Sinirleri alt üst olmuştu. Alpay önemli bir şey söylemek için çağırmış ama saçmalamaktan başka bir şey yapmamıştı. Bu saçmalıklar yüzünden hem dinlenememiş hem zamanı boşa gitmiş hem de apartmanda donmuştu. Evine döner dönmez ilk işi sıcak suyun altına girerek ısınmak ve gevşemek olmuştu. Sakinleşince doktora kızmaktan vazgeçti. Sonuçta o bir psikologdu ve tüm gününü ruh hastalarının arasında geçiriyordu. İnsan en çok kimlerle vakit geçirirse ister istemez etkileniyor ve bir süre sonra onlara benzemeye başlıyordu. Çevrenizdeki beş insanın ortalamasısınız diye boşuna dememişler. Gece rahat bir uyku geçirmişti ama sabah uyandığında tüm vücudu ağrıyor, etleri sızlıyor, boğazı yanıyordu. Doktorun kapısında geçirdiği günlerin acısı çıkıyordu. Bunu çabuk atlatsa iyi olacaktı. Emniyete gittiğinde Fırat’ın hâlâ gelmemiş olduğunu fark etti. Telefonuna sarılıp aradı ama cevap yoktu. Belki de uyuya kalmıştı, uyanıp saati fark ettiğinde nasıl olsa onu arayacak ve geç de olsa gelecekti. Masasının üzerine bırakılmış dosyaları inceledi, bir cinayet dosyasıydı. Üniversite öğrencisi olan genç bir kız, evine dönerken tanımadığı bir adam tarafından boynu kırılarak öldürülmüştü. Şimdi bu kızın arkasından, Kim bilir ne yaptı da bunu yaşadı? Akşamın o saatinde dışarıda ne işi vardı? Her önlerine gelenle görüşmeselermiş. Nasıl giyinmiş? Diye dedikodular yapılmaya başlanmıştı belki de. Çoğu insan da düzgün giyin, yolda sağa sola bakma, sevgili edinme, kimsenin evine gitme, geç saatte dışarı çıkma, herkese inanma tarzında tedbirler alınınca öldürülmekten kurtulacaklarını sanıyorlardı. Ama kadınların çoğu ya bir ilişkiyi reddettiği için ya boşanmak istediği için ya da bu genç kız gibi hiç tanımadığı biri tarafından sadece zevk için öldürülüyordu. Bu istatistikte işi gücü olmayan, tüm zamanını televizyonun karşısında gündüz kuşağı programlarını izleyerek geçiren, laf olsun diye ya da kendilerini akıllı göstermek için konuşan boş boğazlıların tüm sözlerini çürütüyordu. Su testisi su yolunda kırılır sözünün de aslında suç işleyen ve kötü yollara kendi isteğiyle giren insanlar için kullanıldığını bilmeden, önlerine gelene söylüyorlardı. Bir kadının bu şekilde öldürülmemek için alacağı pek fazla tedbir yoktu. Önder, ekibindeki bir arkadaşını arayarak olayın yaşandığı yerdeki tüm iş yerlerinin güvenlik kamera görüntülerini toplamasını söyledi. Ardından Cansu’yu arayıp kamera görüntüleri eline ulaştığında, şahsın kimlik tespitini yapmasını söyledi. Kendisi de şahsın kimliği tespit edildikten sonra onu yakalamak için çalışma yapacaktı. Ama o zamana kadar bilgisayar başında, evrak işleriyle ilgilenmekten başka yapacak bir işi yoktu. Telefonun çaldığını duyunca hemen uzanıp ekrana baktı. Fırat’ın aradığını düşünmüştü ama arayan Tamer idi. Hemen cevapladı.
“Alo...”
“Nasılsın?”
“iyiyim sen nasılsın?”
“Sağol. Benden istediklerini yaptım. Umarım bu son olur Önder, bu iş fazladan zamanımı alıyor ve işim başımdan aşkın. Büyük bir davamız var.”
Önder heyecanlandı. Hem istediği şeyler için hem de Tamer’in bahsettiği büyük soruşturma için.
“Soruşturma neyle ilgili?” diye sordu merakla.
“Toplu infaz... haberleri seyretmiyor musun? ABD medyası bile bu konuyla ilgilenmeye başladı.”
“Hayır, pek izlemiyorum.” dedi Önder. Sigara paketini ve çakmağını alıp pencerenin önüne gitti.
“Bir kartel toplu infaz yapmış. Tehdit ettiği adamlardan birine infaz videolarını göndermiş, o da hemen bize geldi. Adamların kafalarını kesip şehrin dört bir yanındaki çöp konteynırlarının yanına bırakmışlar. Cesetler ortada yok. Kim olduğunu biliyoruz ama şimdilik bir şey yapamıyoruz.”
Önder’in duydukları karşısında kanı dondu. Sadistçe olaylarla sadece kendisinin ilgilenmediğini, başkalarının da bu tür şeylere maruz kaldığını anlayınca biraz olsun teselli buldu. İstanbul’da hâlâ çılgın olaylar yaşanıyordu.
“Neden bir şey yapamıyorsunuz?” diye sordu sigarasından çektiği dumanı geri verirken.
“Büyük bir operasyon yapılacakmış, itin eli kolu çok uzunmuş. İngiltere, Rusya ve ABD’de çok sayıda adamları varmış. Dış işleriyle görüşmeler yapılacak, oradan gelecek olan sonuca göre hareket edeceğiz.”
“Anladım.” diye geveledi Önder. Tüm bunlar yapılana kadar bu kartellere bulaşan kaç kişinin daha kafaları kesilip çöp konteynırlarının yanına bırakılacaktı, kim bilir?
“Benim istediklerimi ne zaman vereceksin?” diye sordu sabırsızca.
“Evet, az kalsın unutuyordum.” Bir süre duraklama oldu, ardından Tamer’in sesi tekrar duyuldu. “Doktorlardan biri şu an bir hastanede çalışıyor, Meriç KAAN. Hakkında herhangi bir şikâyet veya polis kaydı yok. Sicili tertemiz.”
“Anladım, peki diğerleri?” diye sordu ve sigarasından derin bir nefes daha alıp, henüz yarıda ve hâlâ yanmakta olan sigarasını pencereden aşağı attı.
“Bekle.” dedi Tamer ve tekrar durakladı. Onun sesinin yerini kağıtların sesi almıştı. Bir süre sonra devam etti. “Filiz CAN. Yirmi sekiz yaşında, bekar. 2011 yılında, en son çalıştığı hastaneden istifa ederek ayrılmış. Aynı yılın haziran ayından, yani işten ayrıldıktan bir ay sonra kimliğinde herhangi bir hareketlilik görünmüyor. Ne hastane ne banka ne de başka bir şey... O tarihten sonra ölü görünüyor.”
“Ölmüş mü?”
“Lafın gelişi.” dedi Tamer bıkkınlıkla. “Yani bir ölü gibi, dokuz yıldır hiçbir hareketlilik olmamış.”
“Bir kayıp ilanı da mı yok?”
“Hayır. Dediğim gibi, haziran ayından sonra tamamen yok olmuş.”
Bu tür olaylar son derece saçmaydı. Nüfusa kayıtlı bir kimliğin sahibi bir zamandan sonra yıllarca hiçbir işlem yaptırmıyorsa, bunun bir şekilde fark edilmesi ve peşine düşülmesi gerekirdi ama bunu hiç kimse fark etmiyordu. Bu tür vakalarda kişinin bir yakın devreye girmediği sürece, kayıp olan kişi hiçbir zaman fark edilmiyordu. Peki yakını yoksa ve yapayalnızsa? O zaman da ortadan yok oluyor ve sanki hiç var olmamış gibi kimse bunu umursamıyordu. Bu olay aklına, Profesör Darcy’nin taburcu olan hastalarının ortadan kaybolup yıllar sonra vahşi birer katil olarak ortaya çıkmasını hatırlatmıştı. Bu doktor da aynı hastaneden istifa ettikten bir ay sonra ortadan kaybolmuştu, ama hastalarda olduğu gibi hakkında hiçbir kayıp ilanı verilmemişti. Belli ki yalnız bir kadındı ve yokluğunu kimse fark etmemişti. Önder’in aklına şimdi başka bir soru takılmıştı. Bu kayıp doktor da bir gün vahşi bir katil olarak aniden ortaya çıkacak mıydı? Yoksa çoktan ölmüş müydü? Eğer ölmediyse Önder’in tahmin ettiği gibi o da bir katil olarak ortaya çıkacaktı, buna emindi. Doktorun görüştüğü hasta haklı çıkmıştı, ortada esrarengiz bir kayıp olayı vardı ama bu olayı kötüye yormadan önce diğer doktor ile ilgili bilgileri de almalıydı.
“Diğer doktorla ilgili ne buldun?” diye sordu Önder, oturduğu sandalyede sağa sola dönerek.
Yeniden duraklama, kâğıt hışırtıları ve sonra Tamer’in sesi duyuldu.
“Cevdet MAKUL. Evet, bir bakalım... Bu doktor da 2009 yılında istifa etmiş. Sonrasında bir özel hastanede çalışmaya başlamış. Ama yaklaşık iki ay sonra işine son verilmiş.”
“Neden?”
“Çünkü o da ortadan kaybolmuş. Uzun bir süre işe gitmeyince çıkışını yapmışlar. Bir yakını kayıp ilanı vermiş. Ama adamdan yıllardır hiçbir iz yok. Kayıp ilanı sistemde hâlâ duruyor.”
Ceset yoksa cinayet te yoktur. Bu mantıkla hareket edildiğinden, kayıp dosyaları her zaman yalnızca bir kayıp dosyası olarak kalıyordu. Bir yerde bir ceset bulunduğunda ve kimliği tespit edilemediğinde ilk olarak kayıp ilanlarına bakılır ve eğer ilan varsa bu şekilde bulunurdu. Öldükten sonra. Bu olmadan, yani kayıp kişiler ölmeden önce bir soruşturma dosyası açılsa ya da bir cinayet davası başlatılsa, belki işler çok daha hızlı ilerleyecek, kayıp kişiler daha çabuk bulunacaktı. Ama ortada bir ceset olmadan bunların hiçbiri yapılmıyordu. Yalnızca kayıp kişileri bir devriye ekibinin ya da herhangi bir vatandaşın bulması bekleniyor, bulunursa iş çözülüyor, bulunmazsa da o dosya yıllarca tozlu raflarda kalıyordu. Belki de bu doktor öldürülmüştü, belki de başka bir şey ama sonuç olarak kimse peşine düşmemişti. Eğer hayattaysa, onun da bir gün katil olarak ortaya çıkacağını düşünüyordu. Bugün ilk işi Alpay’ın yanına giderek ona bu bilgileri vermek olacaktı. Sonuçta o da Önder’e yardım ediyor, bildiği her şeyi anlatıyordu. İş birliği bunu gerektirirdi. Önder, Tamer’den gerekli bilgileri aldıktan sonra vedalaşıp telefonu kapattı. Telefonu kapattıktan sonra adli tıbbı arayarak, zombi cinayetlerine kurban giden cesetleri inceleyen teknisyenin telefon numarasını istedi. Numarayı alması kolay olmuştu çünkü telefonun arkasındaki kişiye soruşturmayla ilgilenen ekipten olduğunu söylemişti. Konuştuğu kişi de bunu bilmiyor olacak ki numarayı hemen vermişti. Sonra aldığı numarayı aradı. Telefon bir kaç kere çaldıktan sonra nihayet açıldı.
“Alo, buyurun...”
“Merhaba... ben Önder başkomiser, hatırladınız mı?”
“Elbette hatırladım, nasılsınız?”
“Teşekkür ederim, sizden bir şey isteyecektim. Aslında birden fazla şey...”
“Kurbanlarla ilgili değilse tabi ki...”
Önder sıkıntıyla iç çekti. Teknisyen durumu çoktan öğrenmişti anlaşılan. Onu kolay kolay ikna edemeyeceğini biliyordu, bu yüzden sadece meraktan dolayı olduğunu düşündürmek için yüzeysel sorular soracaktı.
“Ben bir şeyi merak ettim. Ormanda bulunan ceset...”
“Maalesef, üzgünüm ama bu konuda size bilgi veremem.” dedi teknisyen, itiraz kabul etmeyen bir ses tonuyla.
“Beni yanlış anladınız, sadece medyaya yansıyan konularla ilgili bir şeyler soracaktım. Televizyon seyretmiyorum da.”
“Bu konuya yayın yasağı getirildi, bu yüzden size de bir şey söyleyemem, üzgünüm.”
“Bakın...” diyerek, onu nasıl ikna edeceğini düşündü Önder. İstediği herkesi kolaylıkla kandırıyor, istediği bilgiler elde edebiliyordu ama bu adam kolay kandırılacak tiplerden biri değildi. Bu yüzden gerilmeye başladı. “Sadece diğer kurbanlarla bir bağlantıları olup olmadığını soracaktım... O kadar.”
Teknisyen duraksadı. Muhtemelen bu masum meraka ne cevap vereceğini düşünüyor olmalıydı. Sonunda cevapladı.
“Bunu size söylemem doğru değil.” dedi. Önder derin bir iç çekip arkasına yaslandı. Tam umudunu kesmek üzereyken teknisyen devam etti. “Evet, bağlantılı gibi görünüyor. Kurbanın vücudunda herhangi bir kesici ya da delici alet izine rastlanmadı. Parçalanan bölgelerde DNA bulunmuş. Ama izler kurbanlardan alınan DNA örnekleriyle eşleşmedi. Diğerlerinde olduğu gibi onun katili de farklı bir kişi.”
Önder midesinin yandığını hissetti. Ellerinin titremesinden dolayı az kalsın telefonu elinden düşürecekti.
Kim olduğunu bilmediği, ama profesörün hastalarından birinin olduğunu tahmin ettiği bir katil daha. Üstelik tahminlere göre o da yıl başı gecesinde katledilmişti. Bu iş iyice çığırından çıkmıştı. Bu katillerin yıl başı gecesiyle alıp veremedikleri neydi? Daha doğrusu insanlarla alıp veremedikleri neydi? Katillerin kurbanlarla her hangi bir bağlantıları olup olmadığını henüz bilmiyordu. Soruşturmanın henüz o aşamasına gelemeden davadan alınmışlardı. O da ayrı bir saçmalık! Bir savcı adayının öldürülmesi elbette yankı uyandıracak bir durumdu, ama o da diğer kurbanlarla aynı şekilde, nedensiz yere öldürülmüştü. Savcının bu yaptığı tamamen saçmalıktı ama birçok yetki onun elindeydi, bu konuda yapabilecekleri bir şey yoktu. Adli tabibe verdiği bilgiler için teşekkür ederek telefonu kapattı. O sırada kapı açıldı ve içeri tanımadığı iki tane adam girdi. Biri son derece ciddi ve ağır başlı, diğeri ise umursamaz ve serseri bir sokak çocuğu görünümündeydi. Önder anlamamış gözlerle onlara bakarken, ciddi görünümlü olan adam selam sabah vermeden Önder’in masasının karşısındaki sandalyeye oturdu. Adam en fazla kırk yaşlarında olmalıydı. Yüzünün görünen yerlerinde herhangi bir kırışıklık, mor halkalar ya da siyah lekeler yoktu. Gür ve siyah saçları ensesine kadar uzanıyordu. Suratında, saçlarıyla birbirini tamamlayan ve ona kötü adam görüntüsü veren iki parmak uzunluğunda kirli sakal vardı. Bu görüntüyü üzerine giydiği ve yere kadar uzanan siyah kabanı tamamlıyordu. Adam bir bacağını diğerinin üzerine atarak, bir kolunu masaya koydu ve sandalyeye olabildiğince yayıldı. Serseri görünümlü diğer adama da Fırat’ın masasındaki dönen sandalyeye oturmuş, bir sağa bir sola dönerek merakla masanın üzerindeki eşyaları kurcalıyordu. O da en fazla otuz yaşlarında olmalıydı ama hareketleri ve tavırları, onu yirmi yaşlarında bir gence çeviriyordu. Üç santimlik sarı saçlarını jole ile tepeye dikmişti. Sakalsız suratı, pudralanmış gibi mat ve temiz bir görüntüye sahipti. Üzerinde siyah bir eşofman takımı ve kırmızı renkte bir şişme mont vardı. Ağzını ayıra ayıra çiğnediği sakız serseri kombinini tamamlamış, ona daha çok bir repçi havası katmıştı.
“Buyurun...” diyerek konuşmaya başladı Önder. Onlara şaşkın şaşkın bakmayı sürdürüyordu.
“Ben Orhan başkomiser, sizin davanızı devralan ekipten.”
Önder şimdi anlamıştı. Umursamaz bir tavırla geriye yaslanarak onları seyretmeye devam etti. Bu kez şaşkın bakışlarının yerini alaycı bir tavır almıştı. Önder tam ona karşılık verecekti ki repçi kılıklı polisin, Fırat’ın çekmecesini kurcaladığını fark etti. Aynı anda şaklata şaklata çiğnediği sakızıyla büyük bir balon yaptı, sakız patlayıp adamın ağzının etrafına yapıştı ama adam bunu umursamadan çekmeceyi didiklemeyi sürdürdü.
“Hey... orayı karıştıramazsınız, yardımcımın kişisel eşyaları var.” dedi Önder, ayağa kalkarak.
Adam başını kaldırmadan göz ucuyla ona bir bakış attı. Patlattığı sakızı hala ağzının kenarına yapışmış bir şekilde duruyordu. Adam hareket etmeden ona bakarken, Önder adamın yanına yaklaşarak elindeki defteri alıp çekmeye bıraktı ve sert bir şekilde kapattı. Adam hala hareket etmeden duruyor, gözleriyle onu takip ediyordu.
“Sandalyeyi kenara çekip öyle oturun.” diyerek, onu sert bir şekilde uyardı Önder. Adam gözlerini devirerek ağzının kenarına yapışan sakızı temizleyip tekrar ağzına attı ve çiğnemeye devam etti. Ama hâlâ masanın önünde oturuyor, üzerindeki eşyalarla oyalanmaya devam ediyordu. Önder bir süre daha ona baktıktan sonra gözlerini devirerek başkomisere döndü. Adam elini savurarak söylendi.
“Biraz meraklıdır, kusura bakmayın.”
“Ne için geldiniz?” diye sordu Önder, tekrar masasına oturarak.
“Soruşturmamızla ilgili. Bize verilen dosyada bazı eksiklikler var, siz bizden önce bu davada olduğunuz için detayları bildiğinizi düşünüyorum. Bana bazı bilgiler vermenizi istiyorum.”
Önder kaşlarını kaldırdı ve ellerini masanın üzerinde birleştirerek, başını yana eğdi.
“Biz işimizi yaparken kimseden yardım almayız, her şeyi kendi emeğimizle yaparız.”
“Biz de öyle yaparız başkomiserim. Ama dosyada bazı eksiklikler var, onları gidermemiz gerek. Aksi halde yanlış yolda debelenip duracağız.”
Önder dudağını bükerek ellerini iki yana açtı.
“Bu benim sorunum değil, artık davaya biz bakmıyoruz.”
Başkomiser tekrar sandalyeye yayıldı ve Önder’e bakmadan, tehditkâr bir tavırla karşılık verdi.
“Artık davaya bakmadığınızın farkındaysanız neden eski askerin oturduğu yere giderek insanları sorguya çektiniz?”
Başkomiserin neyden bahsettiğini algılaması fazla uzun sürmedi. Gergin bir şekilde ellerini ovuşturdu, yutkundu ve verecek bir cevap düşündü. Yine yalana başvurdu.
“Oraya gittiğimde soruşturmadan henüz alınmamıştık.” dedi, ama bunun ne kadar boş ve kötü bir yalan olduğunu hemen anladı.
“Karşınızda çocuk yok başkomiserim.” dedi adam, ona dönerek. “Ya bize eksik bilgileri verip yolumuzdan çekilirsiniz ve ben de bu yaptığınızı unuturum ya da savcıyla görüşüp bu yaptığınızı anlatırım. Eğer savcı sizin hakkınızda da soruşturma başlatırsa, bu konuyla ilgili başka bir şey yaptıysanız ki yaptığınıza eminim, hepsi ortaya çıkar. Hatta bu konuda size yardım edenlerin de başı derde girer. Beni anlıyor musunuz?”
Önder hiç hareket etmiyordu. Donuk gözlerini başkomisere dikmiş, öylece kalakalmıştı. Bu yaptığının sonuçlarını kendisi de biliyordu ve başkomiserin bunları onun gözünü korkutmak için değil, gerçekten yapacağına da emindi. Öfkeden ve korkudan elleri titremeye, suratı yanmaya başladı. Ama korktuğunu onlara belli etmemek için direniyordu. Ellerine koz vererek, ona daha fazla baskı yapmalarına engel olmaya çalışıyordu. Bunun yerine umursamaz bir tavır takınmayı tercih etti.
“İstediğinizi yapabilirsiniz, benim için problem yok.” dedi ama problem vardı, hem de büyük bir problem. “Ben kendimden eminim başkomiserim. Başka bir şey yoksa işime dönmem gerek.”
Başkomiser bir süre ona baktıktan sonra yardımcısına döndü. Kalkması için başıyla işaret yaptı. Repçi kılıklı polis ayağa kalkarken, Fırat’ın masasının üzerinden aldığı bir kalemi kulağının arkasına koydu.
“Bu kalem güzelmiş, alıyorum.” dedi ve Önder’in karşılık vermesine fırsat vermeden kapıdan dışarı çıktı. Başkomiser, yardımcısının arkasından bakarken söylendi.
“Kusuruna bakmayın, gittiği yerlerden hatıra eşyalar almayı seviyor.”
“Hatıra...” diyerek tekrarladı Önder. Onlar çıkıp gittiklerinde Önder kapanan kapıya baka kaldı. Bu işten en az zararla kurtulmanın tek bir yolu vardı. İstemese de bunu yapmak zorundaydı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder