Evine doğru ilerlerken polis denetimine takıldı. Artık polis gördüğünde daha çok tedirgin oluyordu. Cinayet masasındaki komiserlerle bağlantısı tamamen kopana kadar bu travmayı atlatamayacaktı. Memura ehliyetini ve ruhsatını uzattı. Memur belgeleri inceledikten sonra, bir süre göz ucuyla baktı. Ardından araçta yüzeysel bir arama yapacaklarını söyledi. Alpay, ellerinde bir izin belgesi olmadan bunu yapamayacaklarını söylese de memur yüzeysel bir arama için izin belgesinin şart olmadığını belirterek onu aracından indirdi. Belki de rutin bir denetimdi hepsi bu. Bunu düşünerek kendisini sakinleştirmeye çalıştı. Hem aracında ne bulacaklardı ki? Onun yasalara aykırı yaptığı tek şey evinde hasta bakmaktı. Aracının temiz olduğu anlaşıldığında, memur onu serbest bıraktı. İşte bu kadar, korkacak bir şey yoktu. Bunu yapmalarının sebebini daha sonra anlamıştı. Meriç doktoru takip etmek için yol kenarında beklerken, bir adam Meriç doktorun aracına doğru yaklaşmış ve Meriç doktor o sırada gaza basıp kaçmıştı. Onun aracının arkasında da kendisi beklediği için polis olduğu anlaşılan adam muhtemelen odan da şüphelenerek, aracının plakasını anons geçmiş ve bu yüzden durdurulmuştu. Belki de Meriç doktorun aracının plakası kapalı olduğundan, onu yalnızca araç modeli ve rengine göre arıyorlar ve bu yüzden aynı renk ve aynı modele benzer tüm araçları inceliyorlardı. Araçları aynı renkti ama modelleri farklıydı, sadece cip tarzı olduğundan biraz benziyordu o kadar. Birkaç gün içinde ifade için çağrılırsa eğer gerçekten bir sorun var demekti. Aksi halde rahat edebilirdi. Kendisini savunacak bir sebebi vardı. Polis araçlarını ve olay yeri inceleme araçlarını görünce meraktan durup, olay yerini seyretmişti hepsi bu. Ama Meriç neden oradaydı? Evine giderken tesadüfen görmüş ve meraktan mı durmuştu? Eğer öyleyse plakalarını neden gizlemişti? Asıl soru buydu, plakalar. Bundan sonra yapması gereken şey Meriç doktoru daha sık izlemek ve takip etmek olacaktı. Evine girer girmez ilk iş olarak, kendisine sert bir filtre kahve hazırladı. Karnı açlıktan gurulduyordu, ama şu an yemek hazırlayacak vakti yoktu. Belki bir şeyler atıştırabilirdi ama buzdolabında da hiçbir şey yoktu. Kahvenin açlığını biraz olsun bastıracağını düşünerek çalışma odasına ilerledi ve ışığı açıp, masasına oturdu. Üzerini değiştirmemiş, sadece paltosunu çıkarmıştı. Bu gece uyumaması gerektiğinden kahveye ihtiyacı vardı. Fakat yorgunluğa ve açlığa şimdilik bir çözümü yoktu. Sandalyesinden kalkmadan pencereye uzandı ve zor da olsa camı açmayı başardı. Pencereden içeri dolan dondurucu soğuk onu hemen etkilemişti. Çünkü uykusu vardı ve uykulu haldeyken, soğuktan daha fazla etkileniyordu. En azından uykusunu dağıtmak için kahvesine eşlik edebilir, daha da dinç olmasını sağlayabilirdi. Bilgisayarının açma tuşuna bastı, bilgisayar açılana kadar bir sigara yaktı ve art arda iki derin nefes aldı. Sonra bilgisayarda Google’a girerek, Meriç’in adını ve soyadını yazdı. Arama motorunda en başta çıkıyordu. Psikiyatr ve yazar. Alpay dudağını büktü, demek psikiyatri dışındaki hünerlerini bir de yazarlık alanında sergilemişti. Buna inanmak istememse de görseller bölümünde onun fotoğraflarını görünce emin oldu. Bu oydu. Bir biyografi sitesinde, hakkında yazılmış bazı bilgiler bile vardı. Onun ünlü biri olduğunu bilmediğinden, hakkında bir şey bulamayacağını düşünmüştü ama yanılmıştı. O tanımasa da ünlü biriydi. En az Profesör Darcy kadar. Bu onun kıskançlık duygusunun hareketlenmesine neden oldu. Hemen hemen aynı yaşta olmalarına rağmen nasıl olur da bu kadar başarılı ve ünlü olabilirdi? Onun yaptığı ve Alpay’ın yapmadığı ne vardı? Aklına gelen tek şey birkaç kere hata yapmış olmasıydı hepsi bu. Onun dışında o kadar da kötü olduğunu düşünmüyordu, hatta kendi düşüncesine göre bazı konularda Meriç’ten daha çok bilgiliydi. Mesela ilaç tedavisi gören bir hastanın ilaçlarının aniden kesilmemesi gerektiğini çok iyi biliyordu, ama bu Meriç’in umurunda bile değildi. Onunla ilgili karşısına çıkan sitelere göz attığında morali daha da bozuldu. Alanıyla ilgili çeşitli konularda makaleler, çeşitli dergilere denemeler ve kitaplar yazmıştı. Eğitim hayatının tamamını İstanbul’da tamamlamış, ardından Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinde göreve başlamış, uzun bir süre orada görev yaptıktan sonra istifa edip manastıra gelmişti.
Çalışma hayatı botunca birçok çalışmalara imza atmış, sayısız hastayı tedavi ederek sağlığına kavuşturmuştu. Sıradan bir hayat. Hakkında ilginç bir şey yoktu. İnternetten bir şey bulamayacağını anlayınca, tek çarenin manastırın arşivi olduğuna karar verdi. Oraya gittiğinde, Velat’ın değimiyle oradan kaçan doktorların dosyalarıyla beraber Meriç doktorun dosyasını da alacaktı. Saat gecenin ikisi olmuştu. Aslında buraya gelip tekrar gitmek onun için zaman kaybıydı. Planı, manastıra yakın bir yerde kalmak ve zamanın gelmesini orada beklemekti. Ama bu zamanı boş boş bekleyerek geçirmektense, Meriç doktoru izleyerek geçirmeyi tercih etmiş ve bu yüzden onun peşine takılmıştı. Ama şimdilik dikkat çekici hiçbir şey yoktu. Sadece yol kenarında durmuş ve polislerin çalışmalarını seyretmişti hepsi bu. Ama bulunduğu yerden pek de izlemiş sayılmazdı. Oradan hiçbir şey görünmüyordu. Neden oraya daha fazla yaklaşmamıştı? Ya da neden oradan kaçmıştı? Orada kalıp polisin yanına gelmesini ve meraktan dolayı orada beklediğini söyleyebilirdi. Ama gazı köklemeyi tercih etmişti. Hatta belki de onun yüzünden kendisi de şüphe çekmişti. Gerçi bunu Alpay kendisi istemişti. Kimse ondan Meriç’i takip etmesini istememişti. Daha fazla zaman kaybetmemek için oturduğu yerden kalkarak evrak çantasının içini boşalttı. Arşivden alacaklarını koymak için yer açması gerekiyordu. Karanlıkta önünü görebilmek için bir el feneri ve binanın içinde ayak izi bırakmamak için iki tane market poşeti koydu. Bu işleri sürekli yapmadığından galoşları yoktu. Belki ileride onlara ihtiyacı olabilirdi. Paltosunu giyip cep telefonunu da aldıktan sonra kapıya yöneldi. Sonra cep telefonunun yanında bulunmasının sakıncalı olacağını düşünerek geri bıraktı. Sonuçta cinayet masasının gözetimindeydi. Bu durumda telefonu da takipte olabilirdi. Ona işten çıktıktan sonra gecenin o saatinden neden tekrar manastıra gittiği sorulursa, verecek bir cevabı olmayacaktı. Aracına binip yola çıktı. Saat geç olduğundan yollar neredeyse boştu. Bir ara hız sınırını aşmayı düşündü ama bundan da vazgeçti. Bir ceza yiyerek arkasında iz bırakmak istemiyordu. Yol boyunca planını düşünüp, defalarca gözden geçirdi. Bazı hamlelerinin yerini değiştirdi, bazılarının saçma ya da tehlikeli olduğunu düşünerek iptal etti. Sonra tekrar ve tekrar gözden geçirdi. Ama çoğu zaman hiçbir işi planına uygun gitmiyordu. Ama bu kez gitmek zorundaydı. Manastıra giden orman yoluna girdiğinde hızını azalttı ve binaya yaklaştığında, köşeyi dönmeden durdu. Aracını kenara çekerek çantasını aldı ve araçtan inip, buradan sonrasını yürüyerek devam etti. Binanın önüne geldiğinde bir süre orada durup binayı seyretti. Epey uzak bir mesafede durduğundan, buradan fark edilmesi imkânsızdı. Üstelik hava zifiri karanlıktı ve bölgeyi aydınlatan hiçbir sokak aydınlatması yoktu. Yalnızca bahçedeki dış aydınlatmaların cılız ışıkları göze çarpıyordu. Binanın içinde ise küçük bir noktada bir beyazlık görüyordu. Giriş katta bulunan pencerelerden birinden sızan bu ışık, muhtemelen koridorda bulunan danışma masasının üzerinde buluna tavan lambasıydı. Onun dışında hiçbir pencereden ışık görünmüyordu. En azından gördüğü kadarıyla öyleydi. Diğer taraflarıyla ilgili şimdilik bir şey bilmiyordu. Burada göreve başladığından beri ilk kez gecenin bu saatinde gelmişti, bu yüzden geceleri nasıl bir yer olduğunu bilmiyordu. Gündüz vakitlerinde bile ürkütücüyse, geceleri tahmin bile edemiyordu. Binaya fazla yaklaşmadan, bulunduğu yerdeki yolu takip ederek binanın etrafından dolandı. Epey uzun bir yol yürümesi gerekmişti, binanın arazisi o kadar büyüktü ki üç manastır daha sığdırılabilirdi. Sonunda binanın yan tarafına ulaştı. Başını kaldırdığında kocaman bir duvarla karşılaştı. Buradan geçmesi imkansızdı. Kapıdan da geçemezdi. Çünkü güvenlik görevlileri ve bekçiler, gece gündüz etrafta dolaşıyordu. İçeride de işi kolay olmayacaktı. Planı yine suya düşmüştü. Her zaman ki gibi. Aklına başka bir fikir geldi. Bahçede bulunan çeşmenin sağ tarafında ormanlık bir alan vardı. Ormanın sonunun nerede bittiğini veya yolunun açık olup olmadığını bilmiyordu, ama araştırma yapmadan bunu bilemezdi. Bahçenin içini göremese de tahminen şu an tam da çeşmenin hizasında duruyordu. Biraz daha ilerlerse orman yolunu bulabilirdi. Yolu takip ederek dümdüz ilerledi. Duvarın bittiği yerde, demir parmaklıklı bir kapı buldu. Çantasındaki el fenerini çıkarıp yaktı ve bulunduğu yeri inceledi. Kapının diğer ucundan itibaren duvar devam ediyordu. Ayrıca burada, sık kullanılmadığı anlaşılan bir araç yolu vardı.
Hastanenin bahçesinden ormana giren ve bu kapıdan tırmanmayı başaran hastalar buradan kaçmayı da başarabilirlerdi. Ama sadece nerede olduğunu algılayan bir hasta buradan kaçardı. Sonuçta burası özel bir hastaneydi ve tedavi masrafları epey ağırdı. Farkında olan birinin, tedavi olmak için tonlarca para harcayarak geldiği bu yerden kaçması mantıksız olurdu. Alpay bu düşüncenin de saçma olduğuna karar verdi. Onlar birer hastaydı ve mantıklı davranmaları beklenemezdi. Kapıya dikkatli bir şekilde bakarak, buradan nasıl geçeceğini düşündü. Parmaklıkların aralarında, ayak basmak için herhangi bir yer yoktu ve çok büyüktü. Herhalde onlar da Alpay gibi hastaların buradan tırmanarak kaçabileceklerini düşünmüşler ve bunun için önlem olarak, tırmanması imkânsız bir kapı yaptırmışlardı. Ama Alpay başka bir yol buldu. Fenerini ağzına alarak ışığı önüne doğru tuttu. Sonra kapının parmaklıklarından birini kavrayarak, kapının dibindeki duvarın boşluklara tırmanmaya çalıştı. Ve başardı. Biraz zor olsa da tırmanabiliyordu. Duvarın tepesine geldiğinde rahatlamış gibi iç çekti, fenerini aşağıya tutarak zemini kontrol etti. Yaralanmasına neden olacak herhangi bir şey olmadığını görünce, üç metre yükseklikteki duvardan kendisini aşağı bıraktı. Zemine düştüğünde, acı içinde küçük bir çığlık attı. Canı fena yanmıştı. Ayaklarının altı yanıyor, dizleri titriyordu. Sağ kolu da neredeyse kırılacaktı, ucuz kurtulmuştu. Bu işte elde edeceklerinin, bu yaptıklarına değmesini umuyordu. Güçlükle ayağa kalkıp fenerini etrafa tuttu ve sol tarafa doğru yürümesi gerektiğine karar verdi. Burada da uzun bir süre yürüdükten sonra binaya ulaştı. Feneri hala açıktı ama binanın bu tarafında, onu fark edecek kimse yoktu. Binada yalnızca hasta odalarının ve odaların bulunduğu koridorların pencerelerinde demir parmaklıklar vardı. En üst katta ve girişte yoktu. Çünkü en üst katta ceza hücreleri vardı ve hücrelerin pencereleri yoktu. Koridorlara ise gerek duyulmamıştı. Bu yerlerde hastalar her zaman gözetim altında oluyorlardı. Binanın bu cephesinde, birkaç metre yürüyerek nereden girebileceğini kestirmeye çalıştı. Binayı henüz tanımadığından, hangi pencerenin nereye açıldığını bilmiyordu. Bu yüzden herhangi bir pencereden girmeye karar verdi. Nasıl olsa binada hiçbir bir hareketlilik yoktu ve kimseye yakalanmayacaktı. Pencerelerden birine yaklaşarak eliyle yokladı. Elbette kapalıydı. Çantasını açıp, bir yıldız tornavida çıkardı. Tornavidanın sivri ucunu pencerenin arasına sokarak orada sabitledi ve diğer eliyle arkasından vurarak, kuvvet uyguladı. Birkaç vuruşun ardından tornavida biraz daha içeri girdi. Sonra tornavidayı yana doğru bastırarak pencereyi açtı. Bir yandan hayranlıkla marifetine bakarken, diğer yandan da tornavidanın hasar verdiği yere bakıyordu. Pencere eski olduğundan kolaylıkla açılmıştı, ama biraz da zarar görmüştü. Bunun fark edileceğine emindi. Ama kimse ondan şüphelenmeyecekti. Burası hastalarla dolu bir tımarhaneydi. Muhtemelen hastalardan birinin yaptığı düşünülecekti. Sessiz bir şekilde içeri girdi ve etrafa bakındı. Kahretsin! Burası profesörün odasıydı. En ufak bir iz bırakması halinde, profesör odasına birinin girdiğini mutlaka anlayacaktı. Bu yüzden hiçbir şeye dokunmadan buradan çıkmalıydı. Ayakkabılarının atının çamurlu olduğunu hatırladı. Her yere ayak izini bırakacağından, buna da hazırlıklı gelmişti. Çantasındaki poşetleri çıkararak, olduğu yerde poşetleri ayaklarına geçirdi. Sonra çamura bulanan yerleri ıslak mendille temizlemeye çalıştı. Bu da tamamdı. Pencereyi de kapattıktan sonra başka hiçbir şeye dokunmadan odadan çıktı. Binadan çıkarken başka bir yeri kullanacaktı. Belki yemekhaneyi ya da diğer etkinlik odalarını... Buna daha sonra karar verecekti. Şimdi arşive gitmeliydi. Odadan çıktıktan sonra etrafa bakındı. Koridorun sonunda, beyaz renkte bir ışık yansıması vardı. Girişte bulunan danışma masasının üstündeki lambadan yansıyan ışıktı. Sessiz adımlarla koridorun sonuna kadar yürüdü ama pek sessiz olduğu söylenemezdi. Ayağındaki poşetler hışırdıyor, bu derin sessizlikte fark edilme riskini daha da artırıyordu. Koridorun sonuna geldiğinde, başını uzatarak danışma masasına baktı. Hiç kimse yoktu. Güvenlik görevlisi muhtemelen işemeye gitmişti. Arşivi gözüne kestirdi ve etrafa son kez göz attıktan sonra, koşarak oraya doğru ilerledi. Kapıya vardığında kilitli olduğunu fark etti.
O sırada üst kattan aşağı doğru inen ayak sesleri duydu. Heyecandan ne yapacağını şaşırdı. Burada böyle dikilirse yakalanacaktı. Güvenlik görevlisi gelmeden, tekrar profesörün odasına doğru gitmeye karar verdi ve kararını verdiği an koşmaya başladı. Güvenlik görevlisi, kendi ayak seslerinden Alpay’ın ayak seslerini duymamış olacak ki hiçbir şey olmamış gibi, girişteki danışma masasına doğru ilerledi. Alpay da umutsuzca tekrar profesörün odasına girerek, anahtarı nerede arayacağını düşündü. Masaya yaklaştı ve önce üstünü sonra da çekmecelerini karıştırdı. En alt çekmecede bir tomar anahtar buldu, ama arşivin anahtarının bunların içinde olup olmadığını bilmiyordu. Anahtarları cebine atarak kapıya ilerledi, sonra masanın üzerini olduğu gibi bıraktığından emin olmak için tekrar masaya yaklaştı ve her şeyi kontrol etti. Fenerini yukarı kaldırdığında, çeşmenin başında oturan kadın tablosunu gördü. Tabloya bu kez daha dikkatli baktı. Daha önce fark etmediği bir şey dikkatini çekti. Biraz daha yaklaşarak yakından baktı. Fenerinin ışığını biraz önce tuttuğu açıya getirerek tekrar baktı. Işığa göre şekil değiştiren bir tablo olduğunu anlayınca şaşkına döndü. Kadının, gün ışığında yan pozisyonda duran başı, loş ışıkta net bir şekilde düz duruyordu. Üstelik kadının kim olduğunu fark edince daha da şaşırdı. Hiç kuşku yoktu, bu kadın Reya idi. Gözlerini tablodan ayırıp, birkaç saniye hızlıca düşündü. O akşam Reya’yı çeşmenin başında gördüğünde dejavu yaşamıştı. O anı daha önce yaşadığını hissetmişti, bunun nedenini şimdi anlamıştı. Reya, tıpkı bu tablodaki gibi çeşmenin yanına oturmuş, boş gözlerle havuzda biriken suyu izliyordu. Neden onun tablosu yapılmıştı? Ayrıca neden bu tablo profesörün odasındaydı? Bunu fark ettikten sonra bir şeyi çok iyi anlamıştı. Profesörün en değer verdiği hastası Reya idi. Hatta onunla iş dışında konuşmaması için Alpay’ı tembihlemiş ve bunu hiç üşenmeden, evine kadar giderek yapmıştı. Bu da Reya’nın, bir hastadan çok daha fazlası olduğunu gösteriyordu. Onunla ilgili saklanan bir şey vardı, buna emindi. Tabloya o kadar odaklanmıştı ki duyduğu gürültüyle yerinden sıçradı. Boğuk ve yankılı bir çığlık sesi geldi. Hemen ardından koşuşturan ayak sesleri. Hastalardan biri kâbus görmüş ve odasından çıkmış olmalıydı. Alpay odadan çıkıp kapıyı kapattı ve koşarak koridorun sonuna gitti. Başını uzatıp etrafa baktığında kimseyi göremedi. Üst kattan bağırış sesleri yankılanıyordu. Şimdi tam zamanıydı. Arşive doğru koştu ve cebindeki anahtarları çıkararak, bütün anahtarları tek tek denedi. Bazılar kilide girmiyor, bazıları ise giriyor ama dönmüyordu. Sonunda doğru anahtarı buldu. Kapıyı açar açmaz kendisini içeri attı ve kapıyı kapattı. Korkudan titriyordu, ucuz kurtulmuştu ama yukarıdaki kargaşa bittiğinde, buradan çıkışı o kadar da kolay olmayacaktı. Fenerini tekrar açıp etrafa göz gezdirdi. İçinden küfürler savurdu. İstediği şeyleri bulup buradan çıkması saatler sürerdi. Hâlbuki başhemşire birkaç dakika içinde girip çıkmıştı. Gerçi o neyin nerede olduğunu biliyordu, ama Alpay buraya ilk kez giriyordu. Odanın üç duvarı da tavana kadar uzanan ve içleri dosyalarla dolu metal raflarla kaplıydı. Ayrıca odanın ortasında, kütüphanedeki gibi arka arkaya sıralı dört ahşap kitaplık vardı. Burası kocaman bir odaydı. Mekânı algıladığında, orada dikilmeyi bırakarak bir yerden başlamaya karar verdi ve en sağdaki raflara doğru yöneldi. Rafların tarihlere göre sıralandığını fark ettiğinde biraz olsun rahatladı, ama bu rahatlık kısa sürdü. Aradığı dosyaların hangi tarihlere ait olduğunu bilmiyordu. Neyse ki işini kolaylaştıracak bir detay vardı. Doktorlar ile hastaların rafları ayrıydı. Doktorların dosyalarının bulunduğu rafı bulup, hızlı bir şekilde göz gezdirdi. Üstteki raflara ulaşamıyordu. Bir köşede üst üste duran taburelerden birini alarak üstüne çıktı ve üst raflara göz gezdirdi. Meriç doktorun dosyası en üstteydi. Dosyayı eline aldığında, neredeyse dengesini kaybedip yere kapaklanacaktı. Oldukça kalın ve ağır bir doyaydı. Bunun içinde ne vardı böyle? Dosyayı yere bırakıp diğer dosyalara göz gezdirdi. Ne aradığını tam olarak bilmiyordu. Birkaç tanesi dışında hiçbir doktoru tanımıyordu. Şu an hangi doktorların hala burada olduğunu, hangilerinin kovulup hangilerinin kendi istekleriyle ayrıldığını bilmiyordu. Bu yüzden gelişi güzel iki dosya seçmeye karar verdi. Bir tane orta raftan bir tane de en alt raftan, çantasına sığdırabildiği kadar dosya aldı. Bir tanesini de elinde taşımak zorundaydı. Elli kollu dolu bir şekilde kapıya yaklaştı ve kulağını kapıya dayayarak sesleri dinledi.
Üst katta hala bir şeyler oluyordu, güvenlik görevlisinin nerede olduğunu bilmiyordu. Ağır ağır kapıyı araladı ve başını uzatıp koridoru kontrol etti. Etrafta kimse görünmüyordu. Binadan çıkacak başka bir yer düşündü ama bulamadı. Tek yol geldiği yoldu, yani profesörün odası. Etrafa son kez göz attıktan sonra, koşar adımlarla profesörün odasının bulunduğu karşı koridora geçti. O sırada birinin sesini duydu.
“Sen de gördün mü?”
“Neyi?”
“Karşı tarafa biri gitti.”
“Bir şey görmedim, hayal görmüşsündür.”
“Hayır, oraya bir gitti.”
“Git bak o halde.”
“Tek başıma mı? hayatta olmaz.”
“Ben bir şey görmedim, beni uğraştırma.”
Güvenlik görevlileri tartışırken Alpay çoktan profesörün odasına girmiş, kapıyı kapatmıştı. Bir süre kapının dibinde bekleyerek sesleri dinledi. Nefesini tutmuştu, korkudan ve heyecandan midesi alev alev yanıyordu. Sonunda kendisini toparladı ve burada dikilip durmanın tehlikeli olduğuna karar vererek, pencereye doğru ilerledi. Olabildiğince hızlı hareket etmeye çalışıyor, ama korkudan titrediği ve panik yaptığı için bu pek de mümkün olmuyordu. Sonunda binadan kurtulmayı başardı ve var gücüyle kapıya doğru koştu. Ayağındaki poşetleri çıkarmaya fırsatı olmamıştı. Poşetler hem çok ses çıkarıyor hem de çamurlu zeminde kayarak onu yavaşlatıyordu. Kapıya vardığında, poşetlerle oradan çıkamayacağını anladı ve hızlı hareketlerle poşetleri yırtarak çıkarıp, orada bıraktı. Buraya girerken tırmandığı şekilde tekrar tırmanıp, kapının arkasına geçti. Şimdi biraz olsun rahatlamıştı. Arkasına bakmadan, koşarak oradan uzaklaştı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder