14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 41)


Saat sabahın beşi olmuştu. Bütün geceyi kopya dosyaları inceleyerek geçirmişti. Şimdi ise oturduğu yerde arkasına yaslanmış, karşı koltukta uyuklayan Fırat’ı seyrediyordu. Dosyaları Melisa getirmiş, binaya girmeden kapının önünde Fırat’a verip gitmişti. Hem Önder ile yüz yüze gelmek istemediğinden, hem de Önder’in işlediği bu suça daha fazla bulaşmak istemediğinden gitmişti. Neyse ki Önder’in bu yaptığını hiç kimseye söylemeyeceğine söz vermişti. Tabi sinirlendiği bir anında bunu koz için kullanmazsa. Fırat ise dosyaları incelemek için yardım etmişti, ama bu yasa dışı soruşturmada ona yardım edip etmemek konusunda hâlâ bir cevap vermemişti. Önder onu zorlamayacak, kararı kendisine bırakacaktı. Sonuçta kimse onun kadar umursamaz değildi ve kimsenin hayatı onunki kadar işe yaramaz değildi. Sabaha kadar sadece aynı konunun üzerinde durmuştu. Deneyler. Tüm dosyaları baştan sona kadar okumuşlardı. Fırat birçok detayı incelemiş, üzerine kafa yormuş, yorumlar yapmıştı ama Önder’in ilgilendiği ve defalarca okuduğu tek şey deneyler olmuştu. Deneylerin amaçları ve sonuçları da dosyalarda ayrıntısıyla yazıyordu, ama Önder’in aklını kurcalayan bir detay vardı. Yerine oturmayan bir şey... Saatlerce bunun üzerine kafa yormasına rağmen hiçbir şey bulamamıştı. Bunu Melisa’ya danışabilirlerdi, o kesin bir sonuç bulabilirdi ama bu işe kesinlikle bulaşmak istemiyordu. Önder düşünceli bir şekilde öylece otururken, Fırat nihayet uyandı. Gözlerini ovuşturarak anlamamış gözlerle etrafa bakındı. Muhtemelen nerede olduğunu ve neden burada olduğunu algılamaya çalışıyordu. Orta sehpanın üzerinde dağınık halde duran dosyaları görünce anlamıştı. Yattığı yerden ağır ağır doğrularak mırıldandı.
“Ne oldu, bir şey bulabildin mi?”
“Evet, işi çözdüm. Bu deneyleri senin üzerinde bile uygulayabilirim.” dedi Önder, alaycı bir tavırla.
“Melisa olsaydı iyi olurdu.”
“Sen bile emin değilsin, onu da bulaştırmayalım.”
Fırat oturduğu yerden kalkarak, sallana sallana mutfağa doğru ilerledi. Aynı anda konuşmaya devam etti.
“Sen emin misin?”
“Neden emin olmayacakmışım?”
“İstanbul’da yaşadıklarından sonra on kere düşünmen gerekmez mi?” Fırat, sesini duyurmak için bağırarak konuşmaya başlamıştı. Önder’de aynı ses tonuyla karşılık verdi.
“O kadar düşünmeme gerek yok.”
Uyku iyice bastırmaya başlamıştı. Ancak mesai saati yaklaştığından, uyuması iyi olmayacaktı. Kısa süreli bir uykudan uyanmak tam bir eziyetti. Fırat mutfakta kendisine yiyecek ya da içecek bir şeyler hazırlıyordu. Önder’de uykusunu dağıtmak için televizyondan bir haber kanalı açıp, bir sigara yakmaya yetindi. Evin içi zaten buz gibi olduğundan, pencereyi açmak istemedi. Geç saatlere kadar çalıştığından ve eve sadece yatmadan yatmaya geldiğinden dolayı peteklerini açmıyordu. Pencereyi de açmadığından, sigara dumanı şimdiden genzini yakmaya, nefesini daraltmaya başlamıştı. Fırat sigara içmediğinden bu onu daha çok etkiliyordu. Göz ucuyla televizyona bakıyordu ama dikkatini vermediğinden, ne olup bittiğini anlamıyordu. Ekranda sadece polislerle çatışan siviller, patlayan gaz bombaları ve sivillere tazyikli su sikan toma araçları vardı. Tüm bunlar her zaman ki gibi ABD’de yaşanıyordu. Haber başlığında kımızı renkte, büyük harflerle yazılı birkaç cümle vardı, ama gözleri o kadar dalgındı ki her şeyi bulanık görüyordu. Vücudu sanki uyuşmuş ya da taşa dönmüştü. Hiçbir yerini hareket ettiremiyor, parmağını kıpırdatmak ona işkence gibi geliyordu. Sehpanın üzerindeki telefonun sesiyle anında irkildi. Yanmakta olan sigarası, parmaklarının arasından kayarak yere, halının üzerine düştü. Önder hızla yerinden doğrulup küfürler savurarak, sigarayı yerden alıp orta sehpanın üzerindeki kül tablasında söndürdü. Neyse ki halının üzerine sadece kül düşmüştü. Ama önemli değildi, evde yankı olmaması ve biraz olsun sıcak tutması için aldığı ucuz eşyalardan biriydi sadece.
Sehpanın üzerindeki telefonu eline alıp ekrana baktığında, Melisa’nın aradığını gördü. Dudağını büktü ve şaşkınlıkla cevapladı.
istediklerimi verin ve herkes kendi işine dönsün.”
Önder gözünün ucuyla arkadaşlarına baktı. Hiç kimseden ses çıkmıyor, herkes çekinerek bir savcıya bir amirlerine bakıyordu. Amirleri araya girdi.
“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Savcı bey ne derse o olur!” diyerek, onları azarladı.
“Bu konuşma fazla uzadı, benim yapacak işlerim var amirim.” dedi Önder, ayağa kalkarak. Amiri hemen atıldı.
“Otur yerine!” dedi dişlerini sıkarak. Savcı tekrar araya girdi.
“Şu an ne yaptığınızın farkında değilsiniz arkadaşlar. Ben size açıklamasını yapayım. Eğer şimdi bana istediklerimi vermeden oyalamaya devam ederseniz, soruşturmayı vereceğim ekip konuya en başından başlar, bu da büyük bir vakit kaybı olur. Katiller dışarıda ne kadar çok kalırsa, tehlike o kadar çok devam eder. Üstelik katillerin bir sonra ki saldıracağı kişi sizin ailenizden biri de olabilir, bunu da düşünerek hareket edin. Ayrıca bana karşı çıkmaya devam ederseniz, savcıya mukavemetten hepinizin hakkında soruşturma başlatacağım.”
Masadakiler bunu duyduktan sonra hepsi tedirgin bir şekilde birbirlerine baktılar. Amirleri ayağa kalkarak ses tonunu daha da yükseltti.
“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Sizin bildiklerinizi başkaları da er ya da geç öğrenecek zaten. Kimi, neyden koruyorsunuz? Bu hepinizin siciline işleyecek, bunun farkında mısınız?”
Önder arkadaşlarına bir göz attı. 
Hepsi konuşmaya ikna olmuş gibi görünüyordu.
“Benim bildiğim önemli bir şey yok amirim, her şey tutanaklarda ve dosyalarda yazıyor zaten. Bu konu kapansın artık!” dedi Önder ve odadan çıktı. Elbette onlara kilit ismin Alpay doktor olduğunu söylemeyecekti. Bu işi kendisi halledecekti. Tek başına... Çünkü savcının tehditlerinin ardından Fırat ve Melisa’da fikirlerini değiştirerek orada kalmayı tercih etmişti. İlk başta umutlanmıştı, ama bunu zaten bekliyordu. Artık yalnızdı. Her zaman olduğu gibi. O her zaman, her şeyde yalnızdı. Bütün günü ofisinde bilgisayar başında, başka konuların ifade tutanaklarını ve delillerini inceleyerek geçirmişti. Uğraşarak vakit geçirecek bir sürü konu vardı. Bunlarla sadece vakit geçirebilirdi, asıl işi gündemde olan seri cinayetlerdi. Fırat ile Melisa gün içinde yanına gelerek üzgün olduklarını söylemiş, özür dilemişlerdi. Önder’de önemli olmadığını söyleyerek onları geçiştirmişti. Ama amirinin onu azarlamak için yanına çağırmamasına şaşırmıştı. Belli ki onu azarlamaktan başka yapacak önemli işleri vardı ve bu işlerin arasında Önder aklına bile gelmemişti. Mesai saatinin bitmesine beş dakika kala hazırlanmaya başladı. Önceden saatlerce mesai yapıyor, uyku nedir bilmiyordu ama o zaman işi buradaydı. Şimdi ise dışarıda... Fırat’ı evine bıraktıktan sonra Alpay doktorun evine gitmeye karar verdi. Saat akşamın dokuzuydu. Hatırladığı kadarıyla doktorun mesaisi dokuzda bitiyordu. Manastır ise buraya neredeyse iki saatlik mesafedeydi. Bu süre içinde bir yere giderek bir şeyler yiyebilir, adam akıllı karnını doyurabilirdi. Uzun zamandır doğru düzgün bir şey yemiyor, yalnızca atıştırmalıklarla ayakta duruyordu. Bir de uykusuzluk. Ne zaman hayatını düzene oturtmaya çalışsa mutlaka bir sorun çıkıyor, planları çöpe gidiyor, düzeni tekrar bozuluyordu. Plansız yaşamak da dağınıklık ve stres yaratıyor, her şeyi daha da zorlaştırıyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. En iyisi belli bir süre yapması gerekenleri yapmak ve bazı şeyleri akışına bırakmaktı. Karnını doyurduktan sonra doktorun evine gitti. Binanın önünde durup, başını aracın camından çıkararak yukarı baktı. Doktorun penceresinden ışığı görebiliyordu, eve gelmişti. Aracı bir yere park edip indi ve binaya girip doktorun dairesine çıktı. Kapıyı iki kere tıklatıp bekledi. Şu an yatağında olmayı ve rahat bir uyku çekmeyi hayal ediyordu, eve gider gitmez yapacağı ilk şey bu olacaktı. Kapı açıldığında, doktor üzerinde siyah kot pantolon ve beyaz gömlekle karşısında belirdi. Üzerini hala değiştirmediğine göre eve henüz yeni gelmiş olmalıydı. Ayakta güçlükle durduğu anlaşılıyordu. Gözlerinden uyku akıyor, baygın baygın bakıyordu.
“Buyurun, ne için geldiniz?” diye sordu, uyuşuk sesle. Yüzünde şaşkınlık, öfke ya da tedirginlik ifadesi yoktu. Şu an olan hiçbir şeyin onu ilgilendirmediği ve Önder’i bir an önce buradan göndermek istediği her halinden anlaşılıyordu.
“İçeri gelebilir miyim?” diye sordu Önder.
“Uyumam gerek, ne söyleyecekseniz burada söyleyin ve gidin lütfen!”
Önder ona doğru bir adım daha attı ve içeri girmek için onu ikna etmeye çalıştı.
“İçeride konuşsak daha iyi olur. Bu konunun sizin de ilginizi çekeceğine eminim.”
Doktor işaret parmağını kaldırarak gözlerini yumdu ve karşılık verdi.
“Şu an ilgimi çekecek olan tek bir şey var, o da uyumak. O kadar...”
Önder, doktorun bu uyuşuk ve yorgun halinden elinden geldiğince faydalanacaktı.
“Dün akşam yol kenarında, bir cinayet mahallinin yakınında neden beklediğinizi merak ettim, o yüzden geldim.”
Doktor bir süre gözleri kapalı bir şekilde bekleyerek, Önder’in söylediklerini algılamaya çalıştı. Cinayet kelimesini algıladığında, gözlerini tekrar açarak kaşlarını çattı. Konu ilgisini çekmeye başlamıştı.
“Ne cinayetinden bahsediyorsunuz? Benim bir şeyle alakam yok, beni rahat bırakın!”
“Madem alakanız yok neden oradaydınız? Hem de cesedin bulunduğu bir saatte, olay yeri inceleme ekipleri oradayken... Ayrıca fark edilmemek için epey uzak bir mesafede bekliyordunuz.”
Doktor baygın gözlerini yukarı dikip bir süre düşündü. Muhtemelen ya bir yalan ya da bahane düşünüyordu.
“İçeri gelin.” dedi sonunda. Önder, doktorun ayaklarında ayakkabı olmadığını görünce kendisi de ayakkabılarını çıkardı. Temiz bir adam olduğundan, evin içinde ayakkabıyla dolaşmıyor olmalıydı. Çünkü bekar evinde genelde misafirler ayakkabıyla, ev sahipleri de terliklerle dolaşırdı. Ama Önder, Melda’nın sayesinde bu kötü alışkanlığından kurtulmuş, onu kaybettikten sonra da onun kurallarına uymaya devam etmişti. En azından elinden geldiği kadar. Ama eve girdiğinde yanlış düşündüğünü hemen anladı. Ev berbat bir haldeydi. Sağa sola bırakılmış abur cubur çöpleri ve sigara izmaritleri, orta sehpanın, televizyonun ve şifonyerin üzerinde kalıplaşmış toz tabakaları ve zemindeki tozlardan dolayı belirgin bir şekilde görülen ayak izleri vardı. Hatta tavanın köşelerinde, gözle görülür derecede büyük örümcek ağları ve onların sahipleri olan ufak tefek örümcekler bile vardı. Ayrıca koltukların üzerinde battaniye, iç çamaşırları, çoraplar ve tişörtler yığılıydı. Giysi dolabını buraya boşaltmış olmalıydı. Önder, doktor bir adamın, hatta bir insanın nasıl bu kadar dağınık ve pis olabileceğini anlayamıyordu. Kendisini pis bir adam olarak görürken, doktor ondan daha başarılı ve yetenekli çıkmıştı. Bir an bu eve Fırat’ın girdiğini düşündü. Yüz ifadesini ve vereceği tepkileri hayal edebiliyordu. Burada birkaç dakika oturmaktansa, buz gibi havada dışarıda kalmayı tercih ederdi. Doktor koltuklardan birinin üzerindeki eşyaları alıp, diğer koltuğun üzerine yığarak Önder’e oturacak yer açtı. Önder kendi bekarlık zamanlarını düşünerek durumu yadırgamamaya çalıştı, doktoru mahcup etmemek için rahat bir şekilde koltuğa oturdu. Doktor da karşısındaki çamaşır yığınlarının arasına oturarak öne doğru eğildi ve kollarını dizlerine dayadı.
“Evet, ne istiyorsunuz?” diye sordu doktor, baygın gözlerle bakmaya devam ederken. Biraz önceki halinden daha dinç görünüyordu.
“Neden oradaydınız? Sadece bunu merak ediyorum.”
“Neyden bahsettiğinizi anlamıyorum, oranın cinayet mahalli olduğunu nereden bileyim?”
“Basit bir soru sordum.” diyerek, üsteledi Önder. “Orada neden durdunuz? Gayet basit bir soru.”
Doktor dudağını bükerek ellerini iki yana açtı ve sonra tekrar birleştirdi.
“Aracımda bir sorun çıkmıştır ya da telefona bakmam gerekmiştir. Yoksa neden yol ortasında durayım ki?”
“Birkaç metre önünüzde duran araç kaçtığında siz de hemen arkasından gittiniz, bence bu sıradan bir duraksama değildi.”
Doktor derin bir iç çekerek duruşunu düzeltti ve birkaç saniye bekledi. Muhtemelen yine verecek bir cevap düşünüyordu.
“O araçtaki kişi her kim ise onu tanımıyorum. Hem madem orada durmam bu kadar önemli, neden beni göz altına almak yerine evime geldiniz? Hem de elinizi kolunuzu sallayarak, elinizde hiçbir şey yok.”
Şimdi düşünme sırası ondaydı. Zaman kazanmak için isteksizce gülümseyerek doktora baktı, sonunda buldu.
“Onu da yapacağım, ama sizi suçsuz yere yargılamamak için emin olmaya çalışıyorum. Güçlü kanıtlar olunca serbest kalmak kolay olmuyor, biliyorsunuz.”
Önder palavra atıyordu ve doktorun buna ikna olmaya niyeti yoktu.
“Hastam intihar ettiğinde beni sorgusuz sualsiz kelepçeleyip götürdünüz. O zaman yapmanız gereken şeyi şimdi mi yapıyorsunuz, sizin derdiniz ne?”
“Neden bir cinayet mahallinde olduğunuzu öğrenmek.”
“Cinayetten falan haberim yok, polis araçlarını görünce merak ettim ve durdum, hepsi bu...”
“Hani aracınızda sorun vardı ya da telefona bakmanız gerekmişti? Şimdi de meraktan durduğunuzu söylüyorsunuz.” dedi Önder, doktoru dikkatli gözlerle seyrederek.
Doktor keyifsizce arkasına yaslanarak iç çekti ve gözlerini devirerek karşılık verdi.
“Size hiçbir açıklama yapmak zorunda değilim başkomiserim. Elinizde göz altı kararıyla gelin.” dedi, net bir şekilde. Önder başını evet anlamında sallamakla yetindi. Haklıydı. Önder elini kolunu sallayarak buraya gelmiş onu sorguya çekmeye çalışıyor, hiçbir yetkisi olmayan bir işe burnunu sokuyordu. Şimdi söyleyecek bir şeyi kalmamıştı. Bundan sonra yapması gereken, doktoru fiziki olarak takip etmekti. Yine de göz dağı vermek için yalan söyledi.
“Bir sonraki sefer göz altı kararıyla geleceğim Alpay bey.” dedi ve ayağa kalktı. Doktor da onunla aynı anda ayağa kalkarken, gayet rahat bir tavırla karşılık verdi.
“Ne isterseniz yapın, benim için sorun yok.”
Önder onu son kez baştan aşağı süzdükten sonra, tek kelime etmeden evden ayrıldı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...