Gidecek başka bir yer olmadığından evine dönmeye karar verdi. Alpay’ın yanında kalması daha güvenli olurdu ama aynı odada, aynı yatakta yatamazlardı. Başka boş oda da yoktu. Sanki semtin tüm zibidileri o pansiyona dadanmış gibi tüm odaları doldurmuşlardı. O pansiyonda her şey yaşanıyordu. Küçük çaplı uyuşturucu ticaretleri, fuhuş ve daha birçok suç işleniyordu ama Önder bunu bilmesine rağmen hiçbir şey yapmıyordu. Çünkü o tür yerler böyle durumlarda ona da lazım oluyordu. Evinin önüne gelip aracını binanın önüne park etti ve bir süre bekledi. Evinin etrafında ya da binanın içinde onu bekleyen birilerinin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Uzun bir süre beklemenin ardından herhangi bir hareketlilik olmadığını görünce aracından inip binaya doğru ilerledi ve içeri girip dairesine çıktı. Burası da sakindi. Kapıyı açıp içeri girdi. Koridorun ışığını açmak üzereyken bundan hemen vazgeçti. Sokak aydınlatmasından yararlanarak yatak odasına gitti. Burası binanın arka cephesi olduğundan herhangi bir aydınlatma yoktu, odası zifiri karanlıktı. Yalnızca bir alt sokaktaki binaların arka cephesinde bulunan odalarının pencerelerinden hafif bir ışık yayılıyordu o kadar. Ama bu da ona yeterli olmuyordu. Şu an burada olduğunu hiç kimsenin bilmemesi gerekiyordu, komşular da buna dahil. Belki de onu arayan ekipler tarafından tembihlenmişler ve Önder’i görür görmez, kendilerini aramalarını söylemişlerdi. Dikkatli adımlarla mutfağa giderek, el yordamıyla buz dolabının üzerindeki beyaz mumları buldu. Bunları elektriklerin gitme ihtimaline karşı bulunduruyordu ama şu an elektriği olduğu halde bunlara muhtaç kalmıştı. En azıdan yatmaya hazırlanana kadar işini görecek, sonra bütün gece rahat bir uyku çekecekti. Düşüncelerini durdurmayı başarıp uykuya dalabilirse tabi. Üç gündür ne duş alıyor ne de adam akıllı yemek yiyordu. Açlıktan midesi bulanıyor, başı dönüyor, kirden dolayı vücudu kaşınıyordu. Mumlardan birini yakıp, bardak dolabından bir çay tabağı buldu ve mumu tabağa koydu. Sonra mum ışığında buz dolabını açtı. Biraz yiyecek ya da en azından açlığını bastıracak bir şeyler aradı. Eve doğru dürüst uğramadığından ve ilgilenmediğinden dolabı neredeyse boştu ve olan yiyecekler de bozulmaya gelmişti. Ama sebzelikte bir bezelye konservesi buldu. Tabakların bulunduğu dolapta da bir paket noodle olduğunu hatırladı. Bunlar bu gecelik ona yeterdi. Karnını doyurup tekrar yatak odasına gitti ve mumu söndürüp kendisini yatağa bıraktı. Korktuğu gibi olmadı ve beyni günlerin yorgunluğunu almak istercesine, onu anında uykuya geçirdi. Ama bu kısa sürdü. Melda’nın mezarının kazıldığı ve iskeletinin etrafa dağıtıldığı bir kâbus, onu uykusundan uyandırdı. Gözlerini açar açmaz yattığı yerden doğrulup etrafa bakındı ama zifiri karanlıktan dolayı hiçbir şey göremedi. Nerede olduğunu hatırlaması uzun sürmedi. Kendi evinde, kendi yatağındaydı. Gördüğü kâbusun nedeninin, uzun zamandır yanına gitmediğinden dolayı karısının onu uyarması olduğunu düşündü. İlk fırsatta onun yanına gitmeliydi. Kendisini tekrar yatağa bıraktı, gözlerini kapattı ve sağa sola döndü ama bir türlü uyuyamadı. Bu şekilde sabahı zor etti. Gün aydınlandığında kapısı çaldı. Tedirgin bir şekilde yataktan çıkıp kapıya yöneldi. Muhtemelen evde olup olmadığını kontrol etmek için Orhan başkomiser gelmişti. Kim olduğunu anlamak için delikten baktığında, rahatlamış gibi derin bir iç çekti, gelen Fırat’tı. Muhtemelen Melisa da yanındaydı. Onu daha fazla bekletmemek için kapıyı açtı ve başını dışarı uzattı.
“Melisa nerede?” diye sordu, onu göremeyince.
“Sana da günaydın. O arabada, etrafı gözetliyor.” dedi Fırat ve hızla içeri girip kapıyı kapattı. Elinde bazı belgeler vardı, muhtemelen dün incelemeleri için onlara verdiği belgelerdi. Fırat’ın yüz ifadesinden sıkıntılı ve heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Hızlı adımlarla salona geçti ve bir koltuğa oturup, ona bakmadan konuşmasını sürdürdü.
“Sana eve gelmemeni söylemiştim. Neden laftan anlamıyorsun, her yerde seni arıyorlar.”
“Burada olduğumu nasıl bildin?”
“Çünkü Alpay’ın yanına gittik ama orada yoktun, gidecek başka bir yerin de olmadığına göre...”
Önder’i azarlamasını tamamladıktan sonra elindeki dosyayı açtı. Dosyada el yazması bir belgeyi gösterdi. Bu tapınak kayıtlarıydı.
“Burada yazan bütün isimleri tek tek araştırdık. Bütün gece bunlarla uğraştık. Bu isimlerin tamamının hakkında kayıp ihbarları var. Hepsi küçük yaşlarda ortadan kaybolmuş. Satanist gruplar ya da organ mafyaları tarafından kaçırıldıkları tahmin ediliyormuş. Ayrıca mektupta bahsedilen tapınağın kurucusunun kim olduğunu da öğrendik. Çeşmede kendisini yakarak intihar eden şahıs.”
Fırat, Önder’in şaşkın yüz ifadesini görmek için ona kaçamak bir bakış attıktan sonra devam etti.
“Listede o kişinin ismi yok. Yani tapınağı kurup üyelerini kendisi topluyormuş. Kendisini lider olarak gördüğünden, listedeki üyelerin içine kendi adını yazmamış.”
“Peki konu ne? Onca insan neden ölmüş, adam neden intihar etmiş?” diye sordu Önder, donuk sesle. Hem yataktan yeni kalkmanın hantallığı hem uykusuzluk ve yorgunluk onun tüm enerjisini sömürmüştü.
“Olay şöyle.” diyerek, açıklama yapmaya devam etti Fırat. “O dönemde bazı bölgelerde ateistleri, deistleri ve satanistleri sorgusuz sualsiz idam ediyorlarmış. Bu yüzden o dinlere mensup olan insanlar dinlerini olabildiğince gizli yaşıyorlar, yakalananlar ise direk idam ediliyormuş. Hem de diri diri yakılarak.”
Önder dehşetle ona bakakaldı.
“O dönemin idam yöntemi bu muymuş?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Hayır ama bu dini bir suç olduğu için bu şekilde idam edilmişler. Bu tüm suçlardan daha büyük bir suç olarak kabul ediliyormuş. Bundan dolayı da satanist olan bazı kişiler, kendilerini gizlemek için farklı bir yol seçmişler. Bu asla dikkat çekmeyecek bir yol. İntihar eden, yani tapınağın kurucusu olan kişi manastırdan birini kendi himayesine almayı başarıyor. Onun zayıflığından yararlanarak kendi yoluna sokuyor. Sonra o kişiye bir görev veriyor. Görevi şu... Dışarı çıkıp satanistleri, dinlerini gizli ama özgür bir şekilde yaşamaları için manastıra getirerek onun himayesine sokmak. Haklarında kayıp ihbarları bulunan kişiler aslında kayıp değiller ve kaçırılmamışlar. Hepsi de kendi hür iradeleriyle manastıra gitmişler. Sonra da o adamın himayesinde, daha doğrusu emri altında orada yaşamaya başlamışlar. Fotoğraflarda yüzü kapalı olan kişi de onun ta kendisi. Toplu fotoğraflarda zorunlu olarak bulunuyor ama yüzünü her zaman gizliyor. Çünkü kendisini bir lider olarak görüyor ve manastırın dışında hiç kimse tarafından tanınmak istemiyor. Bir gün yaptıkları ortaya çıkarsa, kimse onu tanıyamasın ya da arkasında bir iz kalmasın diye. Gerçekten de adamın yüzünün net olarak göründüğü hiçbir fotoğraf yok. Tabi elimizde olanlar dışındakileri bilemeyiz. Orada gizli bir tapınak inşa ediyor ve tüm satanistler, bu tapınakta ayinlerini gizlice yapıyorlar. Buraya kadar yıllarca her şey gayet güzel gidiyor.”
“Sonra ne olmuş da bu olaylar yaşanmış? Madem her şey yolunda...” Önder oturduğu yerde kollarını bağlamış, hiç araya girmeden dikkatini Fırat’a vermiş anlattıklarını dinliyordu.
“Olan şu. Başrahip, emekli olmasına az bir zaman kala kendisinden sonra göreve devam etmesi için en çok ilgi gösterdiği rahiplerden birini seçiyor. Ama bu rahip henüz yedi yıldır orada ve çok genç. Adam bunu kabullenmiyor, kendisi bebekliğinden beri orada ve yaşça olgun olduğundan dolayı, henüz birkaç yıllık bir yeni yetmenin bu göreve nail olmasını istemiyor. İlk önce başrahibi ikna etmeye çalışıyor ama başaramıyor. O da başrahipten ve diğer rahiplerden intikam almak için bir tuzak kuruyor. Başrahibi ihbar ederek, manastırı gizli bir şeytan tapınağı olarak kullandığını ve tüm satanistleri manastıra topladığını söylüyor. Sonra yetkililer, yanlarında askerlerle ve cellatlarla beraber manastıra geliyor ve hiçbir sorgulama, inceleme ve araştırma yapmadan herkesi idam ediyorlar. Manastırın bahçesinde büyük bir çukur açarak, başrahip dahil herkesi elleri ve gözleri bağlı bir şekilde o çukura atıp, diri diri yakarak idam ediyorlar. Tabi gerçek satanistleri de. Ama bir kişi hariç. O da şeytan tapınağını kuran kişi. İhbarı yapan o olduğu için onun satanistlerden olmadığını ve dinlerine hizmet ettiğini düşünüyorlar. Bu yüzden o hariç herkesi öldürüyorlar. Aslında amacı yalnızca Hristiyanları ortadan kaldırmak ve manastırı kocaman bir şeytan kilisesi yaparak, satanistlerle beraber yaşamak. Ama hiçbir şey planladığı gibi gitmiyor. Onu serbest bırakıyorlar, o da manastırda tek başına yaşamaya devam ediyor. İlk başta çok mutlu. Tabi diğer din kardeşleri için üzülüyor, sonuçta onlar da Hristiyanlarla beraber öldüler. Sonrasını da intihar mektubunda yazanlardan biliyoruz zaten.”
Fırat konuşmasını tamamladığında, elindeki dosyayı bir kenara bıraktı. Tüm bunları dosyaya bakarak anlatmıştı ama sadece göz gezdirmişti. Gelmeden önce dersine çalışmış olmalıydı. Önder duyduklarını sindirmeye, algılamaya çalışıyordu. Defalarca gittiği bir mekânın bu kadar korkunç bir tarihe sahip olması, aklının ucundan bile geçmezdi. O binaya her zaman gayet rahat bir şekilde girip çıkmıştı.
Şimdi ise oraya girmeden önce birkaç kare düşünmesi gerekecekti. Şeytan tapınağı, satanist ayinleri, yakılarak öldürülen onlarca insan ve bir intihar vakası... Bunları düşündükçe bile tüyleri ürperiyor, içi titriyordu. Üstelik defalarca yürüdüğü o bahçenin zeminde kocamam bir toplu mezar olduğunu öğrenmek, onu daha da dehşete düşürüyordu.
“Bunları nasıl öğrendin?” diye sordu Önder, merakla.
“Hepsi o adamın günlük defterinde yazıyor. Melisa sabaha kadar defterde yazanları çevirdi. Ama sana söylemek istediğim bir şey daha var.”
“Nedir?” diye sordu Önder. Fırat’ın bundan sonra anlatacağı her kelime çok önemliydi.
Fırat dosyanın içinden bir belge çıkarıp Önder’e uzattı. Bu bir bilgisayar çıktısıydı ve yazıları Türkçeydi. Ama karmaşık bir kâğıttı, Önder biraz önce dinlediklerinden dolayı kafasını hâlâ toplayamadığından, burada yazanları kendisine tercüme etmesini istedi.
Fırat ta onun istediğini yaparak açıklamaya başladı.
“Bu manastırın kurucusu olan başrahibin kimlik bilgileri. Avustralyalı bir din adamı. Eğitimini bitirdikten kısa bir süre sonra Türkiye’ye gelmiş ve bir süre çeşitli kiliselerde görev yapmış. Daha sonra manastırı kurup, orada görevini yapmaya devam etmiş. Soy ağacını araştırdığımda ilginç bir şey buldum. Dinle, buna çok şaşıracaksın. Darcy Fleming, başrahibin torunu.”
Önder anlamamış gözlerle ona baktı. Fırat ondan bir tepki bekledi ama beklediği tepkiyi alamayınca, konuşmasını sürdürdü.
“Türkiye’ye gelmeden bir süre önce soy adı değişikliği yapmış. Bunu yapmasının nedenini bilmiyorum ama benim tahminime göre, manastırı hastane olarak kullanmak için gereken izinleri almaya çalışırken, manastırın kurucusuyla arasında bir akrabalık bağı olduğu ortaya çıkarsa sorun yaşayacağını düşünmüş olabilir. Bana kalırsa soy adını bu yüzden değiştirdi. Ayrıca o dönem gazetelerde bu olay haber olarak yayınlanmamış ama bununla ilgili illa ki bir yerlerde kayıtlı bir bilgi vardır. Manastırdan kimse sağ çıkamamış. Tabi görevliler, askerler ve cellatlar dışında. Onların bir şekilde, bir yerlerde kayıt tuttuklarını düşünüyorum. Bir şey daha var. İntihar eden adamla ilgili araştırma yaparken bir şey buldum. Gazetede bulunan fotoğraf, gazetenin kendi sitesi dışında bir sitede daha paylaşılmış. Tek bir site. Üstelik yaklaşık yirmi yıl önce açılmış bir site. Siteye girdiğimde o adamın cesedinin bir sürü sansürsüz fotoğrafını gördüm. Fotoğraflar aynı çünkü adamın cesedinden başka hiçbir fotoğrafı yok, ama altlarına yazılan metinler farklı. Okuduklarıma göre site sahibi her kim ise o adam karşı aşırı bir hayranlık duyuyor. Hatta saplantılı. Düşünsene, cesedinden başka bir şeyini görmediği bir adama hayran olan bir zır deli. Onunla ilgili makaleler ve denemeler yazmış. Tüm yazılarında onu övüyor, ona karşı sevgisini ve bağlılığını anlatıyor. Ona saygısını göstermeye çalışıyor. Hakkında çok daha fazla şey biliyor anlaşılan.”
Önder’in kafası allak bullak olmuştu. Tüm bu duyduklarını yerine oturtmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu. Çünkü bunlar akla mantığa sığmayan ilginç şeylerdi. Bunlardan ne çıkaracağını bilmiyordu. Yine sesli bir şekilde düşündü ve Fırat’ın onu onaylamasını bekledi.
“Profesör, dedesinin hatırasını yaşatmak için manastıra yerleşti ve onun ruhu için insanlara yardım etmeye çalıştı. Dedesinin ölümüne neden olan kaçıklar gibi insanların akıl sağlıklarını düzelterek, zararsız ve topluma faydalı insanlar olmalarını sağladı. İntihar eden adamın hayranı olan kişi ise onun hakkında yazılar yazarak, onun anısını yaşatmaya çalışıyor. Sonuç olarak herkes sevdiği insanın ruhu için önemli bir şeyler yapmaya çalışıyor, doğru mu anladım.”
“Bir bakıma evet, sayılır.”
“Peki cinayetler bunun neresinde? Profesörün iyileştirip sokağa saldığı o insanları katile dönüştüren kim?”
“Bana kalırsa satanist olan adam hakkında yazılar yazan kişi, bir şekilde profesörden intikam alıyor ya da bir çeşit güç gösterisi yapıyor. Ne kadar öldürseniz de çoğalacağız gibi bir şey. Ama katil olan hastalarla ilgili aklıma gelen tek teori bana çok saçma geliyor. Bence bu önemsiz.”
“Neymiş o teori?”
“Onları kaçıran kişiyle o yazıları yazan kişinin aynı kişi olduğu. Bu çok saçma biliyorum, ama aklıma başka hiçbir ihtimal gelmiyor.”
“Bence kulağa mantıklı geliyor. Yine de araştırmak lazım.”
Fırat gözlerini devirerek ona baktı.
“Bence yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, bırak bunu da Orhan başkomiserle ekibi halletsin. Bir süre ayak altında dolanma.”
“Saçmalama!” dedi Önder, aniden ayağa kalkarak. “Bu işi gerçekten onlara bırakacağımı mı sanıyorsun? Buraya kadar gelmişim, çok az kaldı.”
Önder odanın içinde volta atarken, Fırat’ta gözleriyle onu takip ediyordu.
“Ne yapacaksın ki? Onu nasıl bulacaksın, bunu yapman çok zor.”
“Evet ama imkânsız değil. Aklımda bir şey var.” dedi Önder, salonun içinde volta atmaya devam ederken.
Aklına yalnızca iki olasılık geliyordu. Bu kişi her kim ise ya profesöre fiziken çok yakın ya da tüm insanlıktan uzak ve izole biri olmalıydı. Profesörü, onun hastalarını kaçıracak kadar iyi tanıdığına göre ona çok ama çok yakın biri olmalıydı. Meriç doktor. Profesörün lafından bir adım dışarı çıkmıyor, o ne söylerse yapıyor, böylece onun güvenini kazanarak ona herkesten daha yakın durabiliyor ve istediği tüm bilgilere erişebiliyordu. Aksi hâlde Profesörün dedelerinden birine ait olan o tarihi belgelere ulaması imkânsızdı. Ve diğer birçok özel belgeye. Alpay da çalıp çırparak istediği tüm belgelere sahip olmuştu, ama onlar Meriç’in elindekiler kadar detaylı ve değeli değildi. Şimdi aklına gelen bir şeyi sordu.
“Meriç’in günlük defterlerini okudunuz mu, ne yazıyor?”
“Onlara henüz sıra gelmedi, sabaha kadar nelerle uğraştık haberin var mı?” diye geveledi Fırat, bıkkınlıkla.
“Defterler nerede?”
“Benim evimde, güvendeler merak etme.”
“Benim biraz işlerim var, sen de Melisa’yı daha fazla bekletme.” diyerek, onu evden bir an önce göndermeye çalıştı Önder, ama Fırat onun amacını çoktan anlamıştı.
“Bence bunu yapma, seni uyarıyorum.”
Önder iki elini göğüs hizasında kaldırarak, sakince karşılık verdi.
“Kötü bir şey yapmayacağım, sadece Alpay’ın yanına gideceğim o kadar.”
“Sana hiç güvenmiyorum ama şimdi gidiyorum. Ayrıca bir süre başka bir yerde kal, buraya gelme. Yakalanabilirsin, tabi biz de...”
Fırat onu bir babanın çocuğunu tembihlediği gibi tembihledikten sonra evden çıkıp gitti. Önder de burnunun dikine gidip kendi bildiğini okumak için odasına geçip hazırlandı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder