14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 37)



Ofise geldiğinden beri dosyaları kurcalıyordu, ama işe yarar hiçbir şey bulamamıştı. Bunlar daha ziyade iki yıllık bir günlüktü. Hastanın sabah saat kaçta uyandığı, kahvaltı, etkinlik, terapi, sinema gibi şeyler ve uyku saatleri... Onun dışında her gün yaşadığı duygular, hangi olaya nasıl tepkiler verdiği, kurduğu hayaller ve gördüğü rüyalar yazıyordu. Dosyaların bu kadar fazla olmasına şaşırmamalı. Profesör, gereksiz olan her şeyi kayıt altına almıştı. Tabi Önder’e göre gereksiz. Profesöre göre ise bunlar, onun hayatının çalışmalarıydı. Masanın üzerindeki telefonuna uzanıp saate baktı, akşamın onu olmuştu. Bütün gününü önemli bir şeyler bulma umuduyla hastanın günlüğünü okuyarak geçirmiş, tüm zamanı çöp olmuştu. Son bir dosya kalmıştı, bu da biraz kalındı ama buna da göz attıktan sonra işi bitecekti. En azından içinde bir şüphe kalmayacaktı. Dosyayı açıp, iç kapağında yazan başlığa baktı. DENEYLER VE SONUÇLAR. Önder kaşlarını kaldırdı, sonunda eğlenceli bir şey bulduğunu düşündü. İlk sayfayı açıp okumaya başladı. Burada, deneyin türü ve amacı yazıyordu. Bir çeşit görsel deneydi. Deneğe çeşitli görseller gösteriliyor, videolar izletiliyor ve bunun üzerine hemen uyuması sağlanıyordu. Bunu da çeşitli uyku ilaçlarıyla yapıyorlardı. Hastanın tedavi süresinde hiçbir ilaç kaydı bulunmamıştı, ama burada bir çeşit uyku ilacından bahsediliyordu. Bu deneyler de tedavinin bir parçası mıydı yoksa bilimsel bir çalışma mıydı? Daha da önemlisi neden bir insan üzerinde böylesine gereksiz bir deney yapılıyordu? Alt satırları okumaya başladığında, deneyin amacını öğrenmiş oldu. Ardimge (afterimage) yani, Gerçek görüntünün gözden silinmesinden sonra geride kalan hayali görüntü metodu’nu bir de kendisi denemek istemişti. Burada metodun amacının, gerçekleştirilen bir deneyimin ardından zihinde geriye kalan görüntüyü incelmekti, ama profesör bunu deneyim yerine görsel yöntemle gerçekleştirmişti. Bu deneyi yaparken ise hastaya çiçek bahçeler ve bazı hayvan resimleri göstermiş, ardından vahşi hayvan belgeselleri ve kısa aşk filmleri izletmişti. Her şey tamamdı, ama aşk gibi soyut bir kavramla ilgili filmin bu deneye katkısı nasıl olmuştu, bunu da merak ediyordu. Bunları yaptıktan sonra hastayı ilaçlarla uyutmuş ve uyku sırasında bir çeşit hipnoz gibi Wilhelm Friedmann Bach, Carl Philipp Emanuel Bach ve Antonio Salieri gibi ünlü klasik müzik bestecilerinin parçalarını dinletmiş, belli bir süre sonra da yine ilaçlarla uyandırarak rüyasında gördüklerini anlattırmış ve her detayı not almıştı. Önder dudağını büktü, bu adam tam bir çılgındı. Neyse ki yaptığı bu deneyin hastaya bir zararı olmamıştı. Sonuçta hastaneden gayet sağlıklı bir şekilde ayrılmıştı. Ona ne olduysa, hastaneden çıkıp ortadan kaybolduktan sonra olmuştu. Öğrenmeleri gereken şey de tam olarak buydu. Evet, bir katildi ama bu hale nasıl gelmişti? Öğrenmeleri gereken buydu. Önder bir sonraki sayfaya geçtiği sırada ofisin kapısı açıldı ve elinde ince bir dosyayla Cansu göründü. Fırat çoktan evine gitmiş, ama Önder bir şeyler bulma umuduyla biraz daha kalmayı tercih etmişti. Cansu içeri girip kapıyı kapatırken, Önder tekrar önündeki dosyaya döndü.
“İlginç bir şey buldum.” Diyerek, konuşmaya başladı Önder. “Burada bir çeşit deneyden bahsediliyor. Profesör, hastalarını denek olarak kullanıyormuş.”

“Ben sana daha ilginç bir şey söyleyeceğim.” dedi Cansu, elindeki dosyayı masanın üzerine bırakarak. “Mezarlıkta bulunan kurbanların katilinin kimliği tespit edildi.”

Önder, aniden başını kaldırıp Cansu ile göz göze geldi.

“Ciddi misin?” diye sordu heyecanla, Cansu’nun getirdiği dosyayı kaparak. Önündeki diğer dosyaları bir kenara itti, onlar artık ilgisini çekmiyordu. Dosyayı açıp, dikkatle göz gezdirdi. Önder dosyayı incelerken, Cansu konuşmasını sürdürdü.

“Otuz iki yaşında, adı Tanju Deniz. Bekar ve eski bir paralı asker.”

“Asker mi?” diye sordu Önder, şaşkınlıkla. Cansu ile bir kaç saniye göz göze bakıştıktan sonra tekrar dosyaya döndü.

“Evet. Askerlik zamanlarında yaşadığı bazı travmalardan dolayı kafayı yemiş. Cephede, savaş sırasında intihar etmek için kafasına sıkmak istemiş, ama becerememiş. Heyecandan silahını kaydırmış ve kurşun çapraz giderek, kulak tarafından çıkmış. İki ameliyat geçirdikten sonra tedavi için bir ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesine yatırılmış. Askeri personel olduğu için tedavi masraflarını devlet karşılamış.”

Önder, Cansu’nun son sözlerinin ardından bu karmaşık yazılarla dolu olan dosyaya bakmayı bırakıp, ona dikkat kesildi. Bu kimlik tespit ve adli tıp raporlarından, hiçbir zaman bir şey anlamamıştı. Neyin nerede olduğunu bulmak sonra sıraya koymak ve sonra okuyup bir de bunları anlamak, epey zaman alan bir işti. Bu yüzden her zaman karşısındakini dinlemek daha kolay geliyordu.

“Akıl hastanesi mi dedin?” diye sordu Önder. Şaşkınlığı ve merakı daha da artmıştı. Aynı şekilde işlenen bir cinayet ve aklı hastanesinde tedavi gören bir hasta daha. Bu bir tesadüf müydü?

“En önemlisine henüz gelmedim, sıkı dur! Yakaladığımız katille aynı hastanede tedavi görmüş.”

Önder baştan aşağı ürperdi. Önce suratı sonra midesi yanmaya başladı. Heyecandan titriyordu.

“Aynı hastane mi? Manastır mı? Hani ormanda saldırıya uğrayan doktorun çalıştığı manastır...” diyerek, duyduklarını teyit etmeye çalıştı Önder.

“Evet. Aynı hastane, manastır.” Cansu masanın üzerindeki sigara paketine uzanıp, içinden bir tane sigara sonra da çakmağı aldı. Sigarayı yakıp derin bir nefes aldıktan sonra dumanı geri verirken, aynı anda konuşmaya devam etti. “Hiç şüphe yok. Adam tam dört yıl tedavi görmüş. İlaç da kullanmış ve dört yılın sonunda, gayet sağlıklı bir şekilde taburcu olmuş. Sağlığına kavuşunca, askerliğe devam etmek için dilekçe göndermiş. Yaşı ve sağlığı el verdiği için tekrar kabul edilmiş, ama adam gitmemiş.”

“Neden?”
profesörün odasına kadar eşlik etti. Saat sabahın altısıydı, ama genç kadın son derece dinç ve enerjikti. Profesörün odasının önüne geldiklerinde, kadın kapıyı ardına kadar açarak onlara yol verdi. Profesörün odasında bu kez Alpay doktor da vardı. Profesör, masanın üzerindeki bazı kâğıt yığınlarına başını gömmüş bir şeyler mırıldanıyor, doktor da karşısında ayakta dikilmiş, ellerini arkasında birleştirmiş onu dinliyordu. Kapının açıldığını duyunca ikisi de kapıya döndü ve şaşkınlıkla donup kaldılar. Alpay doktor, profesörden alması gerek talimatları ya da yüz ifadesine bakılırsa yemesi gereken fırçayı yemiş olacak ki, hızlı adımlarla odadan çıkıp gitti. Profesör ise zaten asık olan suratını daha da asarak, ağır ağır ayağa kalktı ve hesap soran tavırlarla onlara baktı. Önder ile Fırat içeri girdiklerinde, kapı arkalarından kapandı. Önder bir önceki gelişinde oturduğu koltuğa otururken, Fırat’ta onun başında dikildi.

“Sizinle ne anlaşmıştık başkomiserim? Bir daha buraya gelmeyecektiniz!” dedi profesör, öfkesini gizlemeye çalışarak.

“Evet, ama anlaşma bozuldu.” dedi Önder ve bir bacağını diğerinin üzerine atarak, koltuğa yayıldı. “Neden geldiğimizi sormayacak mısınız?”

“Umurumda değil, elinizde hiçbir belge olmadan buraya gelemezsiniz! Burası benim...”

Önder onun cümlesini tamamlamasını beklemeden, Fırat’ın elindeki izin belgesini ve katilin kimlik tespit raporunu alıp, profesörün önüne bıraktı. Profesör, anlamamış gözlerle bir süre kâğıtlara baktıktan sonra tekrar yerine oturdu ve umursamaz tavırlarla, kâğıtları inceledi.

“Nedir bunlar?” diye sordu aynı anda. Önder’de anında açıklama yaptı.

“Biri izin belgesi, diğeri de yeni bulduğumuz bir katilin kimlik bilgileri.”

Profesör göz ucuyla ona baktı.
“Eğer bir katil profili için geldiyseniz boşuna zahmet etmişsiniz başkomiserim. Bu tür işlerle uğraşacak vaktimiz yok maalesef. Bir adli psikolog ile görüşmenizi tavsiye ederim.” diyerek açıklama yaptı, rahatlamış bir tavırla.

“Hayır, sizden istediğimiz bu değil. Katilin kimlik bilgilerini size gösteriyorum çünkü o da diğer katil gibi sizin eski bir hastanız! Onu tanıdınız mı?”

Önder sözlerini bitirdiğinde, profesör ağzı bir karış açık kalmış, dehşet içinde onlara bakıyordu. Dudakları titriyordu ve muhtemelen söyleyecek bir şeyler düşünüyordu. Sonunda yutkundu ve tekrar kimlik tespit raporuna dönerek, konuşmaya başladı.

“Bu... Bu eski bir asker, ben tedavi ettim.” diyebildi sonunda.

“Buraya bunun için geldik zaten. Bize onun hakkında nen söyleyebilirsiniz?” diyerek, araya girdi Fırat. Önder’de dikkatli bir şekilde profesörü seyrediyor, onun her hareketini ve mimiklerini inceliyordu. Bir önceki katil hastasını öğrendiğinde gayet rahat ve umursamazdı, ama artık işin ciddiyetini anlamış olacak ki, o rahat ve umursamaz tavırlarından eser yoktu. Profesör başını kaldırıp, donuk gözlerle ona baktı.

“Tam olarak ne yapmış?” diye sordu profesör, donuk gözlerle onlara bakarak.

“Bir çifte cinayet işlemiş, mezarlıkta.” dedi Önder.

“Çifte cinayet mi?” diye sordu profesör ve donuk gözlerini, tekrar önündeki rapora çevirdi. Ama kâğıdı okumuyor, boş gözlerle bakıyordu.

“Evet. Burada dört yıl tedavi görmüş ve gayet sağlıklı bir şekilde taburcu olmuş. Buradan ayrıldıktan bir ay sonra aniden ortadan kaybolmuş. Yıllar sonra da yine aniden ortaya çıkarak bir çifti öldürmüş. Şu an firari, hâlâ arıyoruz.”

Profesör gözlerini kapatarak, birkaç saniye bekledi. Sonra güçlükle devam etti.

“Tıpkı Göktuğ gibi. Onula aynı şeyi yaşamış.” diye geveledi.

“Evet, tıpkı onun gibi. Bize yardımcı olmalısınız, bu kadar tedirgin olduğunuza göre bu olaylar sizin imajınıza da zarar verecek.” diyerek, onu ikna etmeye çalıştı Önder.

Profesör kâğıdı düzgün bir şekilde masanın tam ortasına koydu ve ellerini masanın üzerinde birleştirerek, ona dikkat kesildi.

“O sözleşmeli bir askerdi, Irak’ta görev yapıyordu. Sonra onu Suriye’ye göndermişler. Asker yetersizliğinden dolayı. Orada çok fazla şiddete şahit olmuş. Çok fazla kan ve ölüm. Üst üste yığılmış çocuk cesetleri, vücutları bıçaklarla parçalanmış kadınlar ve bombalar sonucu çıkan yangınlarda diri diri yanan insanlar... Bunlar onu epey etkilemişti, ama onu asıl etkileyen şey altı silah arkadaşının kafalarının parçalanmasına canlı canlı şahit olması ve esir alınması olmuştu.” Profesör artık dalgın gözlerini tek bir noktaya sabitlemişti. Önder’in, bu duydukları karşısında tüyleri ürpermişti. Onun polislik hayatı boyunca gördüğü cesetler ve vahşet, katilin bu yaşadıklarının yanında bir hiçti. Önder, profesörün sözünü hiç kesmeden dikkatle dinliyordu. Fırat’ta konunun epey karanlık ve ilginç bir hâl aldığını anladığından, o da Önder’in karşısındaki koltuğa oturmuş, profesöre dikkat kesilmişti. Profesör devam etti.

“Esir alındığında da çok fazla eziyete şahit olmuş. Suriyeli askerlerin elleri ve ayakları baltalarla kesilmiş, kolları ve bacakları kırılmış. Hatta sırf zevk için bazılarının vücutlarını kesiyorlar, kanlarını akıtıyorlar, kanlar pıhtılaşıp kanamalar durduğunda aynı yerleri tekrar kesip, tekrar kanatıyorlarmış. Yani esir askerleri öldürmek yerine, ölmek için yalvarmalarını sağlıyorlarmış. Ona henüz sıra gelmeden, yapılan bir operasyonla bütün esirler kurtarılmış. Fiziksel olarak gördüğü zarar yalnızca açlık, susuzluk ve yorgunluktan bitkin düşmesiymiş. Onun dışında psikolojisi berbat bir haldeymiş. Bu dünyada yaşanabilecek en korkunç şeyleri yaşamış. Bu dünyadaki cehennemin içinden sağ çıktığına inanamamış. Ama kurtulmuş olsa da o cehennemin zihninde bıraktığı ve asla silinmeyecek olan izlerle yaşamaya alışmaya çalışmak çok daha zor. Ona uzun bir süre idari izin verileceğini düşünmüş, ama bunu yapmamışlar. İstifa etmek istemiş, ama sözleşmesinin dolmasına henüz iki yıl varmış. Bu yüzden onu bir süre sonra tekrar Suriye’ye, savaşa göndermişler. Bu psikolojik şiddete direnmek ve işini yapmak için kendisini epey zorlamış. Sonra bir gün cephede yanında bulunan ve ondan çok daha genç olan bir silah arkadaşı, çatışma sırasında kafayı yemiş. Adam kendisini cephenin önüne atmış ve delik deşik olmuş. Arkadaşının vücudundan, mermilerin açtığı deliklerden fışkıran kan ve dağılan kafatası parçaları onun suratına sıçramış. Bu olay bardağı taşıran son damla olmuş. O anda hiç düşünmeden silahını çenesine dayamış ve tetiğe basmış. Ama elleri titrediği için silahı kaymış ve hedefi tutturamamış. Ağır yaralı olarak kaldırıldığı askeri hastanede uzun bir tedavi gördükten sonra psikolojik tedaviye ihtiyacı olduğuna karar verilmiş. Ben bu tür olayları takip ettiğim için hemen Sağlık Bakanlığına bir yazı gönderdim ve o askeri kendim tedavi etmek istedim. Masrafları devlet tarafından karşılanıyordu, gerçi karşılanmasa da benim için bir sorun teşkil etmezdi. Sonuçta o, devletin ona verdiği görevi yerine getirmeye çalışan bir askerdi. Tedavisi, buradaki diğer hastalara göre ortalama bir sürede tamamlandı, ama epey zordu. Burada kaldığı süre boyunca, odasında onunla beraber bir hasta bakıcı kalıyordu. Geceleri çok korkunç kabuslar görüyor, çığlıklarla uyanıyor, bazen de uykusunda kafasını duvarlara vuruyordu. Hatta bir keresinde uykulu haldeyken hasta bakıcının önlük cebindeki kalemini alıp, kendisini öldürmeye çalışmıştı. Uyurgezerlik sorunu da baş göstermişti. Bu yüzden onu ne uyurken ne de uyanıkken asla yalnız bırakmadık. Ama dört yılın ve zorlu bir tedavinin ardından gayet sağlıklı ve mutlu bir şekilde ayrılmıştı.”

Önder’in tüm bu duyduklarını algılaması ve sonra sindirmesi birkaç dakikasını aldı. Normalde daha uzun sürebilirdi, ama şu an düşünerek boşa harcayacak zamanı yoktu.

“Sizce işlediği bu cinayetlerin tüm bu yaşadıklarıyla bir ilgisi olabilir mi?” diye sordu güçlükle.

Profesör derin bir iç çekti ve bir süre düşündükten sonra cevap verdi.

“Duruma bağlı. Yaşadığı bu ağır travmanın izlerinin silinmesi çok zor, hatta imkânsız olabilir. İnsanlar çoğu zaman bu travmalarla yaşamaya alışmak zorunda kalırlar. Ne kadar tedavi görseler de travmaya bağlı semptomlar tekrar baş gösterebilir. Ama o hiçbir zaman bir başkasına zarar vermeye kalkışmamıştı, her zaman sadece kendisine zarar vermeye çalışıyordu, yaşamak istemiyordu. Ama diyelim ki başkasına zarar vermeye kalkıştı. Buradan ayrıldıktan sonra ortadan kaybolduğunu söylüyorsunuz, tıpkı Göktuğ gibi. Kaybolduğu zaman içerisinde neye bulaştığını, ne yaşadığını bilmeden buna cevap vermem mümkün değil. Belki travmasından dolayı hastalığı nüksetti, belki de yaşadığı başka bir sorun bunları yapmasına neden oldu, bilemeyiz.”

Önder yayıldığı koltukta toparlandı ve bir kolunu masaya dayayarak, profesöre daha da dikkat kesildi.

“Sizden aldığım dosyada bir çeşit deneyden bahsediliyordu. Ona da bu tür bir deney yaptınız mı?” diye sordu.

“Deney dediğimiz şey bir tedavi geliştirme yöntemidir ve bunu tüm hastalarıma uygularım. Özellikle ilaç tedavisi uygulanması kesinlikle zorunlu olan hastalara. Bu deneylerle, hastaları kimyasallardan olabildiğince uzak tutmayı ve doğal yöntemlerle sağlıklarına kavuşturmayı amaçlıyoruz.”

“O hastanın dosyasını da alabilir miyim?” diye sordu Önder, heyecanla.

Profesör bunu duyunca keyfi daha da kaçtı.

“Diğer dosyaları getirmediniz bile, bir de başka bir hastamın dosyasını mı istiyorsunuz?” diye sordu, donuk bir sesle.

“Bakın, bu adamlar sizin eski hastalarınız ve onları iyileştirerek, buradan sağlıklı bir şekilde gönderdiğinizi iddia ediyorsunuz. Ama bu adamlar katliam yapıyor. Bunu iyi düşünün, sizin eski hastalarınız!” Önder son cümlesini üstüne basa basa söyledi. “Eğer bu soruşturmadan temize çıkmak istiyorsanız, bizimle iş birliği yapmak zorundasınız”

“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu profesör, ses tonunu yükselterek. Bunları duyunca kendisine gelmişti anlaşılan. “Ne yani, adamları iyileştirdiğimi iddia ederek hastalıklı bir şekilde sokağa mı saldım? Onlara bu katliamları yapmaları için talimat mı verdim?”

“Ben öyle bir şey söylemedim. Sadece size iş birliği teklif ediyorum. İmajınızı kurtarmanız için güzel bir fırsat. Çünkü bu olaylar medyaya yansıdığında, ne yazık ki insanlar bu adamların aslında kim olduklarını da öğrenecekler ve bu durumda tüm gözler buraya çevrilecek.”

“Siz beni tehdit mi ediyorsunuz?” diye sordu profesör, gözlerini kocaman açarak.

“Hayır hayır... Size olacakları önceden söyleyerek tedbir almanız için bir yol gösteriyorum.” Önder’in tüm bu sözleri palavraydı.

Olay medyaya çoktan yansımıştı, ama bir savcı adayının öldürülmesinden dolayı yayın yasağı getirilmişti. Yani ne katillerin kimliği açıklanacak ne de manastırın adı duyulacaktı. Profesörün gündemden haberi olmadığı her halinden belliydi, bu yüzden onu bu konuda kandırmak kolay olmuştu. Önder’in amacı sadece profesöre göz dağı vererek, kendilerine yardım etmesini sağlamaktı. Bu yöntemi işe yaramış olacak ki, profesör bir süre düşünceli gözlerle ona baktı.

“Sizinle iş birliği yapmam için sizin de bana bazı bilgiler vermeniz gerek. Hiçbir şey bilmeden, size bütün hastaların özel dosyalarını veremem.” dedi sonunda.

Önder koltukta kımıldandı ve oturuşunu düzeltti, ardından başını dikleştirerek sordu.

“Bilmek istediğinize emin misiniz?”

“Evet, elbette bilmek istiyorum.”

“Pekâlâ Bu iki hastanız da bu cinayetleri son derece vahşi bir şekilde işliyorlar. Herhangi bir alet ya da cinayet silahı yok. Her şeyi kendi elleriyle ve ağızlarıyla yapıyorlar.”

“Ağızlarıyla mı, nasıl yani?” diye sordu profesör, yüzünü buruşturarak.

“Bulduğumuz ilk katil, yani ilk cinayetin zanlısı öldürdüğü kişinin gözlerini çiğneyip tükürmüş. Karnını yarmış ve tüm organlarını dışarı dökmüş. Karın deşen Jack gibi. Ayrıca kurbanın organlarından birinin yarısı bulunamadı. Onu da yediğini düşünüyoruz. Diğeri ise kurbanının tüm vücudunu ısırarak derin yaralar açmış, hatta bazı bölgelerini koparmış. Ayrıca kurbanların kafalarını da parçalamışlar. Ha bir de savcı adayı olan bir kurban daha var. Onun katili henüz tespit edilemedi, ama eminim o da sizin eski hastalarınızdan biri çıkacak.”

Profesör tüm bunları dehşet içinde dinledikten sonra yine öfkeyle sordu.

“Benim eski hastam çıkacağını nereden biliyorsunuz, kesin hüküm vermeyin!”

“Öyle düşünüyorum çünkü kurbanların hepsi aynı gece öldürülmüş, üstelik benzer yöntemlerle.”

“Yöntemlerin benzemesi, katillerin hepsinin benim eski hastam olduklarını göstermez başkomiserim, bir tesadüf de olabilir.”

“Size bunun bir tesadüf olamayacağını kanıtlamak için bir detay daha söyleyeyim o halde.” diyerek, araya girdi Fırat. “Kurbanların hepsinin belden aşağısı sağlam, hiçbirine dokunulmamış. Bence bu gayet makul bir sebep.”

Profesör bunu duyunca bir an durakladı. Sonra başını başka yöne çevirerek, ağır ağır ayağa kalktı. Önder’de onu gözleriyle takip ediyordu. Profesör pencerenin yanına yaklaşarak camı açtı ve bir süre de dalgın gözlerle dışarıyı seyretti. Önder ile Fırat şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Önder dayanamayarak sordu.

“Bu size bir şey ifade ediyor mu?”

Profesör başını yana doğru çevirdi ve bakışlarını yere dikti, hala pencereye dönüktü. Önder, bir süre de bu şekilde bekleyeceğini anladığında, sabırsızca tekrar sordu.

“Cevap verecek misiniz, bu size bir şey ifade ediyor mu?”

“Evet.” dedi profesör sonunda ve pencerenin yanından uzaklaşarak, onların yanına yaklaştı. Masasının tam karşısına geçerek, duvarda asılı olan tabloya baktı. Önder’de merakla tabloya döndü. Bu tablo önceki gelişlerinde de buradaydı, ama o zaman hiç dikkatini çekmemiş, bu kadar detaylı incelememişti. Tabloda, bir çeşme ve genç bir kız vardı. Üzerinde uzun beyaz bir elbise olan genç kız çeşmenin kenarında oturuyordu, yüzü ise yan profilden görünüyordu. Önder gözlerini tablodan ayırarak tekrar profesöre döndü. Profesör gözlerini, hedefi on ikiden vurmak için odaklanmış bir keskin nişancı gibi tabloya dikmişti. Ağzı yarı aralık duruyordu. Fırat, onun dikkatini dağıtmak için konuşmak zorunda kaldı.

“Tablonuzu daha sonra seyredersiniz, fazla vaktimiz yok.”

“Evet, bana bir şeyi ifade ediyor.” diyerek, devam etti profesör sonunda. Önder bu düşünceli bakışların ardından önemli bir şeylerin geleceğini hissettiğinden, dikkatini profesöre vermişti. “Bu onlara verdiğim bir çeşit terbiye yöntemiydi. Bunu onlara farklı yöntemlerle öğretmiştim, bu yüzden bazı ahlaki kurallara çok sıkı bağlıdırlar.”

“Tam olarak neyden bahsediyorsunuz?” diye sordu Önder.

Profesör ellerini arkasında birleştirerek, tekrar masasına doğru ilerledi. Aynı anda açıklama yapmaya başladı.

“Gördüğünüz üzere burada kadın ve erkek hastalar iç içeler. İnsanın, doğası gereği cinsel ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları da karşı bir cinsle yan yana gelince, özellikle de uzun süredir cinsellik yaşamamışsa dayanılmaz bir hale gelir. Dürtüler kontrol edilemez ve bilinçsiz bile olsa, bir cinsel birliktelik yaşanabilir. Üstelik buradaki herkes hasta ve bu yüzden, çoğu ne zaman ne yaptıklarının farkında değiller. Dolayısıyla böyle bir ortamda, yani uzun süre cinsel ilişki yaşamamış kadınların ve erkeklerin iç içe olduğu bir ortamda bunun önüne geçilmezse, neler olacağını siz tahmin edin. Burası resmen bir kreşe dönerdi.”

“Yani?” diyerek, tekrar sordu Önder.

Profesör sandalyesinde geriye yaslanarak, ellerini bu kez de karnının üzerinde birleştirdi.

“Onların bu cinsel dürtülerini ve isteklerini ben kontrol edemem, bu yüzden bu dürtüyü kendilerinin kontrol edebilmeleri için onlara yol gösterdim. Onlara, tuvalet ve banyo ihtiyaçları dışında bellerinden aşağısının kesinlikle açılmaması gerektiğini ve bunu başkalarına da yapmamaları gerektiğini öğrettim. Aksi halde öldüklerinde, Tanrı’nın onları cezalandırmak için cinsel organlarından çengellerle asacağını ve diri diri yakacağını anlattım. Bu biraz psikolojik baskı gibi görünebilir, ama bir nevi doğru. Zina yapanların sonu bu olmayacak mı?”

Profesör bunu söyledikten sonra Önder göz ucuyla Fırat’a baktı. Fırat’ta başını öne eğmiş, göz ucuyla Önder’e bakıyordu. Profesör haklıydı, zina yapanların sonu buydu. Fırat aletiyle şimdiden vedalaşsa iyi ederdi. Önder tekrar profesöre döndü.

“Bu işe yaradı mı peki?” diye sordu.

“Görünüşe göre işe yaramış. Bakın, eski hastalarım cinayet işlerken bile başkasının özel bölgesini açmamışlar. Üstelik bunun üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen unutmamışlar. Burada kaldıklarında da işe yaramıştı. Birkaç tanesini öpüşürken ya da birbirlerini okşarken yakaladım ancak bu önemli bir sorun değildi, sonuçta öpüşmeyle kimse çocuk sahibi olmaz. Onlara ufak cezalar verdikten sonra bir daha ne onlar ne de diğer hastalar böyle bir şeye kalkışmadı. Burada disiplinle birlikte ahlak da ön plandadır başkomiserim. Ben Katolik’im, ama bunun dinle bir alakası yoktur. Bu insani bir değerdir. Kendisine değer veren bir insan, her önene gelenle birliktelik yaşamaz ya da her önüne gelene kendisini öptürüp dokundurmaz, öyle değil mi?”

Önder tekrar Fırat’a baktı. Fırat’ın suratı kıpkırmızı olmuş, yüzü iyice düşmüştü. Utanmak yerine profesörün bu sözlerinden ders alsa daha iyi olurdu.

“Yani bu da demek oluyor ki, üçüncü katilin de sizin hastalarınızdan biri çıkma ihtimali çok yüksek, öyle değil mi?” diye sordu Önder.

Profesör derin bir çekerek çenesini sıvazladı. Bu durum onu epey rahatsız etmişti anlaşılan. Onlara inanmak veya iş birliği yapmak istemiyordu, ama cesetlerdeki tek bir detay, onu tüm bunları yapmaya mecbur bırakmıştı. Eğer bu işten paçasını kurtarmak istiyorsa, Önder’in tüm istediklerini yapmak zorundaydı. Bir suçu yoksa tabi.

“Sizinle iş birliği yapmayı kabul ediyorum.” dedi profesör sonunda. “Yeter ki manastırın adı medyada geçmesin ve bu cinayetlerle bir alakam olmadığı ortaya çıksın.”




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...