3 Ocak 2025 Cuma

Kendine Terapi (Bölüm 55)


Araca bindiğinde sırılsıklamdı ve öfkeden burnundan soluyor.
“Ne oldu, belgeler nerede?” diye sordu, Selim komiser.
“Gelmedi ama umarım bir şeyler almayı başarmıştır.” demekle yetindi Önder.
“Bizimle beraber gelmeyecek miydi?”
“Hayır, işi bittiğinde kendisi çıkacak. Sıradan bir olay gibi görünmesi için orada kalması gerek.”
“Gidiyoruz o zaman.”
“Evet, gidelim.”
Önder aracın torpidosundan birkaç peçete alıp, yüzünü ve saçlarını kurulamaya çalıştı. Sonra üzerindeki mikrofonu ve kulaklığı fark etti, onları neredeyse unutmuştu çünkü küçük bir arıza yaşanmış, bu yüzden ikisi de çalışmamıştı. Selim aracı çalıştırdığı sırada, Ali komiser onu durdurdu.
“Bir sorun var.”
“Ne?” diye sordu Selim komiser.
“Sistemde bir sorun var, dondu galiba.”
“Hadi, saçmalama...” diye söylendi Önder.
“Uğraşıyorum başkomiserim, süreyi çoktan aştık ama elektriği veremiyorum, sistem çalışmıyor.”
“Bunu yolda halledebilir misin? Buradan uzaklaşmalıyız.”
“Hallederim tabi ki ama neden böyle oldu anlamadım. Eğer düzeltemezsem başımız derde girer.”
Selim komiser aracı çalıştırıp gaza bastığında Ali komiser hâlâ bilgisayar ile uğraşıyor, sistemi düzeltmeye çalışıyordu. Bir bakıma haklıydı, zamanı çoktan aşmışlardı ve bunu düzeltemezse başı derde girecekti. Önder kendisini pek umursamıyordu, ama arkadaşını ve hiç tanımadığı bir adamı da bu işe o bulaştırmıştı, onların başını da belaya sokacaktı. Neyse ki buraya geldiklerini Alpay doktor ve onlardan başka bilen kimse yoktu. Kullandıkları araç Selim’in kişisel aracıydı, yani takip edilmiyordu. Ama sistemi düzeltemezlerse ve hastane yetkilileri bunu düzeltmek için başka yetkilileri ararsa, sorunun kaynağı araştırılır ve arkalarında bıraktıkları izlerle yakalanabilirlerdi. O zaman da bu işin sorumluları Selim ve Ali komiser olacaktı. Çünkü bu iş ile ilgisi olanlar onlardı. Hastaneye giden tek yol olan toprak yoldan çıkıp, asfalta girdiler. Önder’i evine bıraktıktan sonra gittiler. Ali zor da olsa sorunu gidermiş, hastanenin elektriğini tekrar açmıştı. Ama onun aklı Alpay doktordaydı. Eve girdiğinde saat on bir buçuktu. Hemen telefonuna sarılıp Alpay’ın numarasını çevirdi, telefon defalarca çaldı ama açan olmadı. Elektrik kesintisinden dolayı işlerini geç bitirmiş bu yüzden hastaneden geç ayrılmış olabilirdi. Henüz evine veya Önder’in evine varmış olmasa da yolda olmalıydı. Tekrar aradı ama yine açan olmadı. Bıkkınlıkla telefonu sehpanın üzerine bıraktı ve üzerindeki kabanını çıkararak rahatlamaya çalıştı. Dışarıdan eve yeni girdiği için ev şimdilik sıcak geliyordu, ama bir süre sonra üzerine bir battaniye ya da bir hırka alması gerekecekti. Sıcak bir çay içmek için ocağa su koydu ve tekrar salona geçerek, televizyonu açtı. Alpay’dan bir haber almayı bekleyene kadar uyumamak için televizyon kanallarını dolaştı. Bir haber kanalı açtığında, şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı. Ekranda soruşturmayı devralan yeni ekibin başkomiseri Orhan vardı. Merakla televizyonun sesini açtı ve orada ne aradığını, mikrofonlara ne zırvaladığını anlamaya çalıştı. Bir muhabirin sorduğu soruya cevap veriyordu.
“Evet. En başından beri titizlikle çalıştık, her zamanki gibi ama bu çok büyük bir dava olduğundan, ekstra özen gösterdik.”
Bir kadın muhabir sordu.
“Katillerin hepsinin yıllar önce aynı hastanede tedavi gören hastalar olduğunu söylediniz. Bu ne anlama geliyor? Hastalarını katile dönüştüren bir doktor mu var yoksa?”
Başkomiser cevap veriyor.
“Hayır hayır, böyle bir şey söz konusu olamaz! Bu sizin izlediğiniz filmlerde ya da okuduğunuz kitaplarda olan, sigarayı bıraktıracağını söyleyerek insanları hipnoz ile kandırılarak seri katile dönüştüren çılgın doktorlardan biri değil.” Bir kahkaha attı ve devam etti. “İnanın bana profesör son derece tecrübeli bir adam. Katilleri yakaladık ve dava kapandı, hepsi bu.”
Muhabir soruyor.
“Katillerin hepsini yakaladınız, dışarıda bu olayla ilgisi olabilecek başka bir katil kalmadığına emin misiniz? Çünkü insanlar çok tedirgin, olay medyaya yansıdığından beri sokağa çıkmaya korkuyorlar.”
Komiser gözlerini devirerek, iğrenç bir şekilde sırıttıktan sonra devam etti.
“Halkımız gönül rahatlığıyla sokağa çıkabilirler. Dediğim gibi, katillerin hepsini yakaladı. Ekibimin azimli çalışmaları ve benim de tecrüben sayesinde şu an üç kişi demir parmaklıkların arkasında.”
Muhabir soruyor.
“Üç tane katil olduğunu söylediniz, yani çifte cinayetleri bir kişi mi işledi?”
Başkomiser cevap veriyor.
“Hayır, sadece bir çifte cinayet var. Diğer iki cinayet de farklı kişiler tarafından işlendi.”
Muhabir soruyor.
“Peki ormanda ağaca asılı olan kurbanın katili...”
Başkomiser cevap veriyor.
“O kurbanın katilini hâlâ arıyoruz ama onun bu seri cinayetlerle bir ilgisi yok. Çünkü hiçbir bakımdan bu cinayetlerle bir benzerlik göstermiyor.”
Önder sert bir şekilde kumandanın tuşuna basarak televizyonu kapattı ve kumandayı yere fırlattı. Hadi oradan, pezevenk! Sağlam bir cihaz olmalıydı çünkü hâlâ tek parçaydı. Başkomiserin sözleri onu çileden çıkarmıştı. Ekibimin azimli çalışmaları ve benim tecrübelerim sayesinde... O cinayetin seri cinayetlerle bir ilgisi yok, hiçbir benzerlik göstermiyor. Nereden bakarsan bak bok gibi bir işti. Hangi birine sinirleneceğini şaşırmıştı. Hem onların çalışmaları görmezden geliniyor, sanki olayla en başından beri onlar ilgileniyormuş gibi tüm ilgi onlara gösteriliyor, hem de olayla alakalı bir cinayet görmezden geliniyor, bu sayede de katillerden birinin dışarıda özgürce dolaşması sağlanıyordu. Ormanda bulunan cesedin de bu cinayetlerle ilgili olduğu kesindi ama salak adam bunu görmezden geliyordu. Üstelik katilleri onlar yakalamamıştı, kimse yakalamamıştı. Sadece tesadüfen bulunmuşlardı hepsi bu. Ama başkomiser egosunu tatmin etmek için tüm bunları kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Kollarını dizlerine dayamış bir bacağını sallayarak çenesini sıvazlıyor, öfkesini dindirmeye çalışıyordu. O adamın tüm egosunu yerle bir etmenin tek bir yolu vardı. O da ormanda bulunan kurbanın diğerleriyle aynı kaderi paylaştığını ve bir hasta tarafından öldürüldüğünü ispatlamaktı. Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ama deneyecekti. Tekrar telefonuna sarılıp adli tabibi aradı, telefon biraz geç açıldı ve saat geç olmasına rağmen, onu oldukça dinç bir ses karşıladı.
“Başkomiserim... Saatten haberiniz yok herhalde, sizi uyutmayan şey nedir?” diye sordu adam.
“Sizden bir şey rica edeceğim.” dedi Önder ve duraksadı. İsteyeceği şeyin kabul edilmeyeceğini biliyordu, bu yüzden onu nasıl ikna edeceğini düşünüyordu.
“Yine ne isteyeceksiniz?” diye sordu adam, bıkkınlıkla iç çekerek.
“Sadece birkaç soru sormak istiyorum. Biraz önce televizyonda Orhan başkomiseri gördüm, dedikleri doğru mu, bütün katiller yakalandı mı?”
“Evet, hepsi yakalanmış ama sonrasında olanlar hakkında bilgim yok.”
“Peki ormanda bulunan ceset... Neden onu bu cinayetlerden ayrı tutuyorlar? Sizce de gerçekten farklı bir vaka mı?”
“Ormanda bulunan ceset mi? Evet, hatırladım. Gerçeği söylemek gerekirse benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da var. Bu cinayeti diğerleriyle bağdaştırmak için tek seçenek kimlik teşhisi, ama bunu henüz yapamadık. Biliyorsunuz, ceset çok kötü durumda ve başı yok. Bu iş epey yavaş ilerliyor.”
Önder kaşlarını çatarak tekrar sordu.
“Benzerliklerle farklılıklar nedir?”
Adli tabip derin bir iç çekti ve birkaç saniye bekledi. Muhtemelen cevap verip vermemek konusunda kararsız kalmıştı. Ama sonunda kararını verdi.
“Bakın! Beni fazla zorluyorsunuz başkomiserim, hâlâ bu dava ilgilendiğinizi biliyorum ama Orhan başkomiserin televizyonda söyledikleri canımı sıktı. Size bu yüzden bilgi vereceğim. Bir dakika bekleyin.”
Önder rahatlamış gibi iç çekti ve adli tabibin konuşmasını bekledi. O sırada telefonu kulağından çekerek, Alpay’dan herhangi bir arama ya da mesaj olup olmadığına baktı, hiçbir şey yoktu. Telefonu tekrar kulağına dayayarak adli tabibi dinlemeye devam etti.
“Bir bakayım, işte burada. Açıkçası ben bile kararsız kaldım başkomiserim. Kurbanın vücudunda herhangi bir kesici veya delici alet izine rastlanmadı. Vücudundaki yaraların hiçbiri düzgün kenarlara sahip değil. Bu da kurbana işkence eden her kim ise tüm bunları kendisinin yaptığını gösteriyor, diğerlerinde olduğu gibi.”
“Ağzıyla yani...”
“Emin değilim ama olabilir, bazı yaralar elle yapılacak şeyler değil ama ellerini kullanmış olabileceği yaralar da var. Biliyorsunuz, hava durumundan dolayı cesedin üzerinde pek fazla kanıt yok. Vücudunun hiçbir yerinde herhangi bir DNA izine de rastlanmadı. Ama bunlar kayıp olan kafasında ya da yok olan bölgelerinde varsa orasını bilemem, elimizdeki cesette bu tür izlere rastlanmadı. Cesedin organları patlamış, tırnakları dökülmüş ve dokular sıvılaşmaya başlamış. Bu da cesedin en az dört haftalık olduğunu gösteriyor. Yani yıl başı gecesinde öldürülmüş olabilir.”
“Her şey diğer kurbanlarla aynı görünüyor. Üstelik yıl başı gecesi öldürüldüğünü söylüyorsunuz. Emin olamadığınız şey nedir anlamadım.”
“Cesedin yeri ve konumu. Bu size de tuhaf gelmedi mi? Diğer kurbanların hepsi yolda yürürken, oldukları yerde öldürüldü ve orada bırakıldı. Özel olarak hiçbir çaba sarf edilmemişti. Ama bu ceset bir ormanda bulundu ve kendi kemeriyle, ayaklarından ağaca asılmıştı. Neden diğer katiller bu zahmete girmezken bu katil girdi? Bu daha çok infaza beziyor. Ağaca canlıyken asılarak da işkence görmüş olabilir, öldükten sonra güç gösterisi olarak da asılmış olabilir.”
Önder derin bir iç çekerek başını sıvazladı. Adli tabibin dediği gibi benzerlikler ve farklılıklar eşitti ve aynı seri cinayetlere ait olup olmadığını ispatlamanın tek yolu, kimlik tespitiydi.
“Peki DNA’sından herhangi bir şey bulamadınız mı?” diye sordu, ama bunu sorduğuna hemen pişman oldu. Ona işini öğretiyormuş gibi bir izlenim vermişti.
“Diş kayıtlarından bir şansımız olabilirdi ama dediğim gibi, başı yok. Zaten ceset tanınamaz halde. Başı olsaydı da işe yarayacağını sanmıyorum. DNA sonuçları çıkınca oradan bir şeyler bulmaya çalışacağız. Son bir ay içinde yapılan kayıp ihbarlarından bir şey buluruz diye düşünüyorum, ama şimdiye kadar bize herhangi bir kayıp ihbarıyla ilgili bir bilgi gelmedi.”
“Anladım. Bir gelişme olursa bana haber verir misiniz? Söz veriyorum aramızda kalacak.”
“Tabi ki veririm başkomiserim. Ama bu işe fazla dalmayın derim.”
“Anlıyorum, iyi geceler.”
Önder telefonunu kapattığında, hâlâ Alpay’dan bir arama ya da mesaj yoktu. Telefonunu yanına koyup başını arkaya yasladı ve biraz dinlendirmek için gözlerini kapattı. Kısa bir sürede sonra da uykuya daldı. Bacağında hissettiği bir titreşimle gözlerini açıp doğruldu. Etrafa bakındığında, salonun loş bir şekilde aydınlık olduğunu fark etti. Gün doğmuş, gri gökyüzünün kasvetli ışıkları kalın perdelerin arasından süzülerek içeri girmeye çalışıyordu. Bütün gece uyumuştu. Bunu anlayınca aniden doğruldu ve hemen yanında duran cep telefonunu eline aldı. Ekrana baktığında bir cevapsız arama olduğunu gördü. Arayan her kim ise o telefonu açana kadar karşı taraf çoktan kapatmıştı. Alpay olduğunu düşünerek heyecanla arama bölümüne girdi ama arayan, yardımcısı Fırat’tı. Alpay doktordan hâlâ ne bir arama ne de bir mesaj vardı. Fırat’ı geri aradı. Telefonun başında bekliyormuş gibi anında açtı.
“Tatilde olduğumu bilmiyor musun?” diye geveledi Önder, uyuşuk bir sesle.
“Bugün cumartesi, benim de izin günüm ama işe gelmek zorunda kaldım, bil bakalım ne oldu?”
“Ne?” diye sordu Önder, umursamaz bir tavırla. Gözlerini ovuşturarak başını tekrar geriye attı ve koltuğa iyice yayıldı.
“Görkem KALAY diye birisi bir kayıp ihbarında bulunmuş, hem de direkt bize gelerek.”
“Kayıplardan bize ne? Bu bizim işimiz mi?”
Bunu söyledikten sonra, aklına ormanda bulunan ceset geldi. Bu ihbarın o cesetle bir ilgisi olabilirdi. Ama hayır. Ceset bir aydır oradaydı ve hiç kimse bir yakını kaybolduğunda bir ay beklemezdi. Kayıpta bir parmağı yoksa tabi. Ama öyle olsa bile soruşturma başka bir ekipteydi, neden ihbar diğer ekibe değil de onlara yönlendirilmişti?
“İhbarı yapan kişiyi daha önce gördük. Alpay doktorun evinde görüştüğü hastası, hatırladın mı?”
Önder aniden yayıldığı yerden doğruldu ve Fırat’ın söylediklerine dikkat kesildi.
“Hatırladım, bizimle ne alakası varmış?”
“Alpay doktor hakkında ihbarda bulunmuş, adam iki gündür ortada yokmuş. Bunu daha önce hiç yapmadığı için endişelenmiş. Bu yüzden direk bize gelmiş.”
“Kayıp mı?” diye sordu Önder, titreyen bir sesle. Sonra yutkundu. Dün gece yaptıkları hata aklına geldi. Elektrik sisteminde çıkan arıza... Üstelik bu işi ona zorla yaptırmıştı. Aslında pek zorla sayılmazdı, karşılıklı olarak bir anlaşma yapmışlardı hepsi bu. Şimdi işi bitmişti. Hem doktorun başına bir iş gelmesinden hem de onun kaybından dolayı yaptıklarının ortaya çıkmasından deli gibi korkuyordu. Plandaki bazı açıklıklar ve hatalar her şeyi berbat etmişti. Ama asıl sorun şuydu. Alpay doktor hastaneden hiç çıkmamıştı, buna emindi çünkü dakikalarca bahçede durup onu beklemişti. Başına bir şey geldiyse eğer mutlaka o hastanede gelmişti. Belki de boşuna telaşlanıyordu. Belki de elektriklerin kesilmesinden kaynaklanan bazı sorunlar çıkmıştı ve doktor da o sorunların giderilmesine yardımcı olmak için fazladan mesai yapmıştı hepsi bu. Böyle bir durumda ona kimse ulaşamazdı çünkü hastanede telefon kullanmak yasaktı. Bu gayet mantıklı ve rahatlatıcı bir sebepti. Ama bunu anlamak için oraya gitmeliydi. Genç adamın bunu yapması bir yandan da işine gelmişti çünkü hem hastaneye girmek için profesöre bahane uydurmasına hem de toplu taşıma kullanmasına gerek kalmayacaktı. Bir kayıp ihbarı için gidecek ve araştırma yapacaktı hepsi bu. “Bununla ben ilgilenirim.” dedi Önder, heyecanla.
“Emin misin? Sadece bilgi vermek için söylemiştim.”
“Eminim. Kimsenin gelmesine gerek yok, tek giderim.”
“Sen bilirsin. Akşam belki sana uğrarım, haberin olsun.”
“Tamam, evde olurum.”
Önder telefonu kapatıp hızla ayağa kalktı. Tuvalete giderek ihtiyacını giderdi ve yüzüne biraz soğuk suyla yıkayarak ayılmaya çalıştı. Sonra ağzına tek lokma almadan evden ayrıldı. Elinde herhangi bir izin belgesi yoktu. Ama Fırat bunu halledebilir ve profesöre daha sonra bir şekilde ulaştırabilirdi. Şimdi o binaya girmek ve neler olduğunu anlamak için sabırsızlanıyordu. Hastaneye doğru yola çıktı. Oraya vardığında, bahçe kapısından içeri girerek aracın içinden önce etrafa, sonra binaya baktı. Her şey gayet normal görünüyordu, bir sorun yoktu. Ama içeride neler olduğunu bilmiyordu. Aracından inerek merdivenlere doğru yöneldi. Bir basamak çıktığında durakladı. Basamaklardan birinde, küçük kırmızı bir nokta gördü. Umursamadı ama bir sonraki basamakta da aynı noktayı gördü. Bir sonrakinde ve bir sonrakinde de. Bunlar kan olmalıydı. Bunu fark edince, koşar adımlarla merdivenleri tırmanarak kapıya ulaştı. Burada da bir miktar kan gördü. Azar azar ama sıktı. Normal şatlarda basit bir kaza olduğunu düşünürdü ama şu an normal bir zamanda değillerdi. Dün akşam burada bir şeyler olmuştu. Üstelik Alpay doktor ortada yoktu. Kesin başına bir şeyler gelmişti. Önder bu korkunç ihtimalleri düşündükçe daha da telaşlanmaya ve korkmaya başladı. Kapıya birkaç kere vurup bekledi ama açan olmadı. Sonra sert bir şekilde birkaç kere daha vurdu. Tedirgindi çünkü kanları görene kadar her şey normal görünüyordu, ama artık normal olmayan bir şeyler vardı ve her ne olduysa, Alpay’ın başına bir şey gelmişti.
Nihayet bir süre sonra kapı açıldı ve karşısında başhemşire belirdi. Kadın güçlükle gülümsemeye çalışarak ona neden geldiğini sordu. Önder'in polis olduğunu biliyordu ve buraya her gelişinde onu hiç sorgulamadan içeri alıyordu. Ama şu an sorguluyordu. Üstelik yüzünde anlaşılması güç bir tedirginlik ve korku vardı. Suratı bembeyazdı. Önder içeri girmek istediğini söylediğinde, başhemşire ondan bir izin belgesi istedi. Önder bunu duyunca daha da şaşırdı. Zorla gülümsemeye çalışarak, bir süre ne cevap vereceğini düşündü.
“Hazırlanıyor, yardımcım telefonuma gönderdiğinde profesöre gösteririm.” demekle yetindi. Ama başhemşire bunu kabul etmedi.
“Burada telefon kullanmak yasak, onu cebinizden çıkaramazsınız! Önce belgenizi göstermelisiniz.”
“Profesöre geldiğimi haber verir misiniz?” diyerek, ısrar etti Önder. Burada dikilip durmaktan her yeri buz tutmuştu. En azından içeride, sıcakta bekleyebilirdi ama kadın buna izin vermiyordu, içeri zorla giremezdi.
“Bekleyin.” dedi kadın ve kapıyı Önder’in yüzüne kapatıp içeri girdi. En fazla beş dakika beklemiş olmalıydı ama bu soğukta beklemek, ona çok uzun bir süre gibi gelmişti. Kapının önünde volta atıp ellerini ovuşturarak ısınmaya çalışırken kapı nihayet açıldı. Başhemşire, onu isteksiz bir şekilde içeri davet etti. Önder kendisini içeri attı. Ama düşündüğünün aksine binanın içi dışarından daha soğuktu. Genç kadın bu soğuğa rağmen kazağının üzerine giydiği beyaz önlüğüyle dolanıyordu.
“Burası epey soğukmuş, önceden bu kadar soğuk değildi.” diye geveledi Önder, titrediğini kadına belli etmemeye çalışarak.
“Dün gece bir elektrik kesintisi yaşadık. Jeneratörlerimiz de çalışmadı. Bu yüzden tekrar bir sorun çıkmaması için ısıtıcıları çalıştıramadık.”
Kadın konuşurken Önder etrafa bakınıyordu. Her yeri dikkatle inceliyor, sıra dışı bir şey bulmaya çalışıyordu ama sıra dışı olan tek şey hastaların kahvaltı saatlerinin çoktan gelmiş olmasına rağmen, binaya hâkim olan sessizlikti.
“Sorun neymiş? Elektrik yani...”
“Kimse bir şey anlamadı ama bence havadan kaynaklıydı. Dün ciddi bir fırtına vardı, görmüşsünüzdür.”
Önder, profesörün odasına doğru ilerlerken kadın da peşinden giderek onu takip ediyordu.
“Herkes nerede?”
“Hastalar bugün kahvaltılarını odalarında yapacaklar. Diğer tüm etkinlikleri de bir günlüğüne iptal ettik.”
“Neden? Elektrik yüzünden mi?”
“Evet. Bazı hastalar çok korktu, hepsi tedirgin. Yeni bir kesintiye karşı önlem almak zorundayız, onlar odalarının dışındayken bir kesintiye daha yakalanmak istemeyiz.”
“Onlardan bu kadar çok mu korkuyorsunuz?” diye sordu Önder, alaycı bir tavırla.
Profesörün odasının önüne geldiklerinde, ikisi de durdu. Kadın kollarını bağlayıp ona döndü.
“Onlardan değil, diğerlerinden...” dedi, sessiz bir şekilde. Profesörü onların konuşmalarını duymasını istemiyordu anlaşılan.
“Onlar kim?”
“- 2. Kattaki hastalar, en tehlikeli olanlar.”
“Bunun elektrik kesintisiyle ne alakası var? Sonuçta hücrelerde kalmıyorlar mu?”
“Evet ama o kattaki hücrelerin tüm güvenlik sistemleri elektriklere bağlı ve elektrikler gidince, sistemler devre dışı kalıyor. Sistemdeki bir açıktan dolayı tüm hücrelerin kapısı otomatik olarak açılıyor, bu da o kattaki tüm hastaların serbest kalması demek.”
Önder ağzı bir karış açık kalmış bir şekilde, genç kadına bakakaldı. Sonra yutkundu ve gözlerini ondan kaçırarak gevelemeye başladı.
“Peki dün gece burada bir sorun oldu mu?”
“Sanırım evet, ama ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Biz diğer doktor arkadaşlarla beraber güvenli bir yere gittik. Binada sadece güvenlik görevlileri kaldı. Her şeyle onlar ilgilendi. Sonra bizi arka taraftan evlerimize gönderdiler, biz giderken elektrikler hâlâ kesikti.”
Önder bir şey daha sormak için dudaklarını araladığı sırada, başhemşire profesörün odasının kapısını açtı ve içeri girmesi için ona işaret verdi. Önder bir süre olduğu yerde durup içeriye baktı ve kendisini toparlamaya çalıştı. Başhemşirenin bahsettiği güvenlik açığıyla, Alpay doktorun ortadan kaybolması birbiriyle tamamen bağlantılı bir olaydı. Eğer doktorun başına bir şey geldiyse, bu tamamen onun suçuydu. Hayır, değildi. Doktorun burada çalışmasına rağmen bu ayrıntıyı bilmemesi, doktorun kendi suçuydu. Sonuçta Önder bunu bilemezdi, bunu onun söylemesi gerekiyordu. Alpay ile ilgili daha da endişelenmeye başladı. İçeri girip, masasının üzerindeki sabit telefonda hararetli bir görüşme yapan profesörün yanına yaklaştı. Oturmak aklına gelmediğinden, orada öylece ayakta dikiliyordu. Profesör konuşmasını tamamlayıp ahizeyi yerine koyduktan sonra, dirseklerini masaya dayayarak şakaklarını sıvazladı. Profesörün gözleri şiş, suratı ise bembeyazdı. Bütün gece uymamıştı anlaşılan. Onu sadece birkaç kere görmüştü ama ilk kez bu kadar enerjisi düşük ve bıkkın bir halde görüyordu. Adam resmen bir gecede yaşlanmıştı. Önder’in yüzüne hiç bakmamıştı ama karşısında olduğunu biliyordu. Başını masadan kaldırmadan, gözleri kapalı bir şekilde oturması içi eliyle işaret yaptı. Önder gözlerini ondan ayırmadan sandalyeye oturdu.
“Başhemşire bana bir şeyler anlattı, dün akşam burada bir sorun çıkmış sanırım.” diyerek, konuya girdi Önder.
“Neden geldiniz?” diye sordu profesör, buz gibi bir ses tonuyla.
“Doktorlarınızdan birinin kayıp ihbarı üzerine geldim. Alpay...”
Profesör aniden başını kaldırarak, baygın gözlerle ona baktı. Bakışlarında aynı zamanda büyük bir öfke vardı.
“Alpay mı? Alpay bey mi?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet, evinde görüştüğü... Yani arkadaşlarından biri ona ulaşamamış, bu yüzden kayıp ihbarında bulunmuş. Onu en son ne zaman gördünüz?” Önder hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmaya çalışıyordu ama bunu ne kadar başarabildiğini bilmiyordu.
“Dün akşam buradaydı çünkü hastanemizin doktorlarından biri, başkomiserim.” dedi profesör, alaycı bir tavırla.
“Anladım. Akşam burada bir elektrik kesintisi olmuş. O sırada hâlâ burada mıydı?”
“Evet.”
“Peki elektrikler geldikten sonra... O zaman da burada mıydı.”
“Haberim yok. Güvenliği sağlamak için başka bir bölüme gitmiştim. O sırada burada ilgilendiğim kişiler sadece hastalardı. Doktorlarımız kendi başlarının çaresine bakamayacak durumda olsalardı, onların burada durmalarının bir anlamı olmazdı.”
“Haklısınız. Bu sabah işe geldi mi?”
“Gelmiş olsaydı, kayıp ihbarından bahsettiğiniz an bunu size söylerdim. Ama söylemedim, öyle değil mi?”
Profesör epey gergindi. Gerginliğinin sebebi, Alpay’ın gerçekten bir şeyler yapması mı yoksa dün akşam yaşanan aksilikler miydi belli değildi. Onu bu şekilde gergin gördükçe Önder’de geriliyordu. Sandalyede kamburunu çıkarmış, ellerini bacaklarının arasına sokmuş iki büklüm oturuyordu.
“Eşyaları burada mı peki?” diye sordu Önder. Bu soru ona göre gayet mantıklıydı, ama profesör bunu son derece saçma bulmuştu.
“Ne demek eşyaları burada mı? Eşyalarının burada olması için burada buhar olup uçması gerekir. Hiçbir eşyası yok. Belli ki elektrikler gelir gelmez kaçar gibi gitmiş. Lütfen başkomiser! Şu an Alpay beyden daha önemli işlerim var.”
“Bu da sizin için önemli bir konu değil mi? Bir doktorunuz ortada yok.”
“Eminim yine bir randevusuna gitmiştir ve orada uyuya kalmıştır. Buraya geldiği an bu sorumsuzluğunun karşılığını fazlasıyla alacak. Eğer onu görürseniz bunu söyleyin.”
Önder başını sallamakla yetindi. Ama her ihtimale karşı küçük bir araştırma yapmak istiyordu. Eğer Alpay dün gece burada çıkan herhangi bir sorundan dolayı kaçtıysa, eşyaları hâlâ burada olmalıydı. Belki de buradaydı ama profesör, önemli işlerinden dolayı bunu kontrol etmeyi akıl edememişti. Eğer burada değillerse de doktor işini halledip - belki de halledemeden - buradan kaçıp gitmişti.
“Doktorların eşyalarını bıraktıkları yer neresi?” diye sordu Önder. Profesör geriye yaslanarak gözlerini devirdi ve derin bir iç çekerek söylendi.
“Başhemşireye söyleyin size yardımcı olsun, istediğiniz yere bakabilirsiniz. Üst katlara çıkmadığınız sürece tabi...”
Önder tek kelime daha etmeden ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi. Elini kapı koluna attığında, durup tekrar profesöre döndü. Aklına takılan soruyu sormazsa içi rahat etmeyecekti.
“Tehlikeli hastaların hücre kapıları neden elektrikler kesildiğinde kendi kendine açılıyor, bu çok saçma değil mi?”
“Sadece bir güncelleme açığı hepsi bu, gözden kaçmış olmalı.” demekle yetindi profesör, umursamaz bir tavırla. Aslında daha çok başarısızlığın getirdiği öfkeyi yaşıyordu. Son derece başarılı ve disiplinli bir insan için bu küçük şeyler bile büyük bir sorundu. Önder oradan çıkıp başhemşire ile beraber alt kata indi ve soyunma odasına girdi. Metal dolapların arasında gezinerek, Alpay’ın dolabını buldu ve açıp içine baktı. Hiçbir şey yoktu. Demek ki işini hallettikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitmişti. Bahçede birkaç araç görmüştü ama onlarda muhtemelen diğer doktorların araçları olmalıydı. Her şey gayet normaldi. Peki ama Alpay neredeydi, nereye kaybolmuştu? Hastası onunla ilgili kayıp ihbarında bulunmak için acele mi etmişti? Profesörün dediği gibi bir arkadaşıyla randevu ayarlamış ve uyuya mı kalmıştı? Bunlar normal şartlarda olabilecek şeylerdi, ama dün akşam önemli bir iş üzerindeydiler ve Alpay bu işe Önder’den daha hevesliydi. Böyle bir zamanda bu tür şeyler yapacak kadar umursamaz bir adam değildi. Önder binadan çıkıp aracına bindi ve telefonunu çıkarıp, Alpay’ı aradı. Telefonu kapalıydı. Pislik! Diye söylendi Önder, dişlerini sıkarak. Eğer telefonu açık olsaydı onu bir şekilde bulabilirdi, ama bulunmamak ve izini kaybettirmek için her şeyi yapmıştı, neredeydi bu adam?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...