10 Ocak 2025 Cuma

Kendine Terapi (Bölüm 57)


“Aç kapıyı Alpay, içeride olduğunu biliyorum.” diye bağırdı Önder. Sonra kulağını kapıya dayadı ama hiçbir ses duyamadı. Üst katta oturan yaşlı kadına numarasını vermiş ve onu buralarda görürse kendisini aramasını söylemişti. Yaşlı kadın da söyleneni yapmış ve Önder’i arayarak, Alpay’ın geldiğini ve kendisinden evinin yedek anahtarını istediğini söylemişti. İhtiyar olabilirdi ama olayları unutacak kadar bunak değildi. Hatta yaşlı kadın ona yardımcı olmak için o gelene kadar pencerede durup sokağı gözetlemiş, Alpay’ın evden ayrılıp ayrılmadığını kontrol etmişti. Ama hiçbir yere ayrılmamıştı, hâlâ buradaydı. Önder’in kapıya vuruşunu duymaması için ölmüş olması gerekirdi çünkü apartmanı inletmişti.
“Sana aç kapıyı dedim... Bu yaptığının hesabını vereceksin, aç şu kapıyı.”
Önder onu bu şekilde korkutmanın işe yaramayacağını anlayınca kibar davranmaya çalıştı.
“Alpay... Kapıyı açarsan konuşarak halledebiliriz. Neler olduğunu bilmiyorum ama eminim bir açıklaman vardır.”
Bu şekilde davranmaya alışık olmadığından, ses tonu ve üslubu son derece başarısız olmuştu. Kibar, nazik ve resmi konuşmalar onu her zaman geriyordu, bu onun tarzı değildi. Ama en azından denemeye gayret ediyordu. Bu başarısız konuşma işe yaramış olacak ki kapının arkasından bazı sesler duyuldu.
“Aç şu kapıyı!” diye yineledi Önder, sakin kalmaya çalışarak.
“Benim senin gibi iki yüzlü bir insanla işim yok, artık tek başınasın, git buradan.” dedi Alpay, son derece sert bir tavırla.
“Bana diyene bak, asıl sen iki yüzlüsün. Dün akşam ne halt ettin? Neden beni orada tek başıma bıraktın. Seni bulamayacağımı mı sandın? Saklanma konusunda berbatsın.”
“Seni ilgilendirmez, git buradan.”
“Aç şu kapıyı dedim.”
“Açmıyorum, elimdeki hiçbir şeyi de sana vermeyeceğim. Becerebiliyorsan kendin bul, güle güle.”
Önder bunu duyunca, Alpay’ın gerçekten önemli şeyler bulduğunu ve ondan kaçırdığını anladı. Bu kez daha da öfkelendi, onun için her türlü riski göze almış, yardım etmek için her şeyi yapmıştı ama o işini hallettikten sonra kaçmayı tercih etmişti, diğer herkes gibi. Hiç kimseye hiçbir konuda yardım etmemesi gerektiğini bir türlü öğrenememişti. Bunu öğrenene kadar da darbe yemeye devam edecekti.
“Elinde olanlar her ne ise kimin sayesinde aldığını unutma! Ben sana yardım etmeseydim hiçbir halt yapamazdın.”
“Senin yardımını sikeyim! Ne yardımından bahsediyorsun, ben dünden beri neler yaşıyorum senin haberin var mı?” diye bağırdı Alpay. Önder derin bir iç çekip kollarını bağladı ve kapının pervazına dayandı. Gözlerini tavana dikerek, umursamaz bir tavırla konuşmasını sürdürdü.
“Eğer kapıyı açarsan, yüz yüze konuşarak birbirimizi daha iyi anlayabiliriz. Hem dün akşamdan beri neler yaşadığını bana daha rahat anlatabilirsin.”
“Senin gibi adi, iki yüzlü, pezevenk bir adam benim evime adım atamaz! Siktir git buradan!”
“Bu söylediklerine pişman olabilirsin.”
“Öyle mi, nasıl pişman edeceksin? Ne yapacaksın, çok merak ettim.” diye söylendi Alpay, alaycı bir ses tonuyla.
“Hakkında, kayıp ihbarı var Alpay. Şimdi ben gitsem bile kapından polisler eksik olmayacak. Çünkü komşularından birinden anahtar aldığın için senin burada olduğuna şahit. Perdelerini kapatman seni saklamıyor yani... Ayrıca biraz saçmalamışsın. Sabah geldiğimde perdelerin açıktı şimdi ise kapalı, kendi kendini ele veriyorsun. Kayıp ihbarın olduğu için tüm devriye ekiplerinde fotoğrafın var, seni gördükleri yerde alacaklar. Sonra yediğin haltlar ortaya çıkacak. Ha bir de profesör... Hastaneden belge çaldığın için seni şikâyet ederse işin bitti demektir. Hırsızlık hırsızlıktır. Daha öncesinde yaptıklarını saymıyorum bile, her türlü ceza alırsın. Televizyona çıkarsın, rezil olursun ve kariyerin biter. Bir daha hiçbir yerde asla çalışamazsın. Ama eğer şimdi beni içeri alırsan, seni tüm bu olacaklardan kurtarabilirim. Bunu yapabileceğimi biliyorsun, öyle değil mi? Seçim senin.”
Bir süre sessizlik oldu. Alpay, karar vermek için düşünüyordu muhtemelen. İstediği kadar düşünebilirdi, Önder’in acelesi yoktu.
“Dün akşam yaptığın gibi mi halledeceksin? Beni perişan ederek mi? Dün gece ormanda uyudum ve bir kamyon şoföründen yol parası dilendim. Sen ne saçmalıyorsun? Ben sana nasıl güveneceğim, söylesene!”
Önder onun ne zırvaladığını anlamaya çalışıyordu ama hiçbir şey anlamıyordu. Onu anlamakla vakit kaybetmek yerine, bu anlattıklarını duymazdan gelmeye karar verdi.
“Bu benim sorunum değil, senin aptallığın. Plana uysaydın bunları yaşamazdın.”
Bunu söyledikten sonra en azından bir şeyi anladı. Alpay kaçmamıştı. Plana sadık kalmamış ya da bir şeyler ters gitmişti ve bu yüzden buluşamamışlardı. Bunu düşündükçe ona acımaya başlıyordu, bir yandan da komik bir durumdu. Ama aklına gelen bir şeyi sormadan da edemedi.
“Kamyon şoföründen yol parası mı dilendim dedin, arabanla gelmedin mi?”
“Araba mı? Oradan bir çöpümü bile alamadım, sen ne arabasından bahsediyorsun?”
Önder bunu duyunca kollarını indirerek dayandığı pervazdan doğruldu ve gözlerini kısarak, dikkatle düşünmeye çalıştı. Sonunda hatırladı. Profesör gayet rahat bir tavırla, onun hiçbir eşyasının hastanede olmadığını söylemişti. Hatta Önder kendi gözleriyle görmek istediğinde izin vermiş ve soyunma odasında, ona ait olan dolabın içine bakmıştı, dolap boştu. Bahçede Alpay’ın da aracını görememişti. Yani profesör, Alpay’ın tüm eşyalarını saklamış ve onun eşyalarını alıp gittiğini, bir daha da gelmediğini söylemişti. Bu da onun kesinlikle bir şey sakladığını gösteriyordu. Önder sert bir şekilde kapıyı yumruklayarak bağırdı.
“Hastaneye gittiğimde senin hiçbir eşyan ortada yoktu, adam her şeyini saklamış. Ama bana senin eşyalarını alıp gittiğini söyledi.”
Kısa bir sessizlikten sonra önce kapıda dönen anahtarın, ardından aşağı inen kapı kolunun sesi duyuldu. Alpay kapıyı açtığında, suratında dehşet ve şaşkınlıkla karışık tuhaf bir ifade vardı. Berbat bir haldeydi, gözlerinin etrafında mor halkalar belirmiş, göz altları balon gibi şişmiş, gözlerinin akı kan çanağına dönmüştü. Her zaman dimdik ve havalı bir şekilde duruyorken şu an kamburunu çıkarmış, bitkin bir halde duruyordu. Dün akşam yaşadığı talihsizlik ve ormanda uyuma hikayesi gerçek olmalıydı.
“Kötü görünüyorsun, yemin ederim seni orada bilerek bırakmadım... Sadece küçük bir yanlış anlaşılma oldu, hepsi bu.”
“Arabamı da mı saklamışlar?” diye sordu Alpay, uyuşuk bir sesle.
“İçeri gireyim, sana her şeyi anlatacağım.” dedi Önder ve içeriye girip kapıyı kapattı. Sonra Alpay’ın tam karşısına geçerek, şaşkın suratına bir yumruk attı. Alpay sendeleyerek geriye savrulup duvara yapıştı. Doğrulmasına fırsat kalmadan, Önder hızla ona yaklaştı. Bir elini saçlarının arasına geçirip başını kaldırırken, diğer eliyle çenesini sıkarak söylendi.
