Profesörün odasına girdiğinde, Meriç doktoru yanız yakaladı. Profesör henüz gelmemişti. Bu Meriç doktorla konuşmak için bir fırsattı.
“Günaydın.” Dedi, isteksizce gülümseyerek. Ona normal davranmaya, yakınlık kurmaya çalışıyordu. Ama Meriç doktorun onun bu tuzağına düşmeye hiç niyeti yoktu.
“Günaydın.” diye karşılık verdi, başını elindeki kağıtlardan ayırmadan. Alpay karşısına geçip oturdu ve konuya nasıl gireceğini düşündü.
“Ne yapıyorsunuz?”
“Bir dosyayı inceliyorum. Kadına yapılan tüm çalışmalar ters tepiyor, anlayamadım.”
“Hangi hasta?”
“Malina...”
Alpay heyecanla atıldı.
“Bir de ben bakabilir miyim?” diye sordu merakla. Meriç doktor nihayet başını kaldırıp ona baktı, ama küçümser bir bakıştı bu.
“Hücreye gitmesi gereken bir hastayı odasına gönderen bir doktorun bunu anlayacağını sanmıyorum.”
“Bunu sorgulamadan yapmadım. Siz adamı anlayıp dinlemeden her defasında direk hücreye göndermişsiniz, ama ben onu dinledim ve bir ceza almasına gerek olmadığına karar verdim.”
“Burada kararları profesör verir Alpay bey, siz değil.”
Alpay kaşlarını çattı ve ona daha da dikkat kesildi.
“Anlamıyorum. Profesör ne yapsa onu savunuyorsunuz, yanlış bir şey yapsa bile onun tarafını tutuyorsunuz, bir doktor olarak yaptığınız şey doğru değil. Bazı konularda fikirlerinizi söylemeniz gerek.”
“Siz gelmeden önce böyle sorunlar yoktu Alpay bey, hatta buradaki hiçbir doktorla böyle sorunlar yaşamadık. Bu durumda sorunlu olan ben değil siz oluyorsunuz.”
Alpay bir şey söylemeden onu dikkatle süzdü. Meriç doktorun yüzünde hâlâ alaycı bir ifade vardı. Bir insanın ne olursa olsun birilerini savunması için mutlaka bir çıkarı olması gerekirdi. Kimse bir çıkarı olmadan göz göre göre yanlış bir şeyi savunmazdı. Ama Meriç doktorun profesörden nasıl bir çıkarı olabilirdi? Tek menfaati burada kalabilmek olurdu, ama o Alpay gibi buraya muhtaç değildi. Bir iş aramaya kalksa herkes onu havada kapardı.
“Peki Reya’yı neden hücreye attınız?” diye sordu Alpay.
“Bu sizi hiç ilgilendirmez, biz kimseye haksız yere ceza vermeyiz.” dedi Meriç, tekrar elindeki kâğıtlara dönerek.
“İlgilendirir. Çünkü onu sırf yemekhanede beni korumaya çalıştığı için hücreye gönderdiniz, bu yüzden tam olarak beni ilgilendirir.”
“Yeter Alpay bey, neyi sorguluyorsunuz? Derdiniz nedir?” diye bağırdı Meriç doktor. Alpay onun bu tavrına karşı sinirlerini daha da bozabilmek için sakinliğini korumaya çalıştı.
“Merak ettiğim şeyleri sorguluyorum. Sorgulamadan hiçbir şey öğrenemeyiz, öyle değil mi?”
“Burada işler böyle ilerliyor Alpay bey, hoşunuza gitmiyorsa kapı orada!”
Alpay onu bu sözüne gülümseyerek karşılık verdi, ama bu kez içten bir gülümsemeydi. Çünkü dediği şey gerçekten komikti.
“Burada kararları profesör verir Meriç be... Ayrıca ben istifa ettiğimde profesör bizzat evime gelerek beni burada çalışmaya devam etmem için ikna etti.” Sözlerini bitirdikten sonra ağır ağır oturduğu yerden kalktı. Ama gözleri hala Meriç doktorun üzerindeydi. Kapıya doğru bir kaç adım atıp durdu ve tekrar Meriç’e döndü. O da öfkeli bakışlarını Alpay’dan ayırmıyordu.
