14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 42)



Başkomiserin arkasından kapıyı kapatıp kendi kendine küfürler savurdu. Meriç doktorun yüzünden, yine cinayet masasıyla başı derde girmişti. Üstelik bu Meriç doktorun ya da profesörün kulağına giderse, başı daha da büyük derde girecekti. Profesörün güvenini kaybedecek, Meriç doktor ise özel hayatı ihlalden ona dava açacaktı. Bir de arşivdeki dosyaları aldığı, daha doğrusu çaldığı ortaya çıkarsa onu kimse kurtaramazdı. O akşam karanlıkta dikkatini çekmemişti, demek ki Meriç doktorun aracına doğru yürüyen ve onun aracını da dikkatli gözlerle inceleyen o polis Önder başkomiserdi. Dünya gerçekten küçüktü. Ondan ne kadar kaçmaya çalışırsa o kadar yakınlaşıyordu. Demek ki o gün çevirmeye takılmasının ve aracının aranmasının nedeni de buydu. Aracının plakasını anons ederek, görüldüğü yerde durdurulmasını ve kim olduğunun öğrenilmesini istemişti. Aracının aranması da üzerinde büyük şüphelerin olduğunun kanıtıydı. Bu zamana kadar suçsuz yere göz altında tutulmuş, rahatsız edilmişti. O zamanlar kendisinden emin olduğundan dolayı gayet rahattı, yaptığı tek şey yasa dışı danışmanlık yapmaktı, bu da vergi kaçırma cezasını kapsıyordu. Bu küçük bir suçtu ama şimdi daha büyük suçların içine girmişti. Aslında dışarıdan bakıldığında o kadar büyük suçlar değildi, ama ona göre öyleydi. O bir doktordu. Yıllarca çalışıp emek vererek kazandığı mesleğini ve kariyerini, yasa dışı işler yaparak kaybedecekti. Kanunla başını derde sokarak üstüne bir de ceza yiyecekti, ki bu da yalnızca kariyerini değil, tüm hayatını kötü etkileyecekti. Bunun olmasını istemiyordu, yıllarca bu iş için çalışıp çabalamamıştı ama kendisine engel olamıyordu. Her zamanki gibi merakına yenik düşüyordu. Merakı yüzünden de bu sıkıntıları yaşıyordu. Ama bu kim, kiminle, ne yapmış tarzında basit bir merak değildi. O manastırda bir şeyler oluyordu. Olmaması gereken, yasa dışı şeyler. Onun öğrenmeye çalıştığı şey de buydu. Yasa dışı bir olayı, yasa dışı bir yolla öğrenmeye çalışmak. Üstelik bugün manastırda da epey hareketli bir gün geçirmişti. Profesör sabah odasına girdiğinde Alpay’ın açık bıraktığı pencereyi görmüş, ardından odasını baştan aşağı kontrol etmiş ve Alpay’ın oradan kaçarken cebinde unuttuğu anahtarların yerinde olmadığını fark etmişti. Bu olaylardan dolayı kıyameti koparmıştı. Güvenlik görevlileri, gece hastalardan birinin odasından çıktığını ve bunu onun ya da kargaşayı fırsat bilen başka bir hastanın yapmış olabileceğini söyleseler de bu senaryo profesörü ikna etmeye yetmemişti. Çünkü şimdiye kadar hiçbir hasta, gece vakitlerinde odasının bulunduğu katın dışında başka bir kata geçmeyi başaramamıştı. Bunun sebebi her katta bir güvenlik görevlisinin bulunması ve hasta bakıcılarının gece gündüz vardiyalı bir şekilde nöbet tutmasıydı. Üstelik kaçma girişiminde bulunmak için onca basit yer varken, neden bu kadar karışık bir yoldan geçerek profesörün odasına girsin? Girse bile onca eşya varken, nereye ait olduğunu bilmediği bir anahtar tomarını neden alsın? Bunlar profesöre mantıklı gelmediğinden, günün yarısını hasra bakıcılara ve güvenlik görevlilerine arama yaptırarak geçirmişti. Ama anahtarlar bulunamamıştı. Çünkü Alpay anahtarları cebinde unuttuğunu fark edince, herkes iş başındayken ve profesör odasındayken tekrar yerine koyamayacağından, anahtarları aracında saklamıştı. Ama bu büyük bir hataydı. O anahtarları alıp hastanenin herhangi bir yerine bıraksaydı anahtarlar bulunacak ve güvenlik görevlilerinin tahminleri tatmin doğru kabul edilecekti. Profesör manastıra adli tıp teknisyeni olan bir arkadaşını çağırmış ve pencereden parmak izi örnekleri aldırıp, incelenmesini istemişti.
İncelemeden sonra çıkacak sonuçlara göre kimlik tespiti yapılamazsa, manastırda bulunan herkesten parmak izi örnekleri alınacak ve bunu yapan kişi, yani Alpay ortaya çıkacaktı. Sonrasında kendisini nasıl savunacak, nasıl bir yalana başvuracaktı bilmiyordu. Adli bir kanıt bulunursa kimse ona inanacak değildi. Arşivden eksilen dosyaları henüz fark etmemişlerdi çünkü herkes kayıp anahtarların peşine düştüğünden, arşivi kontrol etmek kimsenin aklına gelmemişti. Anlaşılan arşivden birilerinin bir şeyler çalabileceğini kimse düşünmemişti. Ama er ya da geç bu da anlaşılacaktı. Bu yüzden dosyalardan alabildiği kadar bilgiyi almalı ve onları tekrar yerine koymalıydı. Kimse fark etmeden bunu halletse iyi olacaktı. Bunu stresini yaşarken bir de Meriç yüzünden başka bir strese daha girmişti. Kendisini bu durumdan da nasıl kurtaracağını bilmiyordu. Başkomisere gerçeği söylememesinin nedeni Meriç doktoru koruması değildi elbette. Bunu söylememişti çünkü sakladığı bir şey varsa, bunu kendisi ortaya çıkarmak istiyordu.
Eğer işin içine polisler girerse, Meriç doktor bundan sonrasında daha dikkatli davranır, kendisini ele verecek her şeyden kaçınırdı. Şu an peşinde birilerinin olduğunu bilmiyordu. Tabi dün akşama kadar. Önder başkomiserin yanına yaklaştığını anladığında, oradan hemen kaçmıştı. Bundan dolayı biraz daha dikkatli davranabilirdi. İlk başta evine giderken yol üzerindeki polis araçlarını görünce meraktan durduğunu düşünmüştü, ama yanına bir polisin yaklaştığını görünce gaza basıp kaçmıştı. Üstelik plakasını da gizlemişti. Bu şüpheli durumlardan sonra orada meraktan değil, başka bir nedenden dolayı durduğunu düşünmeye başladı. Üstelik başkomiser bir cesetten ve cinayetten bahsediyordu. Meriç doktorun bir cinayet mahallinde ne işi vardı? Yoksa olayla bir ilgisi mi vardı? Bunu yakında öğrenecekti. Saat gecenin on ikisi olmuştu ve yaklaşık otuz üç saattir hiç uyumamıştı. Şu an yorgunluk ve uykusuzluktan dolayı adım atacak, hatta kolunu kaldıracak hali yoktu. Göz kapakları kendiliğinden kapanıyor, vücudu uyuşuyor ve uyku için ona yalvarıyordu. Konuşurken sanki dili dönmüyordu. Tek istediği şey olduğu yerde uyumak ve mümkünse birkaç gün boyunca uyanmamaktı. Yarın günlerden cumartesiydi, bu yüzden tüm gün uyuyabilecekti. Hatta şimdi uyuyup pazartesi sabahı uyanmak istiyordu. İki gün boyunca uyuyabilir, bedeninden otuz üç saat boyunca mahrum bıraktığı uykuyu iki günde verebilirdi. Ama şimdi yapması gereken bir iş vardı. Bunu yapmadan uyumaya çalışırsa sürekli bunu düşünecek, rahat uyuyamayacak ve uyusa bile uyandığında kafası yorgun bir şekilde uyanacaktı. Bu uykunun da ona hiçbir faydası olmayacaktı. 
Çalışma odasına gidip, masanın üzerine bıraktığı dosyaları karıştırdı. Meriç doktorun adının yazılı olduğu dosyayı bulup önüne aldı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Elleri neredeyse tutmuyordu, sayfalar parmaklarının arasından kayıp gidiyor, gözleri harfleri ve rakamları ayırt etmekte zorlanıyordu. Her şey bulanıktı ve olduğu yerde dans ediyordu. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp açtı, bu hareketi birkaç kere tekrarladı. Sonra tekrar sayfalara baktı, harfler hareketlerini biraz olsun yavaşlatmıştı. Yazıları algılamaya çalışarak, Meriç doktorun ev adresini bulmaya çalıştı. Sonunda buldu. Yazıları okudu ama algılaması epey zaman aldı. Dün akşam geçtikleri o yol, burada yazan adresin tam tersi istikametindeydi. Yani Meriç doktor eve gitmiyordu, oraya özellikle gitmişti. Aslında bir bakıma özellikle gitmiş sayılmazdı, belki bir ziyarete gidiyordu ve yol üzerinde polis araçlarını görünce tesadüfen orada durdu. Ama plakasını gizlemesini ve olay yerinden kaçmasını hala açıklanamıyordu. Bunu öğrenmenin başka bir yolu daha vardı. Meriç doktorla sohbet edebilir, o akşam nereye gittiğini, ne yaptığını sorabilirdi. Eğer hiç düşünmeden eve gittiğini söylerse, kesinlikle oraya kasten gittiği ortaya çıkar ve Alpay’da bunu üzerinde durarak, ne işler karıştırdığını öğrenmeye çalışırdı. En azından ihtimaller ne kadar azalırsa, her şey o kadar çabuk ortaya çıkardı. Göz kapakları artık ona tolerans tanımıyordu. Bedeni, ona vereceği kadar şans vermişti. Bundan sonra onun sözü geçecekti. Bu yüzden gözleri kapandı ve başı, önündeki dosyanın üzerine düştü. Kollarını iki yanda sarkıtarak, o şekilde uykuya daldı. Masanın üzerindeki telefonunun çalan alarmıyla gözlerini açtı. Başını masadan kaldırıp gerindi, tüm vücudu taş kesilmişti. Öyle ki eklemleri hareket etmekte güçlük çekiyor, her bir hareketi ona acı veriyordu. Telefonuna uzanıp, neden çaldığını anlayamadığı alarmını kapatıp tekrar uyumak için başını masanın üzerine koydu. Sonra tekrar telefonunun ekranına baktı. Takvim, günlerden cumayı gösteriyordu. Etrafa bakındığında, odanın içine gün ışığı dolduğunu fark etti. Zaman kavramını yitirmişti. Bugünü cumartesi sanıyordu ve iki gün boyunca dinlenme planı yapmıştı. Ama bugün de iş günüydü ve saat sabahın dokuzunu gösteriyordu. Geç kalmıştı, hastaneye gidene kadar öğle olacaktı.
Giderse eğer profesör onu bir güzel azarlayacak, gitmezse de daha kötü şeyler olacaktı, belki bir ceza. Nasıl bir ceza alacağını bilmediğinden, alışık olduğu azarlanmaya razı oldu ve güçlükle yerinden kalkıp, kendine gelmeye çalıştı. Üzerinde hâlâ dün giydiği kıyafetleri vardı. Yani hazırdı. Yüzünü soğuk suyla yıkayarak ayılmaya çalıştı. Cep telefonunu, çantasını ve paltosunu alıp evden çıktı. Profesörün odasından aldığı anahtarlar, hâlâ ön yolcu koltuğunun altında duruyordu. Onu hastanede bir yere bırakarak ondan kurtulmalıydı. Daha sonra kurtulması gereken şeyler de dosyalar olacaktı. Ancak hafta sonuna gireceğini sandığından ve uykuya yenik düştüğünden dosyaları inceleyecek fırsatı olmamış, bu yüzden işini henüz halledememişti. Bu yüzden dosyaların daha zamanı vardı. Manastıra vardığında, aracını bahçedeki çeşmenin yanına park edip aşağı indi ve sağanak yağmurda ıslanmamak için koşar adımlarla binaya doğru ilerledi. Kapıya vurmak için ellini kaldırdığında kapı kendiliğinden açıldı ve karşısında başhemşire belirdi. Geldiğini profesöre anında yetiştirebilmek için onu burada, kapının önünde bekliyor olmalıydı. Ama içeri adımını attığında onu bekleyen tek kişinin başhemşire olmadığını anladı. Kapının iki yanında, karşılıklı bir şekilde sıra sıra dizilmiş halde onu bekleyen doktorlar ve hastalar vardı. Herkes onu bekliyordu. Sıranın en sonunda, onların tam ortasında ise profesör duruyordu.
 Ellerini arkasında birleştirmiş, başını dikleştirmiş, ateş püsküren gözlerle ona bakıyordu. Alpay bir süre olduğu yerde durarak, neler olduğunu algılamaya çalıştı. Hâlâ uykusuz ve yorgun olduğundan, olanları algılaması biraz zaman alıyordu. Yutkundu ve tuhaf gözlerle ona bakan hastaların ve diğer doktorların arasından geçerek, profesöre doğru ilerledi. O ilerledikçe, herkes başını çevirerek onu takip ediyordu. Profesöre yaklaştığında durdu ve titreyen bir sesle sordu.
“Neler oluyor, neden herkes burada?”
Profesör cevap vermeden, kendisini takip etmesi için başıyla işaret yaptı. Ardından arşive doğru ilerledi. Alpay çaresizce profesörün peşinden gitti. Profesör cebinden bir tomar anahtar çıkarıp, arşivin kapını açtı. Alpay şaşkına döndü. Bu anahtarlar aracında, ön yolcu koltuğunun altında duran anahtarlardı. Onun eline nasıl geçmişti? Profesör kapıyı açıp, içeriye doğru birkaç adım attı ve ona da içeri girmesi için işaret yaptı. Yüzünde hala ciddi ve son derece acımasız bir ifade vardı. Alpay birkaç saniye korku dolu gözlerle profesöre baktıktan sonra istemese de içeri girmek zorunda kaldı. Diğerleri de kapıya iyice yaklaşarak, kapının önüne yığıldı ve meraklı gözlerle onları seyretmeye başladı. Profesör elini havaya kaldırıp parmaklarını şaklattı ve ışıklar açıldı. Alpay şaşkına döndü. Işıklar açıldığında, gördükleri karşısında dehşete düştü. Odanın içinde bulunan tüm raflar boşalmış, dosyalar ve kağıtlar etrafa saçılmıştı. Kesik kesik yanan loş ışığın altında gördüğü tüm beyaz kâğıtlar kana bulanmıştı. Odanın tam ortasında, birbirlerine sırtı dönük vaziyette dizlerinin üzerinde oturmuş, beyaz önlüklü üç erkek bir de kadın vardı. Hepsinin elleri arkadan bağlıydı ve başları öne eğikti. Üzerlerindeki beyaz önlükler de kana bulanmıştı ve bağlı olduğu anlaşılan ağızlarından akan kanlar, boğazlarından süzülerek üzerlerindeki önlükleri kırmızı renge boyamaya devam ediyordu. Alpay’ın tam önünde olan adam ağır ağır başını kaldırdığında, Alpay artık korkudan titriyordu. Adamın suratı parçalanmıştı ve yeni kesildiği anlaşılan yaralarından kanlar süzülüyordu. Ayrıca adamın yerinden fırlayacakmış gibi dışarı çıkan gözleri mavimsi bir renkteydi, göz bebekleri görünmüyordu. Adam ağzına bağlanan bezi dişlerinin arasına almış, korkunç bir şekilde sırıtıyordu. Alpay gördüklerini algılamaya çalışırken, yerdeki doktorların acı inlemelerine başka sesler karıştı. Kapının arkasındaki hastalardan ve doktorlardan oluşan kalabalıktan tezahürat sesleri yükselmeye başladı.
EĞİL...
EĞİL...
EĞİL...
Alpay neler olduğunu anlamak için kapıya doğru döndüğünde, profesörün korkunç suratıyla karşılaştı.
Odaya girdikten sonra onun da suratı kararmaya, göz çukurları derinleşmeye, ağzından ve burnundan kanlar süzülmeye başlamıştı. O da korkunç bir şekilde sırıtarak Alpay’a bakıyordu. Aslında nereye baktığı tam olarak anlaşılmıyordu. Çünkü gözleri yerinde değildi. Alpay’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Tüm vücudu elektrik akımına kapılmış gibi titreyerek sarsılıyordu. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama boğuk ve boş bir sesten başka bir şey çıkmadı. Dilini hissetmiyordu. Titreyen elini kaldırıp parmaklarını ağzına soktuğuna, bu kez boğuk bir sesle bağırmaya, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Dili yerinde değildi, elini ağzından geri çektiğinde, ellerinin kana bulandığını gördü. Kendi ağzından da kanlar akmaya başlamıştı. Aynı anda gözleri yerinden çıkarılıyormuşçasına, şiddetli bir acı hissetti ve gözleri kararmaya başladı. Dizlerinin bağı çözülüyor, kollarını hareket ettiremiyordu. Bacakları artık vücudunu taşıyamıyordu, sert bir düşüş yaşamamak için ağır ağır dizlerinin üzerine çöktü. Kolları iki yana düştü ve boynu artık başını taşıyamadığından, başı da öne doğru eğildi. O sırada bacaklarının arsında bir ıslaklık hissetti. Korkudan dolayı altına işemişti. Bir yandan hıçkırıklarla ağlarken, diğer yandan da bedenini elle geçiren görünmez gücün elinden kurtulmaya, kendisini toparlamaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Dışarıdan tezahürat sesleri gelmeye devam ederken, o karmaşık seslere profesörün boğuk, donuk ve yankılı sesi karıştı.
Bana itaat et! Karşımda diz çök! Tek kurtuluşun bu olacak!
Neler olduğunu şimdi anlamaya başlamıştı, bu görünmez güç profesörün gücüydü. Onun bedenini ele geçirmiş ve istediği pozisyona sokarak kendisinin karşısında diz çöktürmüş, kendisine itaat etmesi için zorlamıştı. Tıpkı odanın ortasında daire oluşturmuş ve elleri bağlı bir şekilde oturan diğer doktorlar gibi. Alpay o an korkunç bir şeyi anlamaya başladı. Bunlar ceza hücresinden çıkan hastanın, buradan ayrıldıktan sonra aniden ortadan kaybolduklarını söylediği doktorlardı. Başka korkunç bir gerçek daha vardı. Profesör çalışanlarını burada zorla tutuyor, kendisine itaat etmesini, kurallara uymasını istiyor, devam etmek istemeyenleri ise ya Alpay’a yaptığı gibi tehdit ederek zorla çalıştırmaya devam ediyordu. Ya da bu doktorlara yaptığı gibi işkence ediyordu. Peki bu doktorlar bu işkenceleri görerek yaşamaya devam ediyorsa, onları yıllardır nerede saklıyordu? Beyni, şu an içinde bulunduğu çaresiz durumu ve çektiği acıyı düşünmekten başka hiçbir şey düşünemiyordu. Bu yüzden sadece acısına odaklandı, odaklandıkça acısı daha da arttı. Dişlerini ve gözlerini sıkıyor, diğerleri gibi inliyordu. Biraz sonra kulağının dibinde çalan bir melodiyle aniden irkildi. Gözlerini açar açmaz yerinden sıçradı. Sanki uzun süre nefessiz kalmış gibi derin derin nefes alıp veriyordu, ama hava akciğerlerine ulaşmakta güçlük çekiyordu. Önce etrafa bakınarak, titreyen elleriyle vücudunu yokladı. Sonra da ellerini aniden ağzına götürerek dilini kontrol etti. Dili yerinde duruyordu. Ağzından akan sıvı ise salyasıydı ve gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyor, hâlâ hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Masanın üzerinde duran ve onu bu korkunç kabustan uyandıran telefonu çalıyordu. Telefonu büyük bir öfkeyle, elinin tersiyle itip yere fırlattı. Sonra güçlükle ayağa kalktı ve anında durakladı. Bacaklarının arasında bir ıslaklık ve sıcaklık hissediyordu. Pantolonuna baktığında gerçekten altına işediğini fark etti. Ağlamaya devam ederken, aynı anda küfürler savurmaya başladı. ‘Siktir... Siktiğimin doktorları! Siktirin gidin... Orospu çocukları...’ Olduğu yerde tamamen soyunarak, çıplak bir şekilde banyoya gitti. İlk uyandığında korkudan titreyen vücudu, şimdi ise öfkeden titriyordu. Banyoya girer girmez ilk önce aynada kendisine bakarak, her şeyin normal olduğuna iyice ikna oldu. Ağzından kanlar akmıyordu, dili ve gözleri yerindeydi ve titremelerinin dışında, vücudunda hiçbir değişiklik yoktu. Her şeyin yolunda olduğunu anlayınca sıcak suyu açıp altına girdi. Ama kahrolası manastıra, profesöre ve onun lanet hastalarına hâlâ sövüyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...