“Bir daha bana siktir git pezevenk ya da ona benzer herhangi bir hakaret etme, anladın mı beni?”
Bu kısa uyarısını yaptıktan sonra başını sert bir şekilde itti, Alpay’ın kafası duvara çarparak, boğuk bir ses çıkardı ama herhangi bir travma geçirmesine neden olacak kadar sert çarpmamıştı. Ona zarar vermek istemiyordu, onca derdinin arasında bir de onunla uğraşamazdı. Ağır ağır salona doğru ilerledi, Alay’da suratındaki yumruk yediği bölgeyi ovuşturarak onun peşinden gitti. Acıdan gözlerini kısmış, suratını buruşturmuştu. Belli ki epey yorgun ve bitkindi, aksi halde bu yumruğun hesabını ona sorardı.
“Eşyalarımı sakladığını söyledin, arabamı da... Umarım arabama bir şey olmamıştır.” diye söylendi, acıdan boğuk çıkan ses tonuyla.
“Evet, arabanı da... Hiçbir eşyan ortada yok, ben belgeleri aldıktan sonra eşyalarını da alıp kaçtığını düşündüm.” dedi Önder ve koltuklardan birine oturdu. Evin için havasız ve her zaman ki gibi buz gibiydi. Koltuğa oturduğu an havalanıp uçuşan tozlar burun deliklerinden içeri girip, arka arkaya hapşırmasına neden oldu. Ama Alpay pisliğe ondan daha çok alışmış olacak ki bu onu hiç rahatsız etmemişti.
“Beni bırakıp gittiğini düşünmüştüm, hatta oraya hiç gelmediğini... Dün akşam çok korkunçtu! Ayrıca biraz önce, dün akşam çatlattığım burnuma yumruk attın.”
“Hadi canım. Burnun neden çatladı, kimden dayak yedin?”
“Karanlıkta bir yere çarptım, ama az kalsın dayak da yiyecektim. O adam bana neden hiçbir şey yapmadı hâlâ anlayamıyorum.”
“Hangi adam?”
Alpay sonunda ayakta olduğunu hatırladı ve Önder’in karşısına geçip oturdu.
“Planı iptal etmek için sana ulaşmaya çalışacaktım, ama telefonum yanımda yoktu. Tehlikeli hastaların tutulduğu bir kat var, oranın tüm güvenlik sistemleri ve hücre kapıları elektrik sistemine bağlıymış. Elektrikler gidince kapılar kendiliğinden açılıyormuş, saçmalığa baksana, tam bir kargaşa çıktı. Bu yüzden işi biraz geciktirdim. Çıkarken o hücrelerde kalan bir hasta beni yere düşürdü. O an öleceğimi sandım ama bana hiçbir şey yapmadı. Sonra alabildiklerimi alıp binadan çıktım ama seni hiçbir yerde bulamadım. Mecburen kaçmak zorunda kaldım.”
“İlginç ve korkunç.” dedi Önder ve dudağını bükerek sordu. “Kapılar neden açılıyor onu anlamadım, bunu bana profesör de söyledi. Bu duyduğum en saçma şey.”
“Benim de...”
“Ben de seni bekledim ama bir türlü gelmedin. İşi halledip belgeleri kendin çıkarırsın diye düşündüm, bu yüzden beklemedim. Ama keşke bekleseymişim. Sistemde bir arıza oldu, elektrikleri vaktinde veremedik. Aman, her ne ise... Sonuçta ikimiz de buradayız ve birbirimizi anladık, öyle değil mi?”
Alpay cevap olarak gözlerini devirdi ve başını başka yöne çevirdi. Bu isteksiz bir evet demekti.
“Demek eşyalarımı sakladın alçak herif, bunun hesabını soracağım! Bir de eşyalarını alıp gitti demiş, pislik!”
“Ona kızmakta haksızsın. Sen de onun değer verdiği şeyleri aldın, hem de iki kere.”
“İyi mi yapmış yani, bunu mu demek istiyorsun?”
“Olan olmuş, bundan sonrasına bakacağız. Hastaneden aldığın ne varsa hepsini bir çantaya koy...”
“Onları alıp götüreceksin, öyle değil mi? Her türlü tehlikeli işi ben yapayım, sen de el koy.”
“Evet, onları götüreceğim, ama seninle beraber.”
“Anlamadım.” dedi Alpay, başını yana eğerek.
“Anlamayacak bir şey yok, burada kalamazsın. Belgeleri topla ve yanına birkaç parça eşya al, gidiyoruz.”
Alpay hâlâ anlamamış gözlerle ona bakıyordu. Ya da anlamamazlıktan geliyordu. Sonunda ne yapması gerektiğini anlamış olacak ki ağır ağır ayağa kalktı. Salon kapısının önüne gittiğinde durdu ve dönüp tekrar Önder’e baktı. Önder derin bir iç çekerek, sehpanın üzerinde duran kâğıtları aldı. Alpay umursanmadığını anlayınca arkasını dönüp odasına gitti. Önder o hazır olana kadar belgelere göz gezdirmek istedi ama belgeler perişan haldeydi. Kâğıtların hepsi ıslaktı, çoğu yazılar bulanıktı ve hiçbir şey anlaşılmıyordu. Belki de terimleri bilmediği için anlayamıyordu. Alpay sadece birkaç harfe bakarak bunların ne anlama geldiğini çözebilirdi. Elindeki kâğıtları bir kenara bırakıp mutfağa gitti ve ocağın üzerinde kaynamaktan azalmış olan suyla kendisine bir kahve hazırladı. Sonra da salona gidip bir sigara yaktı. Kahvesiyle sigarasını içerken, Alpay salona girdi. Siyah bir kot pantolon ve siyah renkte, kısa bir şişme mont giymişti. Başına bordo bir bere giymiş, boynuna yine siyah bir atkı dolamıştı. Onu her zaman ya takım elbiseyle ya da pijamalarla görmüştü. İlk kez günlük kıyafetlerle görüyordu ve her haliyle karizmatikti. Bu da Önder’i biraz kıskandırıyordu. Elindeki çantalardan birini Öndere uzatarak, sehpanın üzerindeki belgeleri içine koymasını söyledi. Önder dosyaları ve kâğıtları dikkatli bir şekilde çantaya koyduktan sonra kapıya yöneldi. Alpay elindeki kıyafet çantasını da kapının önüne bıraktıktan sonra, evi son kez kontrol etmek için geri döndü. Önder botlarını giyinip, kapının önünde onu bekledi.
“Her yeri kontrol ettin mi?” diye sordu Önder, onun kapıya yaklaştığını görünce.
Alpay botlarını giyinirken, gözünün ucuyla ona baktı.
“Vanaları kapatmadım, gittiğim yerde aylarca kalmayacağım her halde.”
“Belli olmaz. Şimdilik sadece gideceğiz, sonrasını bilmiyorum.”
“Boktan bir plan daha. Sonrasında ne olacağını bilmeden evimi terk ediyorum. Senin aklınla iş yapan kafama tüküreyim.”
“Ben sana olacakları söyledim, gerisi senin tercihin.” dedi Önder ve onu ikna etmek için ekstra bir gayrete girmeden, merdivenleri inip binadan çıktı. İzinli olduğundan, ona tahsis edilen aracı emniyetin otoparkında bırakmıştı. Yanında, polis tarafından aranan birini bulundurduğundan, toplu taşımayı da kullanamazdı. Bu yüzden bir araç kiralamıştı. Fazla dikkat çekememek için de beyaz bir Volkswagen Polo tercih etmişti. Çantaları güvende tutmak için bagaj yerine arka koltuğa bıraktılar ve araca binip yola çıktılar. Onu kendi evinde saklayamazdı. Bir sorun çıkacağını sanmıyordu ama yine de bunu göze almak istemedi. Onu kimlik derdi olmayan, küçük bir pansiyonda saklayacaktı. Şimdilik bir haftalık ücretini peşin ödemişti. Sonrasında ne olacağını hâlâ bilmiyordu ama gerektiği zaman bu süreyi uzatarak, tekrar bir ödeme yapmak zorunda kalacaktı. Tabi bir de ne olursa olsun, kesinlikle dışarı çıkmaması için Alpay’ı tembihleyecekti. İki korkusu vardı. Birincisi, Alpay’ın bahsettiği kayıp doktorlar vakasıydı. Bu gerçekse eğer profesör onun peşini bırakmayacak ve onu da ortadan kaldıracaktı. İkinci korkusu ise Alpay’ın polisler tarafından yakalanmasıydı. O yakalanırsa ve bir araştırma yapılırsa eğer tüm yaptıkları, hatta Önder ile olan bağlantısı ortaya çıkacak ve sonunda onunla beraber kendisinin de ceza alacaktı. Bunların olmasını istemediğinden, onu güvenli bir yerde saklamaya karar vermişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...