“Az kalsın unutuyordum. Geçtiğimiz hafta perşembe günü buradan çıkınca direk eve mi gittiniz?” diye sordu Alpay, onu dikkatle izleyerek.
“Ne o, şimdi de polisçilik mi oynuyorsunuz?”
“Gittiğim bir mekanda bir beyefendiyi size çok benzettim de... Yanında bir kadın vardı, o yüzden yanına yaklaşmak istemedim. Sadece merak.”
“Direk evime gittim, ayrıca bir kız arkadaşım yok.” dedi Meriç, dişlerini sıkarak. Bunu söyledikten sonra Alpay’a hesap verdiğini anlamış olacak ki, hemen pişman olmuş bir yüz ifadesiyle başını çevirdi. Alpay onun ağzından duymak istediği bu sözleri duyduktan sonra, orada daha fazla durmaya gerek duymadı. Doktor yalan söylüyordu. Bu da onun bir şey sakladığını ve o gece cinayet mahalline özellikle gittiğini gösteriyordu. Bunu düşünmek için henüz elinde hiçbir gerekçesi yoktu, ama doktorun o cinayetle bir bağlantısı olabileceğini düşünmeye başladı. Bunu düşününce de tüyleri ürperdi. Eğer öyleyse bir cani ile aynı çatı altında çalışıyordu. Bunu Önder başkomiser ile paylaşmayacak, herkesten saklayacaktı. Doktorun son sözlerinden sonra başka bir şey söylemeye gerek duymadan odadan çıktı. Bugün Velat ile görüşmesi vardı. Sadece yarım saat... Bu yarım saat içinde ondan alabildiğini almak zorundaydı. 9 numaralı hasta da çok fazla şey biliyordu, ama o bölüme girmek o kadar kolay değildi. Belli doktorlar sırayla giriyor ve genel durum değerlendirmesi yapıyordu. Ona bunun için yetki verilir mi bilmiyordu. Profesör, onu yalnızca 9 numarayı konuşturması için görevlendirmişti ve görevini yerine getirmişti. Bundan sonra oraya bir daha girebileceğini sanmıyordu. O bölüme değerlendirme için giren doktorların tamamı kıdemli doktorlardı. O bölüm bu hastanenin tımarhanesiydi. Hapse atılamayan ama sokağa da salınamayan ve iyileşmesinin çok zor, neredeyse imkânsız olduğu hastaların tutulduğu bir yerdi. Ülkedeki kapatılan tımarhanelerden sonra hizmet veren tek tımarhane olabilirdi. Ama bu tımarhane, sadece kendi bünyesinde olan hastalara hizmet veriyordu. Dışarıdan birilerinin gelmesi için ya yüklü paralar ödemesi ya da devlet desteği olması gerekiyordu. Bir diğer ihtimal de profesörün bir kaç hastaya yaptığı gibi kendi isteğiyle, ücretsiz olarak hasta kabul etmesiydi. Alpay, dışarıda her zaman burada kalan hastalar gibi binlercesinin olduğunu biliyordu. Bu yüzden kapatılan tımarhanelerin bir gün tekrar açılmasını umuyordu. Hazırlandıktan sonra Velat ile görüşeceği karanlık odaya girdi. Bir süre sonra Velat’ta Burhan beyin eşliğinde odaya girdi ve karşısına oturdu. Hareket ve tavırlarında hiçbir değişiklik yoktu. Aynı şekilde sandalyeye oturup arkasına yaslandı ve kollarını bağlayıp, kap kara gözlerini nereye diktiği anlaşılmayan bir yere dikti ve öylece hareketsiz bir şekilde oturdu. Kapı kapandığında, gaz lambasının loş ışığında baş başa kaldılar. Alpay ondan hala çekiniyordu, ama ilk tanıştıkları gün olduğu kadar değil. Onu artık tanıdığından dolayı önündeki dosyaya bakmaya ihtiyaç duymadı. Aslında sadece tanıdığını sanıyordu. Bildiği şeyler yüzeysel, kişisel bilgilerden ibaretti. Profesör, ona bu odaya ilk girip çıktığında burada konuşulanlarla ilgili her hangi bir şey sormamış ve söylememişti. Bu da burada bir ses kayıt cihazı ya da kamera olmadığını gösteriyordu. Belki de vardı ama profesör ne konuşacaklarını merak ettiğinden ve buna devam etmelerini istediğinden ona bir şey sezdirmemişti ve dinlemeye devam ediyordu. Bilmiyordu. Alpay konuşmaya başlamazsa, Velat burada öylece oturup sürenin dolmasını bekleyecek, sonra da kalkıp gidecekti. Alpay bunu bildiğinden ilk konuşması gerekenin kendisi olduğuna karar verdi.
“Görüşmeyeli nasılsın?”
Cevap yoktu. Velat böyle samimi ve ilgi barındıran konuşmalardan hoşlanmıyordu. Başka bir şeyle devam etmeye karar verdi. İlgisini çekecek konularla. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve ona doğru yaklaştı.
“Bir kaç gece önce dediğini yaptım.” dedi fısıldayarak. “Birkaç doktorun dosyasını aldım, Meriç doktor dahil. Ama o doktorlarla ilgili şimdilik bir şey bilmiyorum. Bir komiser bana yardım ediyor, o araştırıp bana bilgi verecek. Eğer...”
“Dediklerimin doğru olduğunu göreceksin doktor. O zaman burada bir dakika bile durmak istemeyeceksin.”
dedi Velat, onun sözünü keserek.
“Açık konuşur musun?”
“Yeterince açık konuştum. Ya şehri terk edip canını kurtarırsın ya da burada kalmaya devam edip sen de onlara katılırsın.”
“Onlar kim?”
“O doktorlara... Onlara katılıp, kendi kendine terapi yaparak hayatta kalmaya çalışırsın. Başka seçeneğin yok.”
Alpay ürpererek geriye yaslandı. Adam dikkatle inceleyerek, ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Ama söylemeden de edemedi.
“Bu terapi yöntemini hastalara uyguladıklarını sanıyordum. Hem bu sadece bir tedavi deneyi, uygunsuz bir şey göremiyorum.”
Velat başını ağır ağır iki yana salladı.
“Hiçbir şey bilmiyorsun doktor. Görmek bakmak değildir, bunu bilmiyor musun?”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Alpay. Öfkelenmeye ve sıkılmaya başlamıştı, ama bunu belli etmemek için direniyordu.
“Burada gördüklerin yalnızca yüzeysel, sıradan, boş şeyler doktor. Daha hiçbir şey görmedin. Orayı bulup bunu kendi gözlerinle görürsen bana inanacaksın, ama orayı bulduktan sonra burayı terk etmen gerekecek.”
“Nereyi? Nereden bahsediyorsun? Eğer er bana yardımcı olursan dediklerini yapmam daha kolay olur.
“Arşive girmen için sana fazlasıyla yardım ettim doktor, bundan sonrasını kendi başına hallet, aklını değil hislerini kullan. O zaman ne demek istediğimi anlayacaksın.”
Alpay ağzı bir karış açık kalmış, şaşkın gözlerle ona bakıyordu.
“Tam adamına söyledin. Ben hislerimi asla kullanamam.” demekle yetindi. Ondan yardım dileniyordu, ama Velat’ın ona daha fazla yardım etmeye hiç niyeti yoktu. İnsafa gelmiş olacak ki ona son bir bilgi verme gereği duydu.
“Reya ile görüş. Çocuğunun yerini sor. O çocuğu bulduğunda bahsettiğim yeri de bulacaksın.”
