14 Ocak 2025 Salı

Kendine Terapi (Bölüm 58)


Gidecekleri yere varmışlardı. Önder aracı dar sokakta bir yere park edip araçtan indi ve arka koltuğa bıraktıkları çantalardan birini aldı. Alpay hâlâ koltukta oturuyor, umutsuzca etrafa bakınıyordu. Bulundukları yer tam bir kenar mahalleydi. Sokak çöplük gibi, binalar ise tam bir harabeydi. Kalacağı yerin içini çok merak ediyordu. Kendisi de temiz bir evde yaşamıyordu ama evi bir harabe değildi. Kendi evinin kalacağı yerden çok daha temiz olduğuna emindi. Önder ona bir pansiyonda kalacağını söylemişti. Etrafa bakındı ama herhangi bir pansiyon göremedi. Önder’in ön yolcu kapısının camına vurmasıyla irkildi. Başını çevirip ona kısa bir bakış attıktan sonra araçtan inip, arka koltukta duran diğer çantayı aldı.
“Burada daha güvende olacağımı mı düşünüyorsun, sana bunu düşündüren ne?” diye söylendi, uyuşuk bir sesle. Artık bulduğu ilk yere devrilip saatlerce uyumak istiyordu, neresi olduğu umurunda değildi. Sadece uyumak istiyordu. Önder’i takip etti ama fazla yürümelerine gerek kalmadı. Bir harabenin önünde durdular. Buranın diğerlerinden farkı, dört katlı bir harabe olmasıydı. Onun dışındaki her şey aynıydı. Binanın sıvaları yer yer dökülmüş ve çatlaklar oluşmuştu. Bazı yerlerinde kırık ve çürük tuğlalar göze çarpıyordu. Boyadan bahsetmek mümkün değildi çünkü binada ufak bile olsa bir boya kalıntısı yoktu. Ahşap pencere çerçeveleri neredeyse çürümüştü ve bazı camlarda çatlaklar vardı. Alpay kendi kalacağı ondanın camlarının sağlam olmasını diledi. Bina büyük ihtimalle zaten buz gibi olmalıydı, bir de camlardan içeri sızacak olan soğuğa katlanmak zorunda kalmak istemiyordu. Bunları düşündükten sonra daha kötülerini yaşadığını hatırladı. En azından burası orman değildi ve bir çatı altında kalacaktı. Kötü şeylerin daha kötüsünü düşünerek elinde olana şükrediyor, kendisini bu şekilde avutuyordu. Bu her zaman işe yarıyordu. Sonuçta sadece iyi değil kötü şartlara da alışarak bağışıklık kazanılmalı, her şeyin üstesinden gelecek kabiliyete sahip olunmalıydı. Her zaman her şey yolunda gidemeyeceğinden, bu bağışıklıklar insanı her türlü hayat şartına hazırlıyor ve daha dayanıklı bir hâle getiriyordu. Tabi bunun çok sık yaşanması da insanı ölüme götürebilirdi. İçeri girdiklerinde, buranın sokaktan pek de bir farkı olmadığını anladı. Giriş sıradan bir apartman girişiydi ama sıradan bir apartmana göre oldukça çok daha kirli ve bakımsızdı. İçeri girer girmez, buram buram rutubet ve küf kokusunu almıştı. Midesi bulanmaya başladı ama biraz sabreder, kokuya alışırsa hiçbir şey hissetmeyecekti. Bu rezalete katlanmak zorunda olmadığını düşünüyordu ama Önder ne derse onu yapmak zorundaydı. Duvarlardaki beyaz badana kirden griye dönmüş ve yer yer kabarıp dökülmüştü. Zemin, tarihten kalma denecek kadar eski fayans taşlarıyla kaplıydı. Tavan ise duvarlardan daha berbat durumdaydı. Rutubetten kararmış ve böcekler kaplamıştı. Bu dondurucu soğuğa rağmen yerlerini terk etmemekte direnen bu böcekleri tebrik ediyordu. Merdivenleri tırmanıp üst kata çıktıklar, merdivenlerin başında, küçük bir masada oturan yaşlı bir adam gördüler. Bu adamın sokakta yaşayan bir evsiz olduğunu düşündü çünkü saçları, sakalları ve giyimi bu ihtimale uyumluydu, ama hayır, Önder adama yaklaşarak kiraladığı odanın numarasını söyledi. Yaşlı adam onun yüzüne bile bakmadan elindeki gazeteyi sert bir şekilde masanın üzerine bıraktı, elinde hâlâ yanmakta olan sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırarak, masanın altındaki çekmeceyi açtı. İçinden bir anahtar çıkarıp Önder’e uzattı ve hiçbir şey olmamış gibi gazetesini alıp, göz gezdirmeye devam etti. Adamın yüzünde, anlaşılması zor bir öfke vardı. Birbirine girmiş bıyığı ve sakallarından dolayı ağzını göremiyordu ama kaşları çatık, alnı ise buruşuktu. Belki de mizacı buydu, korkunç bir mizaç. Önder koridorda yürümeye başladığında, Alpay da yaşlı adamdan gözlerini ayırmayı başarıp Önder’in peşinden gitti. Koridorun tam ortasında, sağ tarafta bulunan kapıya yaklaştılar. Önder anahtarı kilide sokmaya gerek duymadı çünkü kapı zaten açıktı. İçeri girdiklerinde ikisi de oldukları yerde kalakaldılar. Pencerenin önündeki tek kişilik yatakta çıplak bir adam yatıyordu. Ama uyumuyordu, mastürbasyon yapıyor, kendi kendine inliyordu. Alpay bunu görür görmez kendisini dışarı attı ama
Önder içeride kalıp adamı dışarı çıkarmaya çalıştı. Biraz sonra adamın zevk dolu inlemeleri, yerini bağırışlara bıraktı. Adam, Önder’e ağıza alınmayacak küfürler ediyordu. Biraz sonra odadan çıktı ve kapının önünde, Alpay’ın yanına yaklaştığında durdu. Genç ve uzun boylu bir adamdı. Çatık kaşlarından, Önder’e öfkelendiği anlaşılıyordu ama aynı anda da çok komik bir olay yaşamış gibi kahkahalarla güldüğünden, sinirli mi yoksa neşeli mi olduğunu anlaşılmıyordu. Adam sağa sola sallanıyor, ayakta güçlükle duruyordu. Muhtemelen ya sarhoştu ya da uyuşturucu madde etkisindeydi.
“Sen de ister misin?” dedi adam, pantolonunun üzerinden kendi penisini kavrayıp Alpay’a doğru yaklaştırırken. Adam, Alpay’ın bacağına değeceği sırada Alpay kendisini hızla odaya attı. Adam hâlâ kapının önünde durmuş ona bakıyor, sırıtarak penisini okşuyordu.
“Gel de tadına bak... Sana...”
Önder kapıya yaklaşıp, kapıyı adamın suratına kapattı. O sırada Alpay gözlerini kocama açmış, iğrenmiş bir ifadeyle kapıdaki adamın biraz önce mastürbasyon yaptığı yatağa bakıyordu.
“Ben bu yatakta asla yatmam, birini çağır şu nevresimleri değiştirsin.” diye geveledi Alpay.
“Oda servisi de ister misin? Belki aşağıda masaj salonu da vardır.” diyerek, onunla alay etti Önder.
Alpay etrafa bakındığında, tek rezaletin yatak olmadığını fark etti. Küften sıvası dökülmüş duvarlar, rutubetten kararmış tavan ve kırık dökük fayanslarla kaplı zemin. En fazla yirmi metre karelik bir odaydı ve bir yataktan başka hiçbir şey yoktu. Önder sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi, sarhoş adamın mastürbasyon yaptığı yatağa yaklaştı. Tam oturmak üzereyken tekrar doğruldu. Yatağın üzerindeki çarşafı, yorganı ve yastığı yere koyup yatağı ters çevirdi. Sonra yere bıraktığı çarşafın ters tarafını çevirip yatağa serdi. Yastık kılıfını da çıkarıp tersini çevirerek tekrar yastığa geçirdi ama yorganın kılıfı olmadığından, onun için yapacağı bir şey yoktu. Sonra yatağa oturup gözlerini Alpay’a dikti. Alpay hâlâ kapının önünde dikilmiş, iğrenmiş bir yüz ifadesiyle Önder’e bakıyordu.
“Ben burada kalamam, neden senin evine gitmiyoruz?” diye sordu, öfkeli bir şekilde.
“Çünkü yardımcım bazen bana geliyor. Ayrıca can güvenliğin tehlikede, benim evimde güvende olamazsın.”
“Burada da kalmak zorunda değilim, daha düzgün yerler var. Bir insanın kalabileceği yerler... Burada hayvan bile durmaz.”
Önder bıkkınlıkla iç çekerek ayağa kalktı ve ona yaklaştı.
“Biraz önce yatağın altında ölü bir fare gördüm, zamanında burada yaşadığı belli.
Bir hayvan yaşayabiliyorsa sen de yaşayabilirsin.” dedi ve pencereye yöneldi. O perdeyi açıp sokağa göz gezdirirken, Alpay öfkeyle ona yaklaştı ve kolunu tutarak sarstı.
“Beni burada bırakamazsın, kaçarım!” diyerek, onu tehdit etti. Önder başını camdan ayırıp ona döndü. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve gayet sakin görünüyordu.
“Durma, kapı orada. Eğer kaçarsan buraya ödediğim bir haftalık ücreti de bana geri ödemek zorunda kalırsın, çünkü iade yapmıyorlar. Gerisini de kendi başına halledersin.”
Önder konuşmasını tamamlayıp kapıya yöneldi. Sonra tekrar durdu ve ona dönüp, burada kalırsa daha güvende olacağını ama kararın yine de kendisine ait olduğunu söyledi. Kapıyı açtığı sırada, Alpay onu durdurdu. Bunu herkesten, özellikle de Önder’den gizleyecek, kendisi halletmeye çalışacaktı ama artık elinde hiçbir şeyi olmadığından bunu yapamayacaktı. Bu yüzden yine Önder’e muhtaç kalmıştı.
“Sana söylemem gereken bir şey var.”
Önder söyleyeceği şeyin önemli bir şey olduğunu anlamış olacak ki kaşlarını çattı ve kapıyı tekrar kapatıp, ona doğru yaklaştı.
“Neymiş o?” diye sordu, meraklı bir tavırla.
“Şey...” diye geveledi Alpay ve gözlerini ondan kaçırarak, anlatmaya başladı. “Aslında bunu kendim halletmek istemiştim ama artık böyle bir imkânım yok, biliyorsun.”
Önder tek kelime etmeden dikkatle onu dinliyordu, Alpay devam etti.
“Meriç doktor... Onunla ilgili bazı şüphelerim var.”
“Ne gibi?”
“Ormanlık alanının yanındaki yoldan, cinayet mahallinin yakınından arabayla geçip gitmiştim, hatta beni bir yerde durdurmuşlardı. Sana orada sadece meraktan durduğumu söylemiştim.”
“Evet.” Önder iyice meraklanmaya başlamıştı, bu merak yüz ifadesinden okunuyordu.
“Aslında yalan değildi, orada meraktan durdum ama olay yerini merak ettiğimden değil. Meriç doktoru takip ediyordum. Plakası kapalı olan ve oradan kaçan araçta Meriç doktor vardı.”
Önder, Alpay’ın suratına öylece bakakalmıştı. Bir süre hiçbir şey söylemedi, hareket etmedi muhtemelen Alpay’ın söylediklerinin anlamını kavramaya çalışıyordu. Alpay onun konuşmadığını fark edince devam etti.
“Bazı sebeplerden dolayı onunla ilgili şüphelerim vardı. Yaptığım şey yanlıştı ama onu takip ettim. O yol kenarında durunca ben de durdum. O gidince ben de gittim ama çok hızlı gidiyordu, bir de polis çevirmesine takılınca onu kaybettim. Olay yerini eve giderken tesadüfen gördüğünü, meraktan durduğunu falan düşündüm ama yanına bir polisin yaklaştığını görünce hemen kaçtı. Üstelik plakası da kapalıydı. Ben de ona, o gece direk eve gidip gitmediğini sordum, o da evet dedi. Başka hiçbir yere uğramadığını söyledi. Ama ev adresi o bölgeye tam tersi istikamette. Yani oradan tesadüfen geçmiyordu, oraya bilerek gitmişti.”
Önder onun bu anlattıklarıyla şaşkına dönmüştü. Geri dönüp yatağa oturdu ve dalgın gözlerini tek noktaya sabitleyerek, bir süre o şekilde bekledi. Sonra sordu.
“Neden bunu benden sakladın, aptal?”
Alpay bunun cevabını zaten en başından vermişti, bu yüzden susmayı tercih etti. O da gözlerini Önder’e dikmiş, olduğu yerde öylece ayakta dikiliyordu. Daha sonra Önder, aklına bir şey gelmiş gibi aniden Alpay’a döndü.
“Üzerinde dikkat çeken herhangi bir şey var mıydı? Devamlı giyindiği bir şeyler...” diye sordu, ama bunun boş bir soru olduğunun farkında değildi anlaşılan.
“Sen neyden bahsediyorsun?” diye sordu Alpay, bıkkınlıkla.
Önder ayağa kalkarak tekrar sordu.
“Yani bir kaban, deri bir eldiven ya da bir kovboy şapka...”
“Kış ayındayız, herkes kaban ve eldiven giyiyor. Daha mantıklı bir sorun varsa sorabilirsin.”
“Deri eldiven ya da bir kovboy şapka giyiyor muydu? Herkes kovboy şapka giymez, öyle değil mi?”
Alpay bunun üzerine hafızasını zorlayarak bir süre düşündü. Meriç doktorun ellerinde deri eldiven görmüştü, hatta aynı tarzda bir çift deri eldiven profesörde de vardı. Ama bir kovboy şapka görüp görmediğini hatırlayamıyordu.
“Bilmiyorum, hem bu bizi ne ilgilendirir?” diye geçiştirdi Alpay ama Önder’in bu detayı geçiştirmeye niyeti yoktu.
“Daha önce bir cinayet mahalinin yakınında bir adam gördüm, olay yerini seyrediyordu. Hatta bir keresinde beni takip etti. Sen de Meriç doktorun ormandaki cinayet mahalline kasten geldiğini söylüyorsun, aynı adamdan bahsediyor olabiliriz, beni anladın mı?”
Önder tekrar kapıya doğru ilerlerken Alpay onu tekrar durdurdu. Önder’in söyledikleri şaşkınlık vericiydi. Belki de gerçekten aynı adamdan bahsediyorlardı ama ikisinin de bundan haberi yoktu.
“Bekle, aklıma bir fikir geldi.”
“Ne?”
“Elimizde Meriç doktorun adresi var, evde olmadığı bir vakitte evine girip incelersek, bazı şeyleri öğrenebiliriz.”
“Birinin evine gizlice girmekten mi bahsediyorsun?” diye sordu Önder, sanki bu zamana kadar yaptığı her şey doğruymuş gibi. “Hırsız gibi yani, haneye tecavüz...”
“Ne olmuş? Hastaneden belge çalmam için plan hazırlayan sensin, bunun o işten ne farkı var?”
Önder başını çevirip bir süre bekledi, muhtemelen düşünüyordu.
“Beraber yapmazsak ben yaparım.” diye ekledi Alpay.
Önder gözlerini tekrar onun üzerine dikti. Ciddi olduğunu anlayınca da belki bunun işe yarar bir yöntem olacağını anlamış olacak ki istemeden de olsa kabul etmek zorunda kaldı.
“Tamam ama bu ikimizin arasında bir sır olarak kalacak, anlıyor musun?” diyerek, onu sıkı sıkı tembihledi Önder.
“Bunun ortaya çıkması sadece senin değil benim de işimi bitirir. Yaptığımız tek yasa dışı şey birinin evine zorla girmek değil.” Sonra aklına başka bir şey daha geldi. Bu biraz zor, hatta imkânsıza yakın bir şeydi, ama denemekten zarar gelmezdi. “Bir de hastanede ceza hücresinde tutulan genç bir kız var. Onu hastaneden çıkarmamız gerek. Çok savunmasız ve orada daha fazla kalmaya devam ederse...”
“Şimdi de adam kaçırmaktan mı bahsediyorsun? Üstelik özel bir hastanede tedavi gören bir hasta. Ben kendime serseri diyordum sen benden beter çıktın! Bu istediğinin sonuçlarını düşünebiliyor musun?” diye sordu Önder, sesini yükselterek.
“Kaçırmak demedim, çıkarmak dedim. Onu kurtaracağız, anlıyor musun? Eğer yapmak istemezsen anlarım ama en azıdan yardım edebilirsin.” diyerek, onu ikna etmeye çalıştı Alpay. Ama son yaşananlardan sonra, muhtemelen Önder’in yardım etmediği işlerin daha güvenli olduğunu da anlamıştı. Onun planları tamamen işe yaramaz ve boş planlardı.
“Hayır, buna yarım etmeyeceğim. Yeteri kadar suça bulaştım, bunlar bile benim sağlam bir ceza almama fazlasıyla yeter. Akşam hazır ol, gelip seni alacağım, şu Meriç doktorun işini halledelim.”
Önder tek kelime daha etmeden, aceleyle odadan çıktı. Alpay da bu fare deliğinde, yanındaki iki çantayla baş başa kalmıştı. En azından burası sakindi ve yapacak başka bir işi olmadığından, dosyalara daha kolay bir şekilde odaklanabilecekti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...