“Rica ediyorum, lütfen... sadece on dakika.”
“Üzgünüm ama bunu yapamam.”
“Bence yapabilirsiniz. Bu çok önemli, onunla konuşmam gerek.”
“Profesörden izin almalısınız, ondan gizli olarak listeyi değiştiremem.”
Alpay başhemşireyi nasıl ikna edeceğini bilmiyordu ama çok zor olacağını biliyordu. Aklına son bir şey geldi ve şansını denemek için sordu.
“Geçen gün elinizde bir dergi gördüm. Sanırım o yeşil elbiseyi çok beğenmiştiniz, öyle değil mi?”
Başhemşire oturduğu yerde başını kaldırmadan, göz ucuyla ona baktı. Bu bakış, onun tüm masumiyetini ortadan kaldıran sinsice bir bakıştı.
“Evet ama çok pahalı bir elbise, ünlü bir markaya ait. Bunun konumuzla ne alakası var?” diye sordu genç kadın, umursamaz bir tavırla.
“Peki size yarın o elbiseyi evinize götüreceğinizi söylesem...” dedi Alpay, kaşlarını kaldırarak.
Genç kadının gözleri kocamam açıldı. Biraz şaşkın, biraz da heyecanlı görünüyordu.
“Bana rüşvet mi teklif ediyorsunuz?” diye sordu fısıldayarak. Alpay’da onunla aynı ses tonuyla karşılık verdi.
“Ben buna karşılıklı iyilik diyorum.”
Başhemşire başını sağa sola çevirerek etrafa kaçamak bir bakış attı. Kimsenin onları izlemediğinden emin olunca Alpay’a döndü.
“Ben hayatımda hiç rüşvet almadım. Bu dürüstlüğümü basit bir şey için bozmak istemiyorum.”
Alpay derin bir iç çekti. Kitaplardan nefret eden hastadan sonra şimdi de başhemşire. İsteklerini elde edebilmek ve kendisini ispatlamak için başvurduğu en kolay yöntem buydu, rüşvet. Ama bundan vaz geçse ve bu son olsa iyi olurdu. Aksi halde tüm maaşını buradaki insanlara harcayacak, kendisine bir şey kalmayacaktı.
“Bunun aramızda kalacağına emin olabilirsiniz.” diyerek ısrar etti Alpay.
“Elbise S beden olsun. Bu ilk ve son, sakın bana bir daha böyle şeyler için gelmeyin!” diyerek, onu tembihledi genç kadın. Bunu söylemesinin sebebi Alpay’ın bu teklifte olduğu gibi diğer tekliflerinin de karşı konulamaz olacağını anlamasıydı. Her ne kadar karısı tarafından kandırılmış ve aldatılmış olsa da kadın ruhundan anlıyor, onların nelere karşı koyamayacağını gayet iyi biliyordu. Sonuçta kadınlar dış görünüşten hoşlanır, ruhlarını okşayana aşık olurlardı. Onları dış görünüşle etkilemek bir yere kadardı, sonrasında istedikleri şeyler her erkeğin başaramayacağı türden şeylerdi. Alpay’da bunlardan birini veya birkaçını başaramadığından yalnızdı. Reya ile görüşebilmesi için başhemşirenin görüşme listesinde değişiklik yapması gerekiyordu. Bunu profesörden isteyemezdi çünkü buna asla izin vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Sonuçta Reya’yı, Alpay’ı koruduğu için göz önünden kaldırmıştı ve kendisi izin vermediği sürece Alpay’ın onuna konuşmasını yasaklamıştı. Bunları yaptıktan sonra bir de onun bu isteğine izin verecek değildi. Elbette bu yaptığı er ya da geç ortaya çıkacaktı, ama Alpay onunla konuşarak istediği bilgileri aldıktan sonra bunun pek önemi olmayacaktı. Profesör bunu fark ettiğinde ise bu suçu bir şekilde ört pas edecek, edemezse de bunu tamamen kendisinin yaptığını söyleyecekti. Bunu başhemşireye kendisi yaptırmıştı, bu yüzden onu korumak zorundaydı. Reya’nın hücre numarasını da öğrenip oradan uzaklaştı. Hazırlanmak için soyunma odasına gittiğinde Burhan doktor ile karşılaştı. Onunla konuşmamak için aceleyle hazırlanıp oradan çıktı. Mesai saati başlamadan önce Reya ile görüşmeli, sonra da diğer işlerine devam etmeliydi. Bu yüzden kimseyle konuşarak vakit kaybetmek istemiyordu. Merdivenleri tırmanarak, ceza hücrelerinin bulunduğu beşinci kata çıktı. Merdivenleri bitirip koridora ulaştığında nefes nefese kalmıştı. Burası eski bir bina olduğundan asansör yoktu ve en kötü yanı da buydu. İki tarafında da uzun koridorlar, koridorla buyunca da sıra sıra dizili demir kapılar vardı. Bu kata ilk kez çıktığından burayı henüz tanımıyordu. Koridorun duvarları, zemini ve tavanı tamamen çıplak betondu. Herhangi bir pencere yoktu, buna karşın hücrelerin kapıları parlak gri renkteydi ve oldukça yeni görünüyordu.
Kapılar monte edildikten sonra etrafını kapatmak için kullanılan sıvanın izleri hala belirgin bir şekilde görülüyordu. Binanın diğer yerlerine kıyasla burası buz gibiydi, ağzından çıkan buharı net bir şekilde görebiliyordu. Beton bir mekân ve çelik kapılar... bu kadar soğuk olmasına şaşırmamalı. Bu kat sonradan inşa edilmiş kaçak kat gibi bir görünüme sahipti. Binanın içinin tamamına tadilat yapılarak yenilendiğinden, bunu içeriden anlamak imkansızdı. Bunu anlamının tek yolu dış cephesinden incelemekti. Çünkü binanın dış cephesine tek bir kuruş harcanmamıştı. Alpay buna daha önce hiç dikkat etmemişti, önemli de değildi ama sırf meraktan dolayı dışarı çıktığı bir zamanda bunu inceleyecekti. Koridorun sol tarafına yöneldiğinde, buradaki hücre rakamlarının ellilerde devam ettiğini fark etti. Aradığı numara diğer koridorda olmalıydı çünkü rakamlar buraya kadar büyüyordu. Bu kadar çok sayıda hücrenin olmasına şaşırmıştı. Tüm hastaları hücrelere koysalar bile burayı dolduramazlardı, çünkü normal hastaların kaldıkları bölümlerde bu kadar hasta yoktu. Diğer hastalar tehlikeli hasta bölümünde kaldığından dolayı ortalık bu kadar sakindi. Onların da binanın içinde özgürce dolaştığını hayal bile edemiyordu. Koridor boyunca ilerledi ve aradığı numarayı sonunda buldu 67 numara. Hücreye yaklaşarak kulağını kapıya dayadı. Başhemşire ona herhangi bir anahtar vermemişti. Çünkü hücrelerin kapılarında herhangi bir kilit yeri yoktu. Tıpkı -2. katta olduğu gibi. Buradaki hastalarla yalnızca kapıların arkasından görüşülebiliyordu. Cezalar bitmeden kapılar açılmıyor, içeriye en ufak bir ışık girmesine izin verilmiyordu. İçerideki havalandırmalar sayesinde yeterli seviyede oksijen alsalar da haftalarca, hatta aylarca küçük bile olsa ışık görmeden burada kalmak, onlara yapılacak en büyük işkenceydi. Yemekleri, kapıların altında bulunan özel bir bölmeden veriliyordu. Bu bölmenin özelliği, etrafını kaplayan kauçuk sistem sayesinde hücrenin istenilen özelliğine uygun olarak, içeriye hiçbir şekilde ışık sızdırmamasıydı. Bu kapıların ardına yiyecek ve içecek dışında verilen tek şey dışarıda bulunan kişinin sesiydi. Aksine sesin de kesinlikle geçmemesi gerekiyordu, ama doktorların onlarla kapı arkasından konuşmaları için bu özellik sağlanmak zorunda kalınmıştı. Bu bile en azından onların dış dünyadan bağlantılarını kesmemeleri ve daha fazla kafayı yememeleri için iyi bir detaydı. Tabi buraya ne sıklıkla gelindiğine bağlıydı. İçeriden ses duyamayınca seslendi.
“Reya, ben Alpay doktor.”
Sen yoktu. Tekrar seslendi.
“Seninle konuşmak için geldim ama fazla zamanım yok, lütfen bana cevap ver.”
Yine cevap yoktu, uyuduğunu düşünerek kapıyı tıklattı ama kapıdan yalnızca boğuk, tiz bir ses çıktı. Bunu ona duyuramayacağını anlayınca, konuşmaya devam etti.
“Reya, lütfen bana cevap ver! Buraya gizli geldim, senin için riske girdim.”
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu sonunda. Sesi son derece cılız ve boğuktu, konuştukları güçlükle anlaşılıyordu. Alpay onu daha net anlayabilmek için kulağını kapıdan ayırmadan dikkat kesildi.
“Öncelikle senden özür dilerim. Buraya benim yüzümden girmek zorunda kaldın, bunun için çok üzgünüm, gerçekten...”
Cevap yoktu. Alpay dinlediğini varsayarak sordu.
“Beni neden korudun, neden bunun olacağını bile bile yalan söyledin?”
“Bunu seni koruduğum ya da yalan söylediğim için yapmadılar.” dedi Reya. Sesi bu kez daha netti ve sözleri daha belirgindi. Anlaşılan Alpay’ın açtığı bu konu onun ilgisini çekmişti ve rahat konuşabilmek için kapıya yaklaşmıştı. Şimdi daha iyi iletişim kurabiliyorlardı.
“Neden? Bunu neden yaptılar?”
“Beni senden uzaklaştırmak için...”
“Ben sana ne yaptım ki?” diye sordu Alpay, merakla.
“Bilmiyorum. Ama söylediklerine göre siz bazı şeylerin üzerine çok fazla gidiyormuşsunuz. Bazı şeyleri öğrenmek için fazla kararlıymışsınız.”
“Bunu sana kim söyledi?”
“Kimse...”
“Tamam, bunu nereden duydun?” diyerek, soruyu değiştirdi Alpay.
“Meriç doktor ile profesör beni buraya getirirken kendi aralarında konuştular. Beni bu yüzden buraya koydular.”
Alpay düşünceli bir şekilde bir süre bekledi. Reya’nın onu koruduğu için ceza aldığını düşünmüştü, ama aslında tek amaçları, onu Alpay’dan uzak tutmaktı. Meriç doktor profesörün bir dediğini ikiletmiyor, o ne derse yapıyor ve neredeyse her anında onun yanında bulunuyordu. Yemekhanede yaşanan olayı profesöre onun anlattığına ve Reya’yı buraya hapsederek ortadan kaldırması için profesörü onun ikna ettiğine emindi. İkisi de Reya’yı Alpay’dan uzak tutmaya çalışıyordu. Artık bu işin içinde başka bir işin olduğuna iyice emin olmuştu.
“Reya, bana bildiklerini anlatmanı istiyorum. Seni buradan çıkarabilirim, ama buradan çıktıktan sonra sana yaklaşmama yine izin vermezler. O zaman böyle gizlice seni görmeye gelemem. Şu an elinde bir fırsat var.” diyerek, onu ikna etmeye açıştı Alpay. Bir süre sessizlik oldu. Reya düşünüyor olmalıydı ama Alpay’ın ne onun düşünmesini bekleyecek zamanı ne de sabrı vardı. Her zamana sabırsızdı. Karşısındaki insana bir soru soru sorduğunda ya da bir şeyi anlatmasını istediğinde, karşılığını anında almak istiyordu. Bekletildiği zaman ise şu anda olduğu gibi midesi yanıyor, öfkeleniyor ve sabırsızlıktan dolayı karşısındakini zorlayarak baskı yapıyordu. Böyle yapılan konuşmalar, istediği sonucu vermiyordu. Reya sonunda konuşmaya karar verdi.
“Size bir şey söyleyeceğim, ama bunu benim söylediğimi kimseye söylemeyeceksiniz.” diyerek tembihledi.
Alpay heyecanlandı.
“Sana söz veriyorum, bunu benden başka kimse bilmeyecek!”
“Benim bebeğim hâlâ burada. Onu bulmanızı istiyorum, ben ona hiç dokunamadım.” dedi ve tekrar sustu.
Bu kez üstü kapalı değil, açık ve net bir şekilde bir bebekten bahsediyordu. Üstelik hâlâ burada olan bir bebekten. Alpay onu ilk başta ciddiye almamıştı, profesörün anlattığı olay da hâlâ aklındaydı. Acaba hâlâ 9 numaralı hastanın anlattığı hikâyeye ve şeytanın onları cezalandırdığına mı inanıyordu yoksa profesör bu hikâyeyi tamamen kendisi mi uydurmuştu? Bunu anlamanın tek yolu, Reya’nın hâlâ burada olduğunu söylediği o bebeği bulmaktı. Öyle bir bebek varsa tabi. Ama hiçbir şey bilmeden, var olduğundan bile şüphe duyduğu bir bebeği nerede ve nasıl bulacaktı? Bu hastanede ne çocuk bölümü ne de ayakta hasta bölümü vardı. Tamamı yatılı bir şekilde tedavi gören yetişkin hastalardı.
“Bunun gerçek olduğuna emin misin Reya? Belki de birileri seni kandırmıştır.” diyerek, fikir yürüttü Alpay. Ama Reya bunu ispatlamak için gayet açık ve net bir detay söyledi.
“Onu özel organımdan çıkardılar ve bu senin bebeğin dediler.”
Alpay başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Küçük yaşlardan itibaren dış dünyadan kopuk bir insan bunu yaşamadan, doğumun bu şekilde gerçekleştiğini bilemezdi. Birileri ona öğretmediyse tabi. Yine de ona inanmak için acele etmedi.
“Bu çocuk kimden Reya, onu kiminle yaptın?” diye sordu, dikkatli bir şekilde onu dinleyerek.
“Bilmiyorum. Karnım büyümeye başladı, sonra özel organımdan onu çıkardılar. Ne olduğunu bilmiyordum ama uzaktan görünce, onun küçük bir insan olduğunu anladım. Benim içimden çıktığına göre bana ait olmalı, öyle değil mi?”
Alpay onun bu konuşmalarından, buraya gelmeden önce de dış dünyadan fazlasıyla kopuk olduğunu, hiçbir eğitim almadığını, insana ve hayata dair hiçbir şey bilmediğini daha iyi anlamaya başladı. Ayrıca anlattıklarına olan inancı da gittikçe artıyordu.
“Bu çocuğu kiminle birlikte yaptın?” diye sorusunu yineledi Alpay.
“Çocuk yapmak için başkasına mı ihtiyaç var?”
Alpay soruyu değiştirmeye karar verdi.
“Burada sana dokunan herhangi bir erkek oldu mu?”
“Bana kimse dokunamaz!” dedi Reya, sesini yükselterek. “Benim içimden çıkan bir çocuğu nasıl başkasıyla beraber yapabilirim ki? Bu saçmalık!”
Bu olay daha da kötü bir boyut kazanıyordu. Ya Reya’ya şırıngayla sperm enjekte edilmişti ya da bir şekilde uyutularak tecavüz edilmişti. Her ikisi de korkunçtu. Bunu anlamanın tek bir yolu vardı, o da bekâret muayenesiydi. Fakat bunun resmi bir prosedürü vardı, savcılık izni olmadan bunu yaptıramazdı. Ayrıca yaptırsa bile bir anlamı olmayacaktı. Eğer şırınga ile sperm enjekte edilerek hamile bırakıldıysa bile, doğum sırasında bekâreti tamamen bozulmuştu.
“O bebeği doğurmana kim yardım etti?” diye sordu Alpay, buz gibi bir sesle.
“Profesör ve Meriç doktor, ikisi beraber yardım ettiler.”
Alpay bir şok daha yaşadı. Profesör ona doğumu için yardım ederken, Alpay’a bam başka, saçma bir hikâye anlatmıştı. Tabi Reya doğru söylüyorsa. Hâlâ ikilemdeydi. Onun bu anlattıkları araştırılmaya muhtaçtı ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Gerçeklik payı da oldukça yüksekti çünkü Reya tamamen bir çocuk gibiydi ve çocuklar yalan söyleyemezdi.
“Profesör neden bunu kimseye anlatmanı istemiyor Reya?”
“Çünkü ona kimseye söylemeyeceğime söz verdim. O da beni bu yüzden affetti. Eğer birine söylersem, beni de onların yanına göndereceğini söyledi. Oraya gitmek istemiyorum, lütfen bunu kimseye söyleme olur mu?”
“Sen neyden bahsediyorsun?”
“Meriç doktor...”
Reya cevap verirken onun sesine başka bir ses karıştı. Alpay başını sağ tarafa doğru çevirdiğinde, koridorun tam ortasında duran ve ateş püsküren gözlerle ona bakan Meriç doktoru gördü. Kulağını kapıdan ayırıp duruşunu düzeltti ve o da umursamaz bir tavır takınarak ona baktı. Ne yazık ki Reya’nın en son söylediklerini duyamamıştı.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” diye sordu Meriç doktor, yüksek sesle.
“Gördüğünüz gibi bir görüşmedeyim, bir sorun mu var?”
Meriç doktor hızlı adımlarla ona doğru yaklaşırken, aynı anda karşılık verdi.
“Reya ile mi? Onunla ne görüşmesi yapıyorsunuz ki?”
“Bu sizi ilgilendirmez, doktor hasta mahremiyeti...” Alpay sözünü tamamlayamadan, Meriç doktor onun koluna yapıştı ve çekiştirerek merdivenlere doğru sürükledi.
“Bırak beni!” diye bağırdı Alpay kendisini onun elinden kurtarmaya çalışarak, ama Meriç doktor ondan daha güçlü, daha kuvvetliydi. Merdivenlerin başına geldiklerinde, Alpay bir hamle yaparak Meriç doktoru itip merdivenlerin korkuluklarına savurdu. Doktor dengesini kaybederek merdivenlerden birkaç basamak aşağı inmişti. Alpay onu düşürmediği için şükrediyordu, yoksa boş yere başı derde girecekti.
“Derdin ne senin, onunla görüşmem neden seni bu kadar rahatsız etti?” diye bağırmaya devam etti Alpay. Ona sen diye hitap etmesi, Meriç doktorun hiç hoşuna gitmemişti anlaşılan.
“Benimle konuşurken üslubuna dikkat et doktor, haddini aşma!” diye emretti Meriç doktor, aynı ses tonuyla.
“Etmiyorum, ne yapacaksın?”
Meriç alt dudağını ısırarak, koşar adımlarla merdivenleri tırmandı ve Alpay’ın yakasına yapışıp, onu arkasındaki duvarla arasına aldı. Birbirlerine o kadar yakınlardı ki burunları birbirlerine değecekti.
“Buraya sahtekarlık yaparak geldin, onunla görüşmen yoktu. Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu Meriç doktor öfkeyle.
“Bu seni ilgilendirmez!” dedi Alpay ve onu tekrar kendisinden uzaklaştırmak için itmeye çalıştı, ama o ittikçe Meriç doktor ona daha da yaklaşıyor, yakasını daha sıkı tutuyordu.
“Konu sadece Reya değil. O gece beni takip etmişsin, hastanede yediğin haltlar yetmedi bir de özel hayatıma mı göz diktin?”
Alpay şimdi onun derdini şimdi anlamıştı. Bilinçsizce sırıttı ama bu kez onu kendisinden uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmadı. Ellerini indirip öylece suratına baktı. Ona bunu söyleyerek, istemeden de olsa Alpay’ın merak ettiği sorunun cevabını vermişti.
“Demek oraya özellikle gittin, öyle mi?” diye sordu Alpay, alaycı bir tavırla.
Meriç, Alpay’ın yakasını tuttuğu ellerini yavaşça gevşetti. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ve durdu. Bir süre tedirgin bir şekilde Alpay’a baktıktan sonra kekeleyerek sordu.
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“O gün seni bilerek takip etmedim.” diyerek, yalan söyledi Alpay. İnat uğruna gerçeği söyleseydi, Meriç doktor bundan sonra daha dikkatli hareket edebilirdi. “Sadece tesadüfen oradan geçiyordum, polis araçlarını görünce merak ettim ve durdum. Önümde bekleyen plakası kapalı bir araç vardı. Bir polis o arabaya yaklaşınca gaza basıp kaçtı. Demek o sendin. Ne işin vardı orada?”
Meriç doktor duruşunu düzelterek, Alpay’ın yakasından çektiği ellerini arkasında birleştirdi. Yüz ifadesinden hâlâ tedirgin ve rahatsız olduğu anlaşılıyordu, ama gerginliğini belli etmemek için büyük çaba gösteriyordu.
“Ben de meraktan durdum, sadece merak...”
“Neden plakan kapalıydı o halde?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez.” dedi Meriç, net bir şekilde ve merdivenlere doğru ilerledi. Birkaç basamak aşağı indikten sonra durup Alpay’a döndü ve ekledi. “Profesöre bu yaptığının hesabını vereceksin.”
Alpay üstünü başını düzeltirken karşılık verdi.
“Sen de bir gün yaptıklarının hesabını vereceksin.”
“Bazı şeyleri fazla kurcalama Alpay bey, hiçbir şey bildiğin yok.”
Meriç doktor hızlı bir şekilde merdivenleri inerken, Alpay arkasından bakakaldı. Evet, hiçbir şey bilmiyordu ama bir şekilde öğrenecekti. Alpay’ın sahtekarlık yaparak buraya geldiğini ve Reya ile konuştuğunu ona kim söylemişti ya da nasıl anlamıştı bilmiyordu. Başhemşirenin söylemediği kesindi. O yeşil elbiseye sahip olacağını duyunca heyecandan gözleri parlamıştı. Orada daha fazla dikilirse yakalanacağı kesindi. Bu yüzden Reya ile konuşmasını yarıda kesmek zorunda kalarak, oradan uzaklaştı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder