14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 39)



Ofisine girdiğinde, dosyaların hepsini kendi masasına koydu ve incelemeye başladı. Katil olan hastanın dosyalarının iki katı kadar dosya vardı. Sonuçta adam tam dört yıl orada kalmıştı ve profesörün aldığı gereksiz notlar, dosyaların bu kadar kalın olmasına sebep olmuştu. Önder ince dosyalara hızlıca göz gezdirerek, sert kapaklı, kalın dosyalara geçti. İnce olanlarda yalnızca günlük rutinler yazıyordu, asıl önemli olanlar kalınlarıydı. Çünkü bunlarda tedavi süreçleri yer alıyordu. Adam gerçekten çok ağır ve yoğun bir tedavi süreci geçirmişti. Uyuduğu ve yemek yediği zamanların dışında, hiç boş vakti olmamıştı. İlaç tedavilerinin yanı sıra psikoterapi, oyun ve diğer aktivitelere katılmış, ancak grup seanslarına hiç katılmamıştı. Çoğu raporlar, Önder’in anlamadığı terimleri içeriyordu. Bunu anlayacak tek kişi Melisa idi. Bu kez ona gerçekten ihtiyacı vardı. Ama yüzsüzlük yaparak ondan yardım isteyemezdi. Kısa bir süre düşündükten sonra Melisa’nın ondan daha yüzsüz olduğu aklına geldi. O şimdiye kadar yaptıklarını yaparken utanmadıysa, Önder iş konusunda ondan yardım istemekten utanamazdı. Bunu elbette kendisi yapmayacaktı. Ya Cansu ya da Fırat yapacaktı. Üstelik bu bir işti ve Melisa bunu yapmaya mecburdu. Önündeki dosyayı kenara bırakıp, diğer dosyaya geçti ve anlayabildiği kadarıyla okumaya başladı. İşte buradaydı. Profesör, askerin üzerinde de deney yapmıştı. Detayları okumak için bir sonraki sayfaya geçti. Askere, diğer hastaya uygulanandan farklı bir deney uygulanmıştı. Silah sesleri, korku, şiddet ve stres. Tıpkı diğer hastada olduğu gibi, o da en duyarlı olduğu şeylerle denenmişti. Profesörün bu deneylerle, hastaların korkularının üzerine gitmelerini sağlayarak, onlara iyilik yaptığı düşünülebilirdi. Ama hayır. Onlar birer hastaydı ve tedaviye ihtiyaçları vardı. İşe yarayıp yaramayacağı şansa kalmış olan deneylere değil. Askere en sık yapılan şeylerden biri kulaklık takılarak son seste, yüksek dozda gerilim içeren savaş filmleri izletmek olmuştu. Onun dışında ani ve yüksek seslerle, kan ve vahşet içeren videolarla korkutulmuş, hayati tehlikede olduğunu düşünmesi ve zorlu görevleri başardığında kurtulacağına inanması sağlanarak yoğun strese sokulmuş, intihar girişiminde bulunduğu cephede yaşadıkları tekrar ve tekrar canlandırılarak vereceği tepkiler değerlendirilmişti. Önder bir an tüm bunların kendi üzerinde uygulandığını hayal etti. İyileşmek için gittiği bir hastanede daha da delirir ve ömrünün sonuna kadar da bir hücrede ölmeyi beklerdi. Ama ona yapılan tüm bu işkencelere rağmen, adam dört yılın sonunda hastaneden gayet sağlıklı bir şekilde ayrılmıştı. Bu imkânsızdı. Önderin atladığı bir şey olmalıydı. Bunca şeyden sonra kimsenin akıl sağlığı yerinde olmazdı. Belki de anlamadığı için kenara bıraktığı dosyalarda, karmaşık terimlerin arasında başka bir detay vardı. Melisa’nın bu dosyaları bir an önce incelemesi gerekiyordu. Önder aceleyle, masasının üzerindeki telefonun ahizesini kaldırıp Cansu’yu aradı ve yanına çağırdı. Cansu geldiğinde bıkkın ve umursamaz bir hali vardı. “Melisa ile bir an önce barışsanız iyi olur başkomiserim. İşim gücüm yokmuş gibi sizin aranızda laf taşımacılığı mı yapacağım?” diye söylendi, haklı olarak. Ama Önder bunları duymamıştı bile. Cansu’ya okuyamadığı dosyaları göstererek, onları alıp Melisa’ya götürmesini emretti. Cansu yine bıkkın bir tavırla dosyaları aldı ve sallana sallana ofisten çıktı. O sırada Fırat, elinde bir dosyayla ofise girdi.
“Adli tıptan rapor geldi.” dedi, dosyayı heyecanla sallayarak.
“Ne raporu?”
“Mezarlıkta bulunan cesetlerin raporları. Ayrıca kimlikleri de tespit edilmiş.” Fırat dosyayı çoktan okumuş olacak ki, Önder’in masasına bırakıp kendi masasına geçti ve bilgisayarıyla ilgilenmeye başladı. Önder hızla dosyanın sayfalarını karıştırdı. Kimlik tespit raporunu okumaya başladı. Kadın kurban yirmi altı yaşında, bir okulöncesi öğretmeniydi. Eşi ise otuz bir yaşında, yunus polis memuruydu. Daha korkunç olan şey, genç kadın yedi aylık hamileydi. Önder elini yumruk yaparak ağzına götürdü ve var gücüyle ısırmaya başladı. Öfkeden tüm vücudu yanıyor ve baştan aşağı titriyordu. İki tane gencecik ve hayatlarının baharında bir çift, yok yere katledilmişti. Biri de meslektaşıydı. Üstelik henüz dünyaya gözlerini bile açamadan yok olmuş bir de bebek vardı. Tıpkı kendi bebeği gibi, o da gözlerini açamadan uçup gitmişti. Aradaki tek fark, Önder’in bebeğinin annesiyle belli bir süre aralıkla ölmesi ve babasının hâlâ hayatta olmasıydı. Ama onlar ailecek yok olmuşlardı. Savcı adayından sonra bir de polis memurunun öldürülmüş, daha doğrusu şehit edilmiş olması, üzerlerindeki baskıyı daha da artıracaktı. Baskılara alışıktı. Normal şartlarda bu umurunda olmazdı, ama şu an umurundaydı. Herkes baskı yapıldığında bir şeylerin daha çabuk gerçekleşeceğini düşünüyordu, ama öyle olmuyordu. Sanki ölen insanlar onların umurunda değilmiş gibi bir algı ortaya çıkıyordu. Yasalara ve prosedürlere uyulması gerektiğinden, bu işler zaman alıyordu. Sonuca hızlı ulaşmak için bu kurallara uyulmazsa, bu kez de cezalandırılıyorlardı. Ne istedikleri belli değildi. Saat akşamın dokuzu olmuştu. Önder daha fazla geç olmadan, askerin son kamet ettiği yere giderek soruşturmasını genişletmek için gereken izinleri aldı. Ama görev yaptığı yere gitmek o kadar da kolay olmayacaktı. Türkiye ordusuna bağlı bir asker olsa da Önder’e lazım olan şey burada değil, Suriye’deydi. Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu, ama deneyecekti. Melisa’nın incelemelerinden şimdilik önemli bir sonuç çıkmamıştı. Yine de her ihtimale karşı burada kalacaktı. Saat on olmuştu. Masasının üzerindeki telefon çaldı. Arayan amiriydi ve bıkkın bir şekilde konuşuyordu. Bir ceset bulunmuştu ve gidip bakılması gerekiyordu. Bunca işin arasında, araya başka davalar sokarak kafasını dağıtmak istemiyordu ama bakmak zorundaydı. Fırat eve gitmek için çoktan hazırlanmıştı. Önder onun planını bozarak onu da yanına aldı. Araca binip amirinin verdiği adrese doğru yola çıktılar. Olay yeri, ormanlık bir araziydi. Yol kenarında art arda dizili resmi ekip otoları ve olay yeri inceleme araçları vardı. Biraz ileride, ağaçların arasında birkaç tane ışıklandırma ve beyaz bir çadır vardı. Önder bariyerin üzerinden geçerek, zemindeki çamura bata çıka ışıklandırmalara doğru ilerledi. Fırat ise aracın başında durmuş etrafı kontrol ediyormuş gibi, boş gözlerle sağa sola bakınıyordu. Gece uykusunu rahat almak ve enerjisini korumak için ceset görmek istemiyordu anlaşılan, ama bu gece istese de istemese de uykusuz kalacaktı. Çünkü eve ne zaman gidecekleri belli değildi. Olay yerine vardığında, beyaz tulumluların etrafında dolandıkları manzarayı görünce gözlerine inanamadı. Bu şimdiye kadar gördüklerinin en korkuncuydu. Buz gibi olan havaya bir de gördüğü vahşet karışınca, kendisini bir derin dondurucuda gibi hissetmeye başladı. Hareket etmekte ve nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Buradan bakınca ne olduğu anlaşılmayan siyah bir kayışla, sol ayağından ağacın dalına bağlanmış bir ceset vardı. Bu sıradan bir olay gibi görünüyordu, ama değildi.
Daha korkunç olan bir şey vardı. Ceset tamamen tanınmaz haldeydi. Kafasında bulunan saçlar belki cinsiyeti hakkında bir fikir verebilirdi, ama bu durumda o da imkansızdı. Çünkü kafası tamamen parçalanmıştı. Üstelik ceset de çürümeye başlamış, siyah bir renge bürünmüştü. Karın bölgesinden dökülen organlarının bir kısmı yerde, bir kısmı da döküldüğü bölgede asılı bir şekilde duruyordu.
Ayrıca birçok yeri parçalanarak koparılmış gibi görünüyordu. Sol omzundan itibaren bir kısmı yok olmuştu. Üzerinde beyaz kurtlar ve çeşitli böcekler dolanıyordu. Cesedin eksik kısımlarını bu böcekler ya da herhangi bir vahşi hayvan yemiş olamazdı. Tabi bu, cesedin ne zamandır orada olduğuna bağlıydı. Fırat bu manzarayı görmemek için buraya gelmemekle en doğrusunu yapmıştı. Önder, midesinden ağzına gelen acı sıvıyı yuttukça daha fazladı geliyordu, ama olay yerinde kusmamak için direnmeye çalışıyordu. Arkasını döndüğü sırada, karşısında bir beyaz tulumlu belirdi. Gözlerinden anlaşıldığı üzere, o da burada çalışmakta oldukça zorlanıyordu. Ama işi buydu. Önder cesetten biraz daha uzaklaşarak, teknisyenin de peşinden gelmesi için işaret yaptı.
“Ben Önder başkomiser, cinayet bürodan.” diyerek, kendisini tanıttı.
“Zaten tanıştık başkomiserim. Mezarlıktaki olayda...”
Teknisyenin sesi, yüzündeki cerrahi maskeden dolayı boğuktu ve olay yerindeki gürültüden dolayı güçlükle duyuluyordu. Adam Önder’i tanımıştı, ama yüzündeki maskeden ve vücudunun tamamını kaplayan tulumundan dolayı Önder onu tanıyamamıştı. Mahcup olacak bir durum yoktu.
“Bana ne söyleyebilirsiniz?” diye sordu Önder.
“Ne yazık ki şimdilik hiçbir şey. Otopsiden de kolay kolay sonuç alınacağını sanmıyorum başkomiserim. Cesedin oldukça uzun bir zamandır burada olduğu kesin. Kar, yağmur ve böcekler her şeyi silip süpürmüş gibi görünüyor, ama yine de beklemek gerek.”
Önder umutsuzca iç çekti.
“En az ne kadarlık? Tahminen...” diye sordu umutsuzca.
“En az bir ya da iki haftalık.”
Önder telefonunu çıkarıp bugünün tarihine baktı ve sonra yıl başından bu yana kaç gün geçtiğini hesapladı. İki haftayı geçmişti. Bunu düşününce aniden teknisyene döndü.
“Siz mezarlıktaki cesetleri de gördünüz. Onlara benzer iki ceset daha vardı. Onlar hakkında bilginiz var mı?” diye devam etti Önder. .
“Sanırım duydum, ama diğer ikisini görmedim.” dedi teknisyen, gözlerini kısarak. Bu konu ilgisini çekmiş olacak ki Önder’e dikkat kesilmişti.
“Sizce onlarla bir bağlantısı olabilir mi? Yani benzer bir cinayet demek istiyorum.”
Teknisyen ellerini beline dayayarak uzaktaki cesede döndü ve bir süre cesede baktıktan sonra, düşünceli bir şekilde cevapladı.
“Ne yazık ki bir şey söyleyemem başkomiserim, detaylı inceleme gerek. Ceset berbat durumda.” dedi ve tekrar Önder’e döndü. “Ama bahsettiğiniz diğer iki cesedin fotoğraflarını incelerim. Buradan da çıkacak olan incelemeden sonra, bulacağım en ufak bir benzerlikte size haber veririm.”
“Tamam o halde. Teşekkür ederim.”
Teknisyen başını evet anlamında salladıktan sonra tekrar olay yerine döndü. Önder’de burada yapacak başka bir işi olmadığını anlayınca, aracına gitmek için geri döndü. O sırada biri sivil, diğeri takım elbiseli olan iki kişinin, hızlı ve dikkatli adımlarla olay yerine doğru yaklaştığını gördü. Kahretsin! Savcı adayının ve banka müdürünün cinayetini soruşturan savcıydı bu. Şimdi işi bitmişti. Önder başını başka yöne çevirerek, onu görmezden gelmeyi ve bu şekilde dikkat çekmeden oradan uzaklaşmayı denedi. Savcı birkaç metre uzağında, yanından geçerken onu durdurdu. Önder savcıya dönerken içinden küfürler savuruyordu. Başını dikleştirerek, anlamamış gözlerle ona baktı. Savcı, elindeki evrak çantasını yanındaki adama verip Önder’e yaklaştı ve ellerini, Önder’in burnunun dibine sokrak şaklattı. Hareketleri hızlı, net ve abartılıydı. Aynı anda başını da ona yaklaştırarak, bağırarak söylendi.
“Bravo başkomiserim, size bravo! Başarılarınızın devamını dilerim.”
Önder umursamaz bir tavırla gözlerini devirerek, başını başka yöne çevirdi ve savcının boş konuşmalarını bitirip yanından ayrılmasını bekledi. Ama son duyduğu şey şaşkına çevirdi.
“Soruşturmadan alındınız!”
Önder bunu duyunca aniden irkildi. Şaşkınlıkla savcıya döndü, ama adam çoktan arkasını dönmüş, olay yerine doğru ilerliyordu. Önder ellerini iki yana açarak, donuk gözlerle arkasından bakakaldı. Omuzlarını düşürerek, sıkıntılı bir şekilde aracının başına geçti ve bir sigara yaktı. Fırat’ın ona olay yeriyle ilgili sorduğu soruları duymazdan gelerek telefonuna sarıldı ve Cansu’yu aradı. Telefon uzun bir süre çalmanın ardından nihayet açıldı ve Cansu’nun uykulu sesi duyuldu.
“Ne oldu başkomiserim, saatten haberin var mı? Uyumaya çalışıyorum.”
“Sen hangi ara eve gittin?” diye sordu Önder, öfkeyle.
“Bir sorun mu var?”
“Emniyette kim var?”
“Melisa var, bu gece mesaide.”
Önder zaman kaybetmemek için telefonu Cansu’nun yüzüne kapattı ve sigarasından derin bir iç çekti. Öfkeden ve stresten elleri titriyordu. Telefonu elinde güçlükle tutuyordu. Melisa ile konuşmuyorlardı, ama bu umunda değildi. Şu an gururundan çok daha önemli bir sorun vardı. Melisa’nın numarasını bulup arama tuşuna bastı. Telefon birkaç kere çalmanın ardından nihayet açıldı. Önder şaşardı, meşgule atacağını düşünmüştü ama böyle yamamıştı.
“Ne oldu?” diye sordu Melisa, buz gibi bir sesle.
“Beni çok iyi dinle Melisa! Bizim ofisteki kilitli dolapta, senin elindekiler gibi birkaç dosya daha var. Onların içinden siyah kapaklı olanların, senin elindekilerden de kırmızı kapaklı olanların birer kopyalarını çıkar. Bunu sakın kimseye söyleme ve kopyaları sakla, onları senden daha sonra alacağım. Asma kilidin anahtarı masamın kilitli çekmecesinde, çekmecenin anahtarı da...” Aniden durakladı. Çekmecenin anahtarı da kendi cebindeydi. Hemen bir çözüm buldu. “Dolabın kilidinin takılı olduğu parçayı yerinden sök ve o dosyaları al, beni anladın mı?”
Önder ona bu talimatları verirken, Fırat’ta dikkatli gözlerle ona bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Neden bunları yapıyorum?” diye sordu Melisa.
“Bunu sana sonra anlatırım, acele et Melisa! O dosyaları almaya gelecekler, onlar almadan kopyalarını çıkarman gerek.”
“Tamam, hallederim.”
Telefon kapandığında Önder sigarasından bir nefes daha almak istedi, ama sigarası titreyen parmaklarının arasından kayarak, yerdeki küçük su birikintisini içine düştü ve anında söndü. Önder küfürler savurarak, sert bir hareketle sigaranın üzerine bastı.
“Neler oluyor, bana da söylesene!” dedi Fırat, merakla.
“Savcı bizi soruşturmadan aldı.”
“Yanlış anlamış olabilir misin? Ya da bir anlık sinirle söylemiştir.”
“Hayır, gayet ciddiydi.”
“Siktir! Dalga mı geçiyorlar? Soruşturmanın neredeyse yarısına geldik, katilin birini yakaladık. Kolaysa kendisi yapsaymış.”
Önder, aracın etrafında volta atarak söylendi.
“Yarısına falan gelmedik. Katili de biz yakalamadık, kendisi yakalandı.”
“Saçmalıyorsun... Bunca zaman boşuna mı uğraştık?” diye söylendi Fırat.
Önder olduğu yerde dikilerek ona döndü ve ellerini iki yana açarak söylendi.
“Hiçbir bok yapamadık Fırat! Biraz gerçekçi ol.”
“Siktir git!” diye bağırdı Fırat. Sonra aracın ön yolcu koltuğuna geçerken ekledi. “O savcı bozuntusu da siktirsin!”
“Sen siktir git!” diyerek, aynı ses tonuyla karşılık verdi Önder.
Sakinleşmek için derin derin nefes alıp vermeye başladı. O sırada etrafa bakınırken, bir şey dikkatini çekti. Yol kenarında, sıra sıra dizili olan araçların en sonunda üç tane sivil araç vardı. En sondaki polis aracının arkasında bulunan araç, savcının aracı olmalıydı. Çünkü başında, polis yelekli bir adam bekliyordu. Onun yaklaşık yirmi otuz metre gerisinde, aralarında elli metrelik mesafelerle arka arkaya iki sivil araç daha bekliyordu. Araçlar çalışır vaziyetteydi ve gördüğü kadarıyla, şoför mahallerinde birileri vardı. Muhtemelen yoldan geçen meraklılar olmalıydılar. Önder onları buradan uzaklaştırması için memurlardan birinin yanına yaklaşırken, savcının aracının hemen arkasındaki sivil araç aniden gaza bastı ve hızla oradan uzaklaştı. Önder aracın arkasından elini kaldırarak, DUR! Diye bağırdı, ama boşuna. Araç çoktan uzaklaşmıştı. Yol kenarında bekleyen memurlar da durumu fark etmiş olacaklar ki, hemen telsizlerine sarılarak aracın rengini ve modelini anons geçtiler. Plakasını görememişlerdi, etraftaki kameralar da işe yaramazdı çünkü aracın plakası, siyah bir bez parçasıyla kapatılmıştı. Önder bu araçtan kesinlikle bir şey çıkacağını hissediyordu. Trafik ekiplerinin bu aracı bulmalarını umuyordu. Önder bir süre aracın uzaklaşmasını seyrettikten sonra daha da geride duran araca döndü. O da çoktan hareket etmiş ve normal hızda, yolun en sol şeridinden ilerliyordu. Belki o aracın şoförü gerçekten meraklılardan biriydi, ama şu an en ufak detaylara bile özen göstermeliydi. Dikkatli bir şekilde şoför mahallinde oturan kişiye baktı, ama karanlıktan dolayı hiçbir şey göremedi. En azından plakası açıktı. Önder her ihtimale karşı onun da durdurulması için plakayı memurlara söyleyerek, anons yapmalarını istedi. Gerçi bu saatte sonra ne yapsa boşunaydı. Artık soruşturmada değillerdi. Bunun başka bir yolu daha vardı. Ama bu yolu iyice düşünüp, sonuçlarını ölçüp tartmalı ve ona göre karar vermeliydi. Çünkü geriye kalan tek yol yasal olmayan bir yoldu. Bunu en son yaptığında karısını kaybetmişti. O zaman en kıymetli olan şeyi karısıydı, davranışları bunun tam tersini göstermiş olsa da ona değer veriyordu. Ama artık karısı da yoktu çocuğu da düzenli bir hayatı da. Suçluları yakalaması ve belli bir süre emir altında çalışması karşılığında devletten aldığı düzenli maaşı dışında hiçbir şeyi yoktu. Şu an kaybedeceği tek şey buydu. Maaşı. O da olmasa ne olurdu ki? Bunları düşündüğünde, aslında karar vermenin o kadar da zor olmadığını anladı ve kararını o an verdi. Bunu yapacaktı. Belki yaptığı bu önemli işin sonunda ya uzaklaştırma cezası alacak ya meslekten atılacak ya da yine hapse girecekti. Ama şu an bu soruşturmayla ilgili onun bildiklerini ondan başka bilen kimse yoktu. Dosyanın verildiği yeni ekip dosyayı incelemeye, konuya aşina olmaya ve davada adı geçen kişileri tanıyarak davaya odaklanmaya çalışırken, Önder katilleri çoktan bulmuş olacaktı. Buna emindi. Burada yapacak başka bir işi olmadığından, aracına binerek emniyete gitti. Yol boyunca Fırat ile tek kelime konuşmamışlardı. Fırat’ın isteği evine ve yatağına dönmekti ama Önder’in şu an bundan daha önemli bir işi vardı. Dosyaların kopyaları. Fırat’ı evine bırakmakla vakit kaybedemezdi. Alacağını aldıktan sonra evlerine dönebilirlerdi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...