Neredeyse yirmi üç saattir çalışıyordu. Yorgunluktan bitkin düşmüştü. Bugün hafta sonu, yani izin günüydü. Ama doktorun sorgusu sabaha kadar sürdüğünden evine gidememişti. Bu saatten sonra evine gitse bile, bu yorgunluk ve uykusuzlukla hiçbir şey yapacak hali yoktu. Zaten izin günlerinde gezmeye gitmiyor ya da her hangi bir aktivite yapmıyordu. Ya bu şehirde tek arkadaşı olan yardımcısı Fırat ile birlikte vakit geçiriyorlar -evde oturuyorlar- ya da İstanbul’a, karısının mezarını ziyarete gidiyordu. Anlaşılan bugün ikisini de yapamayacaktı çünkü Fırat’ta onunla aynı durumdaydı. İstanbul’a gitmek için de saatlerce araba kullanması gerekiyordu, bunu da yapamazdı. Eve gider gitmez, üzerini bile değiştirmeden kendisini yatağa bıraktı ve anında uykuya daldı. Bir süre sonra bir gürültüyle gözlerini tekrar açtı. Evin içi karanlıktı. Odayı yalnızca, perdeden içeri girmeye çalışan sokak lambalarının ışıkları aydınlatıyordu, tabii buna aydınlatma denirse. Duyduğu gürültü evin sokak kapısından geliyordu. Uykuyla uyanıklık arasında olduğundan, bunun bir hayal olduğunu düşünerek tekrar uyumak için öteki tarafa döndü ve gözlerini kapattı. Ama hayal değildi. Kapı gerçekten çalıyordu. Ağır ağır yattığı yerden doğrularak, baş ucundaki komodinin üzerinde duran telefonunun ekranına baktı. Saat gecenin on biri olmuştu ve yardımcısından üç tane cevapsız arama vardı. Kapıya alacaklı gibi vuran da muhtemelen Fırat idi. İsteksizce yataktan kalktı ve el yordamıyla ışığın düğmesini buldu. Odanın ışığını yaktıktan sonra sallana sallana kapıya doğru ilerledi. Üzerindeki yorgunluğu hala atamamıştı. Uykusu vardı ve tüm vücudu kas katı olmuştu. Kapıyı açtığında yanılmadığını anladı, karşısında Fırat duruyordu. Onun da Önder’den bir farkı yoktu. Baygın ve yorgun gözlerle bakıyor, hantal bir şekilde ayakta durmaya çalışıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Önder, uyuşuk sesle. Fırat’ta aynı uyuşuk ses tonuyla karşılık verdi.
“Neden telefonumu açmıyorsun?”
“Duymadım, acayip yorgunum.”
“Müdürü adli tıptan aramışlar, o da beni aradı...”
“Ee... Müdürü aradılarsa o gitsin.”
“Uzatma Önder... Hazırlan da bir an önce gidip bakalım, sonra yatağıma dönmek istiyorum.”
Önder bıkkınlıkla yatak odasına döndü ve komodinin üzerine bıraktığı kabanını aldı. Sonra da çekmecedeki cüzdanını, beylik tabancasını ve aracının anahtarını. Evden çıkıp kapıyı kilitledi ve Fırat ile beraber binadan çıktılar. Dışarı adımını attığı an soğuk hava içine işledi, uykudan yeni uyandığından ve gecenin geç saatinde hava daha da soğuk olduğundan, kısa bir süre sonra titremeye başladı. Neyse ki aracı binanın tam karşısına park etmişti, fazla yürümeyecekti. Ama Fırat buraya gelirken, bu soğuk havada yaklaşık on dakikalık yol yürümüştü. Araca binip kontak anahtarını çevirdi. Motor biraz homurdandıktan sonra zor da olsa çalıştı. Sonra da klimayı açtı. Anlaşılan araç bile gecenin bu saatinde ve bu soğuk havada çalışmak istemiyordu, ama onlar çalışacaksa araç da çalışmaya mecburdu. Adli tıp binasına vardıklarında araçtan iner inmez, koşar adımlarla binaya girdiler. Buranın atmosferi soğuk olsa da içeride çalışan klimalardan dolayı, havası insanın içini ısıtıyordu. Danışmaya, müdürlerini arayan adli tabibin ismini söyleyerek nerede olduğunu sordular. Onların soruşturmasındaki kurbanları inceleyen doktorun mesai saati bittiğinden, görevi başka bir doktor devralmıştı. Adli tabipler bile mesai saatlerine göre çalışıyorlar, saatleri dolduğu an evlerine gidip keyiflerine bakıyorlardı, ama onların ne zaman çalışıp ne zaman izin kullanacakları her zaman belli olmuyordu. Doktorun ofisini bulup içeri girdiler. Doktor, oldukça genç ve bakımlı bir kadındı. Maşa ile dalgalandırılmış uzun sarı saçları, yüzünde ise profesyonel olduğu anlaşılan, açık tonlarda makyaj vardı. Üzerinde, diz hizasında siyah ve sade bir elbise, ayağında ise bej renginde ince topuklu ayakkabılar vardı. Önder bu kadını dışarıda görse bir oyuncu, manken ya da bir avukat olduğunu düşünebilirdi. Belki başka şeyler de düşünebilirdi, ama gece vardiyasında çalışan ve ölü insanları inceleyen bir adli tabip olabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Genç kadın masasında dimdik oturmuş, uzun, ince ve kırmızı protez tırnaklı parmaklarını bilgisayar klavyesinde gezdiriyordu. Onları hemen fark etmişti, ama bilgisayar ekranından başını kaldırmamıştı. “Hoşgeldiniz...” dedi kadın, gülümseyerek.
“Hoşbulduk.” diyerek, karşılık verdi Önder ve Fırat ile beraber, masanın karşısında bulunan sandalyelere oturdular. Kadın bilgisayardaki işini bitirmiş olacak ki sonunda ekrandan başını kaldırıp onlara baktı. Yüzünde hala tatlı bir gülümseme vardı. Ellerini birleştirip masanın üzerine koydu ve devam etti.
“Sizi bu saatte rahatsız ettiğim için kusura bakmayın, ben müdürünüz ya da amiriniz gelir diye düşünmüştüm.”
“Ayak işlerini biz yaparız.” dedi Fırat.
Kadın bunu duyunca yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
“İşimiz bu...” diyerek karşılık verdi Önder, Fırat’a bakarak. Adli tabip araya girdi.
“Size vereceğim bazı bilgiler ve raporlar var. Belki büyük bir yardımı olmayacak, ama en azından soruşturma alanınızı daraltarak size vakit kazandırabilir.”
Önder, doktora dikkat kesildi.
“Sizi dinliyoruz.”
Doktor masanın üzerindeki dosyalardan birini alıp önüne koydu ve sayfaları karıştırdı. Bir sayfada durdu ve bir süre, sayfada yazanlara göz gezdirdi. Sonra gözlerini dosyadan ayırmadan açıklama yapmaya başladı.
“Kurbanların vücutlarındaki ısırık izlerinden alınan DNA’lar birbirlerinden farklı. Yani katil iki farklı kişi.”
“Emin misiniz?” diye sordu Önder şaşkınlıkla.
“Evet. Testler iki defa yapıldı, ikisinde de aynı sonuç çıktı. Bu bilgi kesin.”
“Ben pek şaşırmadım.” diyerek, araya girdi Fırat. “Diğer doktor da bu ihtimalden bahsetmişti.”
“Yanii iki farklı katil geliyor ve aynı yöntemlerle, farklı günlerde iki kişiyi öldürüyor.” dedi Önder.
“Hayır başkomiserim.” dedi doktor, net bir şekilde. “Meslektaşım test sonuçları gelmeden önce bundan bana da bahsetmişti. Ama daha ilginç bir şey var. İkinci kurbanın yaralarındaki dokuları ve kanının donma derecesini incelediğimizde, kurbanın aslında bulunduğu gün ölmediği anlaşıldı.”
“Nasıl yani?”
“Cesedi bulunmadan bir gün önce ölmüş.”
“Yıl başı gecesi...” diye ekledi Fırat.
Önder uzun bir süre duraksayarak kafasını toparlamaya çalıştı. Olayları baştan sona kadar, ayrıntılarıyla hatırlamaya ve doktorun söylediklerini destekleyecek mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyordu, ama bir şey bulamıyordu. Eğer bir gün öncesinde öldüyse, neden karısı onu aramaya çıkmamıştı? Neden kocasının kaybolduğunu kimseye haber vermemişti? Bunu karısı yapmasa bile birilerinin mutlaka yapması gerekirdi. Sonuçta bir savcıydı, bir devlet adamıydı ve böyle bir insan durduk yere işe gitmediğinde, hemen dikkat çekerdi. Yıl başı günü resmi tatildi, ama bir sonra ki gün, birilerinin kesinlikle fark etmesi gerekirdi. Belki de fazladan dinlenebilmek için izin gününü resmi tatille birleştirmiş, bu yüzden kimsenin dikkatini çekmemiş olabilirdi, ama karısı için hala mantıklı bir açıklama yoktu. Önder, Fırat’a döndü.
“Savcı için herhangi biri bize ulaştı mı?” diye sordu, düşünceli bir şekilde.
“Hayır. İzin günündeymiş, kimse onun yokluğunu fark etmemiş.”
Bu ihtimal teyit edilmişti, Önder ikinci sorusunu sordu.
“Peki karısı adamın kaybolduğunu fark etmemiş mi? Ona ulaşamayınca herhangi birilerini aramamış mı?”
“Karısı annesinin yanında kalıyormuş. Adamla en son yıl başı günü öğle saatlerinde konuşmuş. Ertesi gün de evde olacağını bildiğinden hiç arayıp sormamış. Ölüm haberini komşularından biri telefonla arayarak vermiş.”
Önder, kurbanın karısı ifade vermeye geldiği gün toplantı salonunda savcıdan fırça yemekle meşgul olduğundan, bu bilgilerin hiçbirinden haberi yoktu. Bunları şimdi öğreniyordu, ama en azından doktorun söylediklerini destekliyordu. Önder’in kafasındaki birçok soru işareti gitmişti. Ama en önemli olan biri hariç.
“İki müptezel bir anlaşma yaparak, yıl başı eğlencesi olarak bu aktiviteyi mi seçti yani?” diye sordu, doktora bakarak.
“Kim olduklarını biz bilemeyiz başkomiserim, bunu siz öğreneceksiniz. Ama şunu söyleyebilirim. İnsanlıktan çıkmış iki kişi, aynı zaman dilimi içerisinde resmen bir katliam yapmış.” dedi doktor.
“Anlamadığım şey, kurbanların gövdeleri parçalanırken bellerinden aşağıları neden sağlam olduğu?”
Doktor başını yana eğerek dudağını büktü.
“Ben psikolog değilim, bu konu hakkında size yardım edemem. İsterseniz savcıyla görüşüp, dosyayı bir adli psikoloğa verebilirsiniz.”
Önder, iç çekerek başını öne eğdi. Resmi işlemler uzun sürüyordu, bir adli psikologla görüşecek zamanları yoktu. Bu işi Melisa halledebilirdi. Ama yüzsüzlük yaparak onunla konuşamazdı. Bu işi Fırat halledebilirdi. Önder, Melisa bu konu hakkında konuşurken her detayı dikkatli bir şekilde kendisi dinlemek istiyordu, ama bunu yapamazdı. Fırat’a, herhangi bir detayı atlarsa diye onunla konuşurken ses kaydı almasını söyleyebilirdi. Tüm bunları düşündükçe, olanların ne kadar gerici olduğunu daha iyi anlıyordu. Bu çok saçmaydı. Aynı ekipte çalışmalarına rağmen bir iş olduğunda, ayaya birilerini sokmak zorunda kalıyordu. Bunların tek sorumlusu Melisa idi. Bu kadar dik başlı olmasaydı belki de arkadaş olarak hayatlarına devam edecekler ve araları daha iyi olacaktı.
“Kimlik tespiti yapabildiniz mi? Katillerle ilgili...” diye sordu Fırat. Önder bu soruyu duyunca tüm düşünceleri dağıldı.
“Henüz değil, ama uğraşıyoruz.” dedi doktor.
“Bize söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?” diye sordu Önder, aceleyle. Buradan bir an önce çıkıp, sıcacık yatağına geri dönmek istiyordu.
“Şimdilik yok, ama olursa size haber veririm.”
Doktor elindeki dosyayı kapatıp Önder’e uzattı. Önder dosyayı alıp, evirip çevirdi. Sonra ayağa kalktı ve doktora teşekkür ederek, Fırat ile beraber odadan çıktılar. Çıkışı bulmaya çalışırken, Fırat gevelemeye başladı.
“Gördün mü, gözlerini benden alamadı.”
“Konuşurken göz teması kuruyor o kadar, fazla ciddiye alma.”
“Hayır. Öyle sıradan bir bakış değildi, bana farklı bakıyordu. Bence benden hoşlandı.”
“Olabilir... Bütün kadınlar seni beğeniyor, senin söylediğine göre...”
“Ben gerçekleri söylüyorum.”
Beraber binadan çıkarak araca doğru ilerlediler. Planları eve gidip uykularına kaldıkları yerden devam etmekti. Adli tıp raporunu amirine yarın sabah verecekti, ama Önder’in çalan cep telefonu planlarını bozdu. Arayan amiriydi, sıcacık yatağında yatıyor olacak ki sesi uyuşuk geliyor ve konuştuğu sözler güçlükle anlaşılıyordu. Ona bir konum attığını, Fırat ile beraber oraya gitmesini, kendisinin de bir saat içinde orada olacağını söylemişti. Herhangi bir açıklama da yapmamıştı. Önder telefonu kapattıktan sonra öfkeyle direksiyona vurdu ve bıkkınlıkla aracın motorunu çalıştırdı. Konuma gittiklerinde kendilerini trafiğin yoğun olduğu bir yol üzerinde, bir mezarlığın girişinde buldular. Burada ne işleri vardı anlayamamıştı. Aracı, emniyet şeridinde arka arkaya park halinde duran olay yeri inceleme araçlarının ve resmi ekip otolarının arkasına park etti. Yol, hızla akıp giden araçların farlarından, aydınlatma direklerinden, ekip otolarının ve burada ne aradıklarını anlamadığı yunus polislerinin motosikletlerinin çakar lambalarından renk cümbüşüne dönmüştü. Neyse ki fazla gürültü yoktu. Önder’in kafası o kadar dolu ve yorgundu ki gereksiz gürültüleri kaldıracak durumda değildi. Önder yardımcısıyla beraber araçtan inerek mezarlığa doğru ilerledi. Mezarlığın girişine çekilmiş polis şeridinin altından geçerek, mezarlığı içine girdiler. Hava buz gibiydi ama gecenin bu saatinde mezarlığa girince, hava aniden birkaç derece daha soğumuştu sanki. Belki de korkudan kendi vücut ısısı düşmüştü, bilmiyordu ama tedirgin olmuştu. Neyse ki ortalık yeteri kadar kalabalıktı. Bu ona kendisini güvende hissettiriyordu. Bu polislerin ve teknisyenlerin burada ne işi vardı? Biri intihar mı etmişti, yoksa bir cinayet mi işlenmişti? Bulunması istenmeyen bir cesedi bırakmak için gayet ideal bir mekandı. Biraz ileride büyük bir aydınlatma, aydınlatmanın altında ise küçük bir alan içinde dolanıp duran beyaz tulumlular vardı. Önder yağmur ve kardan çamurlaşmış zeminde dikkatli adımlarla ilerleyerek, ekibin yanına yaklaştı. Görüş alanını kapatan iki tane beyaz tulumlu yer değiştirince, ortaya çıkan manzara onu dehşete düştü. O, gözlerini kocaman açmış yerde bulunan vahşete bakarken, Fırat kendi kendine küfürler savurarak arkasını döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Ekibin şefi olduğu anlaşılan biri Önder’in yanına yaklaşarak, cerrahi maskesinin altından boğuk bir sesle kim olduğunu sordu. Muhtemelen daha önce karşılaşmamıştı. Önder yerdeki vahşetten gözlerini ayırmadan kendisini tanıttı. Adam hala maskesini ve eldivenlerini çıkarmıyordu. İşleri epey uzundu anlaşıla. Çünkü yerde, Önder’in kendisini görmeye hazırladığı bir ceset değil, iki ceset vardı. Üstelik ne bir intihara ne de sıradan bir cinayete benziyordu. Karşısında vahşice parçalanmış iki ceset vardı. Önder dikkatli gözlerle cesetleri incelerken sordu.
“Ne olmuş?”
“Tam olarak bilmiyoruz ama cesetler yeni değil. En az üç günlük.”
“Tam olarak bilmiyoruz da ne demek?” diye sordu Önder, öfkeli bir ses tonuyla. “Birbirlerini mi parçaladılar yani? Cinayet olduğu apaçık ortada.”
“Onu kastetmedim başkomiserim. Mezarlığın diğer tarafı ormanlık arazi. Bir hayvan saldırısına da uğramış olabilirler.”
Önder istemsiz bir şekilde sırıtarak teknisyene döndü. Yüzündeki maskeyi hala çıkarmadığından, yalnızca gözlerini görebiliyordu ama bu ona yetmiyordu.
“Yaklaşık yirmi üç saat hiç dinlenmeden çalıştım ve üç saat önce, mesai saatim başlamadığı halde yatağımdan kalkıp adli tıbba gitti. Tam yatağıma dönüyordum ki amirim beni buraya gönderdi. Hala yorgun ve uykusuzum. Bu halde buraya geliyorum ve sen bana bunun bir vahşi hayvan saldırısı olduğunu söylüyorsun, öyle mi?”
“Hayır, olabileceğini söylüyorum.”
“Ben bu saatte buraya hayvan saldırısı için gelmedim! Madem bir hayvandan şüpheleniyorsun, neden bizim büroyu aradın? Gidip hayvanı bulsana!”
Teknisyen gözleri devirerek başını başka yöne çevirdi ve ellerini beline dayayarak, tekrar Önder’e döndü.
“Ben öyle demek istemedim.”
“Tam olarak böyle demek istedin. Ne saçmalıyorsun sen, uzaktan eğitimle mi mezun oldun?”
Adam bunu duyunca ellerini belinden indirip, arkasında birleştirdi ve duruşunu dikleştirerek, meydan okurcasına Önder’in gözlerinin içine baktı.
“Bu işi yapmak öyle kolay değil başkomiserim, eminim sizin başarı sıralamanız bile bu iş için yeterli değildir.”
Önder başını çevirerek, diğer beyaz tulumlulara baktı ve bağırarak söylendi.
“Benimle kim ilgilenecek?” Teknisyenlerin hepsi bir an durup ona baktı. “Bu adam bir halttan anlamıyor, saçmalayıp duruyor.”
Fırat, aniden yanına yaklaştı ve kolunu tutarak çekiştirmeye çalıştı.
“Ne yapıyorsun sen, adam ne dedi ki şimdi?” diye sordu fısıldayarak. Önder bağırarak cevap verdi.
“Ne mi dedi? Bana kalkmış hayvan saldırısı diyor! Ne yani, gidip hayvan mı tutuklayalım?”
Fırat karşılık vermek için dudaklarını araladığı sırada başka bir ses duyuldu.
“Neler oluyor Önder, ne bağırıp duruyorsun?” Önder başını çevirdiğinde, amiri ile göz göze geldi. Beyaz tulumlular onları seyretmeyi bırakıp işlerine dönerken, Fırat’ta Önder’in kolunu bırakarak, biraz önce beklediği yere doğru ilerledi.
“Şey, amirim...”
Amiri onu duymazdan gelerek, Önder’in biraz önce tartıştığı teknisyene döndü. Teknisyen, rahat rahat konuşabileceği birini bulduğu için rahatlamış görünüyordu.
“Ne olmuş?” diye sordu amir, yerdeki cesetlere bakarak. Cesetler, bulundukları yerden net olarak görünmüyordu ama amir burada kalarak, onlara uzaktan bakmayı tercih etti.
“Hayvan saldırmış amirim.” dedi Önder, alaycı bir tavırla. Amiri gözünün yanıyla ona bakarak, susması için kaş göz işareti yaptı. Ama teknisyen onu duymazdan gelerek, açıklama yapmaya başladı.
“İki ceset var amirim, biri kadın biri erkek. İkisinin de kimlikleri ve paraları var. Kadının çantası da duruyor, hırsızlık olayı yok.”
“Hayvanlar parayı ne yapacak?” diye geveledi Önder, başını başka yöne çevirerek. Bu gereksiz öfkesinin tek bir nedeni vardı. Uykusuzluk. Teknisyen, amirin tam yanına gelerek Önder’e arkasını döndü ve onu duymazdan gelerek, konuşmasını sürdürdü.
“Cesetler en az üç günlük. Ama burada mı öldüler yoksa sonradan mı getirildiler onu bilemiyoruz. Yağmur ve kar hiçbir iz bırakmamış. Cesetlerin başları ve gövdeleri tamamen parçalanmış ve tanınmaz haldeler. Tüm iç organları dışarı çıkmış. Erkek maktulün bağırsaklarının ve kabinin yarısı yok, ayrıca gözlerini de bulamadık. Kadının da kafatası tamamen ezilmiş ve yerinden koparılmış.”
Adam tüm bu vahşeti anlatırken hala maskesini takıyordu. Belki de bir yerde karşılaşırlarsa Önder’in onu tanımasını istemiyordu, ama Önder onun kibirli bakışlarını ve ses tonunu hafızasına kazımıştı. Bakışlarını unutsa bile ses tonunu unutması mümkün değildi çünkü adamın iri cüssesine ve uzun boyuna rağmen, oldukça etkileyici bir ses tonu vardı. Bir o kadar da yakışıklı olmalıydı.
“Dikkat çekici herhangi bir şey var mı, cinayet olduğunu gösteren herhangi bir şey?” diye sordu amir.
“Aslında var. İkisinin de belden aşağısı sapa sağlam. Ölüm çürükleri dışında tabii.”
Önder bunu duyunca, teknisyen ile biraz önceki tartışmasını bir kenara bırakarak ona yaklaştı ve sordu.
“Ne dedin sen?”
Adam cevap vermedi. Önder’in onunla tekrar tartışacağını düşünüyor olmalıydı. Önder daha fazla üstelemedi. Belden aşağısına dokunulmadan parçalanmış ve en az üç gündür burada olan iki tane ceset. Daha fazla açıklamaya ihtiyaçları yoktu. Ortada, farklı katiller tarafından aynı şekilde işlenmiş iki cinayet ve burada kaldıkları süreye bakılırsa, yıl başı gecesi öldürülmüş iki kurban vardı. Önder, biraz ileride yerde yatan ve etrafında beyaz tulumluların dolaştığı cesetlere bakarak söylendi.
“Burada ne oluyor, kim bu pislikler?”
Bir kaç kişi ona kaçamak bir bakış attıktan sonra tekrar işlerine döndüler. Önder bu gece burada bulunan herkesin hafızasına, kafayı yemiş, kaçık bir başkomiser olarak kazınmıştı.
“Sakin olur musun, ne bu tavırlar?” diye sordu amiri.
“Amirim, görmüyor musun? Cesetler parçalanmış, bellerinden aşağıya dokunulmamış. Üstelik üç gündür burada olduklarını söylüyorlar. Yani yıl başı gecesi öldürülmüş olabilirler. Bu da...”
“Dediğim gibi...” diyerek, araya girdi teknisyen. “Vahşi bir hayvan da saldırmış olabilir. Mezarlığın arka tarafı...” Önder ona dönerek elini savurdu ve sözünü yarıda kesti.
“Kapat çeneni, başarım hayvanına!” Teknisyen başını geriye doğru atarak, şaşkın gözlerle Önder’i baştan aşağı süzdü. Önder tekrar amirine döndü. “Aynı yöntemlerle öldürülmüş iki kişi daha... Eğer bunlar da aynı katiller tarafından öldürüldülerse, ortada büyük bir sorun var demektir.”
Amiri düşünceli gözlerle cesetleri inceliyor, bir yandan da dikkatle Önder’i dinliyordu.
“Adli tıp raporları gelene kadar kimlik bilgilerinden ailelerine ulaşın, kim olduklarını bir öğrenelim. Eğer senin dediğin gibiyse işimiz çok zor.”
“Emredersin amirim.” dedi Önder, alaycı bir tavırla teknisyene bakarak. Teknisyen bunu duyunca hemen araya girdi.
“Savcıyı beklemeyecek misiniz, birazdan burada olur.”
”Savcı bey sıcacık yatağından kalkıp buraya gelecek ve parlak kunduralarıyla bu çamurun içine girsem mi, girmesem mi diye düşünecek. Bu da iki saat sürer. Biz iki saatte kurbanların ailelerini bulmuş oluruz.” dedi Önder ve teknisyenin konuşmasına fırsat vermeden, arkasını dönüp mezarlığın çıkışına doğru ilerledi. Fırat’ta, teknisyenlerden aldığı delil torbalarının içindeki kimlik kartlarıyla beraber, Önder’in arkasından gitti. Arabaya binerek emniyete doğru yola çıktılar. Önder, yatağı ile ilgili yaptığı planlarını çoktan unutmuştu. Cesetlerle ilgili detayları öğrendiğinde, uykusu tamamen dağılmıştı. Tam da üzerinde çalıştıkları bir dava ile benzerlik taşıyan bir olay varken, istese de uyuyamazdı. Belki savcıyı beklememeleri ve kimlik kartlarını alıp gitmeleri küçük bir sorun olacaktı, ama bunu amiri hallederdi. Şu an önemli olan şey küçük kural ihlalleri değil, dava ile ilgili atılacak adımlardı. Emniyete gider gitmez Cansu’nun ofisine doğru ilerledi, ama sonra onun gündüz vardiyasında olduğunu ve bir kadın olduğu için gece geç saatlerde aranıp, vardiyası dışında göreve çağrılmadığını hatırladı. Yönünü değiştirerek, bu işlerle ilgilenen memurlardan birini buldu. Kimlikleri ona vererek bir nüfus taraması yaptırdı ve yakın aile bireylerine ulaştı. Önder heyecanla memurun başında dikilirken, Fırat’ta adli tıp ile telefon konuşması yapmaya gitmişti. Onlara iki tane ceset olduğunu ve cesetlerin incelenmelerinin ardından raporları yalnızca onlara vermelerini söyleyecekti. Memur, kurbanların yakın aile bireylerinin tüm bilgilerinin yazılı oldu kağıtları Önder’e verdi. Önder kağıtları yüzeysel olarak incelerken Fırat’ın yanına, kendi ofisine gidiyordu. Kurbanlar karıkocaydı ve henüz bir ay önce evlenmişlerdi. Kadın kurban diyetisyen, kocası ise bir polis memuruydu. Önder’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Koridorun ortasında, olduğu yerde çakılıp kaldı. Onu azarlayan savcının tam olarak ne hissettiğini şimdi daha iyi anlamaya başlamıştı. Bir meslektaşı öldürülmüştü. Bir kaza değildi. Bir alacak verecek meselesi ve ya herhangi bir tartışmadan dolayı işlenen bir cinayet değildi. Eğer tahmin ettiği gibiyse, sadece zevk uğruna işlenmiş bir cinayetti. Bu katiller her kim ise karşılarındaki kişilerin kim olduklarının onlar için bir önemi yoktu. Onlar için önemli olan tek şey nefes alan bir canlı olmasıydı. Bu durumda, kurbanların yaşlarının da onlar için bir önemi yoktu. Yani bir çocuk ile karşılaştıklarında, ona da aynı şeyleri yapabilirlerdi. Bu adiler kim ise başka birine zarar vermeden önce onları bir an önce yakalamaları gerekiyordu. Ama küçük bir detay vardı. Eğer teknisyenin söylediği doğru ise bu cinayetlerin hepsi aynı zaman içerisinde, yıl başı gecesinde işlenmişti. Yani katiller tüm cinayetlerini anlamsız bir şekilde, yıl başı gecesinde işlemişlerdi. Eğer öyleyse, yıl başı gecesi ile ilgili bir sorunları vardı ve yıl başını geçtiklerine göre başka bir cinayet daha işlemeyeceklerdi. Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyordu. Geniş çaplı bir aramama yapılmalı ve il sınırları içinde, aynı yöntemle katledilmiş başka cesetler aranmalıydı. Aynı zamanda katilleri de bulmaları gerekecekti. Ya da bir sonra ki yıl başı gecesini beklemeleri gerekiyordu. Ama katillerin bir sonra ki yıl başı gecesini bekleyip beklemeyecekleri meçhuldü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder