10 Şubat 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 69)


Manastıra yaklaşınca aracını durdurup, bir süre binayı seyretti. Bina gecenin zifiri karanlığına gömülmüş, ay ışığında güçlükle fark ediliyordu. Binadaki tek bir pencereden bile ışık sızmıyordu. Komple sessizliğe bürünmüştü ve hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Araçtan inip ağır adımlarla bahçe kapısına yaklaştı. Kapı sensörlü kapılar gibi kendiliğinden açıldı. Bunu güvenlik görevlisinin yaptığını düşündü. Güvenlik kulübesine yaklaşıp camdan içeri baktığında, kulübenin boş olduğunu fark etti. Belki de binadaki diğer her şey gibi bu kapı da profesörün gizli sistemlerinden birine bağlıydı ve onun geldiğini görünce, kapıyı o açmıştı. Bahçede uzun bir yürüyüşün ardından nihayet binanın girişine vardı. Merdivenleri tırmanırken, binanın giriş kapısının aralık olduğunu fark etti. Normalde kapalı olması gerekirdi. Birleri onu karşılamak için açtıysa da tamamen açık olması gerekirdi, ama sadece yarı aralık duruyordu. İçerisi, dışarıdan da görüldüğü gibi karanlıktı. Fenerinden yararlanmak için ceplerini kurcalayarak telefonunu aradı ama telefonu üzerinde değildi, muhtemelen aracında unutmuştu. Tekrar aracına gidip gelmek ona zaman kaybettireceğinden, bunu yapmak yerine girişi hayalinde canlandırarak içeri girdi. Dümdüz karşıya yürürse, danışma masasıyla karşılaşacaktı ve masanın üzerinde bulunan butona basarsa, masanın üzerindeki tavan lambası yanacaktı. Masayı bulduktan sonra el yordamıyla masanın üzerindeki butonu da buldu. Butona bastığında lamba yandı ve cılız ışığı etrafı aydınlattı. Başını çevirip etrafa göz gezdirdiğinde, şaşkınlıktan ağzı çık kaldı. Her yerde dağıtılmış dosyalar ve parçalanmış kâğıtlar, içleri boşaltılmış ilaç kutuları ve ezilmiş haplar vardı. Ayrıca zeminde kahve rengine dönmüş, kurumuş kan vardı. Sanki birileri öldürülmüş ve cesetler bir yerlere sürüklenmiş gibi her yere yayılmışlardı. Üstelik her yerdeydiler. Her yerde kan vardı. Duvarlar bile boydan boya kanlı el izleriyle kaplıydı. Alpay dehşet içinde etrafa bakınırken, tavandan sarkan ve danışma masasını kaplayan örümcek ağlarını fark etti. Üstelik zemindeki tüm kâğıtların ve kan lekelerinin üzerini kaplayan kalın bir toz tabakası vardı. Hızlı adımlarla profesörün odasının bulunduğu koridora yöneldi. Koridorun zifiri karanlık olmasına aldırmadan, profesörün odasına kadar yürüdü. Kapıyı açıp içeri girdi ve el yordamıyla kapının yanındaki ışığı açıp, odaya göz gezdirdi ama inceleyecek pek bir şey yoktu. Her yeri yırtıklarla ve farelerin kemirerek yaptıkları anlaşılan deliklerle dolu bir dönen sandalye, yine parçalanmış ve içeri boşaltılmış iki tane deri koltuk ve yıllara meydan okurcasına dimdik ayakta duran, sağlam bir çalışma masası, hepsi bu. Bu eşyalar da kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Tavanı ve eşyaları kaplayan örümcek ağları burada da onu karşıladı. Zeminde yine etrafa dağılmış bir sürü kâğıt ve kitaplar vardı. Alpay neler olduğunu anlamaya çalışıyor, ama aklına hiçbir seçenek gelmiyordu. Buraya gelmeyeli sadece birkaç gün olmuştu, hastane taşınmış olsa bunu mutlaka öğrenirdi. Öğrenmese bile bina sadece birkaç günde asla bu hâle gelemezdi. Sadece birkaç gün. Işığı açık bırakarak odadan ayrıldı ve hastaların odalarının bulunduğu üst kata çıktı. Katlar zifiri karanlıktı ama onun çıktığı her katın ışıkları kendiliğinden açılıyordu. Burada da manzara aynıydı, bir üst kat ve bir üst kat daha. Sonra diğer katları incelemeden, hücrelerin bulunduğu beşinci kata çıktı. Buranın ışığı da yandığında, tüm hücre kapılarının açık olduğunu fark etti. Ayrıca bu katta çok ağır, iğrenç, tarif edilemez bir koku vardı. Yüzünü buruşturarak ağzını ve burnunu eliyle kapattı ve sol tarafa yönelip, koridor boyunca yürüdü. Koridorda ilerledikçe koku daha da artıyordu. Tüm hücrelerin içi boştu, hiç kimse ya da hiçbir şey yoktu. Reya’nın hücresinin bulunduğu kapıya geldiğinde durdu. Buranın kapısı da açıktı ama hücrenin içinde ne olduğunu görecek kadar yaklaşmamıştı. İçeride ne olduğunu bilmiyordu ama koridordaki kokunun kaynağının bu bölüm olduğunu anlamıştı. O iğrenç, mide bulandırıcı koku buradan geliyordu. Hem de buram buram. Alpay kusmamak için kendisini güçlükle tutuyordu. Birkaç kere öğürdü ama sonra kendisini zapt etti. Bölmeye iyice yaklaşıp içeriye baktı. Gördükleri onu tam anlamıyla dehşete düşürdü. Şu an bir kâbusun içinde olmayı istedi. Belki de gerçekten bir kâbusun içindeydi, gözlerini sıkı sıkı kapatıp bir süre o şekilde bekledi. Ama kokuyu hâlâ alabiliyordu ve hâlâ üşüyordu. Ayrıca gözlerinden yaşlar akmaya başlamış, bulantısı daha da artmıştı. Bölmenin içinde duvara yaslanmış, hareketsiz bir hâlde yatan biri vardı. Üzerinde yalnızca iç çamaşırları vardı. Bu çıplak bedenin kime ait olduğunu anlayamasa da bir kadın olduğu belliydi. Ayrıca bir ceset olduğu da. Kısmen çürümüştü ama hâlâ bir iskelete dönüşmemişti. Koridordan yansıyan ışıkta, cesedin bir yerlerinde hâlâ etler kaldığını görebiliyordu. Yer yer kararmış, yer yer morarmış, hâlâ çürümeye devam eden bir kadın cesedi. Üstelik ağzının, burnunun, kulaklarının, gözlerinin içinde ve diğer her yerinde dolanıp duran beyaz kurtları görebiliyordu. Kutlar sanki uzun zamandır bu ziyafeti bekliyormuşçasına cesede hücum etmiş, yiyip bitiriyorlardı. Cesedin hemen yanında bulunan oyuncak peluş bebeği ve rengi anlaşılamayan bez parçasını gördüğünde, dazla düşünmesine gerek kalmadı. Bu Reya idi. Ölmüştü. Cesedi soyulup, bu koca binada bir başına bırakılmıştı. Bir mezarı bile olmamıştı. Onu kurtaramamıştı. Onu göz göre göre ölüme terk etmişti. Bunu anlayınca kendisini daha fazla zapt edemedi. Arkasını dönüp eğildi ve kustu. Kustukça daha çok midesi bulandı ve daha çok kustu. Kusmuklar midesinden ağzına hücum ediyor ve ağzından fışkırarak çıkıyordu. Kusmak insanı rahatlatırdı ama onu rahatlatmamıştı. Kusmaktan dolayı artık nefes alamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlaması da buna eklenince boğulacak gibi oluyordu. Hatta o kadar çok kusmuştu ki bir ara yemek borusu patlayacak, midesi de kusmuklarla beraber ağzından fırlayacak gibi hissetmişti. Nihayet midesi boşalıp kusması durduğunda, doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Bu kez de gözleri karardı ve dengesini kaybetti. Hızla karşıdaki duvara atıldı ve düşmemek için duvara dayandı. Teselli bulmak için bir sevdiğine sarılır gibi duvara sımsıkı sarılmaya çalışıyordu, ama duvardan bir karşılık alamıyordu. Kusmukları ağzının kenarından akarak boğazına süzülüyor, oradan da kıyafetini ıslatıyordu. Aynı anda hıçkırıklarla ağlıyor, duvarı yumrukluyor, bağıra bağıra söyleniyordu. Bu onun hatasıydı, bu onun suçuydu, bunu biliyordu ve bu vicdan azabına dayanamıyordu. Aniden bir ses duydu. Yankılı, boğuk bir ses. Başını kaldırıp sırtını ve ellerini duvara dayadı, başını hızlı hızlı çevirip etrafa bakındı. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu ama ses yine aniden kesilmişti. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, korkudan ve boş binanın dondurucu soğuğundan tir tir titriyordu. Ses tekrar duyuldu. Bu kez yaslandığı duvardan ayrılıp, kendi etrafında bir tur attı. Kalın bir erkek sesiydi ama nereden geldiğini hâlâ anlayamamıştı. ‘Buraya gel...’ dedi ses. Bu kez bilinçsizce Reya’nın cesedinin bulunduğu hücreye döndü. İmkânsız bir şey gerçekleşmişti. Üzeri kurtçuklarla kaplı ve kısa bir süre sonra iskelete dönüşecek olan ceset, yattığı yerde elektrik akımına kapılmış gibi kesik kesik hareket ediyor, başı ağır ağır sağa sola dönüyordu. Kolları ve bacakları sanki onu oradan kaldırmak istercesine tuhaf hareketler yapıyor, sonra tekrar yere düşüyor ve hareketsiz kalıyordu. Gözlerini yiyen beyaz kurtçukların girip çıktığı göz kapakları açılıp kapanıyordu. Kutlarla dolu ve etten eser kalmamış, parçalanmış dudakları açılıp kapanıyordu. Bundan dolayı da biraz önce konuşanın o olduğunu anladı. Boğuk sesin nedeni de ağzını dolduran ve konuşmasını engelleyen kurtlardı. ‘Beni burada bıraktılar.’ derken ağzından kurtlar dökülüyor, tutunmayı başaran kurtlar ise ağzının etrafında sollanıyordu. Alpay bir kez daha kusmak istedi ama artık midesi boşalmıştı. Sadece boş boş öğürmekle yetindi, bu da boğazına dayanılmaz bir acı veriyordu. ‘Yıllardır kimse gelip beni almadı. Yıllardır burada tek başımayım.’ Alpay’ın bu kez dudakları titremeye başladı. Konuşmak istiyordu ama dili sanki yerinden alınmış gibiydi. Tek kelime bile edemiyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Elini boğazına götürerek, derin derin nefes almaya çalıştı ama boşuna... Ağzı hâlâ açıktı ve hâlâ konuşmak için çabalıyordu ama boş inlemelerden başka bir ses çıkaramıyordu. Reya’nın cesedi hâlâ olduğu yerde titreyerek hareket ediyor, erkek gibi kalın ve boğuk bir sesle konuşuyordu. Bir yandan da ağzında dolanıp duran kurtçukları çiğnemeye başladı. Alpay boğazını tutarak olduğu yerde dizlerinin üzerine çökmüş, fal taşı gibi açılmış gözleriyle ona bakıyordu. Hâlâ nefes almaya çalışıyordu. Biraz sonra ellerinde bir ıslaklık hissetti. Bunun göz yaşları veya kusmukları olduğunu düşünerek ellerine baktı, ama düşündüklerinin hiçbiri değildi, bu kandı. Bunun nereden geldiğini anlamak için elleriyle yüzünü yokladı ama yüzünde hiçbir değişiklik fark etmedi. Sonunda konuşamamasının sebebini anlamış olacak ki bir eklini ağzına sokup dilini kontrol etti, kanların kaynağını bulmuştu Dili yerinde yoktu. Hiçbir acı hissetmiyordu ama sanki görünmez bir el, dilini yerinden koparıp almıştı. Dehşet içinde donup kaldı, artık hiçbir şeye tepki vermiyor, hareket etmiyor, bağırıp konuşmaya çalışmıyordu. Gözlerini kırpmadan, suratında gezinen kurtları azının içine toplayıp yemeye devam eden Reya’yı seyrediyordu. Alpay hareket etmeden o şekilde beklerken, bir el onu bu kâbustan uyandırmak istercesine omzundan tutup sarstı. Ama Alpay olduğu yerde taş kesilip kalmıştı. Bu kâbustan uyanması o kadar kolay olmayacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...