7 Ocak 2025 Salı

Kendine Terapi (Bölüm 56)


Yattığı yerde sağa sola döndü. Gözlerini açtığında gri bulutlarla kaplı, kasvetli gökyüzüyle karşılaştı. Gözlerinin içine giren ince yağmur damlalarından korunmak için gözlerini birkaç kere kırptı. Sonra yattığı yerde başını çevirdi ve bu kez de yanı başında bulunan bir ağacın, toprağın üzerine saldığı kökleriyle karşılaştı. Güçlükle doğrulup etrafa bakındığında, bir ormanın ortasında olduğunu anladı. Nerede olduğunu ve neden burada olduğunu anlaması fazla zaman almadı. Çünkü saatlerdir buradaydı ve muhtemelen sadece kısa bir süre uyumuştu. Olanları hâlâ net bir şekilde hatırlıyordu. Hastaneden kaçtıktan sonra izini kaybettirmek için hastane yolundaki ormana dalmış, toprak yoldan uzaklaşmış ve yolunu kaybetmişti. Etrafta gidip sığınabileceği hiçbir yer yoktu. Onca yolu yürüyecek hali de yoktu. Hele bu halde otostop çekmeye asla kalkışamazdı. Onu aracına alacak olan kişi ilk iş olarak onu ya bir hastaneye ya da polise götürecekti. Suratı ve üzeri kan içindeydi. Ayrıca gece ormanda uzun süre vakit geçirdiğinden ve sonra dayanamayarak olduğu yerde uyuya kaldığından, baştan aşağı çamura bulanmıştı. En çok da bu sebepten onu kimse aracına almazdı. Kimse tanımadığı ve ne halt olduğunu bilmediği bir kaçık için aracını kirletmezdi. Yattığı yerden doğrulduğunda, tüm vücudunun kas katı olduğunu fark etti. Hem bozuk zeminde uymaktan hem de dondurucu soğukta kasıldığından, tüm vücudu taş kesilmişti. Şu an nasıl hâlâ hayatta olduğuna bile şaşırıyordu. Şimdiye çoktan ölmesi gerekirdi. Ya soğuktan donarak ya da vahşi hayvanlara yem olarak... Herhangi bir kent ormanı ya da şehre yakın bir yer yer olsa, belki vahşi hayvanların burada bir işi olmazdı ama burası şehirden çok uzaktı. Ayrıca manastırın yolunu kendisinden, orada çalışan personellerden ve oraya giden birkaç polisten başka kimsenin kullandığını düşünmüyordu. Binayı orayı her kim inşa ettiyse amacına ulaşmış olmalıydı, sonuçta manastırın anlamı tam olarak buydu. Dış dünyadan izole olmak... Manastır binası tam anlamıyla dış dünyadan izole bir yerde bulunuyordu. Ayağa kalkmaya çalışırken biraz sarsıldı ama sonra dengesini sağlamayı başardı. Başı dönüyor, dizlerinin bağı çözülüyor, midesi bulanıyordu. Belki bunların hepsi açlıktan da olabilirdi ama şu an soğuktan başka hiçbir şey hissetmiyordu. Yanında olan dosyaları, zarar görmemeleri için önlüğünün içine koymuştu ama bu hiçbir fayda etmemişti. Dosyaların bir kısmı tamamen ıslanmış, çamura bulanmıştı ama en azından yazılar hala okunuyordu. Onlara şimdi daha dikkatli davranmalıydı. Kendisine bir yön belirleyerek yürümeye başladı. Gittiği yönün nereye çıkacağını bilmiyordu, en azından bir yola çıkacağını düşünüyordu. Sonuçta bu orman sonsuz değildi, dört bir yanında mutlaka bir çıkış vardı. Ne olursa olsun yola ulaştığında karşısına çıkacak olan ilk aracı durduracak ve yardım isteyecekti, başka çaresi yoktu. Bundan sonra başına gelecek olan hiçbir şey, şu an bulunduğu durumdan daha kötü olamazdı. Ama bir şeye net olarak karar vermişti. Önder başkomiser artık yalnızdı, ona asla yardım etmeyecek, hiçbir konuda bilgi vermeyecekti. Hatta zor kullanmaya kalkarsa, gerekirse onu şikâyet bile edebilirdi. Hem işe yarayıp yaramayacağı belli olmayan boktan bir plan kurmuş hem de en kötü anda onu bırakıp gitmişti. Hatta o an hastanenin yakınlarında olduğundan bile emin değildi, belki de hiç gelmemişti. Her ne ise... Sonuçta onu yarı yolda bırakmıştı. Bütün gece tekrarladığı şey sadece başkomisere küfürler saydırmaktı. Zaten sonra da uyuya kalmıştı. Uyumasaydı buna sabaha kadar devam edebilirdi. Nihayet ormanın bittiği yere gelmişti. Bunu görünce heyecanlandı ve hızlandı. Gerçekten bir yola çıkmıştı. Etrafta herhangi bir araç görünmüyordu, burada oturup bekleyemezdi, yoksa soğuktan donacaktı. Bir araç görene kadar yol kenarında yürümeye başladı, etraf son derece sessizdi. Bir aracı kaçırmamak için sık sık arkasına dönüp bakıyor, ama her defasında boş yolla karşılaşıyordu. Yürürken bir yandan da düşünüyordu, acaba o gittikten, daha doğrusu kaçtıktan sonra hastanede neler olmuştu? Eşyalarını orada bıraktığından dolayı kaçtığını illa ki anlamışlardı. Peki ondan sonra ne olmuştu? Eşyalarını, özellikle arabasını bir daha nasıl geri alacaktı bilmiyordu. Bunu Önder kesin halledebilirdi ama hayır, ondan hiçbir şey istemeyecek ve ona asla yardım etmeyecekti.
Bir süre yürüdükten sonra sessizliği, boğuk bir ses bozdu. Arkasını döndüğünde, yolda ilerleyen bir kamyon gördü. Heyecanla olduğu yerde durdu ve sol elini kaldırıp, durması için işaret yaptı. Kamyon yanına yaklaşınca önce yavaşladı, sonra tekrar hızını artırarak birkaç metre daha ilerledi. Alpay tam onun arkasından da küfürler savuracaktı ki kamyon durdu ve geri geri geldi. Ön yolcu kapısının camı açıldı ve iri yarı, kirli sakallı ve göbekli bir adam göründü. Tam bir kamyon şoförü profiliydi.
“Yolda mı kaldın?” diye bağırdı adam, hurda kamyonun motorunun gürültüsünden kendi sesini duyurabilmek için.
“Evet, beni şehir merkezine bırakır mısınız?” Alpay ne kadar kötü durumda olduğunu konuşmaya başladığında anladı. Konuşurken boğazına dikenler batıyor, kupkuru bir boğazla konuştuğundan öksürüyor ve sesi kendisinin bile duymakta zorlanacağı derecede kısık çıkıyordu. Üstelik çenesi titriyordu ve dişlerini sıkarak konuşuyordu. Konuşmak bile onu yoruyordu.
“Ben sanayiye gideceğim, anca yolumun üzerinde bırakırım.” dedi şoför. Alpay hiç itiraz etmeden kabul etti. Adam onu aracına kabul etmişken onun hiçbir itiraz hakkı yoktu. Hemen araca atladı. Aracın içi ona sanki bir fırının içindeymiş hissi vermişti. Sıcacık bir fırın. Sıcaklığı hissetmeye başladığında kasları yavaş yavaş gevşemeye başladı. Bir süre sonra çenesinin titremesi durdu ve vücudunu serbest bırakarak, rahatlamaya çalıştı. Artık titremiyordu ama vücudu hala ağrıyordu. Ağrıları iliklerine kadar hissediyordu. Üstü başı hala kan ve çamur içindeydi, ama yüzünün ne halde olduğunu bilmiyordu. Adam bununla ilgili bir soru sormadığına göre yağmur yüzündeki kanları temizlemiş olmalıydı. Arabanın radyosunda bir haber kanalı açıktı. Haberi sunan adam bugün başlayıp yarın akşama kadar devam edecek olan sağanak yağmurdan ve saatte yetmiş kilometreye ulaşacak olan şiddetli bir fırtınadan bahsediyor ve herkesi tedbirli olmaları konusunda uyarıyordu. Alpay bunu duyunca, bir an önce evine dönmesi gerektiğine karar verdi. Evine girer girmez yapacağı ilk şey kaynar suyun altına girmek olacaktı. Hayır, önce sıcak bir şeyler içecekti. Bu fikri de beğenmeyince üzerini değiştirerek uymaya karar verdi. Bu kulağa çok daha etkileyici geliyordu. O kafasında planlar yaparken, kamyon şoförü onun tüm düşüncelerini dağıttı.
“Epey güzel hırpalanmışsın, kim yaptı bunu sana?”
Alpay başını çevirip adam baktı ve biraz önce söylediklerini algılamaya çalıştı. Söyleyecek bir şeyler düşündü ve aklına gelen ilk yalanı söylemek için dudaklarını araladı. Ama adam onun konuşmasına fırsat vermeden yeni bir soru daha sordu. Karşısındakini bekleyecek sabrı yoktu anlaşılan.
“Hastaneye gidelim mi ya da polise, seni fena benzetmişleri. Doktor musun?”
“Evet... Evet doktorum...”
“Doktorları dövdüklerini biliyoruz da senin gibi dayak yiyeni ilk kez görüyorum. Orada ne yapıyordun? Buralarda hastane falan yok.” Adam durakladı ve Alpay’ın kucağında tuttuğu belgelere bakarak, soru bombardımanına devam etti. “O elindekiler ne? Dayaktan kaçarken adamlara gıcıklık olsun diye belgelerini de mi aldın yoksa, onları ne yapacaksın ki?”
Alpay gözlerini yumarak, gidecekleri yere bir an önce varmak için dua etti.
“Neden konuşmuyorsun, sadece muhabbet etmeye çalışıyorum. Bana anlatabilirsin. Biz de çok dayak yedik, bunda utanacak bir şey yok.”
“Dayak falan yemedim.” dedi Alpay sonunda. “Sadece ufak bir kaza... Lütfen, konuşacak halde değilim.”
“Tamam, kızma hemen. Hastane veya polis?”
“Hayır, sadece binaların olduğu bir yerde beni indir yeter.”
“Sen bilirsin.” dedi adam ve tekrar yola döndü. Şehir merkezine vardıklarında, adam ona tam olarak nerede inmek istediğini sordu. Merkeze gelmiş sayılmazlardı, ama en azından etrafta arabalar ve insanlar vardı. Bir başına kalmayacaktı.
Tabi bu da tehlikeli bir durumdu, onun halinden şüphelenen birileri polisi arayarak onu ihbar edebilir, yakalanmasına neden olabilirdi. Tabi dikkat çekmemek için gizlenmeyi bilirse bu durumdan kurtulabilirdi.
Onu ele veren ve kabak gibi ortada olmasını sağlayan şey elbette üzerindeki doktor önlüğüydü. Hastaneden çıktığından beri onu üzerinden hiç çıkarmamıştı çünkü üzerinde yalnızca beyaz bir gömlek vardı. Az da olsa onu soğuktan, belgelerini de yağmurdan koruyacağını sanmıştı ama öyle olmamıştı. Hiçbir işe yaramamıştı. Önlüğünü çıkarıp elindeki belgelere sardı, böylesi biraz daha iyiydi. Kamyon durdu ve adam dönüp Alpay’a baktı. Alpay daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya karar verdi ve utanıp sıkılarak sordu.
“Telefonumu ve cüzdanımı çaldılar. Üzerimde hiç yol parası yok, acaba...”
Adam sırttı ve elini ağır ağır torpidoya attı. Oradaki cüzdanını alıp, içinden iki yüzlük bir banknot çıkarıp ona uzattı.
“Geçmiş olsun... Al bakalım, bu sana yeter herhalde.”
“Yeter, teşekkür ederim. İsterseniz bana bir IBAN numarası verin, uygun olduğum bir zaman size paranızı geri göndereyim.”
“Daha neler! İnsanlık hali, hepimizin başına her şey gelebilir. Hadi, güle güle.”
Alpay ağır ağır başını sallayarak araçtan indi ve kamyon oradan uzaklaşırken, olduğu yerde durup etrafına bakındı. Bir taksi buldu ve evinin adresini verdi. Evine doğru giderken hiç düşünmediği bir şey aklına geldi. Acaba Önder başkomiser onu orada bekliyor muydu? Artık onunla karşılaşmak istemiyordu. Hem de hiçbir zaman. Yokluğunu fark ederek polise gidecek herhangi bir yakını olmadığından bu konuda içi rahattı, evine gelen giden olmayacaktı. İşe gitmediği için profesör de onun yokluğundan endişelenip polisi falan aramazdı çünkü polislerden nefret ediyordu. Eğer Alpay’ın elindeki belgeler önemli belgelerse, o zaman kendisini ele verirdi. Ama bu belgelerin hiçbir önemi yoksa ve sıradan belgelerse, o zaman Alpay’ın başını yakmak için her şeyi yapabilirdi. Kararsız kalmasına rağmen yine de evine gitti. Kamyon şoförünün verdiği para taksiye yetmeyince, evden para alacağını söyleyerek taksiciyi binanın önünde bekletti ve dairesine çıktı. Tamam ama evine nasıl girecekti? Olduğu yerde, kendi etrafında bir tur attı ve kapıyı nasıl açacağını düşündü. Zor durumlar için üst komşusuna bıraktığı yedek anahtarı hatırladı. Yaşlı kadın onun bu halini görünce onu soru yağmuruna tutacaktı, ama Alpay bundan da sıyrılmanın bir yolunu bulacağını düşünerek üst kata çıktı ve komşusunun kapısını çalarak, anahtarını istedi. Yaşlı kadının anahtarı uzatırken soruduğu tüm sorular, Alpay’ın bir kulağından girip diğerinden çıktı ve hiçbirini umursamadan, dairesine inip içeri girdi. Çalışma masasının çekmecesine sakladığı paraların içinden bir miktar alıp taksiciye verdi ve tekrar dairesine çıkıp, kapıyı kilitledi. Evde olduğu anlaşılmasın diye tüm camların güneşlik perdelerini kapattı. Sonra hiçbir şey düşünmeden, hiçbir plan yapmadan kendisini banyoya attı. Şofbeni açıp suyu en son sıcaklığa getirdi ve lavabonun üzerindeki aynaya bakmamaya çalışarak, üzerindeki her şeyi çıkarıp yere bıraktı. Sonra hiç düşünmeden kaynar suyun altına girdi. Banyo şimdiden buharlanmaya başlamıştı ama bu kaynar sıcaklığı hissetmiyordu, su ona gayet normal bir sıcaklıkta gibi geliyordu. Önce kollarını bedenine sararak, iyice ısınmaya çalıştı ve vücut sıcaklığının normale dönmesini bekledi. Ama normale dönmekten ziyade sıcaklığı daha da artıyordu. Sonra vücudunun her yerini, özellikle yüzünü güzelce ovalayarak, üzerindeki kirlerden arınmaya çalıştı. İşini halledip banyodan çıktığında, tarif edilemez bir rahat hissediyordu. Üzerine pijamalarını giyinip, bir şeyler yemek için mutfağa gitti ama yemek hazırlamaya hiç hali yoktu. Onun yerine bir sandviç hazırladı. Yanında içmek için de çay yapacaktı ama çayın demlenmesini bekleyemedi. Ocağa çay için su koyarak, sandviçiyle beraber salona gidip televizyonu açtı. Henüz akşam olmadığından, televizyon ışığı dışarıdan görünmeyecekti. Şimdi izleyebildiği kadar izleyebilirdi ama akşam olduğunda, tüm ışıklar kapalı kalacaktı. Hastanede yaşananlarla ilgili bir şeyler olup olmadığını anlamak için bir haber kanalı açtı. Siyaset haberlerini görünce kanalı değiştirip başka bir kanalı açtı. Orada da siyaset haberi vardı. Sadece siyaset. Sonra profesörün o binaya polisleri bile zar zor aldığını hatırladı. Kaldı ki orası dış dünyadan tamamen kopuk bir yerdi. Profesör kendisini riske atacak veya ifşa edecek bir şey yapmazdı, bu yüzden orada yaşanan herhangi bir olayın televizyonda yayınlanması imkânsızdı. Bunu anlayınca televizyonu kapatıp sehpanın üzerine bıraktığı, çamura ve kana bulanmış beyaz önlüğüne sarılı belgeleri alıp dikkatli bir şekilde incelemeye başladı. Islandığından dolayı yazıların çoğu bulanıklaşmıştı ama zor da olsa okunuyordu. İlk sayfanın en başında yazan yazıları okuduğunda, bunun artık orada çalışmayan bir doktora ait olduğunu anladı. Diğer sayfaları karıştırdı ve okumaya devam etti. Dikkat çekici bir şey bulmayı umuyordu ama doktorun kişisel bilgileri, günlük çalışma rutinleri, profesörün onun hakkındaki görüşleri ve son olarak işinden istifa etmesinin sebepleri dışında bir şey bulamamıştı. Bütün o korkunç şeyleri, gereksiz ve işe yaramaz bilgiler için yaşamamış olmayı umuyordu. Üstelik oraya bir daha gidemeyecekti. Bundan sonra oraya tekrar dönemeyeceği gibi herhangi bir yerde de çalışamayacaktı. Kısacası çalışma hayatı tamamen bitmişti. Şimdi sakin kafayla düşününce ne kadar saçma bir şey yaptığını anlamaya başlamıştı. Belki Önder’in aklına uyup bu saçma planı uygulamasaydı, kendi bildiği gibi davranmaya devam etseydi bunları yaşamayacaktı. Ama artık her şey için çok geçti. Bu iş elindeki birçok şeyi almış, onu büyük zarara uğratmıştı. Elindeki belgeyi bırakıp başka bir dosya aldı. Bunları karanlıkta gelişi güzel seçtiğinden ve çıkarken yere düşürüp dağıttığından, hepsi karma karışıktı. Hangi belgenin hangi dosyaya ait olduğu ve hangisini hangi belgenin devamı olduğu anlaşılmıyordu. Yine de önemli bir şeyler bulma umuduyla okumaya devam etti. Bu dosya da başka bir doktora aitti. Hepsinin tek bir ortak noktası vardı. İşten ayrılma sebepleri, sıkı disiplin ve katı kurallardı. Okuduğu diğer dosyalarda da sebepler aynıydı. Sıkı disiplin ve katı kurallar. Bu işten ayrılma sebebi hepsinin aklına aynı anda gelemezdi. Ya da birinin katlanamadığı duruma bir diğeri katlanabilirdi. Üstelik Alpay bile katlanabildiyse, bir başkasının mutlaka katlanması gerekirdi. Bir işten ayrılma sebebi, ancak bir kişinin aklına gelebilirdi. Sebep ne olursa olsun hepsinin dosyasına aynı sebebi yalnızca bir kişi yazabilirdi. O da profesör. Eğer bunlar bilinçli olarak yazıldıysa, belki de o hastanın dediği gibi oradan ayrılan doktorların hepsi ortadan kaybolmuştu. Alpay’ın aklına daha korkunç bir fikir geldi. Belki de doktorlar asla istifa etmemişti. Oradan asla ayrılmamışlardı ve o hastanenin içinde kaybedilmişlerdi. Reya’nın bebeğine yapıldığını söylediği gibi. Belki de o bebeğe her ne yapıldıysa, bu doktorlara da aynısı yapılmıştı. Bunu düşününce tüyleri ürperdi. Orada olduğu süre içinde her zaman tedirgin hissediyor, can güvenliğinden endişe ediyordu. Dışarıdan bakınca gayet normal ve güvenli bir hastane gibi görünüyordu ama güvenlik önlemleri, yalnızca hastalar için geçerliydi. Özellikle de kendisine yapılanlara bir türlü anlam veremiyordu. Profesörün onu hastanesinde tehditle tutmasından ve onu sürekli tehlikeye sokmasından anladığı tek şey, bir sebepten dolayı ondan hoşlanmamış olması ve bu yüzden onu zor duruma sokmasıydı. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Ama neden? En azından sonu o hastanın bahsettiği doktorların ki gibi olmadan, oradan kurtulduğuna şükrediyordu. Kısa bir süre düşündükten sonra aslında kurtulamayacağını düşünmeye başladı. Belki de onun sonu da diğerleri gibi olacaktı. Profesör onun tüm yaptıklarını artık anlamış olmalıydı. Hem dün gece yaşananların sebebini hem de odasına ve arşive gizlice girenin o olduğunu ve neyin peşinde olduğunu anlamış olmalıydı. Eğer her şeyi doğru anladıysa, ortadan kaldırılmak için sadece birkaç haftası vardı. Tıpkı diğerlerinin hastaneden ayrıldıktan bir süre sonra ortadan kayboldukları gibi o da bir süre sonra ortadan kaybolacaktı. O bir ay içinde toplayabildiği kadar bilgi toplayacak, olayları açığa kavuşturacak, her şeyi polise anlatarak manastırın kapısına kilit vurduracaktı. Bir de Reya... O aklına geldiğinde midesinde bir yanma hissetti. Oradaki hastaların içinde en savunmasız olanı oydu. En azıdan Alpay öyle hissediyordu. Onu orada bırakarak ölüme terk edemezdi. Bu zamana kadar nasıl hayatta kaldığını bilmiyordu ama bundan sonra ona yardım etme şansı vardı. Onu kurtarabilirdi. Gözlerini bir noktaya sabitlemiş öylece düşüncelere dalmıştı. Çalan kapının sesiyle yerinden sıçradı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...