Şimdi hastaneye doğru yola çıkmışlardı. Aslında Meriç’in evine de girebilirlerdi. Ama doktorun buradan ne zaman ayrılıp, eve ne zaman döneceği belli değildi. En güvenli zaman o hastanedeyken gitmekti. Yarın hafta sonuydu, Meriç doktor bütün gün evde olabilirdi. Gündüz vakitlerinde o binaya gidip içeride neler olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama şimdi asıl meselelerine gelmeliydiler. O kızı hastaneden kaçırıp saklamalıydılar. Sonrasını bilmiyordu ama Alpay bunu istediğine göre, bir planı olmak zorundaydı. Hastaneye vardıklarında, aracı yine aynı yerde durdurup Alpay’a döndü.
“Başka birinin daha peşine takılmak yok, anlaşıldı mı?” diye sordu.
“Anlaşıldı, hadi şu kızı alalım.”
Beraber araçtan indiler ve binaya doğru yürümeye başladılar. Şimdi binanın neredeyse tüm ışıkları kapalıydı. Mesai saati çoktan bitmiş, hastalar uykuya geçmişlerdi. Ama Önder, profesörün binayı terk etmediğini hissediyordu. Hâlâ orada bir yerlerde olmalıydı, belki de odasında. Binadan gelen tek ışık kaynağı, her zaman ki gibi binanın girişinin koridor ışığıydı. Bahçe kapısının önüne geldiklerinde durup birbirlerine baktılar.
“İçeri girmenin başka bir yolu yok mu?” diye sordu Önder, fısıldayarak.
Alpay başının uzatıp, kapının yanındaki güvenlik kulübesinin içine baktı ve aynı anda cevapladı.
“Var ama uğraşmamıza gerek yok, kulübe boş. Buradan girebiliriz.”
Önder önden, Alpay arkadan kapıya tırmanarak bahçeye girdiler. Önder bunu daha önce yaptığından bu kez hiç zorlanmamıştı. Birilerine yakalanmamak için koşarak binaya yaklaştılar ve kapının önüne geldiklerinde durdular. Önder'in gözü kapının tam üstündeki güvenlik kamerasına kaydı. Her şeyi kaydettiğine emindi ama en azından şu an başında birilerinin oturup, onları seyrediyor olmamasını diledi. Alpay yavaş bir şekilde kapıyı aralayıp başını içeri uzattı. İçeride kimsenin olmadığını görünce kapıyı açıp içeri girdi, hemen arkasından da Önder.
“Kameralar artık 7/24 açık tutuluyor. Yani bir şeylerin ters gittiğini anladıklarında yakalanacağız.” dedi Alpay, yine fısıldayarak.
“O halde yüzümüzü gizlememiz gerekmez miydi?”
“Bu saklambaç oynarken bir yere sadece kafanı saklamak gibi olurdu.”
Önder sıkıntıyla iç çekti ve Alpay’ı takip etti. Bu binayı Alpay tanıyordu, bu yüzden roller değişmişti, Önder onu takip ediyordu. Merdivenleri tırmanarak üst kata ulaştılar, sonra bir merdiven daha tırmanarak bir üst kata daha ulaştılar, sonra bir daha ve bir daha. Her katta güvenlik kameraları vardı ama onlara yakalanmadan tüm katları çıkmayı başarmışlardı. Önder nefes nefese kalarak sordu.
“Neden asansör kullanmadık?”
“Burası bir manastır binası, burada asansör yok.”
Beşinci kata ulaştıklarında sola döndüler ve yürümeye devam ettiler. Tüm merdivenler koridorların ışıklarından dolayı aydınlıktı, bu yüzden fazla zorlanmamışlardı. Koridorların pencereleri, binanın yan cephelerinde olduğundan, ön taraftan bu ışıklar görünmemişti. Yalızca hasta odaları görünüyordu. Ama bu katta herhangi bir güvenlik kamerası bulunmuyor, ışıkları yanmıyordu, koridor zifiri karanlıktı. Gerçi bu katta bir ışıklandırma olduğuna bile emin değildi. Sonuçta buradakiler cezalı hastalardı, profesör onlar için fazladan masrafa gerek duymamış olmalıydı. Önder cep telefonunu çıkarıp fenerini yaktı ve önlerini görebilmek için koridora doğru tuttu. Alpay tüm hücre kapılarının üzerlerine bakarak yürüyor, doğru hücreyi bulmaya çalışıyordu. Sonunda sol tarafta bulunan bir kapının önünde durdu ve kapıya vurdu.
“Reya... Benim Alpay, içeride misin?”
Sonra kulağını kapıya dayadı ve bir şeyler duymaya çalıştı. Ses yoktu ama Alpay konuşmaya devam etti.
“Seni buradan kurtaracağım Reya, seni almaya geldim. Şimdi senden bir şey isteyeceğim, bana bu kapıların nasıl açıldığını söylemen gerek.”
Önder fenerini sık sık etrafta gezdiriyor, özellikle arkalarını kontrol ediyor, sonra tekrar Alpay’a çeviriyordu. Önder hâlâ bir şey duyamıyordu ama Alpay konuşmasını sürdürüyordu. Muhtemelen kapıların kalınlığından ya da bir özelliğinden dolayı dışarı ses çıkmıyor, ancak dibine girince bir şeyler duyulabiliyordu. Önder, Alpay’ın kafayı yiyip yemediğini anlamak için merakla kulağını kapıya dayadı ve içerideki sesleri duymaya çalıştı. Ama hiçbir şey duymuyordu. Alpay konuşmasını sürdürüyordu.
“Hadi Reya, bana kapıların nasıl açıldığını söyle.”
Ses yoktu. Alpay kendi kendine konuşurken, Önder de şaşkınlıkla ona bakmakla yetiniyordu. Başını kapıdan uzaklaştırarak, Alpay’ın kolunu tutup sarstı.
“İçeride kimse yok Alpay.”
“Hayır, burada. Belki uyumuştur ya da kısık sesle konuşuyordur, o yüzden duymuyoruzdur.” diyerek, kapıya vurmayı ve orada olmayan kızla konuşmasını sürdürdü.
“Benimle gelmek istemiyor musun Reya? Seni oradan kurtarabilirim.”
Önder yine kulağını kapıya dayadı, ona inanmak istiyordu ama bu tamamen saçmalıktı. Çünkü içeride hiç kimse yoktu. Önder onu ikna edemeyeceğini ve burada dikilip durmanın yalnızca bir vakit kaybı olduğunu anlayınca, onu kolundan tutup zorla götürmeye karar verdi.
“Yürü Alpay, burada zaman kaybediyoruz.”
Ama Alpay’ın oradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Kapıyı yumruklamaya ve konuşmaya devam etti ama bu Önder’in sinirini daha da bozmaktan başka bir işe yaramadı.
“Kes şunu, yakalanacağız!” Önder onu zorla ayağa kaldırmaya çalıştı ama bunu da başaramadı. Alpay sanki yakınını kaybetmiş biri gibi kapıyı yumruklayarak konuşuyor, içeride olmayan kişiye kendisiyle gelmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Önder sonunda yere, dizlerinin üzerine çökerek telefonun fenerini ona doğru tuttu ve orada kimsenin olmadığına ikna etmeye çalıştı.
“Burada durup dikilene kadar onu arayalım. Bakabileceğimiz neresi var?”
Alpay yere oturup öylece kapıya bakakaldı.
“Onu sakladılar, o her şeyi biliyordu.” diye geveledi.
“Neyi biliyor?”
“Burada olanları biliyor. Onu sırf benimle konuşmaya çalıştığı için buraya tıktılar. Şimdi de peşine düşeceğimi bildikleri için ortadan kaldırdılar.”
“Onu nereye götürmüş olabilirler?” diyerek, sorusunu yineledi Önder.
“Bilmiyorum. Lanet olsun! Bilmiyorum. Onu ortadan kaldırdılar. Benim yüzümden...” Alpay sonunda başını öne eğip, sessizce ağlamaya başladı. Önder onu sakinleştirerek daha fazla vakit kaybetmek istemedi. Tekrar ayağa kalkarak onu kolundan tuttu ve ayağa kalkması için zorladı. Onu nerede arayacaklarını Alpay bile bilmiyorsa, Önder hiç bilemezdi. Sonuçta bu binayı tanıyan oydu. Zor da olsa Alpay’ı ayağa kaldırmayı başardı ve beraber merdivenlere doğru ilerlediler. Alpay hâlâ sessiz bir şekilde hıçkırıklarla ağlıyordu. Bu kız her kim ise ona neden bu kadar bağlanmıştı, neden bu kadar değer veriyordu anlayamıyordu. Onu bu kadar önemli yapan tek nedenin, burada yaşanan bazı olaylar hakkında bilgi sahibi olması olamazdı. Alpay ona fazla değer veriyordu, hem de kendisini riske atacak kadar. Merdivenlere doğru ilerlediler ve hızlı adımlarla aşağı indiler. İkinci kata ulaştıklarında Alpay aniden durdu.
“Burada Meriç doktorun odası var.” diye geveledi, hıçkırıkları arasında.
“Boşver. Yürü hadi, yakalanacağız.” diyerek, tekrar onun koluna yağıştı Önder. Bu katlar aydınlık olduğundan, fenerini kapatıp telefonunu çoktan cebine koymuştu. Silahı da emniyet kilidi açık bir şekilde belindeydi, burada ona ihtiyacı olacağını sanmıyordu.
“Orada bir şeyler bulabiliriz.” dedi Alpay ama bu fikir, Önder’e hiç mantıklı gelmedi. Koridorların neredeyse her bir köşesinde kameralar vardı ama kameralar göreceklerini zaten görmüşlerdi. Tek korkusu, gece devriyesinde olan güvenlik görevlileriydi. Şimdilik onlardan birini hiç görmemişlerdi. Alpay kararını çoktan vermişti, Önder’in söyleyeceği hiçbir şey onun umurunda değildi. Hâlâ ağlamaklıydı ve hâlâ gözlerinden yaşlar akıyordu. Önder’in tek kelime daha etmesine fırsat vermeden koridora daldı ve etrafa bakındı. Sonra hızlı adımlarla sağ tarafa doğru yürümeye başladı. Önder içindeki derin sıkıntıyı hissedebiliyordu. Bu yaptıkları tamamen saçmalık, tamamen aptalcaydı. Tüm kameralar onları kaydediyordu ve onlar ellerini kollarını sallayarak, binanın içinde volta atıyorlardı. Bu akla mantığa sığacak iş değildi. Önder de çaresizce onun peşinden gitti. Zaten batacakları kadar batmışlardı. Koridorun sonuna vardıklarında, sol tarafa doğru uzanan bir koridor daha gördüler. O koridorun sonu da yine ikiye ayrılıyordu. Burası bir labirent gibiydi. O koridora da girdiklerinde daha fazla karışıklığa girmelerine gerek kalmadı çünkü bu koridordaki ilk oda, Meriç doktorun odasıydı. Alpay kapının kolunu tutup aşağı indirdi ve kapı açıldı. Kapının kilitli olmamasına şaşırmışlardı. Alpay, Önder’e kaçamak bir bakış atıp kendisini içeri attı. Önder de yine onun peşinden giderek kapıyı kapattı. Oda zifiri karanlıktı. Işığı açmayı düşündüler ama bahçede birileri varsa dikkat çekebilirlerdi. Bu yüzden ışığı açmaktan vazgeçerek yine cebindeki telefonu çıkardı ve fenerini yaktı. Feneri etrafa tutarken, Alpay telefonu onun elinden çekip aldı. Sonra pencerenin önündeki çalışma masasına doğru ilerledi. Önder olduğu yerde dikilip, onun işini halletmesini bekledi. Buradan bir şey çıkmayacağını biliyordu, hiç kimse kapısını kilitlemediği bir hastane odasında önemli şeyler bırakmazdı. Ama Alpay boş bir umutla, yine de etrafı kontrol ediyordu. Masanın üzerini, çekmecelerini, masanın yanındaki kitaplığı kontrol etti ama önemli bir şey bulamadı. Kapının yanında duran ahşap dolap dikkatini çekti. Üzerinde bir asma kilit vardı ama kilitli değildi. Meriç doktor ya hiçbir şey saklamıyor ya da ne kadar gizlenirse o kadar dikkat çekeceğini bildiğinden, kendisini ulu orta sergiliyordu. Alpay dolabın kapaklarını açıp içini kurcaladığında ilginç bir şey buldu. Bir çift deri eldiven. Eldivenleri eline alıp, Önder’in burnunun dibine sokarak söylendi.
“Bak, bunlar onun.”
“Bu herkesin kullandığı klasik bir eldiven.” dedi Önder, kaşlarını kaldırarak.
Alpay eldivenleri masanın üzerine koyup, telefonun feneriyle dikkatli bir şekilde inceledi. Sonra ilginç bir şey bulmuş olacak ki tekrar Önder’in burnuna soktu.
“Bak, görüyor musun?” diye sordu.
Önder eldiveni eline alıp evirip çevirdi sonra Alpay’ın gösterdiği noktaya dikkat kesildi. O nokta yıpranmış derisi soyulmuştu ve yalnızca altındaki kumaşı görünüyordu. Bu da bir şekilde derini bir yere takılarak yırtıldığını gösteriyordu. Bunu görünce Alpay’ın aslında saçmalamadığını anlamaya başladı. Eldiveni cebine koyup, Alpay’ın elindeki telefonunu çekip aldı ve odanın kapısını açtı.
“Burada işimiz bitti, yürü.”
Koridora çıkıp merdivenlere doğru ilerlemeye başladılar. Binaya hâlâ sessizlik hâkimdi. Telefonunun fenerini kapatıp koşmaya başladılar. O sırada koridorda bir melodi sesi yankılandı. İkisi de oldukları yerde donup kaldılar. Önder elindeki telefonunun ekranına baktığında Fırat’ın aradığını fark etti. Kahretsin! Diye geveleyerek telefonu kapattı. Daha sonra birkaç ayak sesi duydular. Üst kattan aşağı doğru inen birileri vardı. Önder ile Alpay birkaç saniye birbirlerine baktıktan sonra koşarak merdivenlere yöneldiler ve hızlı bir şekilde aşağı inmeye başladılar. Ayak sesleri peşlerinden gelemeye devam ediyordu.
“Duydun mu? Sana söyledim, bir telefon çaldığını duydum.”
“Konuşmayı kes de koş, kaçıyorlar.”
Üst kattan gelen konuşmalardan, güvenlik görevlilerinin peşlerine düştüklerini anladılar. Fırat arayana kadar her şey gayet yolundaydı. Önder içinden ona küfürler saydırarak koşmaya devam ediyordu. Gecenin bu saatinde ne diye rahatsız ediyordu. Bahçeye ulaştıklarında güvenlik görevlileri hâlâ peşlerindeydi. Var güçleriyle kapıya doğru koştular, ikisi de nefes nefese kalmış, bitkin bir haldeydi. Kapıya yaklaştıkları sırada iki tane güvenlik görevlisinin kapının önünde onları beklediklerini fark ettiler ve oldukları yerde kala kaldılar.
Adamlardan biri, yanındaki adama işaret parmağıyla onları göstererek bir şeyler söyledi. Sonra ikisi birden onlara doğru koşmaya başladılar. Önder ile Alpay birkaç saniye birbirlerine baktıktan sonra, Alpay aniden yön değiştirdi. Önder de hiçbir şey sormadan peşinden gitti. Bu kez sol tarafa, ormanlık alana doğru koşuyorlardı. Hem binanın içinden çıkan hem de onları kapının önünde yakalayan adamlar da peşlerine takılmışlardı. Önder yine de itaatkâr bir şekilde Alpay’ı takip ediyordu. Çakıl taşlı yoldan çıkıp çamurlu toprak zemine girdiklerinde hızları düştü. Güçleri de tükenmeye başlamıştı. Ama hiç durmadan, gidebildikleri yere kadar gitmeye çalışıyorlardı. Ağaçların arasında, toprak zemine bata çıka ilerlerken artık arkalarında ayak sesleri ya da bağırışlar duymuyorlardı. Yine de arkalarına dönüp bakmadılar. Biraz sonra Alpay aniden durdu. O durunca Önder’de durdu ve merakla ona baktı.
“Neden durdun?” diye sordu aceleyle.
Alpay başını başka bir yöne çevirmiş, tek bir noktaya odaklanmış öyleye duruyordu. Önder ona yaklaşıp, kolunu tutup sarstı.
“Devam et, yakalanacağız! Çıkış nerede?”
Alpay kendisini odakladığı yöne doğru birkaç adım attığında, Önder onun kolunu daha da sıktı ve çekiştirdi.
“Düz gidiyorduk... Yolu mu bilmiyorsun? Cevap versene!”
Alpay sonunda başını çevirip Önder’e baktı ve işaret parmağını, biraz önce odaklandığı yöne çevirdi.
“Şuna baksana!”
Önder onun gösterdiği yöne bakınca, o kadar da ilginç olmayan bir şey gördü. Toprak zeminde, iki ağacın arasında kalmış ve üzeri ağaçların kökleriyle kaplanmış geniş bir tahta vardı. Sadece tek bir kısmında bulunan siyah demir halka, bunun bir kapı olduğunu gösteriyordu. Önder o kadar da ilginç olmayan bu şeyi inceledikten sonra Alpay’ı tekrar çekiştirdi.
“Tamam gördüm, gel hadi, gidelim.” dedi ısrarla. Ama Alpay bunu fazla önemsemişti. Orada kilitlenip kalmıştı.
“Bunu daha önce hiç fark etmemiştim, burada kesin bir şey olmalı.”
Önder onu buradan götüremeyeceğini anlayınca, en azından kendisini kurtarmak için devam etmeye karar verdi. Şimdilik peşlerinde kimse yoktu. Bu garipti. Buraya girdikleri an herkes peşlerini bırakmıştı. Belki de bir tuzak vardı. Aksi halde peşlerine takılmaları gerekirdi. Önder onu son kez uyardı.
“Ben gidiyorum! Geliyor musun gelmiyor musun?”
Alpay cevap olarak, zeminde bulunan kapı benzeri tahtaya doğru birkaç adım daha attı.
“Sen bilirsin, ben gidiyorum.” dedi Önder ve biraz önce koştukları yöne doğru koşmaya başladı. Alpay’ın yalnız kaldığını anlayınca onun peşinden gideceğini biliyordu. Tahmin ettiği gibi de oldu. Onun oradan uzaklaştığını görünce, Alpay’da onun peşinden gitmek zorunda kaldı.
Bir süre daha koştuktan sonra karşılarına koca bir duvar ve biraz ileride, demir parmaklıklı bir kapı gördüler. Kapıya ulaşıp, parmaklıkların arasından tırmanarak kapının arkasına geçtiler. Etraflarına baktıklarında ortalığın boş olduğunu fark ettiler. Burası binanın yan tarafıydı ve araca ulaşmak için binanın etrafında yarım tur yürümeleri gerekiyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder