önce biraz araştırma yapmam gerek.”
Önder iyice meraklanmıştı. Hasta bile olsa onlar birer çocuk gibiydiler. Yalan söylemezler ve bir şey gizlemezlerdi. Her şeyi olduğu gibi anlatırlardı. Tabi bu onun fikriydi. Öne doğru eğilip merakla sordu.
“Ne duydun? Belki altından önemli bir şey çıkabilir.” diyerek, konuşması için onu ikna etmeye çalıştı.
Alpay biraz tereddüt etti ama yine de açıklama yaptı.
“Bir hastam bana oradan kaçıp kurtulmam gerektiğini söyledi. Zamanında istifa edip oradan kaçan doktorların ortadan kaybolduğundan falan bahsetti. Ben de neler olduğunu anlamak için eski doktorların dosyalarını aldım, ama şimdilik önemli bir şey bulamadım.”
Önder biri onu dürtmüş gibi irkildi. Taburcu olduktan sonra ortadan kaybolan ve yıllar sonra bir katil olarak ortaya çıkan hastalardan sonra, şimdi de istifa ettikten sonra ortadan kaybolan doktorlardan söz ediliyordu. O hastanede neler oluyordu. Doktor bunun gerçekliğine emin olmadan hastasına inanmamayı tercih etmişti, ama Önder bunun olduğuna emindi. Hatta hiç şüphesi yoktu. Kaybolan hastalar da bir zamanlar o hastanenin birer üyesiydi. Şimdi de doktorlar. Eski yardımcısı Fırat’tan bu konu hakkında da yardım isteyecekti. Ama bir yandan da Alpay için endişelenmeye başlamıştı. Bunca sorunun yaşandığı bir hastanede hiç korkmadan, hâlâ çalışmaya devam ediyordu. Bunu anlamak mümkün değildi. Belki de istifa ederse, sonunun o hastasının bahsettiği doktorlarınki gibi olacağından korkuyordu. Ama o buna şimdilik inanmadığını söylüyordu.
“Neden hâlâ orada çalışıyorsun, kendine başka bir iş bulabilirsin.” dedi Öder, ama bu söylediğine hemen pişman oldu. Doktor o hastaneden ayrılırsa, kendisine yardımcı olacak kimse kalmayacaktı.
“Açık konuşmak gerekirse ilk başta korkudandı. Bunu saklamama gerek yok. Çalıştığım iki iş yerinden de kovulduğumu saklamıştım. Hastam intihar ettiğinde orada çalışmaktan vazgeçmiştim. Çünkü hastanede telefon ve onun gibi elektronik cihazlar kullanmak yasak. Hastam da bu saçma kuraldan dolayı bana ulaşamadığından intihar etmişti. Ama profesör bunu her yere yayacağını ve başka bir yerde çalışmamı engelleyeceğini söyleyerek, onunla çalışmaya devam etmem için beni tehdit etti. İlk başta bu yüzden devam etmek zorunda kaldım, ama artık durum farklı. Artık...”
Alpay söylememesi gerektiği bir şeyi hatırlamış gibi yüzünü buruşturdu ve anında sustu.
“Artık?” diye tekrarladı Önder, konuşmasına devam etmesi için. Ama doktor elini savurarak, konuyu değiştirdi.
“Artık önemi yok, alıştım zaten.” demekle yetindi, ama bir şeyi sakladığı belliydi. Önder’in bilmesini istemediği, önemli bir şey.
“Bana açık konuşur musun?” diyerek ısrar etti Önder, ama Alpay’ın konuşmaya hiç niyeti yoktu.
“Alıştım dedim ya... Oradaki kurallara, sıkı disipline, başımın derde girmesine, can güvenliğimin tehlikeye atılmasına...” diye söylendi, alaycı bir tavırla.
Önder başını sallamakla yetindi. Gizlediği şey her ne ise bundan sonra daha dikkatli olacak, Önder’de bunu kolay kolay öğrenemeyecekti. Bunun üzerinde daha sonra düşünecekti. Şimdi asıl konuya gelmeliydi.
“Senden istediğim şey, bahsettiğin o doktorlarla ilgili daha fazla bilgiye ulaşman. Başka doktorların dosyalarına da ulaşmalıyız. Hepsinin kopyalarını alarak, orijinallerini tekrar yerine koyacağız.”
“Sen değil, ben koyacağım. Ayrıca bunu nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyorsun? Ben o dosyaları bile ne zorluklarla aldım haberin var mı?”
“Evet var. Sen de seni bu işten nasıl sıyırdığımı unutma!” dedi Önder, tehditkâr bir tavırla. Alpay bunu duyunca, çaresizce geriye yaslandı.
“Bunu nasıl yapacağım? Son olaydan sonra hastanenin güvenlik önlemleri arttı.. Artık geceleri de tüm kameraları açık bırakıyorlar.”
“Bunu ben halledeceğim. Bilişimden bir arkadaşım var, aynı zamanda bir hacker. Sen orasını merak etme.”
“Emniyetten birini mi kullanacaksın? Olmaz... Bu işe bu tür insanları karıştırma!”
“Orası seni ilgilendirmez.” dedi Önder ve koltuğa iyice yayıldı. Bu şekilde oturmaya devam ederse olduğu yerde uyuya kalacaktı. “Bundan sonra içeri girerken tedbirli ol.” diyerek onu uyardı.
“Ayağıma poşet geçirmiştim. Yerlerde hiçbir iz bırakmadım, ben de bu işlerden biraz anlarım.” dedi Alpay, kendisini öven bir tavırla.”
Önder sırıttı ve küçümseyen gözlerle ona baktı.
“O zaman bir daha ki sefere ellerine de poşet geçir, dokunduğun yerlerde de iz kalmasın diye.”
Doktor bir süre öylece baka kaldı. Bunu yapmak aklına gelmemişti anlaşılan. Ayağına poşet geçirirken asıl önemli noktayı kaçırmış, eldiven giymemişti. Önder şimdilik onu kurtarmıştı ama bunu bir daha yapamayabilirdi. Bu sefer sadece şansı yaver gitmiş ve aç gözlü bir teknisyene denk gelmiş, üç beş kuruşa işini halletmişti. Ama bir sonra ki sefer aynı fırsatı yakalayamayacaktı. Teknisyen, profesörün arkadaşı olan uzmanın yanında çalışan yardımcıydı. Bu durum uzmanın ve profesörün kulağına giderse, teknisyenle beraber oda yanacaktı. Ama Alpay, onun elinin kolunun uzun olduğunu ve istediği her şeyi yapabileceğini düşünüyordu. Bu da Önder’in hoşuna gidiyordu. Onun gözünde güçlü görünmeliydi.
“Bana anlatmak istediğin bir şey olursa yüz yüze görüşelim, telefonda bir şey anlatma sakın.” diyerek onu tembihledi Önder, ayağa kalkarken. Bunu Alpay’ın telefonunun dinlenebileceğinden dolayı söylemişti, sonuçta o bir şüpheliydi. Alpay da onunla aynı anda kalkmak için belirsiz bir hamle yaptı, ama sonra vazgeçti. Aralarındaki mesafeyi fazla aşmış olmalıydı ki, kibarlık yapmaya gerek duymuyordu. Önder evine gider gitmez Tamer’i aradı. Saate bakmamıştı ama eğer bir kızla takılıyorsa, hâlâ uyanık olmalıydı. Tahmin ettiği gibi uyanıktı.
Telefon birkaç kere çalmanın ardından nihayet açıldı. Arkadan gelen ve melodisi anlaşılmayan gürültünün içinde, Tamer’in sesini zar zor duyuyordu. Gecenin geç saatine rağmen sesi oldukça dinçti.
“Seni sonra ararım.” dedi Tamer, sesini duyurmak için bağırarak. Önder de onunla aynı ses tonuyla karşılık verecekti ki bunun saçma olduğuna karar verdi.
“Hayır, şimdi konuşmamız gerek.”
“Anlamıyorum, bir daha söyle.”
“Şimdi konuşacağız, müsait bir yere geç.” diye bağırmak zorunda kaldı Önder.
Bu kez de telefonda şapır şupur öpüşme ve boğuk sesle birkaç cümle duyuldu. Muhtemelen yanındaki kıza, arkadaşına yasa dışı bir işle ilgili kısa bir bilgi verip geri döneceğini söyleyerek son öpücüğünü veriyordu. Biraz sonra tekrar Tamer’in sesi duyuldu.
“Dinliyorum ama acele et... Hiç müsait değilim.”
“Sen ne ara bu kadar dağıttın.” diye sordu Önder, kendisini yatağının üzerine bırakarak.
“Uzun zamandır görüşmüyoruz. Çok şey değişti, ben de değiştim, ne aynı kalıyor ki?”
“Haklısın.” demekle yetindi Önder. Her şey değişiyordu. Tamer bile yapmayacağı şeyleri yapıyor, kızlarla takılıyordu. Ama Önder hâlâ yerinde sayıyordu, onun hayatında hiçbir şey değişmiyordu. “Senden istediğim şeyi yaptın mı?” diye sordu.
“Benden istediğin şey mi?” Tamer bir süre duraksadı ve sonra devam etti. “Neredeyse unutuyordum. Evet yaptım. Seni eve gidince arayacağım, bir saat sonra.”
“İyi tamam.” dedi Önder bıkkınlıkla ve telefonu kapattı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Uykusuzluktan bayılmak üzereydi. Tamer’i beklerken uyumamak için kendisine sert bir kahve hazırladı ve salona geçip televizyonu açtı. Haber kanallarına göz gezdirirken gözleri ağır ağır kapanmaya başladı. En azından dinlendirmek için gözlerini kapattı, ama haberlerde anlatılanları hâlâ duyuyordu. Suriye’ye yine bombalar yağıyor, sığınmacılar Türkiye sınırlarından geçerek çeşitli illere dağılıyor, şişme botlarla Yunanistan sularına giren mültecilerin botları patlatılıyor, bazı mülteciler boğularak hayatlarını kaybederken bazıları da Türk Sahil Güvenlik ekipleri tarafından kurtarılıyordu. Bunların hepsini duyuyordu. Uykuya dalmamak için tüm bu trajedileri dikkatle dinliyordu. Sonra televizyondaki kadın muhabirin sesine bir melodi sesi karıştı. Önder anında irkildi. Uykuya dalmamıştı ama uyku ile uyanıklık arasındaydı. Hemen uzandığı yerden doğruldu ve yanında duran telefonu alıp, ekrana bakmadan cevapladı. Tamer’in sesini duyunca heyecanla gözlerini açtı.
“Eve ancak gelebildim, kusura bakma.” diye geveledi Tamer. Bir saat sonra arayacağını söylemesinin üstünden iki buçuk saat geçmişti ama Önder bunu fark etmemişti.
“Seni dinliyorum.” dedi Önder, uyuşuk sesle. Bir an önce yatağına gidip uyumak istiyordu. Konuşurken dili güçlükle döndürüyor boğazına dikenler batıyordu.
“Adam eski sözleşmeli askermiş.” diyerek konuşmaya başladı Tamer. “Bir ara akıl sağlığını kaybetmiş, hatta cephede intihar...”
“Bunları biliyorum, geç...” diyerek, onun sözünü kesti Önder. Tamer bıkkınlıkla iç çekerek devam etti.
“Tam olarak ne istiyorsun onu söyle, boşuna konuşturma beni.”
“Adam kaybolduktan sonra hakkında herhangi bir kayıp ihbarı yapılmış mı? Ya da herhangi bir yerde adına yapılan bir kayıt, hastane kaydı ve ya banka hareketleri olabilir. Yani taburcu olduğu hastaneden çıktıktan sonra bir ay içinde kaybolduğunu öğrendik, bunu kesinleştirmeye çalışıyordum.”
“Hmm... Bir dakika, bakıyorum...” Telefonda bir süre sessizlik oldu. Önder onun konuşmaya devam etmesini beklerken, Alpay doktordan aldığı üç kayıp doktorun isimlerinin yazılı olduğu not kağıdını aradı, ama orta sehpanın üzeri karma karışıktı.
“Hayır.” diyerek devam etti Tamer. “Adamın adına yapılmış bir kayıp başvurusu yok.
Ama diğer kayıtlar da öyle. Altı yıldır yaşadığına dair hiçbir kanıt yok. Nüfus cüzdanı dışında.”
“Emin misin, bir daha bak.” diye ısrar etti Önder.
“Adamın tüm bilgilerinin çıktısını almıştım. Kağıtlar şu an önümde, istersen resimlerini atıyım. Hiçbir kayıt yok.” dedi Tamer, üstüne basa basa. Önder onu sinirlendirmemek için daha fazla ısrar etmedi.
“Tamam. Sana üç tane daha isim vereceğim, bunları da araştırmanı istiyorum.”
“Onlar kim?”
“Bunların üçü de doktor. Birinin şu an nerede ne yaptığını biliyorum, ama diğer ikisi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Seyhan KARAHAN ve Tuna ÖZ. Bu kişilerin şu an nerede ne yaptıklarını bilmiyoruz. Meriç KAAN’ın yalnızca özel bilgilerini istiyorum.”
Önder bir an Alpay doktorun adını da vermeyi düşündü, ama hemen vazgeçti. O zaten elinin altındaydı. Tameri bunun için fazladan meşgul etmek istemedi.
“Not aldım. Baksana, bu iş daha ne kadar sürecek? Yakalanacağım diye ödüm kopuyor.”
“Bir şey olmaz. Az mı gizli iş yaptık?” diyerek, onu sakinleştirmeye çalıştı Önder.
“Hayır, ama bu olay farklı. Artık yetkin olmayan bir soruşturmayla ilgili bilgi istiyorsun. Ben de yetki alanım dışındaki bir olay ile ilgili bilgileri çalıyorum. Bu ortaya çıkarsa mahvoluruz.”
“Korkma, bir şey olmaz. Yukarıdakilerin suçları takip etmekten daha önemli işleri var.”
“Haklısın.” dedi Tamer, umutsuzca iç çekerek. “Tamam, bunu halledince seni arayacağım.”
Tamer telefonu kapatmak üzereyken, Önder onu durdurdu.
“Melda’nın mezarına gittin mi?”
“Evet. Çiçekleri değiştirimdim ve mermerleri yıkadım. Ama çok çabuk kirleniyor, çiçekler bir kaç güne kalmadan ölüyor. Bunlar yazın yapılacak şeyler ama sen bilirsin.”
“Olsun... Sen çiçekleri tazele, ben sana yarın para gönderirim.”
“Tamam. Hoşçakal.”
Önder telefonu kapatıp yatağına gitti ve kendisini yatağa bıraktığı an uykuya daldı. İlginç bir şekilde soruşturmadan alındığından beri daha rahat uyuyordu. Çünkü artık baskı altında değildi ve hiçbir şey için acelesi yoktu. İstediği zaman istediğini yapabiliyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder