Bütün gece heyecandan uyuyamamıştı. Sabah olduğunda alarmından önce kalkmış ve üzerini giyinip hazırlanmaya başlamıştı. Alarmı çaldığında ise sabah kahvesini içiyordu. Evrak çantasını son kez kontrol edip evden çıktı. Apartmandan çıkmadan önce durdu ve evrak çantasını açıp, tekrar kontrol etti. Gerekli bütün belgeler yanındaydı. Unutacağı tek bir belge, reddedilmesine neden olabilirdi. Bu onun için önemli bir gündü. Çünkü görüşme düşündüğü gibi geçerse eğer, yeni bir hastanede göreve başlayacaktı. Hastanenin baş hekimi olan profesör, Avustralya'dan gelmişti. Pek tanınan ve ya nam salmış bir uzman değildi ama onu henüz tanımadığından, başarısını ve ya çalışma biçimini bilemezdi. Bir çok meslektaşı orada görev yapmak için her şeyi yapardı.
Ama bunun için yalnızca o her şeyi yapmıştı ve görüşmeye hak kazanmıştı. Bir çok kişi orada görev yapmayı, şimdilerde hastane olarak kullanılan eski manastır için istiyordu. O da o manastırda çalışmayı, orada bulunmayı ve oranın havasını solumayı çok istediğinden, orası için uğraşmıştı. Aracıyla yola çıktı. Herkes yıl başı gecesi eğlenmekten yorulmuş olacak ki yollar boştu. Hava yeni aydınlanmaya başlıyordu. Saat sabahın yedisiydi. Yani tam iş saatiydi ama buna rağmen dışarıda pek insan yoktu. Hastane, evine epey uzaktı. Navigasyon onu yanıltmazsa eğer, yaklaşık iki saat yol gidecekti. İki saatte akşam dönüşü sayarsa, her gün dört saati yollarda geçecekti.
Ama işi garanti olur da devamlı çalışmaya başlarsa, belki hastaneye yakın bir yerden bir ev kiralayabilirdi. Navigasyon elli metre ileriden sağa dönmesini söyledi. Biraz daha ilerledikten sonra sağa döndü ve sonunda hastaneyi gördü. Bir duvara asılı tabelanın üzerinde, kocaman harflerle HOLY SPİRİT MANASTIRI yazıyordu. Hedefine ulaşmıştı. Girişe geldiğinde, devasa bir demir kapıyla karşılaştı. Tıpkı filmlerdeki şatoların giriş kapılarına benziyordu. Bir süre durup, kapının açılmasını bekledi. Bahçenin içinde, kapının hemen yanında bulunan güvenlik kulübesinin içinde kimse görünmüyordu. Bahçenin içinde de kimse yoktu. Muhtemelen hava yağmurlu ve soğuk olduğundan, herkes sıcak yerlerde oturuyordu. Burada ne kadar bekleyeceğini bilmiyordu. Kornaya basarak, birilerinin onu fark etmesini sağladı. Birkaç dakika içinde kapı nihayet otomatik olarak açıldı.
İçeri girip, çakıl taşlı yolda ilerledi. Yol, hastanenin ana bahçesine ve binanın girişine kadar uzanıyordu. Yolun her iki yanı toprak alanla kaplıydı. Gidebildiği yere kadar giderek, aracını park etmek için uygun bir yer aradı. Ama bulamadı. Sonunda aracını yolun bittiği ve toprak alanların devam ettiği bir yere, gelişi güzel bırakmak zorunda kaldı. Evrak çantasını alıp araçtan indi ve etrafına göz attı. Yağmur tekrar yağmaya başlamıştı. Saçına jole ile güzelce şekil verdiğinden, yağmurun saçlarını bozmasını istemiyordu. Acele etmeliydi. Ama bir yandan da etrafı seyretmekten kendini alamıyordu. Hastane binası, tıpkı filmlerde gördüğü manastır binalarını andırıyordu. Dış cephesi kahve rengiydi ve yer yer dökülmeye başlamıştı. Uzun zamandır bakım ve ya tadilat yapılmadığı her halinden belliyi. Binanın bu kısmında, neredeyse onlarca ahşap çerçeveli pencere vardı.
Bu pencerelerin arkasında neler olduğunu az çok tahmin edebiliyordu. Aracını büyük bir çeşmenin hemen yanına park etmişti. Bu, hayatında gördüğü en garip ve en güzel çeşmeydi. Çeşmenin musluğu, garip şekillerden oluşan bir sütuna takılıydı. Suyun aktığı yer ise bir kanal gibi dikdörtgen şeklinde uzanıyordu. İçine ve dışına, kabartmalar kullanılarak tuhaf şekiller verilmişti. Suyun aktığı yerin içi büyük, pürüzsüz taşlarla ve deniz kabuklarıyla süslenmişti. Birkaç santim suyla doluydu. Muhtemelen yağmur suyuydu. İyice yaklaşıp içine dikkatli baktığında, taşların arasında birkaç ölü, bir kaç tane de can çekişmekte olan renkli balıklar gördü. Bunu görünce birden ürperdi. Bunu bir çeşme olarak mı kullanıyorlardı yoksa bir süs havuzu mu? Ama her halükarda içindeki balıkların yaşayabilecekleri kadar suyla dolu olması gerekirdi.
Ya da balıkların burada olmaması... Sıradan çeşmelerin aksine rengi griydi. Ama bunun kir olmadığı her halinden belliydi. Çeşmenin kendi rengiydi çünkü çeşme oldukça bakımlıydı ve tamamı aynı gri tonundaydı. Çeşmenin sol çaprazında, biraz ileride ise bir kuyu vardı.
Orada incelenecek tuhaf bir şey yoktu. Kuyunun hemen yanı ise ormanlık araziydi. Görünüşe göre epey geniş bir araziydi. Ama bu arazinin hastaneye bağlı olup olmadığını bilmiyordu. Araziyi, hastane bahçesinden ayıran hiçbir şey yoktu.
Bir sınır konulmadığına göre buraya ait olmalıydı. Yaz aylarında, hastaları hava aldırmaya çıkardıklarında onlara nasıl hakim olduklarını merak ediyordu. Kim bilir o ormanda kaç tane hasta kaybolmuş, kaç tanesi geri bulunmuş ve kaç tanesi kaçarak buradan kurtulmuştu? Biraz sonra yağmur hızlanmaya başladı. Bir an önce içeri girse iyi olacaktı. Koşar adımlarla binanın giriş merdivenlerine yöneldi ve geniş merdivenleri tırmanarak kapıya ulaştı. Devasa bir binanın içine girmek üzereydi. Kapıyı itti ancak açılmadı. Bir kaç kere kapıya vurdu ve beklemeye başladı. Soğuktan tüyleri dikilmeye başlamıştı.
Kapı nihayet açıldığında, kendisini hızla içeri attı. Karşısında uzun boylu, yüzünde bir parça bile makyaj olmadığı anlaşılan, minyon bir kadın belirdi. Üzerindeki beyaz elbisesinden ve yaka kartından, kadının burada görevli bir hemşire ve ya bir hasta bakıcı olduğunu anladı. Kumral saçlarını özenle düzeltmiş ve başının tam arkasından topuz yapmıştı. Yüzünde naif bir gülümseme vardı ve hareketleri oldukça ağır ve kibardı. Kendisini takip etmesi için eliyle işaret vererek, yürümeye başladı. Ona kim olduğunu ve buraya neden geldiğini sormamıştı. Muhtemelen buraya yeni birinin geleceğinden haberi vardı.
Hemşireyi takip ederek, merdivenlerden bir üst kata çıktı ve uzun bir koridoru yürümenin ardından, bir odanın önünde durdu. Burası baş hekimin, yani profesörün odası olmalıydı. Hemşire kapıyı açtı ve kapının yanında durup, ona yol verdi. İçeriye doğru bir kaç adım attığında, hemşire kapıyı arkasından kapattı. Ona bir teşekkür bile edememişti. Kadın onunla tek kelime bile konuşmamış, bu yüzden de kadının sesini bile duyamamıştı. Başını çevirip, odaya göz gezdirdi. Odanın oldukça kasvetli, bir o kadar da iç açıcı bir havası vardı. Gözle görünür olan tek duvar bordo bir renge boyalı, yerler ise füme renginde parkelerle kaplıydı. Odanın üç duvarı boydan boya, tavana kadar uzanan kitaplıklarla ve içlerini dolduran kalın kitaplarla doluydu.
Kitapların çoğu ciltliydi. Bunların içlerinde ne olduğunu merak ediyordu. Muhtemelen psikoloji ile ilgili kitaplardı. Profesörün, bir odanın içini dolduracak kadar çok psikoloji kitabını nereden ve nasıl bulduğunu merak ediyordu. Önünde kitaplık bulunmayan tek duvar, profesörün masasının arkasındaki duvardı. Onda da büyük bir tablo asılıydı. Tabloda fırtınalı bir havada, bir çeşmenin kenarına oturmuş ve elini suyun aktığı yere sokmuş beyaz elbiseli bir kadın vardı. Tablodaki çeşme, biraz önce bahçede gördüğü çeşmeydi. Dudağını büktü. Bu profesyonel ve gerçekçi tabloyu kimin yaptığını merak etmişti. Kabarık bir şekilde duran boyaları ve fırça darbelerini fark etmese bunun bir resim değil, bir fotoğraf olduğunu sanırdı. O tabloyu incelerken, tablonun hemen önündeki masada oturan profesör de onu süzüyordu. Sonunda dikkatini toparlayıp, profesöre döndü ve zoraki bir şekilde gülümsedi.
"Hoşgeldiniz." dedi profesör gülümseyerek.
Onun gülümsemesi oldukça samimiydi. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyordu. Türkiye'ye ne zaman geldiğini bilmiyordu ama görünüşe bakılırsa, Türkçe'yi iyi öğrenememişti. Belki de hala öğrenme aşamasındaydı. Eliyle masasının karşısındaki sandalyeyi göstererek, oturmasını söyledi. Sandalyeye oturup evrak çantasını kucağına koydu ve ellerini çantanın üzerinde birleştirdi. Okul müdürünün karşısında duran bir öğrenci gibi saygılı olmaya çalışıyordu. Profesör gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine koydu. Adam en fazla kırk yaşında olmalıydı. Oldukça genç ve dinçti. Sandalyede oturuyor olmasına rağmen boyu epey uzun gibi görünüyordu. Yüzü pürüzsüzdü ve bir tek kırışıklık bile yoktu. Başının üst kısmındaki saçları, diğer yerlerine göre biraz daha uzundu. Yeni tıraş olduğu anlaşılıyordu. Saçlarının ön tarafını ise hafif bir şekilde kaldırmıştı. Adam oldukça bakımlı ve yakışıklıydı. Bir an onu kıskanmaya başladı ama bu düşünceden hemen vazgeçti. Profesör sordu.
"Buraya nereden geldiniz?"
"En son özel bir klinikte çalıştım efendim. Ondan öncesinde başka bir klinikte çalıyordum. Ayrıca bir süre kendi kendime bir şeyler yapmaya çalıştım ama iyi bir ortak bulamadığım için olmadı."
"Kendi kendinize bir şeyler yapmaya çalışırken neden bir ortağa ihtiyaç duydunuz?"
Yutkundu. Bu soruyu beklemediğinden, verecek bir cevap bulamamıştı.
"Şey efendim... Maddi konulardan dolayı. Eğer bir ortak bulabilirsem daha kolay olur diye düşünmüştüm ama olmadı." dedi sonunda.
Profesör dudağını büktü.
"Çalıştığın yerlerden neden kovuldun peki?"
Yine durakladı. Bu, biraz uzun bir duraklamaydı. Profesörün neden bu kadar ayrıntıya girdiğini anlayamıyordu.
"İlk çalıştığım yer kapanmıştı. Diğeri de..."
"Evet."
"Şey... Maaşım çok düşüktü. Eğitimim çok iyi ama bana hak ettiğim ücreti veremiyorlardı."
"Anlıyorum." dedi profesör, ağzının yanıyla gülümseyerek. Bu kez gülüşü donuk ve ifadesizdi. "Belgelerini görebilir miyim?"
Alpay anında irkildi. Hızla kucağındaki evrak çantasının fermuarını açtı ve titreyen elleriyle evraklarını çıkarıp, profesöre uzattı. Profesör evrakları masanın üzerine koyup, içlerinden bir belgeyi aldı ve dikkatli bir şekilde göz gezdirmeye başladı.
"Bir kahve içsen iyi olur. Benim bunları incelemem ve karar vermem epey uzun sürecek." dedi aynı anda.
Şaşkınlıkla, bir kaç saniye profesöre baktı. Adam da gözlerini kağıttan ayırıp ona dikti ve göz göze bakıştılar. Profesörün ciddiyetini fark edince, hızla oturduğu sandalyeden ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Kapıdan çıkmadan önce arkasını dönüp profesöre son kez baktı ve odadan dışarı çıktı. İçinde dayanılmaz bir heyecan ve korku vardı. Bir yandan kabul edilmesini, bir yandan da profesörün ona söylediği yalanları öğrenmemesini umuyordu. En iyisi gidip bir kahve içmekti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder