28 Ocak 2025 Salı

Kendine Terapi (Bölüm 64)


Odasında birkaç saat daha vakit geçirmenin ardından Önder’in geri gelmeyeceğine emin olduğu bir saatte, yani gece vaktinde dışarı çıkmaya karar verdi. Saatin kaç olduğunu, koridordaki küçük masada oturan suratsız yaşlı adamdan öğrenmişti. Önder ona bir şey sorarsa asla cevap vermemesini rica etmiş, adam da ona anlamsız bir bakış attıktan sonra tekrar elinde sıkıca kavradığı porno dergisine gömülmüştü. Etrafında ne olup bittiği umurunda bile değildi. Hiç kimseyi muhataba almıyor, kimseyle konuşmuyordu. Bir ara onun dilsiz olduğunu düşünmüştü ama bir ara telefonda konuşurken denk gelmişti. Muhtemelen sahip olduğu tek şey olan bu binaya birileri el koysa, yakıp yıksa yine umursamaz ve elindeki porno dergisine ya da bazen eline geçen gazetelere kafasını gömerdi. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan ve hiçbir şeyi umursamadan yalnızca ölümü bekleyen bir canlı. Bir zamanlar Alpay’ın da ondan bir farkı yoktu ama o kendi kendisini iyileştirerek toparlanmayı ve hayata dönmeyi başarmıştı. Ama herkes onun kadar şanslı değildi. Şu an kötü bir durumda olsa bile, ondan daha kötü durumda olanlar da vardı. Onları gördükçe de şu an şikâyet ettiği haline şükrediyordu. En azından akıl sağlığı yerindeydi ve bu sayede birçok şeyi değiştirebilir, düzeltebilirdi. Bu en büyük nimetti. Akıl sağlığı yoksa hiçbir şey yok. Alpay her zaman bu metoda inanıyor ve bu inancı, ona birçok şeyi düzeltme fırsatı veriyordu. Şimdi sırada kafayı taktığı bu olayı açıklığa kavuşturmak ve eziyet altında olan insanları kurtarmak vardı. İki gündür dışarı çıkmadığından, havanın ne kadar soğuk olduğunu yalnızca pencereden hissedebildiği kadarıyla biliyordu. Ama dışarısı onun hissettiğinden daha soğuk. Üstelik gece saatiydi, şimdi daha da soğuk olmalıydı. Bu yüzden üzerini sıkıca giyinip, odada yer olmadığından dolayı yatağının altına koyduğu sırt çantasını aldı. Kapıya doğru ilerlerken durakladı. Tekrar yatağa yaklaşıp eğildi ve altına baktı. Sırt çantası buradaydı ama hastaneden çaldığı belgeleri koyduğu çanta yoktu. Öfkeyle ayağa fırladı ve yatağın üzerindeki yorganı bir kenarından kavrayıp, sert bir şekilde tekrar yatağın üzerine fırlattı. Orospu çocuğu... Sen göreceksin! Seni mahvedeceğim, piç herif ... Diye söyleniyordu aynı anda. Öfkenden gözü dönmüştü. Bunu hangi ara yapmıştı, o çantayı ne zaman ve nasıl almıştı? Hem de ona hissettirmeden. Bu göt kadar odada bunu ona fark ettirmeden nasıl yapmıştı? Ona tüm bu yaptıklarını ödetecekti, onu mahvedecekti. Bunca zaman ondan yardım aldığını, onunla iş birliği yaptıklarını düşünürken aslında kullanılmıştı. Bunu onun yanına bırakamazdı. Hızlı adımlarla önce odasından sonra da binadan çıktı. Şu an öfkeden tüm vücudu yanıyordu, soğuğu hissetmesi biraz zaman alacaktı. Sağanaktan biraz olsun korunmak için montunun şapkasını başına geçirdi. Yorgunluk, uykusuzluk, sinir ve stresin üzerine bir de hasta olursa bununla baş edemezdi. Şu an hastalanmanın sırası değildi. Şimdi bile ayakta güçlükle duruyordu. Ama Önder’den intikam alma duygusu onu biraz olsun motive etmiş, güç kazandırmıştı. Hızlı adımlarla yürüyerek bu çöplükten çıkıp caddeye varmak istedi, ama karşısına bir ara sokak daha çıktı. Orayı da geçtikten sonra bir sokak daha, burası tam bir labirent gibiydi. Kenar mahalle dedikleri bu olsa gerek. Bu sokağın içinde yürürken, yıkık dökük harabe halindeki binalardan birinin önünde, bir grup genç fark etti. Kendi aralarında bağıra bağıra şakalaşıp kahkahalarla gülüyorlar, küfürler savuruyorlar, sallana sallana birbirlerine sataşıyorlardı. Madde veya alkol etkisinde oldukları her hâllerinden belliydi. Alpay onlara bulaşmamak için onları görmezden gelmeye çalışarak yürümeye devam etti. Yanlarından geçerken gençlerin sözlü sataşmalarına, hakaretlerine maruz kaldı ama şu an hem çok öfkeli hem de bitkindi. Üstelik tekti, onlarla baş edemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden erkekliğine bile edilen hakaretleri zor da olsa duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Sonunda bir caddeye varabilmişti. Ama buranın da sokak aralarından pek bir farkı yoktu. En azından merkezi bir yerdi, etrafta marketler, iş yerleri ve esnaf lokantaları vardı. Bir yerden ATM bulup para çekmesi gerekiyordu. Üzerinde hiç para yoktu ama banka kartında vardı. İçinde onu en azından onu bir süre idare edecek kadar para vardı. Caddede yürüyerek bir ATM aradı ve buldu. Bunu yaparak kendisini riske atıyordu çünkü polisler, kart hareketlerinden yerini tespit edebilirdi. Ama şu an önemli olan şey bu değildi. Nasılsa buradan gidecekti ve kaldığı yeri tespit ettiklerinde, onu buraya getirenin ve bir haftalık pansiyon parasını peşin ödeyenin Önder olduğu da ortaya çıkacaktı. Dolayısıyla onun başı da yanacaktı. Sonuçta Alpay’ın yaptıkları, Önder’in yaptıklarının yanında bir hiçti. Üstelik o bir polisti. Kartındaki tüm parayı çektikten sonra, paraları ve kartını çantasına koyup tekrar pansiyona döndü. Bu çöplüğe bir gece daha katlanmak zorundaydı. Artık alışmaya başlamıştı ama buradan ayrıldıktan sonra özleyeceğini hiç sanmıyordu. Geceyi zar zor geçirdikten sonra, sabahın erken saatinde tekrar sokaklara düştü. Açlıktan midesi bulanıyor, başı dönüyordu. En azından açlığını bastırması için kendisine bir poğaça aldı ve yolda yürüyerek poğaçasını bitirdi. Önder’in bu saatlerde de geleceğini sanmıyordu. Bugün hafta sonuydu, muhtemelen sıcacık ve temiz yatağında rahat bir uykuda olmalıydı. Başına gelecekleri bilmeden rahat bir uyku çekiyordu. Şu an Alpay’a lazım olan şey bir arabaydı ve nereden kiralayacağını çok iyi biliyordu. İki vesait değiştirerek sonunda aradığı yere vardı. Kendisine işini görecek, maliyeti düşük bir araç kiraladı. Beyaz bir Clio. Bu ona fazlasıyla yeterdi. Araca binerek Meriç’in evine doğru yola çıktı. Adres elindeki kopya dosyalarda yazıyordu ama ne yazık ki dosyalar artık onda yoktu. Ama Meriç’i bir cinayet mahallinin yakınında gördüğünde, oraya nasıl gittiğini anlamak için ev adresini haritalardan incelemiş ve ezberlemişti. Bu yüzden adresi bulmakta hiç zorlanmadı. Tabi buraya daha önce hiç gelmemişti. Adresin doğruluğunu teyit edebileceği herhangi bir şey de yoktu ama muhtemelen burası olmalıydı. Aracı Meriç’in evinin bulunduğunu düşündüğü binanın yakınında bir yere park edip, bir süre bekledi. Bu adresin doğru olup olmadığını, doğruysa Meriç’in şu an evde olup olmadığını bilmiyordu ama bunu anlamanın bir yolunu biliyordu. Klasik bir yöntemdi ama sonuçta işe yarıyordu. Sokakta küçük bir çocuk yakalaması gerekiyordu ama hem sabahın erken saatiydi hem de kış ayıydı. Bu yüzden sokakta hiç kimse yoktu. Beklerken ısınmak için klimayı açtı ve koltuğu arkaya yatırıp kollarını bağladı. Gözlerini dinlendirmek için bir süre kapattı ama sonra geri açtı. Uykuya dalmak istemiyordu, Meriç buradaysa ve dışarı çıkarsa ya onu kaçırabilir ya da yakalanabilirdi. Birkaç gündür hiç haber dinlemediğini hatırladı. Radyoyu açıp bir haber kanalı buldu. Bu sayede uykusunu da dağıtmış olacaktı. Haberi sunan kadın bugün ve önümüzdeki bir hafta boyunca, hava sıcaklığının daha da düşeceğini ve sağanak yağmurun etkili olacağını söylüyordu. Doğru dürüst kar yağmamıştı, yağan da iki gün içinde erimişti. Karın keyfini çıkaracak zamanlarını çoktan geçmişti ama hâlâ seviyordu. Ona anne - babasıyla kışın, köylerinde geçirdikleri eğlenceli günleri hatırlatıyordu. Bunları düşünmek içini burksa da bir yandan da o anları tekrar yaşıyormuş gibi zevk alıyordu. Radyonun düğmesine basıp başka bir haber kanalı açtı. Birkaç kelime duyması bile bu kanalın önemli bir şeylerden bahsettiğini anlamasına yetti. Haber sunucusu adam, yıl başı gecesinde işlenen vampir cinayetlerinden bahsediyordu. Vampir cinayetleri. Bu ismi medya koymuştu ve bu olay, bu isimle anılmaya başlanmıştı. Haberde, katillerin şu an tutuklu yargılandıklarını ve akıl sağlıklarının yerinde olup olmadığına dair incelemeler yapıldıktan sonra görülecek olan mahkeme gününe kadar da hapiste kalacaklarını söylüyordu. Yani psikiyatrik muayene yapıldıktan sonra akıl sağlıklarının yerinde olmadığı anlaşılırsa, hepsi bir akıl hastanesine yatırılacak ve bir süre sonra da serbest kalacaklardı. Sonrasının ne olacağı ise şimdiden belliydi. Spiker dava ile ilgili başka gelişmeler de anlatıyordu. Alpay radyonun sesini biraz daha açtı ve dikkatle dinlemeye devam etti. Davadan alınan Önder başkomiserin bu olayla yasa dışı yollarla ilgilenmeye devam ettiği kanıtlanmış, başkomiser hakkında birçok suçtan dolayı dava açılmıştı. Hakkında göz altı kararı da çıkarılmıştı ancak adresinde bulunamadığından göz altı gerçekleştirilememişti. Bu yüzden başkomiserin bu olaylarla bir bağlantısı olduğundan ve olayları ört pas etmeye çalıştığından şüpheleniliyordu. Alpay bunu duyunca kulaklarına inanamadı. Demek ki tahminleri doğruydu, yanılmıyordu. Önder gerçekten de onlarla iş birliği yapıyordu. Üstelik iki hafta yıllık iznini kullanıyordu, bu olayla daha rahat ilgilenebilmek için. Gelip gittiği tek yer ise Alpay’ın yanı ve kendi eviydi. Ama göz altı kararından sonra, onu adresinde bulamamışlardı. Bu bilginin medyaya ne zaman yansıdığını ve bu olayın ne zaman gerçekleştiğini bilmiyordu, ama Önder’i dünden beri hiç görmemişti. Şu an saat sabahın sekiziydi. Evinde olması gerekirdi.
Öyle olsaydı polisler onu bulurdu ve haberlerde son dakika gelişmesi olarak yayınlanırdı. Ama ortada yoktu. Alpay radyoya dikkat kesildiğinden, biraz önceki hareketliliği fark etmesi biraz zaman aldı. Sokağa bir araç girmiş ve Alpay’ın aracının biraz ilerisine park ediyordu. İçinde kimin olduğunu göremese de bunun Meriç doktor olabileceğini düşündü ama bundan hemen vazgeçti. Çünkü araç, Alpay’ın şu an kullandığı aracın aynısının siyah rengiydi. Meriç doktor ise son model bir JEEP kullanıyordu. Bıkkınlıkla Meriç’in evinin bulunduğu binaya bakarken, araçtan inen kişiyi gördü ve o an donup kaldı. Bu Önder’di. Huzursuzca koltuğunda kımıldandı, ne yapacağını düşünüyordu ama aklına gelen tek şey eğilerek direksiyonun altına saklanmak oldu. Başını hafifçe çıkarmış onu seyrediyor, ne yapacağını anlamaya çalışıyordu. Sağa sola bakınıyor, muhtemelen kimsenin onu izlemediğine emin olmaya çalışıyordu ama Alpay’ın onu seyrettiğini tahmin bile edemezdi. Bir süre etrafa bakındıktan sonra bir binaya yaklaştı ve içeri girdi. Burası Meriç’in dairesinin bulunduğu binaydı. Demek adresi doğru hatırlıyordu, ama dairesinin kaçıncı katta olduğunu bilmiyordu. Önder içeri girdikten sonra, Alpay saklandığı yerden çıkıp binaya baktı. Şimdi peşinden gidip onları suç üstü mü yakalamalıydı yoksa onları takip etmeye devam edip, daha fazlasını mı öğrenmeliydi? O düşünüp kararını verene kadar Önder binadan tekrar çıktı. Bu ziyaret beş dakika bile sürmemişti. Bu kadar kısa sürede ne konuşmuş olabilirlerdi ki? Belki de Meriç evde yoktu, Önder’de geri dönmek zorunda kalmıştı. Önder ağır adımlarla aracına doğru ilerlerken, Alpay bir kez daha zor bir karar vermeye çalıştı. Önder’in peşine mi takılmalıydı yoksa burada durup Meriç’i mi beklemeliydi? Önder kısa sürede buradan çıkıp gittiğine göre şu an evde değildi. Burada boşu boşuna beklemektense Önder’in peşine takılmayı tercih etti. Ama sonra bundan hemen vazgeçti. Meriç evde olmadığına göre evine girebilirdi. Bunu Önder ile beraber planlamışlar ve beraber yapamaya karar vermişlerdi ama artık ortaklık bozulmuştu. Bu yüzden Önder’e bağlı olmadan istediğini yapabilirdi. Önder’in aracının hareket edip uzaklaşmasını bekledi. Araç gözden kaybolduğundaAlpay’da harekete geçti. Dairenin kapısını açmak için yanına bir şeyler alarak, hazırlıklı gitmesi gerekiyordu. Sırt çantasındaki banka kartını alıp araçtan indi ve binaya girip, üst kata çıktı. Kapıların üzerinde daire sakinlerinin isimleri yazıyordu, bu yüzden bir yanlışlık yapmayacaktı. Üçüncü kata geldiğinde, sonunda aradığı daireyi buldu. Kapının üzerindeki metal plakada büyük harflerle MERİÇ KAAN yazıyordu. Önce kulağını kapıya dayayarak, içerden bir ses duymaya çalıştı ama hiçbir ses yoktu. Evin boş olduğuna emin olduktan sonra kartı umutsuzca kapının arasına soktu ve kilit kısmında, yukarı aşağı kaldırıp indirdi. Bunun olmasını hiç beklemiyordu ama kapı açılmıştı. Kaşlarını kaldırıp birkaç saniye şaşkınlıkla marifetine baktı. Kendisine hayranlık duymuştu, bunu hayatında ilk kez denemişti ve başarılı olmuştu. Burada durup birilerine yakalanmamak için hızlı ve sessiz bir şekilde içeri girip kapıyı kapattı. Birkaç saniye daha olduğu yerde hareketsiz durarak kulak kabarttı. Evde çıt yoktu. Bu kez evin boş olduğuna tamamen ikna oldu. Neyse ki gündüz vaktiydi, bu yüzden herhangi bir ışık yakması gerekmeyecek ve dışarıdan dikkat çekmeyecekti. Karşısında uzun bir koridor ve sıra sıra dizili kapılar vardı. Sıradan bir apartman dairesiydi. Onun evini kafasında daha lüks ve daha havalı bir şey olarak hayal etmişti, ama hiç de öyle değildi. Salona, mutfağa ve banyoya göz attığında gayet basit ve sade bir daire olduğunu fark etti. Salon klasik mobilyalarla donatılmış, birkaç yere küçük aksesuarlar ve çiçeksiz bitkiler yerleştirilerek, biraz olsun canlık katılmıştı. Yatak odası ise yeni evli çiftlerin kullandıkları yatak odası takımıyla donatılmıştı. Dikkat çekici olan tek şey salonun ve yatak odasının neredeyse tek renkle döşeli olmasıydı. Mobilyaların hepsi beyaz renkteydi. Bu da eve, iç açıcı ve ferahlatıcı bir hava katıyordu. Kapısı kapalı olan tek bir oda vardı. Kapının kolunu tutup aşağı indirdi ama kapı kilitliyi. Kilitli kapılar insanı ister istemez meraklandırıyordu, onların arkasında mutlaka önemli şeyler oluyordu.
Kapı ahşaptı. Kırılması kolay olabilirdi ama bunu yapamazdı, kendisini ele verirdi. Açılması imkânsız bir kapı değildi, basit bir ev kapısıydı. Kilidi açmak için evde bir şeyler aradı. Mutfaktaki çekmeceden küçük bir meyve bıçağı alıp, tekrar kilitli kapıya yöneldi. Bıçağı kilide sokup, kilit açılana kadar içini kurcaladı. Bir süre debelendikten sonra kilit açıldı. Alpay bir şaşkınlık daha yaşadı. Merak, insana her şeyi yaptırıyordu. Bunları yapabildiyse daha neler yapabileceğini tahmin edemiyordu. Kapıyı ardına kadar açıp odaya girdi, bıçak hâlâ elindeydi. Oda yaklaşık elli metre kare büyüklüğündeydi. Duvarları koyu gri renge boyalı, zemin ise beyaz fayanslarla kaplıydı.
Karşılıklı iki duvar, yerden tavana kadar metal raflarla kaplıydı. Odanın ortasında ise arka arkaya sıralı metal masalar vardı. Her masanın başında ise projektörler... Odada, mobilya olarak sayılabilecek tek eşyalar bunlardı. Merakla masalara yöneldi. Birkaç masanın üzerinde, yalnızca dosyalar ve kâğıt yığınları vardı. Şaşkınlıkla dosyalardan birini evirip çevirdi. Siyah, sert kapaklı ve bir kenarında sarı şerit bulunan bu dosyayı hemen tanıdı. Bu, manastırın dosyasıydı. Onu bırakıp bir diğerini aldı, o da aynıydı. Bütün dosyalar aynıydı. Hepsi siyah sert kapaklı ve üzerinde sarı şerit bulunuyordu. İçlerini açıp baktığında, içlerindeki belgelerin tamamının fotokopi olduğunu fark etti. Belgeler kopyaydı ama dosyalar orijinaldi. Belki de bunlar da kopyalanarak tasarlanmış dosyalardı. Bunu anlayamamıştı. Tek bildiği, masaların üzerinde bulunan tüm dosyaların manastırda tedavi gören hastaların dosyalarının kopyaları olduğuydu. Bunu nasıl yaptığını düşünürken, Meriç’in manastırdaki tüm bölümlere girebilme yetkisinin olduğunu hatırladı. Ama bunu neden yapmıştı, neden bu belgeleri çalmıştı? Profesör ona her ne kadar güvense de bunları ona asla vermeyeceğine emindi. Bunları çalmıştı. Sonra kopyalarını alıp, orijinallerini yerine koymuştu. Ama neden? Dosyalardan birin açtığında ağzı açık kaldı. Dosya tam olarak 1856 yılına aitti. İçindeki belgeler de fotokopiydi ama fotokopinin çekildiği belgenin ne kadar eski olduğu da anlaşılıyordu. İçindeki belgeler, şimdiye kadar gördüklerinden çok daha farklıydı. İçinde bir sürü gazete küpürleri, fotoğraflar ve el yazmaları vardı. Bunu diğer her şeyden daha da merak etmişti. Burada detaylı bir şekilde inceleyecek vakti yoktu. Bu dosyayı yanına almaya karar verdi. Meriç bunun yokluğunu kesinlikle anlayacaktı ama iş işten geçmiş olacaktı. Dosyayı kucağına yerleştirip diğer dosyalara göz attı. Elindeki dosya dışında bu kadar eski başka bir dosya yoktu, hepsi manastırın hastane olarak faaliyete geçmesinden bu yana orada tedavi gören hastaların, hemşirelerin ve doktorların dosyalarıydı. Masalardan ayrılıp metal raflara yöneldi. Buradaki şeyler daha ilginç ve anlamsızdı. Naylon torbalar, tıbbi maskeler ve beyaz eldivenler, kese kâğıtları vardı. Geniş siyah bir kutunun içinde gördüklerine ise inanamadı. Kutunun içinde kanlı bir çift beyaz eldiven ve kanlı bir naylon poşet vardı. Önder ile iş birliğini bitirmemiş olsaydı, bunları ona verebilir ve bu sayede bunun gerçekten kan olup olmadığını, eğer kan ise neye ait olduğunu öğrenebilirlerdi. Aklına zombi cinayetleri geldi. Bunu düşündüğü an tüyleri ürperdi. Katillerin hepsi yakalanmıştı ama biri hariç. O hâlâ aranıyordu. Ayrıca katilleri cinayetleri işlerken hiçbir kesici veya delici alet kullanmadıklarını, her şeyi elleriyle ve ağızlarıyla yaptıklarını duymuştu. Aranan katilin Meriç olduğunu hissetmeye başladı. Belki o da katillerle iş birliği yapıyordu. Eğer yapmıyorsa, belki de birini öldürmeyi planlamış ve bu seri cinayetleri fırsat bilerek, bunun da o zombilerin üzerine kalacağını düşünerek araya sıvışmış ve o cinayeti işlemişti. Yine duyduğuna göre son cinayet ile diğer cinayetler arasında bazı farklılıklar vardı. Akıl sağlığı yerinde olmayan birinin yapamayacağı bir şekilde işlenmiş bir cinayet. Kurban, kendi kemeriyle tek ayağından ağaca asılmıştı. Diğerleri ise oldukları yerde öldürülüp öylece bırakılmıştı. Bunlar sadece medyaya yansıyan bilgilerdi. Bilmediği daha birçok detaylar vardı. Rafta bulunan temiz naylon poşetlerden birini alıp, kanlı naylon torbayla plastik eldivenleri içine koydu. Dosya ve bıçak hâlâ elindeydi. Hemen yan tarafta bulunan diğer raflarda, içi boş bir sürü cam kavanoz gördü. Bunları ne yaptığını anlayamamıştı. Bu tarafta ilginç başka bir şey göremediğinden, karşı duvarın dibinde bulunan raflara yöneldi. Bu rafların tamamı kitaplar, ansiklopediler ve defterlerle doluydu. Kitaplardan birkaçını incelediğinde, bunların bazı filozoflara ait olduklarını fark etti. Ansiklopediler ise yine felsefe ile ilgili tarihi ansiklopedilerdi. Meriç doktorun söylediği bir sözü hatırladı. Bir filozofun, onun hayatını kurtardığından bahsetmişti. Beş kitaplığın da baştan aşağı filozofların kitaplarıyla dolu olmasına şaşırmamalı. Ama bunların onun hayatını nasıl kurtardığını ve ne yönde etkilediğini asla söylememişti. Bunu öğrenmenin de bir yolu olabilirdi. Kucağındaki eşyaları masalardan birinin üzerine bırakıp, raflarda bulunan birkaç defteri inceledi. Tamamı el yazmasıydı. Ne olduklarını anlamak o kadar da zor değildi. Bunlar günlük defterleriydi. Bunu her sayfanın başında yazan tarihlerden anlamıştı. Tabi herhangi bir çalışmanın kayıtları da olabilirdi. Bir an durup, burada ne kadar zaman geçirdiğini düşündü. Meriç’in ne zaman döneceğini bilmiyordu, her an gelebilirdi.
Bu yüzden acele etmeliydi. Defterlerden birkaçını alıp, masanın üzerinde bıraktığı eşyalarla beraber kucağına yerleştirdi. Diğer her şeyi olduğu gibi bırakarak, elleri kolları dolu bir şekilde oradan ayrıldı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...