Bugün pazar günüydü ve saat sabahın altısıydı. Uyuyarak dinlemek ya da Melda’yı ziyarete gitmek yerine Alpay doktorun evine gelmişti. Dün olanları öğrendikten sonra bütün gece meraktan uyuyamamış, sabahı zor etmişti. Hatta gecenin üçünde kalkıp buraya gelmemek için kendisini zor tutmuştu. Artık bu davada yer almasalar da bir numaralı şüphelinin sahip olduğu bilgileri başka bir ekibe vermesine izin veremezdi. Alacağı tepkiyi umursamadan kapıyı çaldı, kapı açılmadı. Bir daha çaldı ve kulağını kapıya dayayarak, içeriden sesler duymaya çalıştı ama hiçbir ses yoktu. Bugün hafta sonuydu ve sabahın erken saatiydi. Eğer gece başka bir yerde kalmadıysa bu saatte bir yere gitmiş olamazdı. Bu kez ısrarla kapıyı yumrukladı. Bir süre sonra nihayet kilitte dönen anahtarın sesi duyuldu. Kapı açıldığında doktor kırışık pijamalarıyla, dağınık saçlarıyla, hantal bir şekilde karşısında belirdi. Uyku mahmuru gözlerle ona bakıyordu. Yataktan yeni çıktığı her halinden belliydi.
“Ne oldu?” diye sordu doktor, uyuşuk bir sesle.
“İçeri girebilir miyim?”
“Müsait değilim, ne söyleyecekseniz burada söyleyin.”
“Evin dağınıklığından bahsediyorsanız sorun değil. Ben de bekârım, halden anlarım.” Önder onun konuşmasına fırsat vermeden içeri girdi ve salona doğru yöneldi. Doktor da gözlerini devirerek bir süre arkasından baktı. Sonra isteksizce kapıyı kapatıp salona geçti. Önder’in oturduğu koltuğun karşısındaki koltuğa geçerek yayıldı ve umursamaz bir şekilde ona bakmayı sürdürdü.
“Dün neler olduğunu merak ediyorum, onlara ne anlattınız?”
“Bu sizi hiç ilgilendirmez.” dedi doktor, kesin bir dille. “Soruşturmada olmadığınız halde hâlâ buraya gelip beni konuşturmaya çalışıyorsunuz, ama artık size hiçbir şey anlatmayacağım.”
Önder başını öne eğip bir süre bekledi. Onu nasıl ikna edeceğini düşünüyordu. Sonra göz ucuyla ona baktı.
“Buraya bir polis olarak gelemdim. Artık soruşturmayla bir alakam kalmadığı için bu umurumda değil.”
“Neden geldiniz o halde? Sabahın bu saatinde...”
“Sadece merak, inanın.” dedi ve isteksizce gülümseyerek, ona güven vermeye çalıştı ama karşısındaki adamın bir doktor olduğunu ve bu tür insanları o kadar kolay kandıramayacağını her seferinde unutuyordu.
“Merak edeceğiniz bir durum yok başkomiserim. Bugün pazar ve mümkün olursa yarın sabaha kadar yataktan çıkmayı düşünmüyorum. İzin verirseniz uykum daha fazla dağılmadan yatağıma dönmek istiyorum.”
Önder bu kez onda tuhaf bir şey fark etmişti. Yüzünde ve hareketlerinde anlamsız bir tuhaflık vardı. Uykusuzluk, yorgunluk ya da bıkkınlık dışında başka bir şey. Gergin olduğu her halinden anlaşılıyordu, ama nedeni belli değildi. Her şey olabilirdi. Polisler, ifadeler, hastasının ölümü, profesörün katı kuralları ve disiplini. Önder tüm bunları düşündükçe onun için üzülüyordu. Onun yerinde olmak istemezdi.
“Yalnız mı yaşıyorsunuz?” diye sordu Önder, etrafa göz gezdirirken. Ev bu kez derli toplu ve temizdi. Ya bir kadın eli değmişti ya da doktor kendini silkip, evine çeki düzen vermeye karar vermişti. Tekrar doktora dönerek ekledi. “Sadece kişisel bir soru.”
“Yalnızım, evet.”
“Hiç evlenmediniz mi?”
“Bundan size ne?”
“Sadece muhabbet etmeye çalışıyorum, hepsi bu.” dedi Önder, geriye yaslanıp koltuğa biraz daha yayılarak. Amacı onu konuşturarak uykusunu dağıtmak, sohbete alıştırmak ve ağzından laf almaktı.
“Boşandım. İki sene oluyor.” dedi doktor, gözlerini ondan kaçırarak.
“Çocuk var mı?”
“Hayır.”
“Neden boşandınız? Özel değilse...”
Doktor birkaç saniye, aval aval Önder’in suratına baktı. Bu soruya cevap vermek zorunda değildi elbette, ama sonunda cevapladı.
“O... Beni aldattı. Hem de bunu en zor zamanımda yaptı. Her şeyin darmadağınık olduğu, inişe geçtiğim bir dönemde... Aldığım darbeler yetmezmiş gibi bir de o kazık attı.” Doktor bunları söylerken kollarını bağlamış, başını başka yöne çevirmişti. Üzerinden iki yıl geçmiş bir olay olmasına rağmen hâlâ öfkesi taze olacak ki dişlerini sıkarak konuşuyordu. Önder kendisinden daha kötü durumda olanları gördükçe haline şükretmeliydi. En azıdan onun karısı aldatmamış, ona sadık bir şekilde -Önder böyle düşünüyordu- ölmüştü. Önder bu aşağılayıcı ve onur kırıcı durumu yaşamamış olsa da durumu ondan daha kötüydü. Karısı onun yüzünden ölmüştü ve hâlâ bu vicdan azabını çekiyordu. İnsan onurunun ve gururunun kırılmasını bir şekilde unutur, ihaneti bir şekilde sindirirdi ama vicdan azabını asla! Ömür boyu insanın yakasını bırakmaz, öldüğünde bile mezara onunla beraber gelirdi. Önder bu konunun açılmasından dolayı tekrar Melda’yı hatırlayıp, aynı sıkıntıları ve acıları yaşamaya başladığından, buraya gelme sebebini ve onunla konuşmak istediği konuyu tamamen unutmuştu. Önder konuyu değiştirmek üzereyken, doktor parmağıdaki alyansa bakarak sordu.
“Siz de bekar evinde yaşadığınızı söylediniz, karınız evden mi attı yoksa?” diye sordu, alaycı bir tavırla.
“Öldü, geçen sene... Keşke evden atsaydı, en azıdan hayatta olurdu.”
Doktor aniden irkildi. Şaşkınlıkla bakakaldı.
“Nasıl?” diye sordu, buz gibi bir sesle.
“Bu konuda konuşmak istemiyorum.” dedi ve öne doğru eğilip, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. “Bir kahve alabilir miyim? Zahmet olmazsa, sabah kahvemi içmedim de.”
Doktor bir süre daha donuk gözlerle ona baktı, sonra ağır ağır başını salladı ve kalkıp salondan çıktı. Önder hızlı, ama sessiz adımlarla onun peşinden giderek mutfakta olduğuna emin oldu. Sonra kapısı açık olan odalara göz gezdirdi. Doktorun mutlaka işlerini yürüttüğü özel bir odası olmalıydı. Odalardan birinin kapısından baktığında, tam karşıda bir çalıma masası gördü. Üzeri doyalar, defterler ve ıvır zıvırla doluydu. Doktorun mutfakta kahve hazırlarken çıkardığı sesleri dikkatle dinleyerek odaya girdi ve masaya yöneldi. Ne aradığını bilmiyordu ama yine de dosyalara göz gezdirdi. Fotoğraflar, rakamlar, anlamını bilmediği terimler... Hiçbir şey anlamıyordu. Metinler ise uzun ve küçük puntolarla yazılmıştı. Bunları inceledikçe, doktorların işlerinin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamaya başlamıştı. Çünkü Önder bunlardan hiçbir şey anlamıyor, anlaması için de epey zaman harcaması ve kafa patlatması gerekiyordu. Sessiz olmaya özen göstererek üstteki dosyaları kenara koydu ve diğer dosyalara göz gezdirdi. Hâlâ bir şey anlamıyordu. Mutfaktan gelen sesler kesildiğinde, Önder elindeki dosyayla aniden durakladı. Bir ses duymak ve doktora yakalanmamak için nefes bile almıyordu. Cam bardakların içinde dönen çay kaşıklarının sesini duyduğunda, doktorun kahveleri hazırlamaya başladığını anladı. Su çoktan kaynamıştı. Acele etmeliydi. Elindeki dosyayı da kenara bırakarak, diğer dosyaları karıştırmaya başladı. Doktorun mutfakta, kupalarla çıkardığı sesleri dinlerken dosyalardan birini daha açtı, ama yine göze çarpan bir detay bulamadı. Kaşık sesleri kesildiğinde, Önder’in dikkatini bir şey çekti. Masanın üzerinde, sandalyeye yakın olan tarafta birkaç dosya vardı ve birinin sayfaları açık vaziyette duruyordu. Muhtemelen doktor bu dosyanın üzerinde çalışıyordu. Masanın öbür tarafına geçerek dosyayı incelemeye başladı, Yine bir şey anlamamıştı, ama dikkatini çeken şey içi değil dışıydı. Siyah sert kapaklı, kalın bir dosyaydı.
Diğerlerinin aksine, eski klasik kitapların kapaklarını andıran bir cildi vardı. Bir kenarında boydan boya, iki sıra halinde şerit yaldız vardı. Üzerinde herhangi bir şey yazmasa da bunun nereye ait olduğunu hemen anlamıştı. Profesörün asla dışarı çıkamayacağını söyleyerek, onlara uzun uğraşlar sonucunda verdiği dosyalardı. Profesör, polislere bile vermek istemediği, hayatının çalışmaları olarak gördüğü ve her an başlarına bir şey gelecek korkusuyla titizlikle sahip çıktığı bu dosyaları doktora nasıl vermişti? Evine götürmesine nasıl izin vermişti? Önder dosyaya o kadar odaklanmıştı ki kapının önünde onu seyreden doktoru fark etmemişti. Doktorun sesiyle aniden yerinden sıçradı.
“Çalışma odamı nasıl kurcalarsınız?” diye sordu öfkeyle. Sonra koşar adımlarla yanına geldi ve elindeki dosyayı çekip aldı. Profesöre ait olan diğer dosyalarla beraber bir dolaba kaldırdı. Aynı anda söylenmeye devam etti. “Hiçbir yetkiniz olmadığı hâlde evime gelip beni sorguya çekiyorsunuz, bu da yetmez gibi çalışma odamı kurcalıyorsunuz.”
Önder dosyaları belki çalışması için doktora kendi isteğiyle vermiş olabileceğini düşünürken, doktorun bu tavırları onun bu düşüncesini anında yok etti. Doktorun öfkelendiği şey hasta mahremiyeti ya da kendisinin özel alanına girilmesi değildi.
“Onları nasıl aldınız?” diye sordu Önder, ona doğru yaklaşarak. Doktor onun yüzüne bile bakmadan cevapladı.
“Ben ne istersem alırım başkomiserim, sonuçta bir doktorum ve çalışmam gereken konular var.” Doktor odadan çıkıp salona doğru ilerlerken, Önder’de peşinden giderek sordu.
“Onları çaldınız, öyle değil mi?” Bu soruyu doktoru aşağılar bir şekilde sorarken, kendisinin de bir nevi hırsızlık yaptığını unutmuştu. Aslında unutmamıştı. Sadece görmezden geliyor, bunu adalet içi yaptığına inanarak kendisini kandırıyordu. Doktor evin giriş kapısına gidip kapıyı açtı ve dışarı çıkması için Önder’e eliyle işaret yaptı.
“Çıkın evimden!” dedi, emreden bir tavırla.
Önder ona doğru yaklaşarak, aynı anda karşılık verdi.
“Onları çaldınız!”
“Evimden çıkın!” diyerek tekrarladı doktor.
Ama Önder onun bu tavırlarını ciddiye almadı. Evine zorla girdiği gerekçesiyle şikâyetçi de olmazdı, o zaman kendi foyası ortaya çıkardı. Onları çaldığını biliyordu, ama bunu doktorun ağzından duymak istiyordu.
“Benim ne yaptığım sizi ilgilendirmez. Bu saçmalığa bir son verin artık!”
Önder doktorun karşısına dikilmiş, ikisi de açık kapının önünde durmuş birbirlerine bakıyorlardı.
“Eğer bana doğruyu söylerseniz aramızda kalır. Çünkü sizin yardımınıza ihtiyacım var.”
Doktor alt dudağını ısırarak başını çevirdi ve sakinleşmek için bir süre de o şekilde bekledi. Sonra derin bir iç çekerek, tekrar ona döndü.
“Ne yapmaya çalıştığınızı bilmiyorum başkomiserim ama...”
“Çok ciddiyim.” dedi Önder ve birilerinin bu özel konuşmayı duymaması için kapıyı kapattı. “O hastaneye rahatça girip çıkan tek bağlantımız sizsiniz. Eğer bana bunu itiraf ederseniz sizinle iş birliği yaparız.”
Önder bunu söylerken gayet ciddiydi. Gerçek anlamda onunla iş birliği yapmak istiyordu. Onun sayesinde hastaneyle kolaylıkla bağlantıda kalabilir, soruşturmayla ilgili ihtiyacı olan her bilgiye kolaylıkla ulaşabilirdi. Normal şartlarda hiç kimseyi böyle bir şey için ikna edemezdi ama doktor, bunu yapmaya mecburdu. İşlediği suçun ortaya çıkmasını istemiyorsa tabi. Önder bunu fark ederek hem işini garantiye almış hem de iş birliği için nasıl ikna edeceğini düşündüğü doktoru, bu iş için mecbur bırakmıştı.
Doktor sıkıntıyla kapıdan uzaklaşarak salona geçti. Etrafta volta atarak sordu.
“Benden ne istiyorsunuz?”
“Öncelikle, artık sizli bizli konuşmayalım, ne de olsa iş ortağı sayılırız.” Aslında bu daha çok suç ortaklığıydı, ama Önder bunu kulağa daha cazip gelmesi için söylemişti. “İstediğim şey o kadar da zor değil. Benim elimde birkaç dosya var ama daha fazlası lazım. Senin yardımın olmadan onlara ulaşamam.”
Doktor aniden durup, anlamamış gözlerle Önder’e baktı.
“Artık soruşturmada değilseniz dosyalar nasıl sizin elinizde?” diye sordu kaşlarını çatarak. Gözlerini kısmış, dikkatli bir şekilde Önder’e bakıyordu. Önder cevap olarak gözlerini kaçırdı. Doktor onun bu hareketinden gerçeği hemen anlamıştı. “Siz de çaldınız!” diye ekledi.
“Çalmak değil de çoğaltmak diyelim.”
Doktor onun üzerine doğru yürürken, öfkeyle söylendi.
“Siz de özel bilgileri çaldınız, üstelik hiçbir yetkinizin olmadığı bir işi yapmaya devam ediyorsunuz. Hem de buraya gelmiş, beni yaptığım şeyle tehdit ediyorsunuz. Benden ne farkınız var?”
“Farkım şu. Ben adaleti sağlamaya çalışıyorum, daha fazla insanın ölmemesi için katilleri yakalamaya çalışıyorum. Peki sen ne yapıyorsun, senin bu bilgileri çalmandaki amacın ne? Tam olarak ne arıyorsun ve neden arıyorsun?”
Doktor cevap vermedi. Ateş püsküren gözlerini onun gözlerine dikmişti ve burnundan soluyordu.
“Bunu hayatını adayacağın bir çalışma için mi yaptın? Kendini geliştirmek için mi? Yoksa hırs için birilerinin açığını mı bulmaya çalışıyorsun? Dosyalardan birinin içinde bir doktorun kimlik bilgilerini gördüm de...” diye söylendi Önder, alaycı bir tavırla. Ama onun bu tavrı doktorun umurunda bile olmadı.
“Yanılıyorsun... Bu düşündüklerinden hiçbiri için yapmıyorum. Ben de insanların hayatını kurtarmak, adaleti sağlamak için çabalıyorum.” dedi, dişlerini sıkarak. Onun bu sözleri Önder’in üzerinde şok etkisi yaratmıştı. Katillerin tedavi gördüğü bir hastanede insanların hayatını kurtarmaktan kastı neydi anlayamamıştı, ama onun da kendisi gibi bu olay hakkında uğraştığını düşünmeye başlamıştı. Neden olmasın? Sonuçta ortada birden fazla katil vardı ve hepsi aynı yerde beraber kalmışlardı.
“Bana açık konuş, ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu Önder, ısrarla.
“Orada bir şeyler dönüyor, buna eminim. Bunu öğrenmeye çalışıyorum, anladınız mı?”
“Ne gibi şeyler, hiçbir şey anlamıyorum. Bu cinayetlerle alakalı bir şey mi biliyorsun?”
Doktor arkasını dönüp, kendisini koltuğa bıraktı ve başını arkaya atıp gözlerini kapattı. Önder onun her hareketini dikkatle takip ediyor, hiçbir detayı kaçırmamaya çalışıyordu.
“Hayır.” dedi net bir şekilde. “Bunun sizin soruşturmanızla bir ilgisi yok.”
“O halde ne?”
“Bilmiyorum, benden ne istiyorsunuz?” diye sordu, ses tonunu yükselterek.
Doktor onun ne söylediğini anlamıyor muydu yoksa anlamak mı istemiyordu belli değildi. Önder defalarca üstüne basa basa iş birliği teklif etmişti, ama o hâlâ ne istediğini soruyordu. Uykusunu hala dağıtamamıştı anlaşılan. Hazırladığı kahveyi mutfakta soğutmak yerine içseydi, belki daha kolay algılayabilirdi.
“Sen bana yardım edersen ben de sana yardım ederim. Öğrenmeye çalıştığın şey her ne ise...” Önder son cümlesini umursamaz bir tavırla söylemişti, ama doktor bunu anlamamıştı. Onun ne aradığı umurunda değildi. Bir akıl hastanesinde sağlamaya çalıştığı adalet ne olabilirdi? Bir avuç hastanın can güvenliğini sağlamaya çalışmasının nedeni ne olabilirdi? Orada kimi, neyden koruyabilirdi. Bunların hiçbiri onun umurunda değildi. Onu ilgilendiren tek şey davası ile ilgili detayalardı. Doktor, ona hastaneden istediği şeyleri verecek, o da doktorun araştırmalarında ona yardım edecekti. Sonuç olarak ikisi de suç işlemişti ve birbirlerinin suçlarını öğrenmişlerdi.
Bu sayede hem birbirlerine mecbur kalacaklar hem de bilgi alışverişi karşılığında, birbirlerinin sırlarını saklayacaklardı. Kulağa gayet mantıklı geliyordu. Doktoru bu anlaşmaya ikna etmesi o kadar da zor olmamıştı. Önder kopyalarını almak için şu an elinde olan dosyaları istemiş, doktor da kopyalarını aldıktan sonra orijinalini daha hızlı bir şekilde yerine koyabileceğinden, hiç itiraz etmeden vermişti. Ayrıca profesörün, bir adli tabip arkadaşına odasını incelettiğini ve her an yakalanabileceğini de söylemiş, Önder’de bununla ilgileneceğini ve onu suçlanmaktan kurtaracağını söylemişti. Çünkü doktorun artık o arşive daha sık girip çıkması gerekecekti. Önder bu konuda da ona yardımcı olacaktı. Bunun için şimdiden düşünüp planlar yapmaya başlamıştı. Onu bu işleri yapması için bizzat kedisi hazırlayacaktı. Suça göz yumma, suça teşvik, yardım ve yataklık. Önder mesleğinden kovulmak için bu suçların hepsini işlemiş ve daha fazlasını işlemeye devam edecekti. Ama hâlâ adaleti sağladığı ve insanların hayatını kurtardığı gerekçesiyle kendisini kandırıyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder