14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 43)


Karanlık, yağmurlu ve soğuk bir hafta sonu sabahıydı. Bugün izinli olduğundan, bütün gününü evinde kopya dosyaları inceleyerek geçirecekti. Fırat ile Melisa artık onunla beraber olmadıklarından, onları arayıp yanına çağırmaya gerek duymamıştı. Özellikle Fırat’a çok kızgındı. Eğer gelirse, onu kapıdan göndermeden önce neler saydıracağını düşünmüştü bile. Yakın dostu olabilirdi ama sonuçta ona kazık atmıştı. Melisa’yı umursamıyordu çünkü onun er ya da geç bunu yapacağını biliyordu, ama Fırat’tan beklemiyordu. Yataktan çıkar çıkmaz önce sade ve sert bir kahve hazırladı. Bu sabah rutiniydi. Bir fincan kahve ve bir sigara içmeden güne başlayamıyordu. Onun için kahvaltıdan daha önemli bir başlangıçtı. Kahvesini hazırlayıp salona geçti ve bir sigara yakarak, dün akşamın tütün kokusunun hâlâ duyulduğu salonun kokusunu tazeledi, camlar hâlâ kapalıydı. Artık temiz ile kirli havayı ayırt edemiyordu, onun için pek de önemi yoktu. Eski asker olan hastanın dosyasını açıp daha detaylı incelemeye başladı. Bu dosyada hastanın günlük rutinleri ve sıradan etkinlikleri dışında tüm bilgileri yer alıyordu. Hastaneden çıktıktan sonra en son ikamet ettiği ve sadece bir ay oturabildiği kiralık evinin adresini, telefonun not bölümüne yazdı. Sonra Cansu’yu arayarak, ondan bu hasta ile ilgili bir kayıp ihbarının olup olmadığını ve o dönem olayla kimin ilgilendiğini öğrenmesini istemeyi düşündü. Cansu’nun burada çevresi daha genişti. Ama sonra bundan hemen vazgeçti. Çünkü bu olayla ilgilenmeye devam ettiğini sadece Fırat ve Melisa biliyordu. Onlara bir ihtimal güvenebilirdi ama Cansu’ya güvenemezdi. O her zaman, her şeyi kanunlara ve kurallara uygun yapıyordu. Zaten her şey kanuna uygun yapıldığından dolayı olaylarda sonuçlara çok geç ulaşılıyordu. Çünkü sistem çok yavaş ilerliyordu ve gerekli kararlar verilene kadar, zanlılar dışarıda yapacaklarını yine yapıyor, olaylar daha da uzuyor, iş içinden çıkılmaz bir hale geliyor ve sonunda da tıpkı onlara yapıldığı, gibi polisler beceriksiz ve işe yaramaz ilan ediliyordu. Kısa yoldan çözmeye kalkışılırsa da yine Önder gibi cezalandırılıyordu. Bir yandan bu sorunlar sürerken bir yandan da işine sadık olununca iş çıkmaza giriyor ve ne yapacağını bilemiyordu. Suçluların, işledikleri suçlara devam etmeleri için daha fazla fırsat tanınıyor, ama adaleti daha hızlı sağlamak isteyenler en kısa yoldan cezalandırılıyordu. Polislik kutsal bir meslek olduğu kadar anlamsız bir meslekti. Aklına aniden bir çözüm geldi. Cansu’dan isteyemeyeceği bu bilgileri kimin bulabileceğini biliyordu. Üstelik herkesten daha güvenilir biri. İstanbul’da görev yaptığı emniyetteki yardımcısı Tamer. Hemen telefonunu alıp numarasını çevirdi. Telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.
“Başkomiserim... Sesinizi duyamaz olduk, bizi unuttun sandık.”
“Nasılsın?” diye sordu Önder, direk konuya girmeden. Onu sadece işi düştüğünde aradığını düşünmesini istemiyordu. Ama gerçek buydu, sadece işi düşerse arıyordu. Şimdiye kadar böyle önemli bir işi düşmemişti.
“Ben iyiyim, asıl seni sormalı. Ben aramazsam aradığın yok, yeni yardımcın beni aratmıyor anlaşılan.”
“Saçmalama.” diyerek, bilinçsizce sırttı Önder. Onun yerini ne arkadaş ne de iş ortağı olarak hiç kimsenin tutamayacağını Tamer’de çok iyi biliyordu. “Çok önemli bir konuda senden yardım isteyeceğim.”
“Emriniz olur efendim, buyurun.” dedi Tamer, alaycı bir tavırla.
“Ama bu aramızda kalacak, hiç kimsenin bilmemesi gerekiyor. Beni anlıyor musun?”
Tamer bir süre durakladı, telefonun arkasından yalnızca nefes alıp verişi duyuluyordu. Elbette Önder’in derdini anlamıştı. Onun bu yaptıklarına alışkındı Önder her ne kadar bu işleri bıraktığını söylese de o hiçbir zaman inanmamıştı ve sonunda haklı çıkmıştı. Önder’i bu kadar iyi tanıyordu.
“Ayıp ediyorsun, seni dinliyorum.” dedi sonunda. Sabahın erken saati olmasına rağmen sesi oldukça dinçti ve enerjisi yerindeydi. Muhtemelen iş başındaydı.
“Burada bir seri cinayet vakası var, haberlerde görmüşsündür.” diyerek devam etti Önder.
“Hani şu zombi cinayetleri mi? Evet. Gerçek bir vahşet, bizim olaydan daha korkunç.
Ne olmuş, yoksa davaya sen mi bakıyorsun?”
“Bakıyordum ama dosya bizden alındı. Anlarsın işte...”
“Senin gibisini bulamadıklarında hatalarının farkına varacaklar, merak etme. Ne istiyorsun, senin için ne yapabilirim?”
Önder oturduğu koltuğun ucuna doğru kaydı ve asker hastanın dosyasına bakarak, ona adını ve soyadını verdi.
“Bu kişiyi araştırman gerek, hakkında ne varsa bulmanı istiyorum.”
“Biraz daha açık konuşsan.”
“Yani bu kişi ile ilgili bir kayıp ihbarı ya da hakkında açılan bir dosya olup olmadığı, varsa olayla kimin ilgilendiği gibi şeyler işte.”
“Anlıyorum, sen bakamıyor musun?”
“Davadan alındık, herkesin gözü üstümüzde, emniyetin sistemini kullanarak bu riske giremem.”
“Anladım. Kim bu adam, kurbanlardan biri mi?”
“Hayır, katillerden biri.”
“Katiller mi?” diye sordu Tamer, donuk bir sesle. Sesindeki enerji yavaş yavaş sönüyordu. “Bundan haberim yoktu, katil bir kişi değil mi?”
“Hayır. Bir seri cinayet vakası ama katiller birden fazla.”
“Madem katili biliyorsun, neden benden araştırmamı istiyorsun?”
“Aslında katil olduğu henüz kesinleşmedi, sadece şüpheleniyoruz ama adam kayıp. Olayın detayları medyaya yansıtılmadığından kimse birden fazla katil olduğunu bilmiyor, bu konuda ağzını sıkı tutarsan iyi olur.”
“Anladım. Tamam, ben araştırıp seni arayacağım. Başka bir isteğin var mı?”
“Hayır, teşekkür ederim.” dedi ama sonra fikrini değiştirdi. “Aslında var. Melda’nın mezarını kontrol et, bakımını falan yap.”
“Tamam, yarın sabah gider hallederim.”
“Çocuklara selamımı ilet.”
Önder telefonu kapatıp, düşüncelere daldı. Tamer’in bu adam ile ilgili neler bulacağını deli gibi merak ediyordu.
Tamer’den haber gelene kadar o da dosyada yazılı olan adrese giderek araştırma yapacaktı. Ama ilk önce bir şeyler yemeliydi yoksa açlıktan bayılacaktı.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra hazırlanıp evden çıktı. Aracına doğru ilerlerken bu fikirden hemen vazgeçti. Araç emniyete ait olduğundan GPS cihazıyla takip ediliyordu. Bu araçla, elinden alınan dosyada yazılı olan bir adrese gidemezdi. Bunun yerine toplu taşımayı tercih etti, en güvenilir yol buydu. Toplu taşımayı pek kullanmadığından nereye, nasıl gideceğini bilmiyordu. Bu yüzden sora sora bulmak zorunda kaldı ve üç vesait değiştirerek, bir buçuk saatin sonunda adresi bulmuştu. Notta yazan bina numarasının önüne geldi. Dış cephesinde boyadan eser kalmamış, ufak bir darbede yıkılmaya hazır eski bir binaydı. Sağına soluna bakınarak ne yapacağını, kiminle görüşeceğini düşündü. Sabahın erken saatiydi ve hafta sonuydu, bu yüzden etrafta kimse yoktu. Üstelik olayın üzerinden yıllar geçmişti, birilerinin bu kaybı hatırlayıp hatırlamadığı ya da hatırlayanların hâlâ burada oturup oturmadıkları meçhuldü. Hemen yandaki binaya yönelerek tesadüfen seçtiği zillerden birine bastı. Bir süre sonra bir ses duyuldu. Birkaç adım geri giderek binaya baktığında, birinci katın penceresinde bir kadın gördü.
“Kime baktınız?” diye sordu yaşlı kadın.
Önder cebinden polis rozetini çıkararak kadının görebileceği şekilde ona doğru uzattı.
“Bir komşunuz hakkında bir şeyler soracaktım.”
Yaşlı kadın suratını büzerek gözlerini devirdi. Sinirli ve yabani yaşlılardandı.
“Bugün pazar, hem saatten haberin var mı?” diye sitem etti yaşlı kadın. Karşısındakinin polis olması umurunda bile değildi.
“Haklısınız. Kusura bakmayın ama amirim gönderdi.” diyerek, yalan söyledi. Yaşlıları kandırmak çoğu zaman kolay olurdu ama Önder karşısındaki kadının bu durumundan faydalandığı için utanıyordu.
“Ne istiyorsun?”
“Yan binada yaşayan bir komşunuzla ilgili birkaç sorum olacaktı. Eski bir asker, onu tanıyor musunuz?”
Kadın bir anda irkildi, gözlerini kocaman açtı, uykusu dağılmaya başlamıştı. Dedikodu malzemesi çıktığından mı yoksa tuhaf bir şeyler olduğundan mı bilinmez, bu soru yaşlı kadının ilgisini çekmişti. Kadın kollarını bağlayarak pencerenin pervazına koydu ve koyu bir muhabbete geçmek için hazırlandı.
“Evet tanıyorum, burada çok az bir zaman kadı ama onu herkes tanırdı.”
“Hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordu Önder. Yukarı bakmaktan boynu ağrımaya başlamıştı ama yaşlı kadının konuşmayı bırakmaması ya da sinirlenmemesi için içeri girip giremeyeceğini sormadı.
“Fazla bir şey bilmiyorum. Sessiz sakin, zararsız bir delikanlıydı, hiçbir kötülüğünü görmedik.”
“Kaybıyla ilgili bir şey biliyor musunuz?”
“Kaybı. Evet.” dedi kadın ve bir süre durakladı. “Tek bildiğim bir gece aniden ortadan kaybolduğu. Alt komşusu ona ara sıra yemek götürürdü. Onun da oğlu askerdeyken şehit oldu, bu yüzden polislere ve askerlere karşı çok korumacı. Bir gün yine yemek götürdüğünde kapıyı açmamış. Ama dışarı çıkmadığına da eminmiş. Sonuçta alt komşusu, kapısının önünden geçen her ayak sesini mutlaka duyar. Acaba evde başına bir şey mi geldi diye polis çağırıp kapıyı açtırmış ama evde yokmuş. Adamcağız hemen kayıp başvurusu yapmak istedi, ama polisler biraz daha bekleyelim falan demiş.”
Kadın durdu ve başını çevirip evin içine baktı. “Bekle biraz, muhabbet ediyoruz şurada.” dedi sinirli bir tavırla, sonra tekrar pencereye dönüp Önder’e baktı. “Kocam çayı koymamı istiyor da... Her neyse, nerede kalmıştım.”
“Kayıp başvurusunda kalmıştınız.” dedi Önder, kadına dikkat kesilerek.
“Evet. O gün polisler gittikten sonra bizim mahallenin delisi adamın yanına gelip, askeri gece saatlerinde birinin götürdüğünü söylemiş. Adam da hemen deliyi alıp karakola götürmüş, görgü şahidi olarak ifadesini almalarını istemiş. Ama adam deli olduğu için polisler onu ciddiye almamış. Adamın ifadesini almadan direk kayıp ilanı açmışlar, o kadar.”
Önder merakla sordu.
“Bahsettiğiniz deli kim, onu nerede bulabilirim?”
“Mahallenin delisi işte. Normalde sokaklarda yaşıyor ama köşedeki kahveci sokakta kalmasın diye onu bir depoya yerleştirdi. Oraya nadiren gidiyor, sokaklara alışmış sonuçta. Askerin bir adamla beraber evden çıktığını, sonra da bir arabaya binip gittiğini söylüyor.”
“Bu adamı nerede bulabilirim?”
“Biraz dolaşırsan bulursun, buralardadır.”
“Tamam teyzeciğim, çok yardımcı oldun.”
“Ne demek canım, vazifemiz. Eğer çocuktan bir haber çıkarsa bize de haber verin, merak ediyoruz.”
“Tamam teyzeciğim.” diyerek, bir yalan daha söyledi Önder. Onca işini gücün arasında bir de mahalleye bilgi vermekle elbette uğraşmayacaktı. Bir süre sokaklarda dolaştıktan sonra, nihayet yaşlı kadının bahsettiği kahvenin önünde, tarif ettiği deliye benzer bir adam gördü. Adam, üzerindeki yırtık ve kir içindeki kıyafetlerinden ve tuhaf hareketlerinden dolayı kendisini hemen ele veriyordu. Adamın yanına yaklaşarak selam verdi. Adam ağzına tıkıştırdığı poğaçasını yerken, şaşkın gözlerle ona baktı ama fazla umursamadan tekrar başını öne eğdi.
“Seninle biraz konuşalım mı?” diye sordu Önder. O sırada yanlarına bir adam yaklaştı ve elindeki çayı delinin önüne bıraktı. “Afiyet olsun.” dedi adam ve Önder’e döndü. “Ne içersin?”
“Ben... Bir çay alayım.” dedi Önder. Adam evet anlamında başını sallayarak içeri girdiğinde, Önder tekrar deliye döndü. “Burada bir asker varmış, onu hatırlıyor musun?” diye sordu.
O sırada bir kez daha elinde çay bardağıyla gelen adam merakla sorudu.
“Yakını mısınız?”
Önder önüne konulan çayı biraz kenara çekerek, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve başını kaldırıp adama baktı. Onlara polis olduğunu söylemesi yanlış olacaktı çünkü davanın verildiği yeni ekip de buraya gelecek ve Önder’in onlarla konuştuğu, dolayısıyla yasa dışı soruşturma yürüttüğü ortaya çıkacaktı. Ama bunu en başından düşünemediği için yaşlı kadına çoktan söylemişti. Artık saklamasına da gerek yoktu.
“Polisim. Bir soruşturma yürütüyoruz, onu tanır mıydınız?”
Adam diğerleri kadar saf değildi anlaşılan. En az kırk yaşlarında olmalıydı. Bu genç yaşına rağmen birbirine karışmış saçları ve sakalları daha da yaşlı görünmesini sağlamıştı ama yüzünün tazeliği ve ince kırışıklıklarından, henüz genç olduğu anlaşılıyordu.
“Yalnız mı geldiniz, hem elinizde bir belge var mı? İzin belgesi falan.”
“Hayır.” dedi Önder ve polis rozetini çıkarıp adama gösterdi. Aynı anda konuşmasını sürdürdü. “Bunlara gerek yok çünkü şu an sadece bilgi topluyorum, bir ifade alma söz konusu olursa elbette elimde gerekli izinlerle tekrar geleceğim.” diyerek, onu kandırmaya çalıştı. Adam onu baştan aşağı süzdükten sonra ikna olmuş olacak ki konuşmaya başladı.
“O askerin ne demek olduğunu bilmez. Onu sadece kaçırılan adam olarak biliyor.”
“Size de bahsetti mi? Gördüklerinden...”
Adam, deliye dönerek omzuna dokundu.
“Adam polismiş, kaçırılan adamı arıyormuş.”
Deli anında başını kaldırıp, ona daha da şaşkın gözlerle baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, tuhaf hareketlerini sergilemeyi bırakarak taş kesilmişti. Ağzındaki lokmayı yutmadan başka bir lokma aldığından, ağzı tıka basa doluydu ve yanakları şişti. Bu yüzden konuşmaya başlamasının biraz zaman alacağını düşündü, ama düşündüğü gibi olmadı. Deli ağzındaki lokmalarla boğuk bir sesle sordu.
“Kaçırılan adamı mı bulacak?”
“Evet, bize anlattıklarını ona da anlat.” diyerek, konuşması için izin verdi adam. Deli tekrar şaşkınlıkla Önder’e döndü, ağzındaki lokmaları hala duruyordu. Ağzı da diğer yerleri gibi taşa dönüşmüştü sanki. Hareket eden tek yeri gözleriydi. Sonunda ağzındaki lokmayı çiğnemeye karar verdi. Bunu hızlı ve telaşlı bir şekilde yaptı, anlatmak için sabırsızlandığı bir şey olduğu her halinden belliydi. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra, anında konuşmaya başladı. Kekeliyor, aynı kelimeyi birkaç kere tekrarlıyor, öksürükleri konuşmasını sürekli bölüyordu, ama ne söylediği az da olsa anlaşılıyordu. Bir ara durup balgamını tükürdü ve çayından bir yudum alarak konuşmasını sürdürdü. Kahveci hala başlarında dikiliyordu.
“Adam onu arabaya bindirdi, sonra götürdü.”
“Peki nasıl götürdü, kendisi mi yürüyordu?” diye sordu Önder.
“Elini burasına koymuştu.” dedi adam, bir elini kendi omzuna koyarak. “Gözleri kapalıydı, ama ayakları yürüyordu.”
Demek onu bir şekilde etkisiz hale getirmişti.
Belki bir uyku ilacı ya da bir çeşit uyuşturucu madde. Bunu henüz bilmiyordu. Ama bu delinin bir çok şeye şahit olduğunu biliyordu.
“Peki bana adamı tarif edebilir misin, nasıl bir adamdı?”
Deli dudaklarını olabildiğince öne doğru uzatarak güçlükle cevapladı.
“Doktor.”
“Ne?”
Adam tekrar dudaklarını öpücük verir gibi öne doğru uzatarak cevap verdi.
“Doktor.”
Bu kez Önder taş kesilmişti. Hareket etmiyor, hiçbir şey söylemiyor, şakın gözlerle karşısındaki deliye bakıyordu. Doktordan kastı neydi anlayamamıştı. Önder’in dalgınlığını kahvecinin sesi bozdu.
“Onu götüren adama neler olduğunu sormuş. O da doktoru olduğunu, adamın fenalaştığını ve kendisini aradığını söylemiş. Bunu herkese anlattı, polislere de anlattı ama onu kimse ciddiye almadı.”
Önder kahveciye bakarak, evet anlamında başını sallamakla yetindi. Önder tekrar deliye döndü ve sordu.
“Bu olay tam olarak ne zaman oldu?”
Deli tekrar kekelemeye başlayınca kahveci araya girdi.
“Yılbaşı gecesi olmuş. O gün çok kar yağdığından bizim mahallede kimse dışarı çıkmamış. Zaten gece çok geç bir saatte olmuş, o yüzden ondan başka gören yok.”
Önder bir kez daha şaşkına döndü. Yılbaşı gecesi geç saatlerde, üstelik yağmurlu bir güne denk gelen bir kaçırma olayı. Asıl ilginç olanı kaçırılan kişi eski bir hasta, kaçıran kişi doktor. Önder tüm bu detayları bir yere oturtmaya, mantıklı bir olay örgüsü çıkarmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Kafası tamamen durmuştu, hiçbir şey düşünemiyordu. Ama bildiği tek bir şey vardı. Alpay doktorun üzerine daha fazla gidecekti. Profesör ile ilgili alabildiği kadar çok bilgi alacaktı. Eğer onun bu işte bir parmağı varsa, onun çalışanı olarak Alpay’ın da bundan kesinlikle haberi olmalıydı. Önder buna emindi ama bunları kanıtlayamadığı sürece, bu bilgiler hiçbir işine yaramayacaktı. Önder, akıllarına bir şey gelirse diye kahveciye numarasını verdi ve oradan ayrıldı. Bugün iyi iş çıkarmıştı, sadece bu bilgi bile davada çok büyük bir yol kat etmesine yardımcı olacaktı. Küçük gibi görünen büyük detaylar. Evine dönmek için tekrar yola çıktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...