1 Şubat 2025 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 65)


Kendi evine doğru yola çıktığında, yolda fikrini değiştirdi. Alpay’ın yanına uğrasa iyi olacaktı. Onu o küçücük odaya hapsetmişti. Ne odasında televizyon vardı ne de yanında cep telefonu. İnternetsiz ve televizyonsuz, kısacası ekransız ve insansız geçen üç gün. İnsan kafayı yiyebilirdi. Aynı dutumda Önder olsaydı kesin delirirdi. Ama Alpay için aynı şey geçerli olur mu bilmiyordu. Sonuçta insan bir şeyler seyretmeye, dinlemeye ya da birileriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyordu. Şimdi düşününce, Meriç’in evine giderken onu yanına almadığına pişman olmuştu. Alpay bunu öğrenseydi, bunu ondan habersiz yaptığı için bir şeyler çevirdiğini düşünecekti. Ama önce Alpay’ı alıp sonra Meriç’in evine gitseydi, bu büyük bir vakit kaybı olurdu. Amacı Meriç’i bir şekilde ikna edip güven sağlamak ve muhabbet etme bahanesiyle evine girmekti. Sonra da evinde ilgi çekici bir şeyler olup olmadığını gözlemlemekti. Bunu nasıl yapacaktı bilmiyordu, ama doğaçlama olarak bir şeyler üretebilirdi. Meriç evde olmadığından bunu yapamamıştı. Aslında bu durum evine girmek için uygun bir zamandı. Ama bugün hafta sonuydu ve eve ne zaman döneceği belli olmayabilirdi. Bunun için en güvenli zaman hafta içiydi. Üstelik yanında Alpay yoktu, bunu ondan gizli bir şekilde yapması doğru olmazı. Hem orada bulacağı şeylerin hangisinin önemli olup olmayacağını yalnızca Alpay bilebilirdi. Sonuçta Meriç ile meslektaşlardı ve ellerinde olan belgeleri yalnızca Alpay anlıyordu. O belgeler, Önder için anlamsız birer karmaşadan ibaretti. Alpay’ın kaldığı pansiyona gelmişti. Aracını bir yere park edip binaya girdi ve üst kata çıkıp, Alpay’ın odasına doğru ilerledi. Burayı birkaç ay önce bir katil zanlısını yakaladıkları zaman keşfetmişti. Kimliksiz olsa bile parasını veren herkese oda verildiğinden, belki bir gün lazım olur diye adresini aklının bir köşesine not etmişti. Gerçi bunu kendi için yapmıştı ama olsun, sonuçta lazım olmuştu. Odanın kapısını açıp içeri girdiğinde odanın boş olduğunu gördü. Derin bir iç çekip kapıyı geri kapattı ve koridorda bulunan tuvaletlere doğru ilerledi. Odalarda tuvalet olmadığından burada kalanlar, koridorlarda bulunan ortak tuvaletleri kullanıyorlardı. Muhtemelen orada olmalıydı. Ama hayır, tuvalette de değildi. Kaşlarını çatarak tekrar odaya gitti ve yatağın altına baktı. Kahretsin! Kişisel eşyalarının olduğu sırt çantası yoktu. Gitmişti. Üstelik belgelerin bulunduğu çanta da aynı yerdeydi ve kendi çantasını alırken o çantanın yerinde olmadığını görmüş, Önder’in çantayı aldığını fark etmişti. Kim bilir şimdi onun hakkında neler düşünüyordu? Muhtemelen Önder’in ondan habersiz işler çevirdiğini, belki de onu kandırıp oyaladığını falan düşünüyordu ama yanılıyordu. Önder o belgeleri Fırat ve Melisa’ya vermek için almıştı. Onlar da belgeleri detaylı bir şekilde inceleyecek ve kendi görüşlerini belirteceklerdi. Yani Alpay ile Önder’e yardım edeceklerdi. Önder bunu ondan gizli yapmıştı çünkü bunu Alpay’dan isteseydi o belgeleri asla alamazdı. Önder’de kendi elindeki belgeleri veremezdi çünkü onlara ihtiyacı vardı. Ayrıca Alpay’ın elindeki belgeler çok daha kıymetliyi. İşe yaramayan planlarını uyguladıkları gün oradan birkaç belgeyi çıkarmayı başarmıştı, ama Önder bunların hiçbirini görmemişti. Bunu ona asla göstermemiş, hiçbir şey anlatmamıştı. Aralarında bir yanlış anlaşılma olmuştu, sonrasında bunu konuşarak halletmişlerdi ama yine de Önder’ o belgeleri hiç göstermemişti. Şimdi nerede, ne yaptığını bilmediği gibi. Önder yatağa oturup bıkkınlıkla iç çekti, bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu. Eğer Alpay yakalanacak olursa hem işi yarım kalacak hem de Önder’de yakalanacaktı. Göz altı kararının çıkmasının ardından Fırat hemen onu aramış ve eve gitmemesini, bir süre saklanmasını söylemişti. Telefonları dinlenmiyorsa eğer şimdilik Önder’de güvendeydi, Fırat’ta. Ama evine gitmek zorundaydı. Yanında hiçbir eşyası yoktu. Dımdızlak ortada kalmıştı. Alpay burada olsaydı belki onunla işe yaramaz bir plan daha yapabilirlerdi ama yoktu. Şimdi buraya verdiği bir haftalık konaklama parasına da acımaya başlamıştı. Tüm para boşa gitmişti. Oturduğu yerden kalıp kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığı an karşısında Alpay’ı gördü. Elini kapının koluna uzatmış, Önder’i görünce şaşkınlıkla donup kalmıştı. Önder onu baştan aşağı süzdü. Oldukça gergin ve heyecanlı bir hâli vardı. Bir şey için sabırsızlandığı her hâlinden belliydi. Önder onun kolunu yakalayıp sıkıca kavradı ve sert bir şekilde içeri çekti. Kapıyı sert bir şekilde kapatırken, aynı anda sordu.
“Hangi cehennemdeydin? Ben sana buradan bir yere ayrılma demedim mi?” diye bağırdı Önder, dişlerini sıkarak.
“Şey... Ben...”
“Sen ne? Zaten ikimiz de mahvolduk. Ben en azından biraz zaman kazanalım diye uğraşırken, sen kısa yoldan kurtulmaya çalışıyorsun.”
Alpay cevap vermeden yatağına yaklaşıp, sırt çantasını yatağın altına koydu.
“Sadece biraz hava almak istedim, burada sıkıntıdan patladım, anlıyor musun?” diye sordu Alpay, öfkesini gizlemeye çalışarak.
“Sıkılacak bir şey yok, oyun oynamıyoruz burada. Bir işe başladıysan her türlü sonuçlarına katlanmalısın, her türlü şarta ayak uydurmalısın, anlıyor musun?”
Alpay yatağa oturup, gözlerini devirerek montunu çıkardı.
“Sadece hava aldım o kadar, uzatmaya gerek yok?”
“Nereye gittin sabahın bu saatinde?”
“Sadece buralarda dolaştım. Hem erken saatte etrafta hiç kimse olmaz, yakalanmam daha zor olur.”
“Aksine kabak gibi ortada olacağından, ayırt edilmen daha kolay olur.”
“Sen neden bu saatte geldin?”
Önder ona cevap vermeden önce bir süre bekledi. Meriç’in evine gittiğini söyleyemezdi. Bir şey yapamamıştı ama yine de bunu ona anlatamazdı. Bir yandan yalan düşünürken, bir yandan da yatağın altına koyduğu sırt çantasını düşünüyordu. Çanta ilk gördüğünden daha kabarık duruyordu. İçine bir şeyler doldurduğu belliydi ama ne?
“Bir yere gidiyordum, geçerken uğrayayım dedim.” diyerek, geçiştirdi Önder. Alpay bunu duyunca istemsizce sırttı. Önder doğru tahmin etmişti, ondan şüpheleniyordu ama bunu ona nasıl anlatacağını bilmiyordu. Yine de ondan daha fazla şüphelenmemesi ve güveninin sarsılmaması için söylemeye karar verdi. Yoksa kafasında birçok soru işareti kalacak ve ondan bazı şeyleri saklayacaktı. Tıpkı şimdi yaptığı gibi. Ondan bir şey sakladığı belliydi.
“Nereye gittin?” diye sordu Alpay, yine gözlerini devirerek.
Önder iki elini kaldırıp, teslim olduğunu gösteren bir işaret yaptı.
“Tamam. Meriç’in evine gittim. Belki beni evine alır, bir şeyler konuşuruz ya da evini inceleyebilirim diye ama evde yoktu. Ben de eve dönmeden önce sana uğradım.”
Alpay bir süre donuk gözlerle ona baktı. Muhtemelen ona inanıp inanmamak konusunda kararsızdı.
“Tamam. Belgelerimi neden çaldın?”
Önder derin bir iç çekti. Pencereye doğru ilerledi ve perdeyi açıp dışarıyı seyretti.
“Onları arkadaşlarıma verdim.” dedi ve bir süre durup, Alpay’ın cevap vermesini bekledi. Ama Alpay cevap olarak ayağa fırlamış, onun yakasına yapışmıştı.
“Bunu nasıl yaparsın? Benden habersiz onları nasıl alırsın? Hırsız!” diye bağırdı öfkeyle. Önder istifini bozmadan karşılık verdi.
“Sen de onları sahibinden habersiz aldın, sen de hırsızsın.”
“Ben onları... Onları neden aldığımı biliyorsun...” diye geveledi Alpay, ellerini yavaşça Önder’in yakasından indirirken.
“Ben de hatıra olsun diye almadım. Arkadaşlarım araştırma yapacaklar.” dedi Önder, üzerini düzeltirken. Hâlâ istifini bozmamış, patronun kendisi olduğunu anlaması için ciddi ve net bir tavır takınıyordu.
“Ben izinliyim, sen zaten bir şey yapamazsın ama onlar şu an birçok bilgiye ulaşabilecek durumdalar. İlk başta onlar da çekinmişti ama hakkımda çıkan karardan sonra bana yardım etmeye başladılar.”
“Sevenin çok anlaşılan.” diye geveledi Alpay, tekrar yatağına otururken.
“Senin yokluğunu fark eden birileri de var. Kayıp ihbarını hastan yaptı.”
“Ya... Ne demezsin...”
“Tamam.” dedi Önder, kollarını bağlayıp pencerenin kenarına yaslanarak. “Ben dürüst olup sana ne yaptığımı söyledim, sıra sende.”
“Ne duymak istiyorsun, bu göt kadar odada ne yapabilirim? Ayrıca ne telefonum var ne de baka bir şey.”
“Dışarı çıkabiliyorsun ama... Demek ki seni buraya zincirlememişim, öyle değil mi? Bana gerçeği söyle.”
Alpay başını yana çevirip dudağını ısırdı. Bir süre o şekilde kaldıktan sonra derin bir nefes aldı. Karar vermesi yine çok kısa sürdü.
“Sana nasıl güveneceğim?” diye sordu. Önder’in bu soruyu algılaması biraz zaman aldı. Haftalardır her şeyi beraber yapıyorlardı ve yemedikleri halt kalmamıştı. Şimdi kalkmış ona nasıl güveneceğini soruyordu. Önder soruyu algıladığında hem şaşırdı hem öfkelendi. Ellerini iki yana açıp sesini yükselterek sordu.
“Bu ne demek oluyor ne zırvalıyorsun?”
Alpay başını kaldırmadan, göz ucuyla ona baktı.
“Neyden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsun, beni aptal mı sanıyorsun? Ne bok yediğini biliyorum.”
Alpay bunları gayet ciddi bir şekilde söylemişti. Ama söyledikten hemen sonra pişman olduğu her halinden belli oluyordu.
“Ne bok yemişim? Ne dediğini anlamıyorum, bana açık konuş.”
“Tamam. Madem açık konuşmamı istiyorsun o zaman söyleyeyim. Onlarla iş birliği yapıyorsun, beni kandırıyorsun, tuzağa düşürüyorsun, oyalıyorsun... Amacın ne bilmiyorum ama beni korumak için saklamıyorsun, elinden kaçırmamak için saklıyorsun. Kaybolan o doktorlar gibi olacağımı söyleyerek bana göz dağı verip korkuttun, sonra da beni buraya hapsettin. Yaptığımız her şeyi onlara anlatıyorsun, bu yüzden bir adım bile ilerleyemedik. Ama unuttuğun bir şey var başkomiserim. Ben bir psikoloğum, insanların davranışlarından tut konuşmalarına, hareket ve mimiklerine kadar niyetlerinin ne olduğunu anlayabiliyorum. Ayrıca bana yaşattıklarının ne anlama geldiğini de anlamayacak kadar salak değilim. Buradan istediğim an gidebilirim ve ben istemediğim sürece beni asla bulamazsın, beni anladın mı?”
Önder şaşkınlık üstüne bir şaşkınlık daha yaşamıştı. Bu kez gerçekten ne demek istediğini anlayamıyordu. Beyni durmuştu bu saçmalıkları algılamamak için direniyordu. Bu yüzden teyit etmek için aklında kalan bazı sözleri tekrarladı.
“Onlarla iş birliği yapıyorum ve seni kandırıyorum, doğru mu anladım?”
“Evet.” dedi Alpay, tekrar ayağa kalkarak. Ona iyice yaklaşarak, işaret parmağını burunun dibine soktu. “Aynen öyle. Sen kendini fazla akıllı sanıyorsun, yaptıklarının bir gün ortaya çıkmayacağını düşündün ama yanılıyorsun, gerçekler mutlaka ortaya çıkar.”
“İnsanların davranışlarından, mimiklerinden falan her ne haltsa her şeyi anladığını söyledin. Eğer bu konuda ciddiysen, bence psikoloji ile ilgili bir süre daha eğitim almalısın çünkü pek başarılı değilsin.” dedi Önder, kaşlarını kaldırarak. Aynı zamanda onu aşağılayan alaycı bir tavır takınıyordu. Çünkü gerçekten saçmalıyordu.
“Sen benim eğitimimi sorgulayacak son kişisin. Başkomiser olmak için birilerine para yedirmişsin anlaşılan çünkü sen bu kafayla değil başkomiser, hiçbir halt olamazsın. Baksana yediğin haltlara! Senin gibiler yüzünden polislerin adı kötüye çıkıyor sonra hepsi aynı muameleyi görüyor.”
“Sen çok temiz olduğun için mi gittiğin her yerden kovuldun? Profesyonel olduğun için mi hastan intihar etti? O yüzden mi gittiğin her yerde mutlaka bir sorun yaşadın? Bana hakaret etmeden önce dön kendi kıçına bak. Pisliğin götünden akıyor.”
Alpay onun bu sözlerinin üzerine aniden ayağa fırladı ve Önder’e olabildiğince yaklaştı. Öfkesi gözlerinden anlaşılıyordu. Önder onu en hassas yerinden vurduğunu ve bunun karşılığının ağır olacağını biliyordu, ama yine de umursamaz bir tavır takınmaya devam ediyordu.
“Pislik senin gibilere denir. Sen bir katilsin! Onlara nasıl yardım ettiğini bilmiyorum ama katillerle iş birliği yapan da katildir. Bunu zevk için mi yapıyorsun yoksa para için mi, söylesene ne için?”
Önder iki elini onun göğsüne dayayarak, itip kendisinden uzaklaştırdı.
“Ne zırvalıyorsun sen be? Ben bir cinayet masası başkomiseriyim. Ben cinayet işleyenleri yakalıyorum, anladın mı?”
“Ha öyle mi?” diyerek, konuşmasını sürdürdü Alpay. “O yüzden mi beni kullandın? O yüzden mi onlarla iş birliği yaparak beni oyaladın?”
Önder hâlâ onun neyden bahsettiğini anlayamıyordu. Ya biri onun beynini yıkamıştı ki bu imkânsızdı çünkü birkaç gündür, Önder dışında hiç kimseyle görüşmüyordu. Ya da kafayı yemişti. Saçmalayacak onca şey varken neden bu konu hakkında saçmalıyordu, neden Önder’in asla böyle bir şey yapmayacağına emin olamıyordu? Ona bunları yapmadığını nasıl kanıtlayacağını bilmiyordu. Onun dilinden konuşmayı denedi.
“Tamam o halde, ben de senden şüpheleniyorum.” dedi Önder, kollarını bağlayarak. “Ben de senin onlarla iş birliği yaptığından şüpheleniyorum. Üstelik benim kanıtlarım var, senin benimle ilgili bir kanıtın var mı?”
Alpay afallamıştı. Bir süre şaşkın şaşkın ona baktı sonra, kekeleyerek konuşmaya çalıştı.
“Ben bir şey yapmadım, benimle ilgili kanıtın olamaz.”
“Az da olsa var. Neden o gece Meriç’i takip ederek cinayet mahalline geldin? Neden daha önce hastaneden belge çaldın? Neden var olmayan bir kızı kurtarma bahanesiyle beni oraya götürdün? Ve neden plan yaptığımız gün planımıza sadık kalmadın? Bunların cevabını ver bana!”
Önder tüm bu soruların cevabını biliyordu ama bunların hepsini Alpay’a karşı kullanmaya karar vermişti. Amacı onun gözünü biraz korkutmak, biraz kafasını karıştırmaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Alpay afallamış bir şekilde Önder’e bakıyordu. Muhtemelen verecek bir cevap düşünüyordu ama hiçbir şey bulamıyordu. Sonunda basit bir açıklama yaptı.
“Benimle dalga geçiyorsun. Bunların hepsini neden yaptığımı biliyorsun, sana her şeyi anlattım, senden hiçbir şey gizlemedim ama sen gizledin.”
Önder isteksizce gülümseyerek, Alpay’a bakmayı sürdürdü. Sonra gözü yatağa kaydı. Aniden yatağın altına eğilirken, aynı anda sordu.
“Peki burada sakladığın şey ne?” Yatağın altındaki çantayı alıp fermuarını açmaya çalıştı, ama Alpay hemen atıldı ve çantanın diğer ucundan tutup çekiştirerek, çantayı almaya çalıştı.
“Ne yapıyorsun sen? O benim kişisel eşyam, ver şunu bana!” diye bağırmaya başladı.
Önder çantayı sıkı sıkı tutmuş ona vermemek için direniyor, bir yandan da fermuarını açmaya çalışıyordu. İstemeden de olsa bu kez başka bir yöntem deneye karar verdi. Çünkü iyice canı sıkılmaya başlamıştı. Belindeki silahını çıkarıp, Alpay’ın başına doğrulttu. Emniyet kilidi açıktı ama Alpay bunu bilmiyordu, amacı ona zarar vermek değil, gözünü korkutarak işini kolaylaştırmaktı.
“Bana istemediğim şeyleri yaptırma!” diyerek, onu uyardı. Alpay donup kaldı. Fal taşı gibi açılmış gözleriyle bir Önder’e, bir başına dayalı olan silaha bakıyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...