Alpay iyice kasılmaya başladı. Ellerini titreyen bacaklarının arasına sokarak, tüm vücudunu bir kaç saniye sıktı. Sonra serbest bırakıp gevşemeye çalıştı ama olmadı. İçine dayanılmaz bir sıkıntı girmişti. Kendisini patlayacakmış gibi hissediyordu. Bu işin sonunda ne olacağını, daha doğrusu başına neler geleceğini merak ediyordu. Ama karar vermesi gereken daha önemli bir konu vardı. Bu işin sonuna kadar gidip sonra şehri terk mi etmeliydi yoksa konuyu burada bırakıp, olanları kabullenip hayatına devam mı etmeliydi? Kendisine bir türlü hâkim olamıyordu. Bu artık meraktan öteye geçmiş bir durumdu. Burada adil olmayan bir şeyler vardı. Hiç kimseye hak ettiği şey verilmiyordu. Belki de Akay gibi haksızlığa uğrayan, hiçbir şey yapmadığı hâlde defalarca ceza alan, dinlenmeyen ve denek olarak kullanılmaktan başka bir işe yaramayan bir sürü hasta vardı. Can yakıcı her hangi bir şey olmasa da bu psikolojik baskılar, yok sayılmalar, cezalar, haksızlıklar, bir çok işkenceden daha fazla zarar veren ve can yakan durumlardı. Bunlara bir son vermek istiyordu ama elinde hiçbir somut kanıt yoktu. Belki bu kanıtları topladıktan sonra, kanun yoluyla bir şeyler yapabilirdi. Belki de buranın yıllardır ayakta kalmasının nedeni Meriç ve onun gibiler sayesindeydi. O da susarsa burası kalabildiği kadar ayakta kalmaya devam edecekti. Buna artık birilerinin bir son vermesi gerekiyordu, Alpay buna bir son verecekti.
“Söylemek istediğin başka bir şey var mı? Bana yardımcı olacak bir şey?” diye sordu Alpay, donuk bir sesle. Velat dudağını büktü.
“Evet.”
“Nedir?”
“Beni bir daha rahatsız etme!”
Kapı açıldı ve Burhan bey göründü. Velat odadan çıkıp Burhan bey ve iki güvenlik görevlisiyle beraber karanlık koridorda uzaklaşırken, Alpay’ın görebildiği tek şey Burhan beyin elinde tuttuğu gaz lambasının gittikçe küçülen ateşi oldu. Üzerine kafa yorması gereken ve çözülmesi oldukça zor bir olayla karşı karşıyaydı. Akşam eve dönerken Önder başkomiseri aradı ve evine gelmesini söyledi. O eve varana kadar başkomiser de çoktan gelmiş olacak, uzun süre kapıda bekleyecekti. Gerçi beklese de umurunda değildi. Bu konuyu onunla konuşmak için sabırsızlanıyordu. Karnı çok açtı. Hastanede akşam öğünü de veriliyordu, ama ne öğlen ne de akşam doğru düzgün bir şey yememişti. Şu an bir yere girip yemek almaya ya da evinde olan şeylerle bir şeyler hazırlamaya zamanı yoktu. Evine gittiğinde Önder başkomiseri kapısının önünde, buz gibi merdivenlerde otururken buldu. Ellerini ağzına götürmüş, buhar vererek ısıtmaya çalışıyordu. Hiç hareket etmeden öylece oturuyordu. Başının çevirdiğini fark etmese, orada soğuktan buz kestiğini düşünürdü. Alpay’ın geldiğini görünce hızla ayağa kalktı ve kapının önüne dikildi.
“Hayırdır, neden benim baskın yapmamı beklemedin?”
Alpay cevap vermeden kapıyı açıp içeri girdi ve arkasına bakmadan çalışma odasına yöneldi. Evrak çantasını boşaltıp üzerindeki kabanı çıkardı. Önder başkomiser de kapıyı kapatıp salona geçmiş olmalıydı. Alpay hızla masasının üzerindeki eski doktorlara ait olan dosyaları alıp salona geçti. Başkomiser her zaman oturduğu üçlü koltuğa yayılmış ısınmaya çalışıyordu. Alpay ona içecek bir şeyler teklif etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti, şimdi bunun sırası değildi.
“Ne oldu, konuşsana!” diye ısrar etti Önder, titreyen sesle.
“Sana çok önemli bir şey söylemem gerek. Dün konuştuğumuz olayla ilgili, hani şu deney konusu... Ben onu yanlış anlamışım.” dedi ve durakladı. “Aslında yanlış anlamamışım ama daha önemli bir konu var?”
“Neymiş?” diye sordu Önder, merakla.
“Bugün bana kayıp doktorlardan bahseden hasta ile görüşmem vardı. Ondan yeni bir şeyler öğrendim. Dediğine göre, profesörün kendi kendine terapi deneyini yaptığı kişiler aslında doktorlarmış.”
“Anlamadım.” dedi Önder, gözlerini kısarak. “Ne alakası var, bir doktora bunları nasıl yaptırabilirsin ki?”
Alpay yeniden elindeki dosyalara döndü ve dosyaları karıştırarak, konuşmaya devam etti.
“Bana bir yeri bulmamı söyledi, ama bununla ilgili bir detay vermedi. Orayı bulduğumda şehri terk etmem gerekiyormuş. Yoksa orada kalarak kayıp doktorların arasına katılacakmışım falan... Kulağa saçma geliyor olabilir, ama adam bunları söylerken gayet ciddiydi.”
Bu konu Önder’in dikkatini epey çekmiş olacak ki üzerindeki kabanını çıkarıp, oturduğu yerden kalktı ve Alpay’ın yanına geçti. Elindeki dosyalardan birini çekip almaya çalıştı ama Alpay bırakmadı. Önder’de ona kaçamak bir bakış attı ve dosyaya Alpay’ın elinde bakmaya çalıştı.
“Neyden bahsediyorsun? Bunlardan bir şey anlamıyorum.” dedi Önder.
“Anlaman gereken bir şey yok. Çünkü doktorların dosyalarında yüzeysel bilgiler dışında hiçbir bilgi yok. Ama görüştüğüm hasta bana asıl denek olan kişilerin doktorlar olduğunu söyledi. Geçen gün bir kâbus gördüm.” dedi Alpay ve durakladı.
“Ne yani, şimdi de bazı güçlerin sana bir şeyler gösterdiklerini falan mı söylemek istiyorsun?” diye sordu Önder, alaycı bir tavırla. Alpay’ın bu sözünden sonra olaya karşı tüm merakı yok olmuştu.
“Hayır... Yani bilmiyorum, rüyalar bazen uyarıcı mesajlar içerir. Geç evre denilen sabaha karşı görülen rüyalar, REM uykusu sırasında gerçekleşir. Sabah karşı, yani imsak vaktinden sonra görülen rüyalar genellikle gerçekleşir.”
“Sen bu rüyayı ne zaman gördün peki?” diye sordu Önder, kollarını bağlayıp arkasına yaslanırken. Alpay’ın anlattıklarına karşı hâlâ ilgisizdi. Alpay biraz duraksadı. Bu rüyayı sabah saatlerinde görmüştü ama gece zaten hiç uyumamış, sabah karşı uyuya kalmıştı. Sonuçta derin uyku moduna girmişti.
“Tam olarak bu vakitlerde gördüm.”
“Tamam.” dedi Önder, iki elini göğüs hizasında kaldırarak. “Bu kıymetli bilgiler için teşekkür ederim. Şimdi sadede gel.”
Alpay aniden başını çevirip ona baktı. Başkomiserin ona inanmadığını ve onunla alay ettiğini yeni anlamıştı.
“Burada sana sadece bilgi vermiyorum, hastanın bahsettiklerinin doğru olabileceğini anlatmaya çalışıyorum. O adam doğru söylüyor olabilir.” dedi ve ortada olmayan iki doktorun dosyasını eline alıp, Önder’in görebileceği bir şekilde kaldırdı. “Biri kadın biri erkek.”
“Yani?”
“Rüyamda beş tane doktor görmüştüm, biri kadın diğerleri erkekti. Arşive girip diğer doktorların dosyalarını da bulmam gerek. Bu doktorlar hastaneden hemen hemen aynı zamanlarda ayrılmışlar. O zamana yakın tarihte ayrılan diğer doktorların dosyalarını da bulmam gerek. Eğer hepsi erkek çıkarsa ben haklıyım demektir.”
“Ne yani, burada kim haklı kim haksız tartışması mı yapıyoruz?” diye sordu Önder, öfkeli bir şekilde.
“Hayır tabi ki, demek istediğim gördüğüm rüyanın doğruluğuydu.”
“Tamam. Diyelim ki onlar da erkek çıktı ve rüyanın doğruluğu kanıtlandı. Sonra? Bana sonrasından bahset.”
“Bu doktorların hepsini araştırmalısın. Sen bu işlerin içindesin, bu tür şeylere yetkin var, öyle değil mi? Onlarla ilgili her şeyi araştırabilirsin.”
Önder sıkıntıyla iç çekti.
“Burada dosyaları olan doktorların üçünü de araştırıyorum zaten. Daha doğrusu bir arkadaşım araştırıyor. Eğer kendi birimimde böyle bir şey yaptığım ortaya çıkar veya bilgisayarlarda kayıtları görünürse yaptıklarım ortaya çıkar. Bunu başka bir yerde görevli bir arkadaşıma yaptırıyorum. Ona bu dosyaların son olduğunu söylemiştim. Diğerlerine de bakar mı bilmiyorum.”
“Başının derde girmesinden korkuyor olsaydın bu işe hiç bulaşmazdın.” diye mırıldandı Alpay.
“Elbette başımın derde girmesinden korkmuyorum. Bu davayla uğraştığım ortaya çıkarsa önümü keserler ya da uzaklaştırma cezası alırım. O zaman da benden ümidini tamamen keserek bu işi kendi başına halletmen gerekir.”
“Anlıyorum.” demekle yetindi Alpay. “Bir şey daha var. Hastam, bu doktorları nerede bulacağımı ve bahsettiği yerin neresi olduğunu biliyor ama söylemiyor. Bunu kendi hislerimle bulmam gerektiğini falan söyledi.”
“Beni gerçekten bu saçmalıklar için mi çağırdın buraya?” diye sordu Önder ve oturduğu yerden kalkıp, biraz önce oturduğu koltuğa geçti. Önder bir yandan haklıydı. İnsan kendisi görmediği ve hissetmediği şeylere inanmakta güçlük çekebilirdi. Alpay şu an onu nasıl ikna edeceğini düşünüyordu, ama aklına hiçbir şey gelmiyordu.
“Onları gördüm, yalan söylemiyorum.” demekle yetindi.
“Ben sana yalan söylüyorsun demiyorum, sana inanıyorum.” dedi Önder ve kabanını giyinirrken ekledi. “Akıl sağlığı bozuk insanlar her şeyi görür. Bunu ben de yaşadım.”
Alpay onu ciddiye almak üzereydi ki, son sözlerinden sonra ona asla inanmayacağını anladı.
“Madem bana inanmıyorsun, bu işi kendi başıma hallederim o halde.” dedi Alpay, umursamaz bir tavırla.
“Sen bilirsin. İşe yarar bir şeyler bulursan bana haber ver. Somut bir şeyler.
Ben de arkadaşımdan haber bekliyorum, seni ararım.” Önder başka bir şey söylemeden evden çıkıp gitti. Alpay yine yerinden kalkmadı. Bu işi yalnız başına yapacağını söyleyerek Önder’e diklenmişti ama onun yardımı olmadan bu işi nasıl yapacağını bilmiyordu. Onun yardımıyla da yapacak pek bir şey yoktu. Velat ona yalnızca hislerini takip etmesini söylemişti. Bu konuyla ilgili hiçbir şey hissetmiyordu. Hissetse bile onları takip ederek bahsettiği yer her neresi ise nasıl bulacaktı? Bunun üzerinde epey kafa yorması gerekiyordu. Ama bu gece uyuyup iyice dinlenmeliydi. Yarın gece tekrar hastaneye girecek ve arşivden başka doktorlara ait dosyaları alacaktı. Belki bu sırada Reya’nın kaldığı hücreyi bulup onunla da konuşabilirdi. Ceza hücrelerinin yerini biliyordu ve oraya girmek o kadar da zor değildi. Zor olan şey kapının arkasındaki kişiyle iletişim kurmaktı. Bunu da nasıl yapacağını biliyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder