Hastalar ilaçlarını almak için sıraya girdiklerinde, bina karanlığa gömüldü. Henüz yemekhaneden çıkmamışlardı, oyun odasında ve kütüphanede hâlâ hastalar vardı. Alpay işin ciddiyetini anladığında biraz korkmaya başladı, ama sonra burada çalışan personellerin şu an dışarıda olan hastalardan daha fazla olduklarını düşününce rahatladı. İlacını içmiş birkaç hasta kapının önünde sırada duruyor, diğerleri ise hâlâ ilaç sırasında bekliyordu.
“Yaşasın, karanlığı çok seviyorum, ürkütücü...” dedi erkek bir hasta heyecanla. Bir başka kadın hasta içten gelen bir sesle ekledi.
“Bence romantik, birkaç mum olsaydı fena olmazdı.”
Sonra yine başka bir kadın hastanın kendi kendine mırıldanması duyuldu.
“Yüce Tanrım! Affet beni, affet beni... Bu bize bir işaret, hepimiz öleceğiz! Tanrım, bizi affet...” Bu muhtemelen Malina idi.
Başka bir erkek hasta bağırarak konuşmaya dahil oldu.
“Lanet olası ışıkları kim kapattı? Önümü göremiyorum, kör oldum.”
Alpay karanlığın ortasında, olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyordu. Arşive girip çıkması ve Önder ile buluşması için sadece on beş dakikası vardı. Bu süre, planı yaparken ona yeterli gelmişti. Ama planı yaparken hastaların onun kontrolünde olacağını ve ilk önce onlara sahip çıkması gerektiğini hesaba katmamıştı. Tedirgin bir şekilde etrafına bakınıyor, ortalığı yatıştırmak için ne yapması gerektiğini düşünüyordu. O sırada iki tane güvenlik görevlisi ve birkaç hasta bakıcı, ellerinde fenerlerle yemekhaneye girdiler. Alpay rahatlamış gibi iç çekerek tüm kontrolü onlara bıraktı. Ama güvenlik görevlileri ve hasta bakıcılar son derece tedirgin görünüyorlardı, ses tonlarından da tedirgin oldukları anlaşılıyordu ama hastalara belli etmemek için sakin davranmaya çalışıyorlardı.
“Herkes beni dinlesin!” diyerek, hastaları yatıştırmaya çalıştı güvenlik görevlilerinden biri. Meriç doktor ile profesör ortalıkta görünmüyordu. “Sanırım elektrik trafosunda bir sorun çıktı. Elektriklerin ne zaman geleceği belli değil. Bu yüzden...”
“Ne demek ne zaman geleceği belli değil? Siz ne biçim çalışansınız, elektriğin ne zaman geleceğini nasıl bilmiyorsunuz?” diyerek, onun sözünü kesti hastalardan biri.
“Bu bizim elimizde olan bir şey değil. Dışarıda fırtına var, böyle şeyler olabilir. Zaten yatma saatiniz geldi. Bu sizin için bir sorun olmayacak. Şimdi herkes kapının önünde tek sıra olsun, ilaçlarını almamış olanlar odalarında alacaklar.”
Güvenlik görevlisi yemekhaneyi organize ederken, Alpay burada yapacağı bir şey olmadığını anladı. Bu yüzden işi kolaylaşacak ve kimse onun ortada olmamasından şüphelenmeyecekti. Hasta bakıcılardan birinin yanına yaklaşarak ondan el fenerini istedi. Kadın bir süre duraklayarak karar vermeye çalıştı, sonra istemeden de olsa fenerini ona verdi. Güvenlik görevlisine diğer hastaları kontrol edeceğini söyleyerek, oradan ayrıldı. Koridora çıktığında, yaklaşık on tane güvenlik görevlisinin bir araya toplandığını ve telaşla aralarında bir şeyler konuştuklarını fark etti. Herkeste bir panik vardı. Alpay ilk başta tedirgin olmuş sonra da personellerin kalabalık ve deneyimli olmalarına güvenerek rahatlamıştı, ama anlaşılan personeller ondan daha tedirgindi ve daha çok korkuyorlardı. Alpay’ın korkma nedeni belliydi ama onlar neyden korkuyorlardı? Merakla yanlarına yaklaşarak neler konuştuklarını duymaya çalıştı. Ama o neler olduğunu anlayamadan, herkes etrafa dağıldı. Alpay koridorda kalan son güvenlik görevlisine yaklaşarak, merakla sordu.
“Neler oluyor, neden herkes panik oldu?”
“Elektrikler gitti efendim.” dedi güvenlik görevlisi, nefes nefese.
“Bunu görebiliyorum, birazdan gelir. Bu kadar panik yapmayın, hastaları korkutacaksınız.”
Adam bir süre durup, ağzı bir karış açık kalmış vaziyette Alpay’a baktı. Alpay adamın yüzünü daha net görmek için fenerini ona doğru tuttu. Adam gözlerini kamaştıran fenerin ışığından korunmak için bir ellini asker selamı verir gibi gözlerine siper etti.
“Siz bilmiyorsunuz herhalde, o yüzden bu kadar rahatsınız.”
“Neyi bilmiyorum?”
“Efendim... - 2. Katın tüm güvenlik sistemleri elektriklere bağlı.”
“Anladım.” dedi Alpay, başını evet anlamında sallayarak. “Kapıları açılmayacak ama bu büyük bir sorun değil. Zaten orası sık ziyaret edilmiyor, bildiğim kadarıyla tabii...”
“Anlamadınız efendim.” dedi adam, üstüne basa basa. “Tüm sistemler elektriklere bağlı, elektrikler gidince sistemler devre dışı kalıyor. Yani tüm kapılar kendiliğinden açılıyor. Bu da teknolojinin başka bir tehlikesi. Profesörü defalarca uyardım ama beni ciddiye almadı. Burada asla elektrik kesilmezmiş. Alın işte, kesildi.”
Adam konuşmasını tamamladıktan sonra koridorda volta atarak konuşmasını sürdürdü, ama Alpay artık onu duymuyordu. Olduğu yere çakılıp kalmıştı. Böyle bir şeyi nasıl bilmezdi? Bunu daha önce hiç duymamıştı. Onun yüzünden tüm tehlikeli hastalar binaya dağılacaktı ve belki de büyük bir facia yaşanacaktı. Aklına daha önce izlediği bir film geldi. Bir akıl hastanesinde elektrikler kesiliyor ve odalarına kapatılmayan tüm hastalar, işkence ederek hastane personellerini öldürüyordu. Bunu düşündüğü an tüyleri ürperdi ve vücudu baştan aşağı alev alev yanmaya başladı. Eğer aynı olay burada da yaşanırsa tüm bunların sorumlusu o olacaktı. Bir şekilde bunu durdurmalıydı. Hâlâ koridorda volta atan adamın yanına yaklaşarak sordu.
“Peki ne yapacaksınız?”
“Birkaç güvenlik görevlisi ve hasta bakıcılar, dışarıda olan hastaları odalarına götürecek ve kapıları kilitleyecekler. İki kişi, doktor ve hemşireleri güvenli bir yere alarak onları koruyacak. Biz de binada nöbet tutacağız.”
“İyi ama nasıl? Bir jopunuz bile yok.”
“Evet ama elektrik tabancalarımız var. Üzerimizde taşımıyoruz, arkadaşlarımdan biri onları almaya gitti, çok zor durumda kaldığımızda kullanabiliriz.”
Ne olursa olsun hiçbir hastaya kötü davranılmaması gerektiği gibi saçma bir kuralın bulunduğu bu yerde, elektrikli tabanca kullanmak zorunda kalındığına göre durum gerçekten vahimdi, ama Alpay bu tehlikeyi hâlâ idrak edemiyordu. Burada kalarak olacakları mı seyretmeliydi yoksa arkasına bakmadan kaçmalı mıydı? Hayır, bunu yapamazdı. Bir doktor olarak, üstelik kendisinin sebep olduğu bir sorundan dolayı kaçması büyük bir saygısızlık olurdu. Bunun yerine burada kalacak ve onlara gerektiği kadar yardım etmeye çalışacaktı. Yapılacak en büyük yardım da başkomiseri aramak, hücreler boşalmadan önce elektriği tekrar vermelerini söylemek ve bu planı sonlandırmaktı. Onu aramak için soyunma odasına gitmeli ve dolabında bıraktığı cep telefonunu almalıydı ama bunun için zamanı yoktu. Arşive girmek için vardı, ama o arşivi kurcalarken binada neler olacağını bilmiyordu. Birileri ya da belki de kendisi çok zor duruma düşecek ve yardıma ihtiyaç duyacaktı. Ama hâlâ merak ettiği bir şey vardı.
“Profesör ile Meriç doktor nerede? Onlar bir çözüm bulabilirler, sonuçta hem binayı hem de hastaları çok iyi tanıyorlar.” diye söylendi Alpay, adama yaklaşarak.
“Bilmiyorum, onarı bir saattir görmedim. Hem kimin umurunda, onlar ne yapabilir ki?”
Alpay tekrar arkasını döndü ve fenerini etrafa tutarak göz gezdirdi. Binada sanki sıradan bir zamanmış gibi her şey normaldi. Hastalar sorun çıkarmıyor, onları odalarına götüren personeller panik yapmıyor, gayet sakin davranıyorlardı. Ya da öyle görünmeye çalışıyorlardı. Onların en ufak bir telaşında hastalar huzursuz olabilir, sorun çıkabilirdi. Bunu diğer güvenlik görevlilerinin panikli hallerinden anlamıştı. Sonuçta aynı işi yapıyorlardı ve korkanların bildiklerini, korkmuyormuş gibi davrananlar da biliyordu. Bu gayet profesyonelce bir davranıştı. Alpay adama etrafı kontrol edeceğini söyleyerek oradan uzaklaştı ve profesörün odasına doğru ilerledi. Sık sık dönüp arkasına bakıyor, birilerinin onu takip etmediğinden emin olmaya çalışıyordu. Bunu korkudan dolayı yapıyordu, deli gibi korkuyordu. Onu asıl korkutan şey gizli saklı yaptığı işin ortaya çıkmasından ziyade - 2. Kattaki hücrelerin boşalması ve tüm zır delilerin binaya yayılmasıydı. Korku tüm bedenini esir almıştı. Hareketlerini ve zihnini kısıtlıyor, düşünmesini, hızlı ve dikkatli hareket etmesini engelliyordu. Elleri ve ayakları titriyor, midesi yanıyordu. Elinde fener olmasına rağmen elleriyle duvarları yokluyor, bir yere çarpmamak için dikkatli olmaya çalışıyordu. Sonunda koridoru bitirip profesörün odasını buldu ve yavaş bir şekilde kapıyı açtı. Onun içeride olup olmadığını bilmiyordu, eğer oradaysa, yardım istemek için geldiğini söyleyecekti ama hayır, oda boştu. Sahi nereye kaybolmuştu bu adam? Böylesine önemli ve olağan dışı bir olayda mutlaka ortalıkta dolaşması ve alınacak önlemeler için personeli organize etmesi gerekirdi. Ama o kimsenin bilmediği bir yerdeydi.
Hızlı adımlarla profesörün masasına ilerleyip masanın çekmecelerini kurcaladı ve nereye ait olduğunu bilmediği bir tomar anahtar buldu. Hiç düşünmeden anahtarları alarak, hızla kapıya doğru ilerledi. Telaştan dolayı düşünemediğinden fenerini yere tutuyordu, bu yüzden kapının nerede olduğunu fark edemedi ve sert bir şekilde kapı pervazına tosladı. Suratını o kadar sert çarpmıştı ki sersemledi ve bir süre kendine gelemedi. Acıdan kıvranırken yanan burnunu tuttuğunda, elinde bir ıslaklık hissetti. Elini geri çekip fenerin ışığına tuttuğunda, elinin kan içinde olduğunu fark etti. İki büklüm durmuş acı içinde kıvranarak derin derin nefes alıp veriyor, sessiz olmaya gayret gösteriyordu. Kendisini toparlamaya çalışarak fenerini önüne tuttu ve odadan çıkarak, koridorda ilerledi. Koridorun sonuna geldiğinde etrafta kimseyi göremedi. Güvenlik görevlisi gitmişti. Muhtemelen binanın başka bölümlerini kontrol etmeye gitmişti. Ya da saklanmaya... Bu boşluktan yararlanmak için acele etmeliydi. Hızla arşive doğru ilerledi ve doğru anahtarı bulmaya çalıştı. Bu kez de heyecandan anahtarları kilide sokmakta zorlanıyordu. Burnundan hala kanlar akıyor, ağzının çevresinden süzülerek boğazına akıyordu. Ara sıra da dudaklarının kenarından ağzının içine giriyor, kanın o tuzlu tadını aldıkça midesi bulanıyordu. Nihayet kapıyı açıp içeri daldı ve hemen arkasından kapıyı tekrar kapattı. Hızlı bir şekilde yürüyerek doktorların dosyalarının bulunduğu rafa yöneldi. Fenerini ağzına aldı ve buradan bir an önce çıkmak için olabildiğince hızlı hareket ederek, alabildiği kadar çok dosyayı yüklendi. Bu onun için ilk ve sondu, bir daha asla böyle bir işe kalkışmayacaktı. Eli kolu o kadar dolmuştu ki dosyalar boğazına kadar ulaşmıştı, artık taşımakta güçlük çekiyordu. Hatta aceleden birkaç dosyayı yere düşürmüş, tekrar yerlerine koymakla uğraşmadığından üzerlerine basarak ilerlemişti. Ortalık darmadağınıktı ve çok sayıda dosyayı almıştı. Buraya birilerinin girdiği ve bir şeyler çaldığı her halükârda anlaşılacaktı ama önemli olan bunu Alpay’ın yaptığının anlaşılmamasıydı. Bunu daha sonra düşünerek bir şekilde halledebilirdi. Ne kadar vaktinin kaldığını bilmiyordu ama yaklaşık on dakika geçmiş olmalıydı. Kapının kolunu dirseğiyle aşağı indirip, ayağıyla kapıyı araladı ve etrafa bakındı ama hiçbir şey göremedi. Herhangi bir ses de duyulmuyordu. Ağzında tuttuğu ve hâlâ açık olan feneri onu kabak gibi ortaya çıkarıyordu. Üstelik ellerinde dosyalarla arşiv kapısında, ama bu sorun olmayacaktı çünkü etrafta kimse yoktu. Ayrıca kameralar da çalışmıyordu. Bunları başkomisere verdikten sonra geri dönerek kapıyı kilitlemek, belki içeriyi biraz toparlamak ve anahtarları aldığı yere geri bırakmak için biraz daha vakti olabilirdi. Kendisini koridora atıp bahçeye çıkan kapıya doğru koşmaya başladı. Sadece dümdüz koşması gerekiyordu. Ama hesaba katmadığı bir şey oldu, ayağı ne olduğunu anlayamadığı bir şeye takıldı ve yüz üstü yere kapaklandı. Bu düşüş, profesörün odasından çıkarken kapıya çarpmasının verdiği acıdan daha büyük bir acı vermişti. Canı daha fena yanmıştı ama neyse ki kucağındaki dosyalar onu korumuş, bu yüzden suratını zemine vurmamıştı. Ama dirseklerinde ve diz kapaklarında dayanılmaz bir acı vardı. Ağzındaki fener dosyalarla beraber fırlamış, ışığı kapıya dönük bir şekilde kalmıştı. Alpay yerde, dizlerinin üzerinde sürünerek önce feneri aldı. Bir eliyle feneri tutarken diğer eliyle de dağılan dosyaları bir araya toplamaya çalıştı. Dosyalardan birine elini attığında, üzerinde duran çıplak bir ayak gördü. Feneriyle beraber ağır ağır başını kaldırarak dosyayı almasına engel olan kişiye baktı. Karşısında, üzerindeki pijamalarla hiç hareket etmeden heykel gibi dikilmiş ona bakan bir adam vardı. -2. Kattaki hücrelerden birinde kalan hastaydı bu. 9 Numaralı hasta. Alpay yutkunup, feneri tuttuğu elinin tersiyle ağzının kenarlarında pıhtılaşmaya başlayan kanı silmeye çalıştı. Kurmuş kan artık rahatsız etmeye başlamıştı. Alpay tek elini yere koymuş, dizlerinin üzerinde öylece donup kalmıştı. Ne yapması gerektiğini düşünüyor ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Beyni tamamen durmuş, zihni düşünce üretmeyi bırakmıştı.
“Şey... ben...” diyerek, kekelemeye başladı Alpay. Ama sonra bu adamın konuşarak değil el çırparak anlaştığını hatırladı. Adam hiçbir hareket yapmıyor, ifadesiz bir suratla öylece duruyordu. Alpay sendeleyerek, zor de olsa ayağa kalkmayı başardı. Sonra sallana sallana, arkaya doğru birkaç adım attı. Ama adam ona doğru hiçbir hamle yapmıyordu. Hâlâ olduğu yerde duruyordu. O sırada binanın içinde bir çığlık yankılandı. Sonra bir daha ve bir daha. Aynı kişiye ait olduğu anlaşılan, acı içinde bir yardım çığlığı. Bu korkunç çığlığı, başka bağırmalar takip etti. Birkaç farklı ses birini zapt etmek için bağırıyor, emirler yağdırıyor, tehditler savuruyordu. Bunlar muhtemelen güvenlik görevlileriydi. Sesler üst katlardan geliyordu. Alpay’ın karşısında - 2. Kattaki hücresinden kaçan tehlikeli bir hasta dururken, aptal herifler üst katlarda kalan zararsız hastalarla uğraşıyorlardı. Muhtemelen burada olup bitenlerden haberleri yoktu. Gerçi olsa bile hepsi korkağın tekiydi, arkalarına bakmadan kaçarlardı. Ama Alpay kısa sürede yanıldığını anladı. Güvenlik görevlileri üst katta kalan boş hastalarla bile uğraşamayacak kadar korkaklardı. Bunu biraz sonra merdivenlerden aşağı inen birkaç hastayı gördüğünde anladı. Binayı inleten çığlık sesleri bir hastaya aitti bu doğruydu, ama ona emirler veren ve tehditler yağdıran kişiler de hastalardı. Fenerini o tarafa tuttuğunda, görebildiği kadarıyla dört kişi bir adamı kollarından, başından ve belinden tutmuş, sürükleyerek merdivenlerden indiriyorlardı. Adamın neden acı içinde bağırdığını anlayamamıştı çünkü buradan bakınca net olarak hiçbir şey göremiyordu. Şu an aklına gelen tek bir şey vardı, o da kaçmak. Fenerin ışığını yere tutarak dosyalara baktı. Onları alıp almama konusunda kararsız kaldı. Sonra gözlerini adama doğru çevirerek, tek eliyle yerde duran birkaç dosyayı aldı ve feneri adama tutarak tekrar geri geri gitti. Adam bu kez iki elini havaya kaldırdı ve ellerini üç kere şaklattı. İşin bitti!
Alpay geri geri giderken adımlarını hızlandırdı ve sonra önüne dönüp, olabildiğince hızlı koşarak kapıya ulaştı. Yine tek eliyle kapıyı açarak arkasına bakmadan bahçeye doğru koştu. Merdivenleri inerken, zemin ıslak olduğundan bir ara dengesini kaybetti ama hemen toparlandı. Merdivenleri bitirip bahçeye ulaştığında, binanın içindeki çığlık sesleri daha da artmaya başladı. İçeride tam olarak neler olduğunu bilmiyordu, ama işkenceye uğrayan hastaların sayısının yavaş yavaş arttığını anlamaya başlamıştı. Nefes nefese kalmış bir şekilde etrafına bakınarak başkomiseri aradı, ama etrafta hiç kimse görünmüyordu. Sonra çeşmenin yanında buluşmaya karar verdiklerini hatırladı ve koşarak o tarafa doğru ilerledi. Orada da yoktu. Şimdi daha fazla şey hissediyordu. Dehşet verici bir durumun içine düşmüştü ve daha da kötüsü, tüm bunlar onun suçuydu. İçeride neler olduğunu bilmiyordu ama her ne oluyorsa, hepsi onun yüzündendi. Korkudan dolayı titremesine bir de dondurucu soğuk eklenince, titremeleri artık dayanılmaz bir hal almıştı. Kasılmaktan tüm vücuduna ağrılar giriyor, nefes almakta zorlanıyordu. Öyle ki dizlerinin bağı çözülüyor, ayakta durmakta zorlanıyordu. Şiddetli bir şekilde yağan yağmur hem onu hem de elindeki kağıtları sırılsıklam yapıyordu. Kağıtların ıslanarak zarar görmemesi için onları bir bebeği korur gibi önlüğünün altına alıp, sarıp sarmaladı. Feneri hâlâ elindeydi ama bunun farkında olmadığında, onu da dosyalarla beraber önlüğünün içine sokmuştu. Sonra hatırladı, önlüğünün içinden çıkarıp etrafa gezdirdi. Burada beklemenin anlamsız ve tehlikeli olacağını anladığında, koşarak bahçe kapısına ulaştı. Dosyaları kapının arkasına, ıslak zemine atamazdı. Kapıyı tek eliyle tırmanamazdı. Bu yüzden fenerini yine ağzına alarak, dosyaları yapabildiği kadar pantolonunun içine soktu. Sonra kapıyı tırmanarak en tepeye ulaştı. Aşağı atlamadan önce duraklayarak son kez binaya baktı. Başkomiser ile anlaştıkları süre çoktan dolmuş olmalıydı ama elektrikler hâlâ gelmemiş, etraf hâlâ zifiri karanlıktı. Cep telefonu, çantası ve arabası orada kalmıştı ama şu an oraya giderek onları alması imkânsızdı. Buraya bir daha geri dönmeyi de düşünmüyordu çünkü tekrar dönerse, neyle karşılaşacağını tam olarak bilmiyordu. Bu yüzden eşyalarını bir daha asla alamayacaktı. Çantasında o kadar önemli bir şey yoktu, belki yeni bir cep telefonu da alabilirdi, ama yeni bir araba almak çok zordu. Başkomiser ile nasıl iletişim kuracak, onu nasıl bulacaktı onu da bilmiyordu. Nihayet her şeyi arkasında bırakmaya karar vererek aşağı atladı ve cehennemden kurtuldu. Sonra da kalan son gücüyle arkasına bakmadan koşup, oradan uzaklaştı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder