27 Ocak 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 63)


Yola çıktığında eve gidip gitmeme konusunda kararsız kaldı. Meriç’in girdiği o binada ne olduğunu çok merak ediyordu. Şu an oraya gitmemek için direniyordu ama bunu yalnız başına yapamazdı. Alpay ile bir anlaşma yapmışlardı ve o anlaşmaya uymak zorundaydı. Bu yüzden istemese de eve döndü. En azından elindeki dosyaları inceleyebilir, gözden kaçırdığı bir şey varsa bulabilirdi. Cebinde titreşen telefonunu çıkarıp ekrana baktı, Melisa arıyordu. Hemen cevapladı.
“Alo... Nasılsın?”
“İyiyim sen nasılsın, ne yapıyorsun?”
Cevap vermeden önce bir süre duraksadı. Yarı yarıya doğru söylemeye karar verdi.
“Araba kullanıyorum, biraz dolaşıyorum.”
“Anladım, Fırat ile beraber sana geleceğiz. Ne zaman evde olursun?”
“On dakika. Ne oldu, bir sorun mu var?”
Bu soruyu durduk yere sormamıştı, Melisa’nın sesi durgun ve bıkkın geliyordu.
“Evet. Aslında sayılır, gelince konuşuruz.”
“Tamam. Hoşçakal.” Önder telefonu kapatıp, gaza basarak hızlandı. Konuşacakları konunun ne ile ilgili olduğunu sormamıştı, en azından bunu sorabilirdi, şimdi daha da meraklanmıştı. Bu kadar meraklanmasına neden olan konu belki de son derece saçma ve gereksiz bir konuydu. Genelde öyle olurdu. Neyi çok merak edersen o kadar gereksiz, neye çok değer verirsen o kadar boş olurdu. Aksine önemsenmeyen şeyler de bir o kadar değerli olurdu. Aklına Melda geldi. Ona değer vermişti ama hiç önemsememişti. Belki de değer de vermemişti. Sadece o böyle düşünüyordu. Yeteri kadar değer verseydi Melda şu an mezarda değil, onun yanında olurdu. Şimdi ki aklı olsa bunu asla yapmazdı. Ona her şeyden ve herkesten daha çok değer verir, ona bir zarar gelmesine asla izin vermezdi. En ufak bir olayda aklına bunlar geliyordu, sonra dönüp dolanıp aynı şeyleri düşünüyor, düşündükçe kendisini suçluyor hatta nefret ediyor, sonunda yine her şeyi olduğu gibi kabullenmek zorunda kalıyordu. Melisa onun gerçekte nasıl bir adam olduğunu görebilseydi ondan nefret eder, yanına bile yaklaşmazdı. Şimdi sadece sıradan bir arkadaş olarak konuştuğunu söylüyordu ama Önder onun aslında ne istediğini anlayabiliyordu. Melda’yı hâlâ seviyor ve ruhen de olsa hâlâ onunla yaşıyordu. Bunlar olmasa bile Melisa ile yine de beraber olmak istemiyordu, bir kadının daha hayatını mahvetmeye hakkı yoktu. Başka biriyle beraber olduğunda yaşanacakları önceden görebiliyordu. Bu yüzden herkesten uzak durmaya çalışıyordu. Melisa da bunu kişisel algıladığından kırılıyordu. Ama o da Önder’in gördüklerini görseydi, ondan tamamen uzak dururdu. Kaldı ki onun peşinden koşanlar Önder’den çok daha iyi erkeklerdi. Ama yalnızlık Melisa’nın kendi tercihiydi. Belki de Melisa’nın önemsemediği tüm o erkeklerde olmayan ama Önder’de olan şey başka bir şeydi. Umursamazlık. Önder etrafındaki hiçbir kadını umursamıyor, hepsine birer arkadaş gözüyle bakıyordu. Bu kasten yaptığı bir şey değildi ama gerçek buydu. Ne kadar önemsemezsen o kadar önemsenirsin sözü doğru olmalıydı. Önder onu ne kadar umursamıyorsa Melisa onu o kadar umursuyordu. Hayatının hatasını yapıyordu ama bunun hâlâ farkında değildi. Sosyal medya hesabında Önder’in evinde fotoğraf paylaştığı zaman ona kantinde, herkesin içinde yaptığı şeyi başka bir kadına yapsaydı o kadının yüzünü bir daha asla göremezdi, ama Melisa bunu yapmamıştı. Bir gün o da hatasını anlayacaktı ama nasıl? Evine vardığında, oturduğu binanın tam karşısında emniyete ait sivil aracı gördü. Çoktan gelmişlerdi. Aracını park edip indi ve binaya girip dairesine çıktı. Fırat ile Melisa kapının önünde duvara dayanmış, öylece ayakta dikiliyorlardı. Onu gördüklerinde, ikisi de toparlanıp bir an önce kapıyı açması için sabırsızca ellerini ovuşturdular. İkisi de soğuktan donmuş olmalıydı. Önder onlara kaçamak bir bakış atarak anahtarı kapının kilidine soktu.
“Ne oldu, neden durduk yere geldiniz?” diye sordu aynı anda. Kapıyı açıp içeri girdiğinden Fırat ile Melisa da kendilerini içeri attılar. Ama sıcaklıkta pek bir değişiklik olmadığından, ikisi de hâlâ titriyordu.
“Evin de ne kadar sıcakmış.” diye geveledi Fırat.
“Güzelce ısının.” dedi Önder, alaycı bir tavırla.
Fırat kendisini tekli koltuğa bırakıp yayılırken, Melisa da karşısındaki üçlü koltuğa geçip oturdu. Ellerini bacaklarının arasına sokmuş, kendisini iyice küçültmüş iki büklüm duruyordu.
“Kadın ve çocuklardan başka şeylerle ilgilenmediğini sanıyordum.” dedi Önder, ona bakarak.
“En az onlar kadar önemli bir sorunumuz var.”
“Size sıcak bir şeyler yapayım.” dedi Önder ve mutfağa doğru ilerledi. Çay demlemek için ocağa su koyup, tekrar salona geçti. Melisa'nın oturduğu koltuğun diğer ucuna oturmak üzereyken duraksadı. Fırat onun sehpanın üzerinde unuttuğu belgelerden birini almış, meraklı gözlerle inceliyordu. Önder hemen atıldı ve önce Fırat’ın elindeki sonra da sehpanın üzerindeki bütün belgeleri alıp, bir kenara koydu.
“Bildiğiniz şeyler işte... Bakacak bir şey yok.” diye geveledi. Fırat bir süre anlamamış gözlerle ona baktıktan sonra, tekrar koltuğa yayıldı. “Ne olmuş, anlatın bakalım.” diye ekledi Önder, koltuğa oturarak.
“Önce bize ne haltlar karıştırdığını anlat. Bilmediğimiz bir şey.” diyerek, konuşmaya başladı Fırat. Önder duyduğu bu sözler karşısında bir anlık şaşkınlık yaşadı. Bunu aniden duymak beynini durdurmuştu.
“Ne demek istiyorsun? Ne yapmışım?” diye sordu, tedirgin bir şekilde. “Ne yaptığımı zaten biliyorsunuz. İkiniz de...”
“Hayır bilmiyoruz Önder.” dedi Fırat, sert bir tavırla. “Bildiğimiz tek şey yalnızca dava ile ilgileneceğindi. Bunun dışında başka bir şey bilmiyoruz.”
“Zaten dava ile ilgileniyorum, onun dışında bir şey yapmadım.” dedi Önder ve duraksayıp, şaşkın gözlerle bir Fırat’a bir Melisa’ya baktı ve ellerini iki yana açarak sordu. “Sizin derdiniz ne, neler oluyor?”
“Sana ne olduğunu söyleyeyim başkomiserim.” diyerek, araya girdi Melisa, ciddi bir ses tonuyla. “Savcılık senin hakkında soruşturma başlatmak için hazırlıklara başladı.”
Önder bunu duyduğunda başından aşağı kaynar sular döküldü. Midesine kramplar girmiş, tüm vücudunu ateş basmıştı. Şu an suratının kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordu. Bunu duymayı asla tahmin etmiyordu, aklına gelecek en son şeydi. Şimdiye kadar her şeyi temiz bir şekilde, arkasında hiçbir iz bırakmadan yapmıştı. Yardım aldığı birileri vardı ama onlar da Önder’i asla ispiyonlamazlardı. Çünkü bu işte onların da parmağı vardı. Yakalanmadılarsa tabi. Ama böyle bir durumda anında Önder’i arayıp bilgi vermeleri ya da ona küfürler saydırmaları gerekirdi. Ama hayır, kimse onu aramamıştı.
“Benim hakkımda mı, siz emin misiniz? Ben bir şey yapmadım ki...” diye geveledi Önder, titreyen sesle.
Fırat yaslandığı yerden doğrulup, kollarını dizlerine dayadı ve ellerini birleştirdi. Sonra da sorgulayan gözlerini ona dikip, dikkat kesilerek sordu.
“Ne halt karıştırdığını anlatacak mısın?”
Önder tekrar ikisine kaçamak bir bakış attı ve tekrar kekeleyerek sordu.
“Ne yapmışım, size kim söyledi. Benim hakkımda böyle bir şey olduğunu...”
“Haberleri seyretmedin herhalde.” diyerek, tekrar araya girdi Melisa. “Orhan başkomiser seninle ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı, birkaç gün sonra da savcının seninle ilgili soruşturma başlatacağını söylediler.”
“Ne yaptığını bize şimdi anlatman gerek Önder. Bir şey yapabilir miyiz bilmiyorum ama önce anlat, sonrasına bakarız.”
Önder aniden ayağa fırladı ve salonun içinde volta atmaya başladı. İkisinin birden bu şekilde üzerine gelmesi onun hem sinirini bozmuş hem de germişti. Resmen başkomiserlerini sorguya çekmiş, baskı uyguluyorlardı. Sorguya aldığı ve baskı, hatta bazen şiddet uygulayarak konuşturmaya çalıştığı insanların durumunu şimdi daha iyi anlıyordu. Başını iki elinin arasına alıp derin bir iç çekti, onlara ne anlatacaktı? Eğer yaptığı her şeyi detaylı bir şekilde anlatırsa, onu kurtarmak için bir şeyler yapabilirler miydi? Yoksa itiraf ettiği için soruşturma hızlı sonuçlanır ve ceza alması mı kolaylaşırdı? Bunu düşününce, aklına onların neden burada oldukları geldi. Ona gerçekten yardım etmek için kendi istekleriyle mi gelmişlerdi yoksa en yakın arkadaşlarına itirafta bulunacağını düşünerek, savcı mı göndermişti? Belki de üzerlerinde bir dinleme cihazı bile olabilirdi. Böyle bir şey varsa eğer, bunu geçen sefer olduğu gibi ancak tehditle yaptırmış olabilirdi.
İkisi de Önder’i isteyerek asla satmazdı, ama haklarında dava açmakla tehdit edildiklerinde satmışlardı. Bir kere satan bir daha satardı. Önder ellerini beline dayayarak olduğu yerde durup, tekrar dikkatli gözlerle onlara baktı. Onlar da aynı dikkatle Önder’e bakıyorlardı. Şu an ne düşündüklerini çok merak ediyordu. Onlara nasıl davranmalıydı bilmiyordu, eğer bu oyun meselesini kafasında kuruyorsa ve böyle bir şey yoksa onlara kötü davranarak haksızlık edecek, boşu boşuna yanında olan ve ona yarım etmeye çalışan iki kişiyi kaybedecekti. Ama haklıysa da her şeyi itiraf ederek kendi sonunu getirecekti. İyi bir ceza alacağı, hatta hapse gireceği kesindi. Çünkü yaptıklarının büyük suçlar olduğunun farkındaydı. Yanlış bir şey yapmadan önce başka bir yol denemeye karar verdi.
“Benimle ilgili neler anlatmış, Orhan başkomiser yani?” diye sordu.
“Senin yapacağına inanmak istemediğimiz bir sürü şey.” dedi Fırat ve derin bir iç çekti. “Birkaç kere manastıra gitmişsin. Hatta bir keresinde siber suçlardan iki tane komiseri de yanında götürmüşsün, ne yaptınız Allah bilir... Sonra bir daha gitmişsin ve bir doktorun odasından özel eşyasını almışsın. Ayrıca Alpay doktorla devamlı görüştüğün, bir araç kiraladığın ve o araçla hem manastıra hem eski bir fabrikaya ve belirsiz bir adrese defalarca gittiğin ortaya çıkmış. Doktor hakkında kayıp ihbarı yapıldıktan sonra bile onunla görüşmüşsün. Onu senin sakladığını düşünüyorlar. Bunu hiç anlamış değilim. Üstelik adli tıptan ve İstanbul’da görev yapan eski bir arkadaşından da yardım aldığın oltaya çıkmış. Yani kısacası, yapmaman gereken her şeyi yapmışsın. Eğer tüm bunlar doğruysa, başına gelecekleri sen tahmin et.”
Önder bilinçsizce sırıttı. Gerçekten uzmanların elinden hiçbir şey kaçmıyordu. O arkasında hiç iz bırakmadığını, temiz iş yaptığını düşünürken yaptığı her şey tek tek takip edilmiş ve kanıtlarla ispatlanmıştı. Geriye bir tek Önder’e tüm bunları itiraf ettirmek kalıyordu. Gerçi itirafa bile gerek yoktu, somut kanıtlar olduktan sonra inkâr etmesi hiçbir işe yaramayacaktı. Biraz önce oturduğu yere oturup, birkaç saniye sonra tekrar kalktı. Sıkıntıdan yerinde duramıyordu. Şu ana kadar hep kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünerek bu işlere girişmişti. Şimdi düşününce aslında hâlâ kaybedecek bir şeyinin olduğunu fark etti, özgürlüğü. Hapse girmek istemiyordu. Bunu bir kere yaşamıştı, orada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bildiği halde, aynı hatalara devam etmişti. O da diğer insanlar gibi başına kötü bir şeyler gelmeden aklını başına toplamıyor, her defasında aynı hataları yapıyordu. Özgürlüğünün elinden alınacağını öğrenene kadar da bu ona hiçbir zaman önemli görünmemişti.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu, tedirgin bir şekilde. Hâlâ salonda oradan oraya dolanıyor, öfkeyle burnundan soluyordu.
“Bunları gerçekten yaptın mı?” diye sordu Fırat. Önder ona bakarak, samimi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Onlara hâlâ güvenemiyordu.
“Diyelim ki yaptım. Ne yapabilirsiniz ki?”
“Seni koruyabiliriz.” dedi Melisa.
Önder ona da kaçamak bir bakış atıp pencereye yöneldi. Camı açı, derin derin buz gibi havayı soludu.
“Savcıdan mı koruyacaksınız? Biraz gerçekçi olun, benim işim biti.” Önder farkında olmadan itirafta bulunmuştu, bunu anladıktan sonra da iş işten çoktan geçmişti. Ama artık önemi yoktu.
“Sen orasını boşver. Bize sadece planını anlat, ne yapmayı düşünüyorsun?” diyerek, devam etti Fırat.
“Bu davada yerine oturmayan bazı olaylar var, kafamda bir sürü soru işareti var. Bunların cevabını öğrenmek, olayı çözmek ve işime geri dönmek, planım bu.”
“Yıllık iznini bunun için boşa mı harcadın yani?” diye sordu Melisa, şaşkınlıkla.
“İzindeyken daha rahat olurdu.”
Fırat araya girdi.
“Olay zaten çözüldü. Katiller bulundu, hâlâ neyin peşindesin?”
Önder ona döndü.
“Evet, katiller bulundu. Ama onları bunu yapmaya teşvik eden kişi hâlâ bulunmadı.”
Fırat ve Melisa şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Melisa tekrar sordu.
“Ne yani, bunu onlara birilerinin yaptırdığından mı şüpheleniyorsun?”
“Şüphe değil, bu gerçek. Siz de biraz mantıklı düşünün. Bu adamlar gayet sağlıklıydı, sonra birden ortadan kayboldular ve yıllar sonra ortaya çıkıp, şehirde terör estirdiler. Ne yani, yıllarca bir yerde saklandılar ve aralarında plan yaparak, aniden ortaya çıkıp katliam mı yaptılar? Buna mı inanıyorsunuz? Adamlar yazı yazmayı, hatta konuşmayı bile beceremiyorlar. Hiçbir insani duyguları yok ve dış dünyada olan biten her şeyden kopuklar. Üstelik hepsi aynı zamanda, yani yıl başı gecesinde cinayet işliyorlar. Şimdi bana onların gerçekten katil olduklarını söyleyemezsiniz.”
“İyi ama bunu kim neden yapsın?” diye sordu Fırat, donuk bir sesle.
“Ben de tam olarak bunu öğrenmeye çalışıyorum. Dediğiniz her şeyi yaptım, evet. Alpay doktoru da ben saklıyorum çünkü o hastaneden istifa ederek ayrılan bütün doktorlar ortadan kaybolmuş. O katilleri kim kaçırıp alıkoyduysa, belli ki doktorları da o kaçırdı. Belki de bir sonra ki yıl başı gecesinde de sokaklara onları salacak. Alpay doktorun başına da aynı şeyin gelmemesi için onu saklıyorum, onu korumaya çalışıyorum. Beni anladınız mı?”
Kısa süren sessizliği Melisa bozdu.
“İyi de bunları neden kimseye anlatmadın? Biz bunların hiçbirini bilmiyorduk, birilerinden yardım isteyebilirdin.”
“İstemedim çünkü bunları birine anlatsaydım eğer, bu olayla da Orhan başkomiser ilgilenecekti. Biz bu davadan yolun yarısındayken alındık. Bunu kendi başıma halletmek istedim.”
“Seninki artık takıntılık, Melisa bir gün sana da terapi yapsın.” diye geveledi Fırat, bıkkınlıkla.
Önder onu duymazdan geldi.
“Peki şu an şüphelendiğin biri ya da birileri var mı?” diye sordu Melisa.
“Evet, profesör Darcy ve Meriç doktor.”
“Ne? Sen ciddi misin? Adamlar birer uzman! Ayrıca hastanesinde tedavi gören insanlar sağlıklı bir şekilde taburcu olmuşlar, bunların hepsini araştırmıştık zaten.” dedi Fırat, ona karşı çıkarak.
“Bilmediğiniz şeyler var, orada çok tuhaf şeyler oluyor. Hastalardan biri Alpay doktorla konuşmaya çalıştığı için kızı ortadan kaldırmışlar, nereye sakladıkları belli değil. Ayrıca birkaç yıl önce bir kadın da ortadan kaybolmuş. Kadını başka bir hastaneye sevk ettiklerini söylemişler ama kadın o hastaneden hiç çıkmamış, peki buna ne diyorsunuz?”
Fırat ve Melisa, şaşkınlıkla tekrar birbirlerine baktılar. Bu kez Önder’e inanmaya başladıkları her hallerinden belliydi. Onu ciddiye almaya başlıyorlardı. Önder bunu anladığında biraz olsun rahatladı ve artık onlarla daha rahat konuşacağını hissetmeye balladı.
“Yani profesör göz boyamak için hastalarını önce iyileştirip taburcu ediyor, sonra onları kaçırıp birer katile dönüştürüyor ve yıl başı gecesinde sokağa salıyor. Meriç doktor da ona yardım ediyor.” diyerek, duyduklarını pekiştirmeye çalıştı Fırat.
“İstifa eden doktorları da muhtemelen bildikleri bir şeyler olduğundan dolayı ortadan kaldırıyor. Bildiklerini birilerine anlatmamaları için.” diyerek, ona karşılık verdi Melisa. “Eğer tüm bunlar gerçekse bu çok büyük bir olay.”
Önder araya girdi.
“Ayrıca tüm bunlar ispatlı olmasına rağmen ne manastırla ne de Darcy ile ilgili hiçbir soruşturma açılmıyor. İnceleme bile yapılmıyor. Adam da elini kolunu sallayarak, hiçbir şey olmamış gibi işine devam ediyor. Eğer bu olayı birilerine anlatsaydım olayla ilgilenmesi için başkasını görevlendireceklerdi ve bu olayın üzeri kapatılacaktı. Hiç kimse hiçbir şey yapmayacaktı.”
“O halde bu olayda bir çeşit intikam olmalı. Yani profesör birilerinden ya da bir şeyden intikam almaya çalışıyor. Özellikle yıl başı gecesi... Bunun mutlaka bir anlamı olmalı.” dedi Fırat, düşünceli bir şekilde.
“Bana ister yardım edin ister etmeyin, ama bunu ben yapmazsam kimse yapmayacak. Bu olayın sonuna kadar gideceğim, sonra her şeyi ortaya çıkaracağım ve gerekirse yine hapse gireceğim. Ama sonuçta bu olayda parmağı olanlar da cezalanacak, tüm katillerin ve kurbanların hesabını verecek.” dedi Önder, kendinden emin bir şekilde. Fırat ile Melisa’nın, ne olursa olsun bu işin peşini bırakmayacağını bilmelerini istiyordu. Birileriyle iş birliği yapsalar da yapmasalar da.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...