Alpay onun yanına oturana kadar, onun geldiğini fark etmemişti bile. Bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da kucağında tuttuğu peluş bebeğine öpücükler konduruyordu. Bebeğine bir öpücük daha kondurmak üzereyken, Alpay’ın fark etti. Ağzındaki lokmayı çiğnemeyi bırakarak, şaşkınlıkla ona baktı.
“Nasılsın bakalım?” diye sordu Alpay, nazik ve güler yüzlü olmaya çalışarak.
Raya bu soruya, başını ağır ağır evet anlamında sallayarak cevap verdi.
Sonra da güçlükle ağzındaki lokmayı yuttu.
“Biraz konuşmak ister misin?”
Reya başını öne eğdi, bu muhtemelen hayır demekti. Alpay onu konuşmak için nasıl ikna edeceğini düşündü. Buranın en sinir bozucu ve gerici olayı buydu, bazı hastalar konuşmuş olmak için konuşuyor, ama asıl konuşması gereken hastalar konuşmuyordu.
“Aslında fazla vaktim yok Reya. Sana sadece birkaç soru somam gerek, onlara cevap vereceksin hepsi bu.”
“Profesör bana çok kızar.” dedi sonunda, kısık sesle. Ona güven vermek için Alpay’da kısık sesle konuşarak karşılık verdi.
“Biliyorum, bana da kızar, ama profesör şu an burada değil. Bak... Diğerleri bize bakmıyorlar bile.”
Reya başını kaldırmadan, gözünün yanıyla ona baktı. Dudaklarının açılıp kapanmasından bir şey söylemek istediği, ama tereddütte kaldığı belliydi. Alpay onun konuşmak üzere olduğunu fark edince biraz daha üstüne gitmeye karar verdi.
“Bana bir çocuktan bahsetmiştin, hatırladın mı? Ondan biraz daha bahseder misin?”
“Olmaz, profesör çok kızar.” diyerek yineledi Reya, fısıldayarak.
“Sana söz veriyorum aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceğim.”
“Sana nasıl inanacağım? O da bana aynı sözü vermişti.”
“Kim?”
“O işte.”
“Reya, benimle açık konuşur musun? Eğer bana her şeyi anlatırsan sana yardım edebilirim.”
Reya başını tekrar öne eğdi, bu kez dudaklarını kilitlemişti. En azından kimden ve neyden korktuğunu söylerse, belki Alpay geri kalanını bir şekilde öğrenebilirdi, ama hiçbir şey konuşmuyordu.
“Hadi Reya, birazdan gitmem gerekecek. Bir daha bu fırsatı bulamayabiliriz.” diyerek üsteledi Alpay.
Reya sonunda başını kaldırarak Alpay’a yaklaştı ve kulağına fısıldadı.
“O doktora çok dikkat et!”
Reya geri çekildiğinde, Alpay şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Hangi doktora?” diye sordu merakla. Ama Reya çoktan tepsisini almış, masadan kalkıyordu. Alpay onu kolundan yakaladı. O sırada Reya aniden Alpay’a döndü. Alpay da aniden ayağa kalkarak, elini hemen geri çekti. Bir anlığın dalgınlığına gelmiş ya da unutmuştu, her ne ise... Sonuçta ona dokunmuştu. Hiçbir erkeğin asla dokunamayacağı, eğer dokunursa sonuçlarının ağır olacağı bir genç kıza dokunmuştu. Reya gözlerini fal taşı gibi açmış, dehşet içinde ona bakıyordu. Alpay yutkundu ve kendisini nasıl affettirebileceğini düşündü, ama aklına hiçbir şey gelmedi. Kendisini affettiremeyeceği gibi ufacık bir güven verdiyse bile onu da kaybetmiş, her şeyi mahvetmişti.
“Reya ben...” Alpay’ın sözü yarıda kaldı.
“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz Alpay bey?” diye bağırdı biri. Alpay başını çevirdiğinde, yemekhane kapısının önünde dikilmiş, tehditkâr gözlerle ona bakan Meriç doktoru gördü. İşte bu hiç iyi olmamıştı. Onu bitirmek isterken kendisi bitecekti, eline bir koz vermişti. “Bir hastanın duyarlılığı olan bir davranışı nasıl yaparsınız?” diye ekledi Meriç doktor, koşar adımlarla onların yanına yaklaşarak. Reya korku dolu gözlerle bir Meriç’e bir Alpay’a bakıyor, bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Alpay’da kendisini savunmak için dudaklarını araladığı sırada bir çığlık koptu.
“İmdat!”
Reya kucağındaki bebeğe sıkı sıkı sarılmış, yardım çığlıkları atıyordu.
“İmdat! Yardım edin! İmdat...”
Alpay’ın korkusu daha da arttı. Şimdi işi ciddi anlamda bitmişti. Alpay daha fazla bağırmaması için ondan uzaklaşmaya çalıştı, ama Reya hala bağırıyordu. Meriç onu sakinleştirmeye çalışıyordu, ama bu mümkün değildi. Biraz sonra başhemşire, yanında bir güvenlik görevlisiyle beraber kapıdan içeri girdi. Reya, hemşireyi görür görmez koşar adımlarla yanına gitti.
“Neler oluyor burada?” diye sordu hemşire, sakin bir şekilde. Alpay ve Meriç cevap vermek için aynı anda dudaklarını araladıkları sırada, Reya atıldı.
“Doktorlar kavga ediyorlardı. Ben de korktum.”
Meriç onlara doğru ilerlerken, aynı anda söylendi.
“Alpay bey ona dokundu, gözlerimle gördüm.”
Reya bir süre Alpay’a baktıktan sonra hemşireye döndü.
“Dokunmak için hamle yaptı, ama elini hemen geri çekti. Meriç bey yanlış gördü.”
Alpay ve Meriç şaşkına döndü. Meriç’in şaşkınlığı öfkedendi, ama Alpay’ın şaşkınlığı meraktandı. Ona asla yapılmaması gerek bir şeyi yapmış ve bir erkek olarak ona dokunmuştu. Neden onu korumak için böyle bir şey yapmıştı? Hemşire onları sakin olmaları konusunda uyardıktan sonra Reya’nın koluna girerek, onu sakince yemekhaneden çıkardı. Meriç alt dudağını ısırarak öfkeli gözlerle bir süre ona baktıktan sonra ayaklarını sert bir şekilde yere vura vura ilerleyerek yemek haneden ayrıldı. Alpay, onu korumak için yaptığı bu davranışının ardından Reya ile daha fazla konuşabilmek için onu sürekli takip etmeye ve bulduğu her fırsatta onunla konuşmaya karar verdi. Bu genç kız bir şeylerden korkuyor ve korktuğu şeyi birilerine açıklamak istiyordu, Alpay’ın yapması gereken de bunu öğrenmekti. Yemekhaneden çıktığında, profesör ile beraber çıkışa doğru ilerleyen komiserlerle karşılaştı. Olduğu yerde durup onlara baktı. Ellerinde, başhemşirenin iki güvenlik görevlisiyle beraber profesörün odasına götürdüğü dosyalar vardı. Alpay şaşkına döndü. Profesör bu dosyaları onlara vererek, manastırın dışına çıkmasına izin vermişti. Bunu neden yapmıştı? Komiserler kapıdan çıkmadan önce profesöre döndükleri sırada, Alpay, Önder başkomiserle göz göze geldi. Başkomiser profesörle konuşurken, aynı anda ona bakıyordu. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra Önder başkomiser, yanındaki diğer komiseri takip ederek binadan çıktı. Alpay’da profesörün dikkatini çekmemek için orada dikilmeyi bırakarak, karanlık görüşme odasına doğru ilerledi. Odaya girdiğinde, uzun bir bekleyişin ardından nihayet hasta, iki güvenlik görevlisinin kolları arasında kapıdan içeri girdi. Yanlarında bir de Alpay’ın daha önce tanışmadığı bir doktor vardı. Muhtemelen iznini kullanmış ve henüz yeni iş başı yapmıştı. Uzun boylu, zarif, genç ve son derece çekici bir kadındı. Doğal rengi olduğu anlaşılan kızıl saçlarının yarısını dalgalandırarak açık bırakmış, üst kısımlarını ise at kuyruğu bağlamıştı. Beyaz önlüğünün altında fıstık yeşili abiye bir gömlek, altında ise diz hizasında dar siyah bir etek vardı. Yüzünde bir gram makyaj yoktu, bebek gibi bir cildi, doğal ve saf bir güzelliği vardı. Kadın topuklarını çıtlata çıtlata içeri girdi ve güvenlik görevlilerinin sandalyeye oturttuğu hastanın başında dikildi. Alpay bu kez tedbirli davranmış ve kapıya arkası dönük duran, yani kapıya yakın olan sandalyeye oturmuştu.
“Siz yeni gelen doktor olmalısınız.” diyerek, Alpay ile konuşmaya başladı genç kadın. Kollarını bağlamış dimdik duruyor, sorgulayan gözlerle Alpay’a bakıyordu. Kadının sert ve ağır hareketleri, diktatör ve kaba konuşma tarzı, dış görüntüsüyle hiç uyuşmuyordu. Profesör kadar olmasa da, onun son derece disiplinli olduğunu hissetmeye başlamıştı.
“Evet, sizinle daha önce tanışmamıştık.” diyerek, karşılık verdi Alpay. Bir yandan doktora, bir yandan da karşısındaki iskelet adama bakıyordu.
“Bir rahatsızlığımdan dolayı uzun bir süre izin kullanmak zorunda kaldım. Ama Velat ile tanıştınız, öyle değil mi?”
“Evet.” diyerek, başını salladı Alpay. “Tanıştık.”
Kadının yüzünde hiçbir ifade yoktu, son derece ciddi görünüyordu. Belki de o da Burhan bey gibiydi. İş dışında samimi, ama iş sırasında ciddi ve disiplinli.
“Hücre cezalarını ben ayarlarım. Sorun çıkartan hastaların hangisinin ceza alması gerektiğini, süresini ve ceza süresinde yapacaklarını belirlerim. Tabi bu kararları, onlarla kısa bir görüşme yaptıktan sonra veririm.” diyerek, açıklama yaptı doktor gururla. Burada cezalar ondan sorulurdu ve hastaların kaderleri, onun iki dudağının arasındaydı. Bir nevi gurur duyulacak bir konum. Alpay’ın görevi ise en tehlikeli, en ümitsiz vakarla uğraşmak ve emirler almaktı. Onun konumu da bir nevi güzel sayılırdı. Profesör onda bir ışık görmeseydi, bu tehlikeli görevleri ona vermezdi. Velat ise kadın doktorun bu anlattıkları karşısında başını ağır ağır iki yana sallıyordu. Muhtemelen onu küçümsüyor, alay ediyordu, ama bu tam olarak anlaşılmıyordu. Doktor son sözlerini söyledikten sonra odadan çıktığında, Alpay, Velat ile baş başa kaldı. Kapı kapanır kapanmaz, Alpay masanın üzerinden Velat’a doğru eğildi. Artık ondan korkmuyor, çekinmiyordu çünkü zararsız olduğunu anlamıştı. En azından ona karşı zararsızdı.“Bugün nasılsın bakalım?” diye sordu Alpay.
Adam cevap olarak sadece dudağını büktü.
“Dün konuştuğumuz konu yarım kalmıştı, oradan devam edelim mi?”
Adam bu kez de omuzlarını kaldırdı. Onun bu hareketleri, Alpay’a gayet samimi ve dostane görünüyordu. Velat bu hareketleri, anlamlarını bilerek yapıyorsa tabi.
“Bana burandan kurtulmamı söylemiştin. Neden?” diye sordu Alpay, sabırlı olmaya çalışarak.
Velat başını yukarı kaldırıp, bir süre o şekilde tavanı seyretti. Ya Alpay’ın bu sıkıcı soruları canını sıkmıştı ya da düşünüyordu. Sonunda başını tekrar indirdi ve nihayet konuşmaya başladı.
“Çünkü yapman gereken bu.” dedi Velat, net bir tavırla. Sesi donuk ve sabitti.
“Ama neden? Beni uyarmak istiyorsan eğer bazı şeyleri açıkça söylemen gerek. Yoksa anlayamam, öyle değil mi?”
“Açıkça uyarıyorum işte... Anlamıyorsan bu benim sorunum mu?”
Alpay bu sorudan bir şey çıkmayacağını anlayınca, soruyu değiştiremeye karar verdi.
“Buradan gittikten sonra ortadan kaybolan doktorlardan bahsedelim, onlara ne oldu? Hem buradan gittikten sonra kaybolduklarını nasıl öğrendin?”
Adam tekrar omuzlarını kaldırdı.
“Dedikodulardan.”
“Dedikodu mu?” diye sordu Alpay, alaycı bir tavırla. “Buradaki insanlar dedikodu yapacak tipler değil Velat. Bunu ancak hastalar yapar, ama onların da yetkili birilerinden duymaları gerekir, öyle değil mi?”
Velat bağladığı kollarını açarak, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve o da Alpay’a yaklaştı. Onun bu hareketi Alpay’ı biraz ürküttü. Bu yüzden geri çekilerek arkasına yaslandı. Tedirgin olduğunu ona hissettirmemek için son derece rahat davranmaya çalışıyor, gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu. Velat’ın simsiyah gözleri, masanın üzerindeki gaz lambasının ışığından parlıyordu. Ona ilk kez bu kadar yakından bakıyor, yüzünün ve siyah gözlerinin her detayını şimdi daha net görebiliyordu. Ama görebildiği şeyler yalnızca kurukafa dövmesi ve piercinglerdi. Muhtemelen yüzünde kırışıklıklar da vardı, ama sakalları ve dövmeleri bunu maskeliyordu. Hücreden çıktıktan sonra ilk kez banyo yapmış olmalıydı. Saçları ve sakalları bugün daha parlak ve daha düzenli görünüyordu. Ayrıca odanın içine ter, dışkı ve idrar kokusu yerine, salatalık özlü sabun kokusu yayılmıştı. Ona küçük gelen tulumunun yerini ise beyaz, tertemiz bir pijama takımı almıştı. Artık diğer hastalarla eşit durumdaydı.
“Burada olan her şeyden haberim var.” diyerek fısıldadı Velat. Alpay gözlerini kısıp kaşlarını çatarak, onun ciddi mi olduğunu yoksa onunla alay mı ettiğini anlamaya çalışıyordu, ama bunu anlamak imkânsızdı.
Velat’ı tanıdığı andan itibaren yüzünde gördüğü tek ifade ciddiyet ve donukluktu. Ha bir de ifadesiz olabiliyordu, ama yalan söyleyip söylemediğini ya da alay edip etmediğini anlamak imkânsızdı. Şimdi önemli bir şeyler anlatacağını hissediyordu. Ona zarar vermeyeceğini düşünerek, yaslandığı yerden doğruldu ve tekrar masanın üzerinden ona doğru eğildi.
“Nasıl?” diye sordu, onunla aynı ses tunuyla. “Nasıl öğreniyorsun? Sana laf taşıyan birileri mi var?”
“Benim laf taşıyan aptallarla işim olmaz! Ayrıca burada benim bilmediğimi bir şeyi kimse bilemez, yetkililer hariç tabi.”
“O halde nasıl öğreniyorsun?” diye sabırsızca sordu Alpay.
Velat başını yana çevirdi ve bir süre o şekilde bekledi. Sonra tekrar Alpay’a döndü.
“Bana haber veriyorlar.” dedi, aynı ses tonuyla.
“Kim?”
“Dostlarım.”
“Dostların kim?”
“Sen tanımazsın. Göremezsin de... Onlar yalnızca bana görünürler.”
Alpya bunu duyduktan sonra hayal kırıklığına uğradı. Tekrar geriye yaslanarak, boş gözlerle onu seyretti. Adam hayalet dostlardan bahsediyordu, standart bir hasta işte. Neden onun sözlerini bu kadar ciddiye aldığını anlayamadı. Neredeyse ona inanacaktı. Adam, Alpay’ın kendisine inanmadığını anlamış olacak ki o da geriye yaslandı ve kollarını bağlayarak, siyah gözlerini ona dikti.
“Bana inanmıyorsun, öyle değil mi?” diye sordu, normal ses tonuyla.
Alpay başını ağır ağır iki yana salladı, onu sinirlendirmeyecek makul bir cevap düşünüyordu.
“Elbette inanıyorum, bunu da nereden çıkardın?” diyerek yalan söyledi.
“Hayır, inanmıyorsun. Ama bu benim için sorun değil, senin için sorun.”
“Anlamadım. Neden benim için sorun olsun ki?”
“Çünkü senden önce buradan en son ayrılan doktor da bana inanmamıştı ve buradan kaçtıktan sonra ortadan kayboldu. Ama ben insanlık vazifemi yaparak seni uyarıyorum, inanıp inanmamak sana kalmış.”
Alpay tereddütte kaldı. Bir yandan onu umursamıyor, diğer yandan da korkmaya başlıyordu. Aslında gayet inandırıcı konuşuyordu, ama hayalet dostlardan bahsetmesi, onun tüm ciddiyetini yok etmişti. Bir hastanın aklına uyarak hayaletlere inanamazdı, aksi halde ondan bir farkı kalmayacaktı.
“Madem bana inanmıyorsun, o halde araştır. Kendi gözlerinle gör.” diye ekledi Velat.
“Nasıl... Nasıl araştıracağım?” diye, merakla sordu Alpay. Adam onun ilgisini yeniden kazanmıştı.
“Çok basit. Arşive git ve doktorları bul, sonra emniyete gidip kayıp ilanlarını sorgulat.”
Bu gayet mantıklıydı. Hasta olabilirdi, ama bazı durumlarda kafası iyi çalışıyordu. Ama küçük bir sorun vardı.
“İyi ama benim arşive erişimim yok, oraya giremem.” dedi Alpay.
“Koyulan tüm kurallara uymak, kölelikten başka bir şey değildir. Köle olarak ölmek istiyorsan sen bilirsin doktor.”
Alpay onun ne demek istediğini anlamıştı. Yetkisi olmayan şeyleri kuralları çiğneyerek yapmasını söylüyordu. Bunu söylemek kolaydı, ama uygulamak o kadar kolay değildi. Kulağa ürkütücü geliyordu. Özellikle de son derece katı kuralların uygulandığı ve güvenliğin en üst düzeyde olduğu bir yerde, bu daha da ürkütücüydü.
“İyi ama bunu nasıl yapacağım? Her yerde kameralar var.”
“Burası eski bir bina, bu yüzden elektrik devrelerinde sürekli sorun çıkıyor. Özellikle kış aylarında, kötü havalarda.”
“Yani?”
“Zararı en aza indirmek için geceleri bazı elektrik sistemlerini kapatıyorlar, buna bazı bölümlerin kameraları da dahil. Yemekhane, doktor ofisleri, aktivite, sinema, oyun, görüşme, etkinlik odaları ve kütüphane gibi, geceleri gereksiz olan her yerin kamera sistemleri devre dışı olur. Ha bir de arşiv. Bu kadar bilgi yeter, gerisini kendin hallet.”
Alpay şaşkınlıkla ona bakıyordu. Velat henüz birkaç yıldır buradaydı, ama burada olup biten her şeyi detaylarıyla biliyordu. Güvenlik açıklarıyla ilgili bu detayları bile biliyorsa, başka şeyler de biliyor olmalıydı. Alpay ona daha da yaklaştı.
“Peki, sana bir şey daha soracağım. Reya ve –2. kattaki 9 numarayla ilgili ne biliyorsun?”
Velat dudağını büktü. Bu soruyu gereksiz bulmuş olmalıydı.
“Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordu.
“İkisi de bana bir çocukları olduğundan ve çocuklarının ellerinden alındığından bahsetti. Bu olayla ilgili ne biliyorsun?”
“Açıkça söylemişler zaten. Tam olarak neyi öğrenmek istiyorsun?”
“Onlar birer hasta olabilir, ama çok inandırıcıydılar. Profesör, ikisinin de bir çeşit inançlarından dolayı bunları anlattıklarını söyledi. Aslında olmayan şeyleri olmuş gibi anlatıyorlarmış. Bunlardan hangisi doğru?”
“Buna sen karar ver doktor.” dedi Velat, net bir şekilde. Hangisine inanacağını bilmediği için ona sormuştu zaten, ama onun ağzından cımbızla laf alabiliyordu. Aslında bir nevi doğruları anlatıyor olabilirdi, ama üstü kapalı konuştuğundan dolayı hiçbir şey anlaşılmıyordu. Alpay karşılık vermek üzereyken odanın kapısı açıldı ve kadın doktor kapıda belirdi. Sohbet yine yarım kalmıştı. Buna rağmen Alpay, eksik de olsa alacağını almıştı. Velat’a son kez baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder