Aradan neredeyse bir saat geçmişti ama profesör onu hala yanına çağırmamıştı. Bir hasta bakıcı onu hastanenin yemekhanesine götürmüş ve orada, ona Türk kahvesi ikram etmişti. Şu an onlarca masa ve sandalyelerin bulunduğu; duvarları, tavanı ve zemini komple beyaz renkle kaplı olan, kocaman ve buz gibi yemekhanede yapayalnızdı. Buraya geldiğinden beri ona kapıyı açan hemşire, kahve ikram eden hasta bakıcı ve profesör dışında hiç kimseyi görmemişti. Saat on ikiye geliyordu. Muhtemelen hastalar uyuyordu ve birazdan öğle yemeği ve ya başka bir şey için odalarından çıkacaklar ve ortalıkta dolanmaya başlayacaklardı.
Alpay burada ne tür hastalarla muhatap olacağını, onlarla nasıl iletişim kurup kendisini nasıl sevdireceğini şimdiden merak ediyordu. Ama bunlardan daha önemli olan şey profesörün onu kabul etmesiydi. Tabi söylediği yalanları ortaya çıkmazsa. Profesöre, önceden çalıştığı iş yerlerinden ayrılma konusunda yalan söylemişti. Çalıştığı iki iş yerinden de kendi isteğiyle ayrılmamış, tam olarak kovulmuştu. Ayrıca kendi kendisine klinik açmak istediği, fakat ortak bulamadığı için yapamadığı da yalandı. Böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştı. Ama profesörün dikkatini çekebilmek ve buraya kabul edilmek için bir kaç küçük yalan söylemek zorundaydı. Sonuçta burası onun hastanesiydi ve istediği kişiyi işe alıp almama hakkına sahipti.
Profesör Avustralya'dan geldikten sonra devletten her türlü izni ve yetkiyi alarak, bu manastırı hastane yapmıştı. Burayı yıllardır, tamamen tek başına işletiyordu ve gerekli tüm belgelere sahipti. Alpay'ın bir ortak bulamadığı için klinik açamamasına, bu yüzden şaşırmış olmalıydı. Profesör, koskoca hastaneyi tek başına yönetiyordu ama kendisi bir klinik bile açamıyordu. Bu iş olursa eğer hem ihtiyacı olan parayı kazanabilir, hem de kendisine iyi bir kariyer yapabilirdi. Kahvesini çoktan bitirmiş, hatta fincanı buz gibi olmuştu ama o hala bekliyordu. Ona kahve ikram eden hasta bakıcı, yemekhanenin kapısında belirdi. Ona, yanına gitmesi için işaret yaptı.
Alpay hızla ayağa kalktı ve üzerindeki ceketini düzeltip, hasta bakıcının yanına gitti. Yaşlı kadın, profesörün onu beklediğini söyledi. Kadın arkasını dönüp gittiğinde, o da bir süre olduğu yerde durarak, profesörün odasının nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Heyecandan dolayı unutmuştu ama etrafında ona yardım edecek kimse yoktu. Aynı katta, koridorda dolanarak sonunda odayı buldu. Derin bir nefes alarak kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve kapıyı açarak içeri girdi. Ellerini önünde birleştirerek masanın karşısında, ayakta dikildi. Profesör elindeki kağıttan gözlerini ayırmadan, oturması için başıyla işaret verdi. Ağır hareketlerle, masanın karşısındaki sandalyeye oturdu. Profesörün hareketleri, konuşması ve tavırları ona son derece karizmatik gelmiş, şimdiden ona hayranlık duymaya başlamıştı.
"Neden burada çalışmak istiyorsun... Şey... Nasıl telaffuz ediliyor?" diye sordu profesör, çenesini sıvazlayarak.
"A L P A Y diye telaffuz ediliyor efendim." diyerek, teker teker isminin harflerini söyledi Alpay.
"Alpay... Neden burada çalışmak istiyorsun Alpay?"
"Şey... İş ararken karşıma burası çıktı ve sizin Avustralya'lı olduğunuzu öğrenince, şansımı denemek istedim. Diğer ülkelerde bu işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorum. Hem bu sayede kendimi daha da geliştirir, yeni şeyler öğrenirim diye düşündüm."
Profesör gözlerini kağıttan ayırıp, ona dikti ve başını dikleştirdi. Yüzünde her hangi bir gurur ifadesi ya da memnuniyet yoktu. Alpay tüm bunları onu memnun etmek ve gözüne girmek için söylemişti ama görünüşe göre, bu sözler profesörün umurunda bile değildi. Ya işi ile ilgili çok fazla övgü alıyor ve alışık olduğundan dolayı, bu övgüler artık egosunu tatmin etmiyor ya da kendisini yetersiz buluyor ve daha fazlasını yapmaya çalışıyordu.
"Anlıyorum. Tüm belgelerini inceledim. Eğitim durumuna bakılırsa epey başarılı olmalısın. Yüksek lisansını iyi bir puanla tamamlamışsın ve doktoranı da yapmışsın. Bu konuda bir sorun yok. Ama seninle hastanenin kurallarından ziyade, kendi kurallarım ve çalışma prensiplerim konusunda uzun uzun konuşmamız gerekecek. Bir süre deneme aşamasında olacaksın. Bu süre içinde maaşını tam alacaksın. Ayrıca bu hastanede kalıcı olarak çalışabilmen için benimle, hastalardan çok daha fazla vakit geçirmen gerekecek. Her şeyi iyice anlamanı ve kurallarımı öğrenmeni istiyorum. Bunları öğrenene kadar ben ne istersem onu yapacaksın ve benim tekniklerimin dışına kesinlikle çıkmayacak, kurallarımı çiğnemeyeceksin. Ayrıca hastalarımla da çok ama çok iyi geçinmeni istiyorum. Ne olursa olsun! Onları kesinlikle üzmeyecek, kırmayacak, korkutmayacak, öfkelendirmeyeceksin."
Profesör son cümlelerini üstüne basa basa söylemişti. Ne olursa olsun hastalarla iyi geçinmek... Bunu aklına iyice kazıdı. Heyecanı daha da arttı. Deneme aşamasında olsa da, bu iş olumlu görünüyordu. Gerçekten kabul edilmişti. Ellerinin titrediğini, suratının yandığını ve bilinçsizce gülümsediğini fark etti. Heyecandan yerinde duramıyor, sağ bacağını sallayıp duruyordu. Ama profesörün yüz ifadesi hala donuk ve ifadesizdi.
"Söylediğiniz her şeyi anladım efendim. Elimden geleni yapacağım."
Profesör derin bir iç çekti. Belgeleri kontrol ederken taktığı siyah, kemik çerçeveli gözlüklerini tekrar çıkarıp masanın üzerine bıraktı.
"Pekala. Yarın sabah saat tam altıda burada olmanı istiyorum. Altıyı bir dakika bile geçmeyecek! Akşamları da saat dokuzda çıkacaksın. Anlaşıldı mı?"
Alpay ağzı bir karış açık, öylece kala kalmıştı. Tam on beş saat. On beş saat boyunca burada, profesörün kuralları altında çalışacaktı. Şimdiden gözü korkmaya başlamıştı.
"Anlaşıldı efendim." demekle yedindi.
Her hangi bir itirazda bulunmaya hakkı yoktu. Önemli olan buraya kabul edilmesiydi ve edilmişti. Gerisini bir şekilde halledecekti. Profesörün odasından çıkıp kapıyı kapattı ve bir süre orada, öylece dikildi. Gülümseyerek etrafa bakındı. Herkesin hayalini o gerçekleştirmişti. Artık o da buraya aitti. Geriye uzun çalışma saatlerine alışmak, profesörün kurallarını dikkatli bir şekilde ezberlemek ve deneme sürecini geçmek kalıyordu. Çıkış kapısına doğru ilerlerken karşısına, ona kapıyı açan hemşire çıktı. Genç kadın elinde kalın bir dosyayla, üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerliyordu. Onu henüz fark etmemişti. Alpay koşar adımlarla onun peşinden giderken, aynı anda söylendi.
"Afedersiniz, size teşekkür edemedim."
Genç kadın durdu ve ona bakıp gülümsedi.
"Ne demek... Görüşmeniz nasıl geçti?" diye sordu kadın, son derece samimi bir şekilde.
Bu kez onunla konuşmuştu. Kadının ses tonu da, görünüşü gibi naif ve inceydi.
"Biraz heyecanlı. Profesör beni kabul etti, yarın çalışmaya başlayacağım."
"O halde daha sık görüşeceğiz." dedi kadın ve onun konuşmasına fırsat vermeden, arkasını dönüp merdivenleri tırmanmaya başladı. Alpay da arkasından bakmakla yetindi. Hemşireyle, hoşlandığı için konuşmaya çalışmıyordu. Sadece buraya alışmasına yardımcı olacak bir arkadaşa ihtiyacı vardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder