3 Şubat 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 66)


Önder ile baş edemeyeceğini anlayınca pes etmek zorunda kalmıştı. Önder bağdaş kurarak yatağa yayılmış, çantanın içindeki tüm eşyaları yatağın üzerine dağıtmış, hepsini tek tek inceliyordu. Alpay ise yatağın ayak ucunda küçük bir kısma oturmuş, Önder’in inceledikten sonra bir kenara ayırdığı belgeleri alıp tekrar inceliyor, merakını gidermeye çalışıyordu. Önder’de ona her seferinde aldığı belgeyi tekrar yerine bırakmasını söylüyordu. Gözünün önünde bile olsa bir şeyleri çalmasından korkuyordu. Tabi Alpay onun kadar becerikli değildi. Onun gözünün önünde ona hissettirmeden koca bir sırt çantasını almıştı, ama Alpay bir kâğıt parçasını bile gizlice almaya cesaret edemiyordu. İlk incelediği şey bir gazete küpürü olmuştu. Haber, manastırla ilgiliydi.
Manastırda esrarengiz olaylar devam ediyor.
1850 Yılında, başrahip Austin Stew Paul tarafından kurulan HOLY SPİRİT manastırında bir ceset bulundu. Cesedini, fotoğraf çekmek için içeri giren ABD’li bir turist buldu. Turistin ihbarıyla olay yerine çok sayıda polis ve sağlık görevlileri sevk edildi. Ayrıca olay yerine giden ve cesedi inceleyen Cumhuriyet Savcısı, cesedin en az bir aylık olduğunu tahmin ediyor. Kimliği güç de olsa tespit edilen cesedin bir rahibe ait olduğu anlaşıldı. Oraya nasıl gittiği ve ne yaptığı hâlâ bilinmese de yanında bulunan bir intihar notundan, rahibin intihar ettiği ya da intihar süsü verilmiş bir cinayete kurban gittiği anlaşıldı. Rahibin hiçbir yakınına ulaşılamadığından, manastırda ona ait hiçbir belge veya bir defter bulunmadığından, el yazısı incelemesi yapılamadı. Ayrıca cesedin manastırın bahçesinde bulunan çeşmenin havuzunun içinde, gözleri bağlı ve yanmış bir şekilde bulunması da dikkat çekiciydi. Şimdiye kadar cenazeyi sahiplenen olmadığından dolayı, ceset kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Haberi okurken tüyleri diken diken olmuştu. Defalarca Reya’yı başında dururken yakaladığı o çeşmenin içinde bir ceset bulunmuştu. Reya’nın sürekli o çeşmenin başında, üstelik gözleri bağlı bir şekilde beklemesinin bu olayla bir bağlantısı mı vardı? Bunu zaten biliyor muydu, hissediyor muydu yoksa bu davranışı ona birileri mi öğretmişti. Bu bir tesadüf olamazdı. Üstelik o havuzun içinde, halüsinasyon da olsa bir fetüs görüşmüştü. Ölüm ve doğum. Aynı çeşme ve gözleri bağlı bir şekilde çeşmeye odaklanmış iki kişi. Bu ne anlama geliyordu? Belki manastırla ilgili daha fazla bilgiye ulaşırlarsa, bazı soruların cevaplarını alabilirlerdi. Elindeki gazete fotokopisini aldığı yere geri bırakıp, fotoğrafların bulunduğu diğer kâğıtları aldı. Tamamı siyah beyaz fotoğraflardı. Fotoğraflardan birinde, üzerlerinde siyah cübbeler bulunan yirmiye yakın rahip yan yana sıralanmış, kameraya bakıp poz veriyordu. Hepsinin yüzünde aynı ciddi ifade vardı. Hepsinin başı hafif öne eğik, gözleri ise kameradaydı. Bir başka fotoğrafta yine kalabalık bir gurup rahip, bir sınıfta sıralara oturmuş önlerindeki kitapları okuyorlardı. Muhtemelen İncil idi. Bu fotoğrafta dikkatini çeken detay ise rahiplerin tamamı önlerindeki kitapları okurken, içlerinden birinin göz ucuyla kameraya bakmasıydı. Üstelik yüzündeki şey her ne ise ağzı ve burnunu kapatıyor, bu yüzden gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu. Biraz önce incelediği fotoğrafı alıp, tüm rahipleri tekrar inceledi. Aynı kişi olduğunu tahmin ettiği kişi bu fotoğrafta da yüzünü gizlemişti. Başka bir fotoğrafın bulunduğu kâğıdı aldı, burada da tüm rahipler kilise bölümünde, bir ayindeydi. Aynı rahip bu karede de vardı ve yüzü yine kapalıydı. Alpay fotoğrafı Önder’e uzattı.
“Bunu gördün mü? Bu kim ise bütün fotoğraflarda yüzü kapalı.”
Önder göz ucuyla fotoğrafa baktıktan sonra, tekrar elinde tuttuğu kâğıda döndü.
“Gördüm. Şimdi dikkatimi dağıtma, bir şey okuyorum.”
“Tamam ama neden yüzünü gizlemiş? Sence ne yapmış olabilir? Belki de çeşmede bulunnan rahibi o öldürdü.” diyerek, fikir yürüttü Alpay.
“Bir olayı dikkatle incelemeden hemen sonuca varma. Sabırlı ol.”
“Bence fazla düşünmeye gerek yok, sadece katiller yüzlerini saklar. Baksana...” dedi Alpay. Eline başka bir fotoğraf alıp, aynı adamı buldu ve onu da gösterdi. “Burada da aynı pozu vermiş. Düşünecek ne var? Katil o işte!”
“Sana göre öyle. Her gördüğüne inanma.”
Alpay bıkkınlıkla elindeki fotoğrafları yerine bıraktı.
“Sence Meriç tüm bunları nereden bulmuştur? Bunların hepsi neredeyse tarihi eser, baksana!”
“Bilmiyorum ama bir şeyler düşünüyorum.”
“Ne yani... Meriç’in manastırla bir bağı mı var, bunu mu demek istiyorsun?”
“Tahminim o yönde ama bu çok düşük bir olasılık, iyice araştırmadan böyle bir şeye emin olmak saçma olur.”
“Evinde bir sürü filozof kitapları vardı. Bana bir keresinde, bir filozofun onun hayatını kurtardığından bahsetmişti. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi?”
Önder göz uzuyla ona baktıktan sonra, başını iki yana salladı. Bunu alaycı bir tavırla yapmıştı.
“Filozoflar herkesin hayatını kurtarır, insana bir şeyler katar, doğru yolu gösterir. Bunu da mı ben öğreteceğim?”
“O anlamda değil, başka bir şey bir şey saklıyordu. Sanki çok büyük bir beladan kurtulmuş gibi anlatıyordu.” dedi Alpay öfkeyle. Kendisiyle alay ettiğini anlamış, bu yüzden sinirlenmişti. Alpay’ın günlük defteri hâlâ Önder’in yanında duruyordu. İçinde yazanları deli gibi merak ediyordu ama ona elini bile süremiyordu. Bundan sonra Önder’in canını sıkacak bir şey yapmasa iyi olurdu. Önder bir belgeyi daha incelemeyi tamamlayıp kenara bıraktığında, Alpay tekrar sordu.
“Kanlı poşetle eldivenlerin inceleme sonuçları ne zaman çıkar?”
“Henüz göndermedim bile, nereden bileyim?”
“Sence ne çıkacak?”
“Muhtemelen kurbanlarla ilgili bir şeyler çıkar.”
“Manastıra tekrar ne zaman gideceğiz?”
“Oraya fazla taktın. Bizim işimiz orada değil, Meriç’in gittiği binada.”
Alpay bunu duyunca gözlerini kocaman açtı.
“Saçmalama... Oraya gitmemiz gerek. Ormanlık aklandaki kapıyı sen de gördün. Ayrıca Reya... Bahsettiği bebek... Onları bulamadık bile.”
Önder elindeki kâğıdı aşağı indirip, başını yukarı kaldırdı ve derin bir iç çekti.
“Ne zaman susacaksın? Şurada bir şey okuyorum, dikkatimi dağıtıyorsun.”
Alpay sonunda susmaya karar verdi ama içi içini yiyordu. Onu manastıra gitmek için bir şekilde ikna etmeliydi. İkna olmazsa da tek başına gidecekti. Normal şartlarda buna asla cesaret edemezdi, ama tek başına o kadar çok tehlikeli işe kalkışmıştı ki artık hiçbir şeyden korkmuyordu. Bunu tek başına da yapabilirdi. Önder’in kenara bıraktığı bir belgeyi daha alıp incelemeye başladı. Bu tek sayfalık, el yazması bir metnin fotokopisiydi. Muhtemelen çeşmede bulunan cesedin yanında bulunan ve kime ait olduğu asla tespit edilemeyen intihar mektubuydu. Ama ne yazdığını anlamıyordu çünkü yabancı bir dilde yazılmıştı. Dosyanın içinde bulunan diğer belgeler gibi bu da yabancı dilde yazılmıştı. Türkçe olarak yazılı olan şeyler yalnızca gazete küpürü ve Meriç’in kendi yazdığı yazılardı. Gözü bir kez daha deftere kaydı.
“Bu mektubu birine okutmamız gerek.” dedi Alpay.
“Çevirmesi için bir arkadaşıma vereceğim, o birkaç dil biliyor, muhtemelen bunu okuyabilir.”
“Diğer belgeleri de çevirecek mi?”
“Evet. Birazdan burada olurlar.”
“Ne? Buranın adresini arkadaşına mı verdin? Hem de birden fazla kişiye.”
“Onlar güveneceğim ilk kişiler, bu zamana kadar onca bilgiye nasıl ulaştım sanıyorsun?”
İş birliği yaptığın katiller sayesinde... Diye içinden geçirdi Alpay, ama bunu sesli olarak dile getiremedi. Önder’e inanıp inanmamak konusunda hâlâ tereddüdü vardı. Sonuçta başına silah dayamıştı. Bu yüzden ona itaat etmekten başka çaresi yoktu. Önder hâlâ başını elindeki belgeye gömmüş, dikkatli bir şekilde inceliyordu. Alpay ise fotoğraflardan gözünü alamıyordu. Fotoğraflardan birini tekrar eline alıp, yüzü kapalı olan adama odaklandı. Ondan bir şeyler çıkacağı kesindi, bunu hissediyordu. Bu kez de gazete küpüründe yazan ölüm haberi aklına geldi, bu da ilginç bir olaydı. Onlar belgelere odaklandığı sırada kapı açıldı ve kapıda bir kadın bir de adam belirdi. Adam kapıdan başını uzatıp içeri baktı. Önder’i görünce, yanındaki kadınla beraber içeri girip kapıyı kapattı. Adam onların yanına yaklaşıp pencerenin mermerine yaslanırken, kadın da ellerini kabanının cebine sokmuş, yüzünü buruşturmuş etrafa göz gezdiriyordu. Buradan iğrendiği her hâlinden belliydi. Hiçbir yere değmemek için olabildiğince dikkat etmeye çalışıyordu. Ama oda küçük olduğundan ve yataktan başka oturacak bir yer olmadığından ayakta dikilecekti.
“Merhaba, ben Fırat. O da Melisa.” dedi adam, Alpay’a bakarak.
“Merhaba, memnun oldum.” diyerek karşılık verdi Alpay, isteksizce gülümseyerek.
“Burası iyiymiş, kimsenin aklına gelmez. Bir süre burada kalırsan iyi olur, ama bizi kesinlikle görmedin! Anlaştık mı?” dedi Fırat, Önder’e dönerek. Odan bir cevap alamayınca sordu. “Ne buldun?”
“Ben değil o buldu.” dedi Önder, başıyla Alpay’ı işaret ederek. “Meriç doktorun evine girmiş, orada bunları bulmuş. Bir de kanlı bir naylonla bir çift plastik eldiven var. Onları incelemeye vermeniz gerek.”
“Sorarlarsa ne diyeceğiz? Meriç doktorun evine hiç gitmedik.”
“Ne bileyim, uydurun bir şeyler. Kurbanların kanlarıyla karşılaştırılsın, belki bir şey çıkar.”
“Sen ciddi misin, Meriç doktordan mı şüpheleniyorsun?”
“Şunlara baksana, adamın evinden neler çıktı... Hem hatırlarsan eğer, son cinayet mahallinde o da vardı. Emin değilim ama sanırım o gün beni takip eden kişi de oydu. Ayrıca Alpay’ın evine girenin de olduğundan şüpheleniyorum.”
“Bu işler sadece şüpheyle ilerlemez dostum.” dedi adam, bıkkınlıkla.
“Manastırla ilgili eski belgeler evinden çıktı. Ayrıca bir sürü orijinal el yazmaları var. Kanlı naylon ve plastik eldiven var. Daha ne görmek istiyorsun, evinden bir ceset çıkmasını mı?” diye söylendi Önder, hararetli bir şekilde.
“Tamam, sen haklısın.” dedi Fırat, iki eklini kaldırarak. “Ne istiyorsun?”
Önder incelediği belgelerin içinden el yazması intihar mektubunu bulup ona uzattı.
“Bunun Türkçeye çevrilmesi gerek. Bunu da sadece Melisa yapabilir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...