6 Şubat 2025 Perşembe

Kendine Terapi (Bölüm 67)


Kendimi bu mektubu yazmaya mecbur hissettim. Çünkü ben öldükten sonra bunun bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğu anlaşılamayacak, belki herkes bunu araştırmak için vakit harcayacak ya da ölümümle hiçbir bağlantısı olmayan insanlar suçlanacak. Gerçi bundan pek korkmuyorum çünkü bununla ilgili suçlanacak hiçbir insan kalmadı. Hepsi bu hayata çok acı bir şekilde veda etti. Üstelik yıllardır burada yapayalnız yaşıyorum. Belki de kimsenin varlığımdan bile haberi yok. Bu benim tercihim değildi elbette, kendimi birdenbire bu durum içinde buldum. Yalnızca şeytan ve ben. İntihar etmem doğru değil, biliyorum. Şeytanı epey kızdıracağım ama başka seçeneğim kalmadı. Kendime birçok çıkar yol düşündüm ama hiçbirisi mantıklı gelmedi. Mantıklı olan tek yol benim ölümüm. Her zaman dinime ve Tanrım olan şeytana bağlı kaldım. Asla yolumdan sapmadım, asla yasak olan şeyleri yapmadım. Bu benim ilk hatam olacak. Ancak dinime bu denli bağlı olmam birilerine zarar verdi. Hem de büyük bir zarar. Burada yaşayan ve dinini özgürce yaşamak isteyen herkes benim yüzümden öldü. Tam atmış kişi. Onları ben öldürdüm, hepsini. Bunu kendi ellerimle yapmadım ama ölümlerine sebep oldum. Sonuçta bu da beni suçlu yapar. Hepsi benim attığım bir iftiradan dolayı öldüler. Aynı anda. İlk başta kendimi son derece özgür hissettim. Şeytana, ona ne kadar bağlı olduğumu kanıtladığım için özgür ve mutluydum. Sonuçta bunu onun için yapmıştım ve onun da dinine ve ona sadık olduğum için beni ödüllendireceğini düşünmüştüm. Uzunca bir süre bunun karşılığını bekledim. Ama büyük bir sıkıntı dışında hiçbir şeye sahip olamadım. Evet, hiçbir değişiklik göremeyince sinirlenmeye, sonra bunalmaya başladım. Geceleri sıkıntıdan ve kâbuslardan uyuyamıyorum. Çok korkunç şeyler görüyorum. Benim yüzümden ölen tüm o insanların diri diri yanan yüzlerini görüyorum. Acıdan avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istiyorlar, beni suçluyorlar, kendilerinin masum olduklarını söylüyorlar ama o ateş asla sönmüyor. Bu kâbuslardan çığlıklar içinde uyandığımda ise odamda, onların diri diri yanarken etrafa yaydıkları yanık et kokusunu duyuyorum. Sanki her gece her gündüz ve hatta her an bir insan yanıyormuş gibi o yanık kokusu tüm manastırı sarıyor. Hava kararmaya başladığı zaman hemen odama kapanıyorum. Çünkü bütün binayı dolaşarak, her yerin gaz lambalarını yakamam. Karanlıkta da dolaşamam. Bu yüzden akşam girdiğim odamdan yalnızca hava aydınlandığında çıkıyorum. Ama gündüz de değişen bir şey olmuyor. Korkularım devam ediyor. Nereye girsem, alevler içindeki bedenleri görüyorum. Çığlıkları kulaklarımda yankılanıyor. Burada resmen bu dünyadaki cehennemi yaşıyorum. Kimseden yardım isteyemiyorum çünkü burada yapayalnızım, manastırın etrafı ise bomboş, şehir merkezinin nerede olduğunu bile bilmiyorum. Dışarıdaki dünyada neler olduğunu bilmiyorum, buradan çıkarsam nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Benim buradan başka bir hayatım yok. Çünkü henüz üç aylıkken annem beni buranın kapısına bırakıp gitmiş. Şu an ise kırk iki yaşındayım ve buradan başka bir hayat bilmiyorum. Ama artık burada da yaşayamıyorum. Bunun nedenini çok düşündüm. Nerede yanlış yaptığımı çok düşündüm ve bu sorumun cevabını, asla inanmadığım incilin içinde buldum. O kadar çaresiz kaldım ki kendi dinime olan bağlılığımı bir kenara bırakarak, başka dinlerden medet umdum. Dersliğe gittim ve oradaki bir incili okudum. Yarısına gelmiştim ki aslında daha fazlasına ihtiyacım olmadığını anladım. Meğer şeytan beni kandırmış. Bana yalan söylemiş. Boş vaatlerde bulunarak, benim duygularımla oynamış. İncili en son ne zaman okuduğumu da hatırlamıyorum. Bu yüzden içinde yazan her şeyi unutmuşum. Derslerde ve ayinlerde dikkat çekmemek için hep okuyormuş gibi yapıyordum, ama bu yaptığım büyük bir hataymış. Şimdi daha iyi anlıyorum. Meğer yaşadığım sıkıntılar ve korkular, gördüğüm halüsinasyonlar ve kabuslar, vicdan azabı çekmemden kaynaklanıyormuş. Bunun çözümünü aradım ama yaptığımın hiçbir çözümü yok. Onca insanın ölümüne neden olmak beni sonsuz cehennemlik yapacak. Bundan kaçışım yok. Bu şekilde yaşamaya devam ederek daha fazla işkence görmektense, ölürüm ve cezamı bir an önce çekmeye başlarım daha iyi. Zaten kurtuluşum yok, en azından bu dünyadaki cezamdan kurtulurum ve belki acım hafifler. Bu yüzden onların ölümüne neden olduğum şekilde, yanarak öleceğim. Hem bunu yaparsam, belki bu dünyada hatamı anladığım ve kendi kendimi cezalandırdığım için Tanrı bana biraz olsun merhamet eder ve cezamı hafifletir, bilemiyorum. Şimdi gidiyorum. Bana merhamet dileyin.
Melisa okumayı tamamladığında herkes donup kalmıştı, hepsinin yüzünde dehşet verici bir ifade vardı. Odanın içi gerçek anlamda buz kesmişti. Ya da dinledikleri bu korkunç mektuptan dolayı onlar buz kesmişti. Hiç kimse kımıldamıyor, sabit gözlerle Melisa’ya bakıyordu.
“Bu kadar.” diyerek, onların dikkatini dağıtmaya çalıştı Melisa. Alpay gözlerini birkaç kırparak kendine gelmeye çalıştı. Daha önce böyle bir olay hiç duymamıştı. Bu onun kanını dondurdu çünkü biraz önce dinledikleri bir hikâye değildi, geçek hayatta yaşanmış bir olaydı. Onları asıl etkileyen de bu olmuştu. Önder rahat olduğunu hissettirmeye çalışıyordu ama onun da korktuğu her halinden belliydi. Şu an hiçbir şey hissetmeyen ve rahat olan kimse yoktu. İnsani duygulara sahip olan herkes bu yazanlardan etkilenirdi.
“Tamam.” diyerek, konuşmaya dahil oldu Önder. “Gazetedeki haberde, manastırda bu el yazısıyla uyumlu hiçbir belge bulunmadığı için karşılaştırma yapılmadığı yazıyordu. Ama bu dosyanın içindeki bazı el yazmaları, bu yazıya çok benziyor. Siz de bakın.”
Önder dosyanın içinden birkaç kâğıt çıkarıp Fırat’a uzattı. Melisa’da elinde tuttuğu kâğıttaki yazıyla diğer yazıları karşılaştırmak için Fırat’ın yanına yaklaştı. Alpay dosyadaki belgelerden herhangi bir el yazısına hâlâ bakmadığından o da meraklanmıştı. Hemen ayağa fırladı ve onlara yaklaşarak, Melisa’nın arkasından başını uzatıp kâğıtları görmeye çalıştı. İntihar mektubuyla dosyadan çıkan yazılar gerçekten birbirlerine çok benziyorlardı, ama bunların aynı elden çıktıklarının teyit edilmesi için bir uzman incelemesine ihtiyaç vardı. Sonuçta çok yetenekli biri taklit etmiş de olabilirdi. Önder’in dosyadan çıkardığı el yazmaları da yabancı bir dildeydi, bunu da ancak Melisa çevirirse ne yazdığını anlayabilirlerdi. Ama Alpay’ın dikkatini çeken bir detay vardı.
“Fark ettiniz mi bilmiyorum ama el yazmalarının kullanıldığı kâğıtlarla diğer belgelerin kağıtları birbirinden farklı.”
“Nasıl yani?” diye sordu Önder merakla. “Bunların hepsi fotokopi, bunu nasıl anladın?”
Alpay tekrar yatağın üzerinde bulunan ve Türkçe olarak yazılmış belgelerden birkaçını aldı. Bunlar da o dönem manastırda tutulan kayıtlardı, ama aynı manastırda aynı dönemde kullanılan kâğıtlar birbirinden çok farklıydı. Üstelik farklı olan kağıtlar yalnızca el yazmalarına ait olanlardı.
“Baksana, bunlar da o dönem manastırda kullanılmış el yazmalarının olduğu kâğıtlarda. Belki adam yalnız kalınca kâğıt değiştirmiş olabilir diyebilirdik, ama adam mektubunda dış dünyayla ilgili hiçbir şey bilmediğini, dışarı hiç çıkmadığını yazmış. Ayrıca manastır kayıtlarının tamamı tek tip kâğıt. Bu yazıları yazan kişiler her kim ise bu kağıtları nereden buldular?”
Önder onun söylediklerini ciddiye aldığını hissettirmemek için umursamaz bir tavırla bir eline manastır kayıtlarının bulunduğu kâğıdı, diğer eline de el yazmalarının bulunduğu kâğıdı aldı ve karşılaştırma yaptı. Her ne kadar birer fotokopi de olsa kağıtların çeşidi, renginden dolayı anlaşılıyordu. Önder bu detayı kendisinin değil de Alpay’ın bulduğuna sinirlenmişti anlaşılan. Ama yine de Alpay’a hak vermek zorunda kaldı, kâğıtlar gerçekten birbirinden farklıydı. Önder göz ucuyla Alpay’a bakarak, kağıtları Fırat’a uzattı.
“Bunları da incelemeye gönder, bakalım yazılar aynı elden mi çıkmış.” dedi aynı anda.
Fırat derin bir iç çekerek kâğıdı aldı ve evet anlamında başını salladı. Tüm bunlara nasıl ulaştıkları sorulduğunda verecek bir cevapları olmayacağından, endişeli ve isteksiz olduğu her halinden belliyi. Ama yine de Önder ne derse yapıyordu. Bu çok havalı bir şey olmalıydı. Önder etrafındakilere emirler yağdırıyor, onlar da tüm istediklerini yapıyorlardı. Ama yine de onun yerinde olmak istemezdi. Melisa diğer el yazmalarında ne yazdığını merak etmiş olacak ki Fırat’ın elindeki kâğıtlardan birini alıp göz gezdirdi. Yüz ifadesi ilk başta normaldi, sonra gözlerini kısarak aynı satırları tekrar okudu ve kaşlarını kaldırıp, gözlerini kocaman açtı. Önemli bir şey bulduğu anlaşılıyordu. Kadının dış görüntüsü son derece ciddiydi ve sert bir mizacı vardı. Bu yüzden Alpay onunla konuşmaya çekiniyordu ama onun bu şaşkın yüz ifadesini görünce, dayanamayıp sordu.
“Ne diyor?”
“İlginç bir şey buldum. Burada bir tapınaktan bahsediyor. Bu tapınağa kayıtlı olan yalnızca yirmi kişi var.” dedi Melisa ve manastırın kayıt listesini bulup, orada yazan isimlere göz gezdirdi. Sonra bir tapınağa ait olduğunu söylediği belgedeki isimlerle karşılaştırma yaptı. Bu belgeler onu o kadar etkilemiş, o kadar ilgisini çekmişti ki içeri ilk girdiğinde iğrenerek yüzünü buruşturduğu yatağın kenarına oturduğunu fark etmemişti. “İşte.” diyerek, konuşmaya devam etti. “Manastıra kayıtlı olan birkaç kişinin ismi bu listede de var.”
Önder hemen atıldı.
“Yani aynı kişiler hem manastıra hem de bu tapınağa mı kayıtlı?”
“Buradaki kayıtlara bakılırsa öyle görünüyor. Manastıra kayıtlı tam yirmi kişinin adı bu tapınağın kayıt listesinde de var.”
“Ne tapınağıymış bu, orada yazıyor mu?”
“Burada yazmıyor ama şu sembollere bakılırsa, büyük ihtimal satanistlere ait bir şeytan tapınağı olmalı. Bu pentagram, satanizmin sembolü. El yazmaları mektuptakine çok benziyor, o mektup gerçekten intihar eden kişiye aitse, bu tapınağın kurucusu da o olmalı. Mektupta şeytana tapınmaktan bahsediyordu, hatırladın mı?”
Fırat, araya girme gereği hissetti. Gözlerini kısarak, olayı doğru anlayıp anlamadığını teyit etmek için baştan sona anlattı.
“Şimdi bu adam bir tapınak kuruyor, manastıra kayıtlı yirmi tane sözde Hristiyanı burada topluyor ve gizlice satanizme inanıyorlar, şeytana tapıyorlar. Sonra nasıl oluyorsa manastırda, bu adamın bir iftirasıyla herkes ölüyor. O da hatasının farkına varıyor ve vicdan azabından intihar ediyor.”
“Öyle görünüyor.” dedi Melisa.
“O zaman manastırda kullanılanlardan farklı olan kâğıtlar bu tapınakta kullanılan özel kağıtlar demek oluyor.”
“Olabilir.”
“Buraya kadar her şey tamam. Peki bu adam nasıl bir iftira atmış da onca insanın ölümüne neden olmuş? Ayrıca nasıl ölmüş olabilirler? Hepsini bir kişinin öldürmesi gerek ama adam bunu yaptığını itiraf etmiyor, sadece kendisinin yüzünden öldüklerini söylüyor. Herkes aynı anda intihar falan mı etti yani?”
“Asıl soru Meriç doktorun ya da profesörün bu olaylarla bağlantısı ne? O hastaları kim neden katile dönüştürdü? Bunların cevaplarını bulmamız gerek.” dedi Önder.
“Baksana!” dedi Melisa, heyecanla Önder’e yaklaşarak. “Burada manastırda yaşayan herkesin yılbaşı gecesi öldüğü yazıyor. Ayrıca intihar eden rahip te yine yılbaşı gecesinde intihar etmiş. Gazete haberinde bu yazmıyordu ama rahip her şey not almış. Herkesin yıl başı gecesi öldüğünü yazmış. Olaydan yedi ay sonra da yıl başı gecesinde intihar edeceğini yazmış. Bunu daha önceden planmış. Belki mektubu da o zaman yazdı ve intihar için hazırlık yaptı.”
Herkes bu duydukları karşısında bir şaşkınlık daha yaşadı. Manastırda iki yıl başı gecesi yaşanan iki korkunç olay vardı, aynı manastırdan tedavi görerek taburcu olan insanlar, yine yıl başı gecesinde katliam yapıyordu. Şimdi bu olayların o dönemde yaşanan bu vahşetlerle bir bağlantısı olduğuna neredeyse emin olmuşlardı. Birileri o dönemde yaşanan bu olayların intikamını alıyordu. Ama kim ve neden? Bu olaylardan hangisinin intikamıydı? Toplu infazın mı yoksa intihar eden rahibin intikamı mı? O dönemde intihar vakasından başka hiçbir olay gazetelere yansımamış, halka sunulmamıştı. Ayrıca mektupta yazana göre, manastıra dışarıdan kimse girip çıkamıyordu. Toplu ölümden sonra rahip orada tamamen yalnız başına yaşadığından söz etmişti. Birileri bu ölümlerden haberdar olsaydı, mutlaka o rahibi kurtarmak için gelir ve ona sahip çıkardı. Medyaya yansıyan tek olay rahibin ölümüydü ama onun da hiçbir yakını ortaya çıkmamış, cenazesini hiç kimse sahiplenmemişti.
Alpay’ın aklına manastırdaki ormanlık alan geldi. Etrafı duvarlarla çevrilmiş ve manastırın arazisine katılmıştı. Belki zaten arazinin bir parçasıydı, belki de sonradan katılmıştı ama sonuçta aynı arazideydi. Buna rağmen güvenlik görevlileri Önder ile onu kovalarken o bölgeye girememişlerdi. Bunun sebebini hâlâ merak ediyordu. Daha sonra orada daha önce dikkatini çekmeyen ama son kaçışında fark ettiği tahta kapıyı hatırladı. Belgelerde yazanlara göre tapınağa kayıtlı olan kişilerin tamamı manastıra da kayıtlıydı. Rahipler manastırdan dışarı çıkamadıklarına göre, gizlice kaydoldukları ve şeytana tapındıkları tapınak, göz boyamak için sözde rahiplik yaptıkları binanın sınırları içinde olmalıydı. Üstelik gizlenmeliydi. Bu da ağaçların arasına gizlenmiş olan tahta kapının, oradaki gizli şeytan tapınağı olması ihtimalini güçlendiriyordu.
“Siz istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz, öyle değil mi? Araştırma ağınız geniş sonuçta.” dedi Alpay, Fırat ile Melisa’ya bakarak. İkisi de önce birbirlerine sonra Alpay’a baktılar ve evet anlamında başlarını salladılar. “O halde manastırın geçmişiyle ilgili bir şeyler bulabilirsiniz. Tabi orada olduğunu düşündüğümüz şeytan tapınağı ve intihar eden adamla ilgili de... Ayrıca bir de manastırın kurucusu olan kişi var, onu da araştırırsanız iyi olur.”
Fırat ile Melisa bir kez daha birbirlerine baktılar, sonra baktıkları kişi Önder oldu. Alpay onlara bu fikri vermişti ama onlar Önder’den bu konuyla ilgili onay bekliyorlardı. Önder de bir süre Alpay’a baktıktan sonra, başını evet anlamında sallayarak onlara onay verdi. Fırat yatağın üzerindeki tüm kâğıtları toplayıp kucağına yerleştirirken, Melisa da kanlı naylonun ve eldivenlerin bulunduğu poşeti aldı.
“Bir süre etrafta dolanma. Ayrıca telefonunu sakın kullanma, tamamen kapat. Bizimle konuşmak istersen telefon kulübelerinden ara.” diyerek, onu tembihledi Fırat. Sonra Melisa ile beraber çıkıp gittiler. Alpay belgelerin yarısından fazlasını inceleyememiş, hiçbir şey görmemişti. Bu yüzden meraktan içi içini yiyordu. Ama artık çok geçti, hepsi elinden alınmıştı. Alpay kendisini bir sürü tehlikeye atarak hiçbirinin ulaşamadığı belgelere ulaşıyor, ama onlar hiçbir emek harcamadan, parmaklarını bile kımıldatmadan tüm belgeleri elinden alıp istediklerini yapıyorlardı. Bu da onun sinirlerini bozuyordu. Biraz sonra Önder’de artık burada yapacak bir şey kalmadığını anlayınca, Alpay’ı dışarı çıkamaması için tembihleyerek oradan ayrıldı. Artık elinde vakit geçirecek hiçbir şey kalmamıştı. Tek yapabildiği yatakta uzanıp boş hayaller kurmaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...