Tüm günü bu iğrenç yatakta sağa sola dönerek geçirmişti. Yatak son derece rahatsız ediciydi. Sırtında yatağın tellerini hissediyordu. Kim bilir hangi tarihten kalma bir yataktı. Ayrıca odada yakaladıkları adamın burada yaptığı hareketleri hatırlayınca daha da rahatsız oluyordu. Bir türlü uyuyamayınca yataktan kalkıp odanın içinde volta attı. Ama odada yürüyecek fazla bir mesafe olmadığından, bir tur kısa sürede bitiyordu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama dışarısı karanlıktı, akşam olmuştu. Önder’in onun yanına bir daha ne zaman geleceğini bilmiyordu. Ona ne bir telefon vermişti ne de oyalanabileceği herhangi bir şey. Burada bir hafta boyunca kalırsa kafayı yerdi. Bir ara onlara anahtarı veren yaşlı adamın yanına gidip ondan telefon istemeyi düşündü ama bundan hemen vazgeçti. Herhangi bir yabancı numaradan Önder’i ararsa, Önder onu mahvederdi. Ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu. Tekrar yatağına oturduğunda, odanın kapsı açıldı ve içeri Önder girdi. Alpay heyecanla yataktan kalkıp ona yaklaştı.
“Şükürler olsun, burada sıkıntıdan patlıyorum. Ben burada kalamam.” diyerek, onu da yanında götürmesi için Önder’i ikna etmeye çalıştı ama Önder kararını çoktan vermişti.
“Bunu daha önce de konuştuk, kız gibi mızmızlanmayı bırak. Hazırlan gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Şu bahsettiğin kızı almaya.”
Alpay gözlerini kocaman açtı. Önder’in bunu umursamadığını ya da bunu yapmalarının epey uzun bir zaman alacağını düşünmüştü ama bunu hemen şimdi yapacaklardı. Üzerini zaten değiştirmediğinden hazırdı. Sadece montunu giyindi. Binadan çıkıp Önder’in kiralık aracına bindiler ve manastıra doğru yola çıktılar.
“Bu araçlarda GPS yok mu?” diye sordu Alpay.
“Var elbette.”
“Nasıl bu kadar rahat kullanıyorsun?”
“Şu an tatildeyim, kimse benden şüphelenip nerede ne yaptığımı araştırmaya kalkışmaz.” dedi Önder, gayet rahat bir tavırla.
Alpay evet anlamında başını salladı. Sonra yola dönüp tekrar sordu.
“Planın ne?” diye sordu, alaycı bir tavırla.
“Ne planı?”
“Oraya girdiğimizde ne yapacağız?”
“Kızı alıp çıkacağız.”
“Harika! Kusursuz bir plan.”
“Planlarımın boktan olduğunu söyleyen sendin, ben de bu yüzden plan yapmadım.”
“Şimdi daha da boktan bir duruma düşeceğiz desene.” diye geveledi Alpay.
“Beğenmiyorsan şimdi arabamdan inebilirsin.” dedi Önder, gözünün yanıyla ona bakarak. “Ya da evine dönebilirsin.”
“Evime dönmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Elbette... Ha bu arada, evine biri girmiş. Sen orada olsaydın muhtemelen şu an nerede ne yaptığını hiç kimse bilmiyor olacaktı. Sen bile...”
Alpay bunu duyunca başından aşağı kaynar sular döküldü. Şaşkınlıkla Önder’e baktı ama ciddi olup olmadığını anlamıyordu. Belki de kendisini haklı çıkarmak için sadece dalga geçiyordu.
“Yalan söylüyorsun.” dedi ama yine de ciddi olduğuna son derece emindi.
“Hayır. Hakkında kayıp ihbarı yapan hastan birini senin evini gözetlerken görmüş, kayıp ihbarını da bu yüzden yapmış. Ben de evine inceleme istedim. Gerçekten biri girmiş, hem de hiçbir iz bırakmadan... Son derece titiz ve profesyonel.”
Alpay Önder’in söylediklerini şaşkınlıkla dinliyordu. Evini kim, neden gözetlesin? Daha da önemlisi kim, neden evine girsin? Son yaşanan olaylardan sonra şüpheleneceği yalnızca bir kişi olabilirdi, o da Meriç doktor. Bunu ondan başkası yapmış olamazdı çünkü ona kafayı takan tek kişi Meriç doktordu.
“Madem bu kadar profesyonelce girmiş ve hiçbir iz bırakmamış, içeri girdiğini nasıl anladın o halde?” diye sordu, donuk sesle.
“Kazayla bıraktığı bir iz sayesinde. Çalışma odandaki küçük telli bir defterin tellerine bir deri parçası takılmış. Evinde arama yaptılar ama...”
“Aşağılık!” diye söylendi Alpay, dişlerini sıkarak. “Bu o aşağılık! Bunu kesin o yaptı. Hangi hakla evime girer? Namussuz, pislik...”
“Kim, kimden bahsediyorsun?”
“Meriç doktor. Bunu kesin o yaptı, evime ondan başka girecek kimse yok.”
“Kapıda zorlama yok, anahtarla girilmiş.”
Alpay ateş fışkıran gözlerini ona çevirdi.
“Bütün eşyalarım hastanede kaldı. Eşyalarımı sakladıklarını söyledin. Anahtarımı çantamdan alıp girmiş olabilir.”
“Evet ama bana eşyalarının orada olmadığını söyleyen profesördü. Belki de o yaptı.”
Alpay dikkatle düşünmeye çalıştı. Profesörün de sık sık kullandığı deri eldivenleri vardı. Belki eşyalarını profesör saklamış olabilirdi. Ama onun evini kurcalamakla uğraşmazdı. Bunu Meriç doktora yaptırmış olabilirdi. Zaten Meriç doktor profesörün hiçbir sözünden çıkmadığından ve sebebini bilmediği bir şekilde Alpay’dan nefret ettiğinden, bunu seve seve yapardı. Her ne ise... Onlardan intikamını alacaktı. Şimdi önemli olan şu an yapacakları şey yani Reya’yı o cehennemden kurtarmaktı. Manastırın önüne geldiklerinlerinde durup, aracın motorunu ve farlarını kapattılar. Binaya bakarak ne yapacaklarını düşündüler. Oraya nasıl girecekler, hücrelerin bulunduğu kata nasıl çıkacaklar, en önemlisi de hücrenin kapısını nasıl açacaklardı. Kapılarda hiçbir anahtar deliği yoktu, tamamı otomatikti ve onların nereden nasıl açıldıklarını bilmiyordu. Üstelik şu an binanın tüm ışıkları açıktı. Hastaların ilaç saatleri olmalıydı çünkü odaların ışıkları da açıktı. Bina canlı ve hareketliydi. Şu an içeri girmeleri imkânsızdı. Uzun bir süre daha burada kalıp beklemeleri gerekiyordu. Ama kısa bir bekleyişin ardından bir hareketlilik oldu. Bahçenin kapısı açıldı ve içeriden bir araç çıktı. Mesai saati çoktan bitmişti ve doktorlardan biri hastaneden ayrılıyordu. Bu Meriç doktorun aracıydı. Alpay bunu görünce, heyecanla Önder’in kolunu tutup sarstı.
“Bak, bu Meriç doktor, hemen peşinden git.” dedi Alpay heyecanla. Buraya ne için geldiklerini çoktan unutmuştu.
“Ne? Neden?”
“Dediğimi yap. Peşinden git, bakalım nereye gidecek?”
“Biz buraya başka bir şey için geldik Alpay, plana sadık kalmalıyız.”
“Planın falan yok, o yüzden istediğimizi yapabiliriz. Sana dediğimi yap.”
Önder bir süre Alpay’a baktıktan sonra, binaya da son bir bakış attı ve isteksizce kontağı çevirip, Meriç doktorun peşinden gitti. Doktorun dikkatini çekmemek için orman yolunda farlarını açmamıştı. Hava zifiri karanlıktı ama doktorun aracını takip ederek, kolaylıkla asfalt yola ulaşmışlardı. Sonra Önder farlarını açtı ve aralarındaki mesafeyi bozmadan, takibe devam ettiler. Meriç doktor otobanda düz gitmek yerine sağdan birinci çıkışa girince, Alpay bir şeyler olacağını anlamaya başladı. Bir süre ilerledikten sonra yine asfalt yoldan çıkarak toprak bir yola saptılar. Yol, bir araç için tehlike yaratacak kadar bozuktu. Önder yola girmeden önce durdu ve Alpay’a döndü.
“Bu yol çok bozuk, araç zarar görebilir.”
“O girdiyse biz de girebiliriz.”
“Adamın altında JEEP var Alpay.”
“Olsun, devam et.”
Önder sıkıntıyla iç çekerek farlarını tekrar kapattı ve ağır ağır yola girdi. Aynı anda söyleniyordu.
“Eğer arabaya bir şey olursa zararı sen karşılayacaksın.”
Alpay onu duymazdan gelerek gözden kaybetmemek için Meriç’in aracını gözlemeye devam etti. Doktorun aracı epey uzaklaştığından, artık onun aracının ışığından yararlanamıyorlardı. Zifiri karanlığın ortasında kalmışlardı. Araç sağa sola sallanıyor, yukarı aşağı hoplayıp zıplıyordu. Alpay bir eliyle tavandaki tutma kulpuna, diğer eliyle de koltuğuna sıkı sıkı tutunuyordu ama Önder’in tutunabildiği tek yer direksiyon simidiydi.
“Ne yapıyor bu adam, burada ne işi var?” diye söylendi Önder.
Bir süre bu şekilde ilerledikten sonra Meriç doktorun aracı durdu. O an Önder’de oldukları yerde durdu. Daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi. Sonra aracın ışıkları söndü. Karanlıktan dolayı pek bir şey göremeseler de aracın içinden çıkan ve tam karşıdaki binaya doğru ilerleyen silüeti görebiliyorlardı. Etrafta koca bir arazinin tam ortasına, karanlığın içine gömülmüş kocaman bir bina dışında hiçbir şey yoktu. Herhangi bir ışık kaynağı da... Bina bile karanlıktı. Burada ne yapacaktı ikisi de anlayamamıştı. Herhangi bir hareketlilik olması ihtimaline karşı beklediler, bir süre aracın içinde beklediler. Buraya gelecek olan başka bir araç, insan veya binada açılacak olan bir ışık, ama hiçbir şey olmadı. Sonunda Önder araçtan inmeye karar verdi, Alpay’da peşinden indi. Araçtan indiğinde, midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Araçta resmen içi çalkalanmıştı. Sarsıntıdan dolayı anlayamamıştı ama şimdi hareketsiz durunca daha iyi anlıyordu. Midesi bulanıyor, kusmamak için kendisini zor tutuyordu. Önder önden yürürken, Alpay metalik, tiz bir ses duydu.
“Sen de duydun mu, o neydi?” diye sordu, fısıldayarak.
“Evet, benim tabancam.” dedi Önder, aynı ses tonuyla.
“Tabanca mı, onu ne yapacaksın?”
“Buraya elini kolunu sallayarak mı girmeyi düşünüyorsun? Arkamda kal.”
Alpay onun dediğini yaptı ve Önder’e yakın durmaya çalışarak, peşinden yürümeye devam etti. Binanın girişine geldiklerinde durdular. Karşılarında çelik olduğu anlaşılan kocaman bir kapı vardı. Şimdi bu kapıdan içeri girmeyi başarsalar bile içeride önlerini nasıl göreceklerdi? Önder bir süre kapıyı seyrettikten sonra Alpay’a döndü.
“Bence şimdi gidelim, daha sonra geliriz.”
“Ne?” diye sordu Alpay, şaşkınlıkla. “Buraya kadar gelmişken geri mi döneceğiz? Kapıyı açıp içeri girelim.”
“Paldır küldür giremeyiz, içeride neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Ayrıca burası zifiri karanlık, baksana, içeriden de hiçbir ışık görünmüyor. Gündüz vakitlerinde gelirsek daha iyi olur. Hem Meriç doktor da burada olmaz.”
Alpay bir süre durup düşündü. Önder’in söyledikleri ona mantıklı gelmişti ama bir yandan da meraktan çatlıyordu. Şimdi buraya girmek ve Meriç’in içeride ne haltlar yediğini görmek istiyordu. Ama Önder’in dediğini yapsa daha iyi olacak gibi hissediyordu.
“İyi tamam.” dedi sonunda ve çaresizce geri dönüp, araca doğru ilerlediler. Öfkeden içi içini yiyordu. Buraya kadar gelmişlerdi ama hiçbir şey yapamadan geri dönüyorlardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder