14 Şubat 2025 Cuma

Kendine Terapi (Bölüm 73)


Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. Hâlâ vücudunda dayanılmaz ağrılar vardı ve şiddetli bir soğuk algınlığı geriyordu. Ama en azından yaralı değildi ve geç de olsa iyileşecekti. Uyanıp kendine geldiğinde bir memur onun yazılı ifadesini almış ve imzalatmıştı, tabi bu ifade işlemi yaklaşık üç saat sürmüştü. Meriç’in ona o korkunç binadaki buz gibi odanın içinde anlattıklarını kendinden geçene kadar dinlemiş ve duyduklarını unutmamak için ilk ifadesinde onları anlatmıştı. Taburcu olduktan sonra da savcıya ifade verecekti ve bu ifade belki de memura verdiğinden daha uzun uzun sürecekti. Ona ve diğer tüm insanlara bu işkenceleri yapanların en ağır şekilde cezalandırılmaları için elinden geleni yapacaktı. Odasına gelen hemşire, onun bir haftadır burada olduğunu söylemişti. Alpay neler olduğunu öğrenmek için haberleri seyretmek istediğini söylediğinde, hemşire ona yatağının karşısında bulunan televizyondan bir haber kanalı açıp, dinlenmesi için onu yalnız bırakmıştı. Başına neler geldiğini herke biliyor olmalıydı ki tüm hemşireler, özellikle doktorlar ona ekstra fazla ilgi gösteriyor, fazla nazik davranmaya çalışıyorlardı. Sonuçta tüm bu işkenceleri ona yapanalar doktorlardı. Kendisi de doktor olduğundan hem bir meslektaş olarak hem de doktorlara karşı bir travma yaşadığından dolayı, herkes dikkatli olmaya çalışıyordu. Haberlerde Alpay’ın kurtulduğu binaya baskın düzenlendiği ve içeride korkunç şeylerle karşılaşıldığı, ayrıca birçok ceset bulunduğu anlatılıyordu. Ayrıca manastıra da operasyon düzenlenmiş, profesör son anında bile bir katliama daha imza atmıştı. Kendisini, Manastırın sınırları içerisindeki ormanlık alanda bulunan gizli tapınakta, orada işkence görmüş olan diğer insanlarla beraber diri diri yakmıştı. Tapınakta Sakat kalan veya can çekişen insanlar, başsız bebekler ve yetişkin cesetler bulunmuştu. Tabi canlı olanların birçoğu profesörü ile beraber yanarak ölmüştü, ama başka bir bölümde bulunan ve hâlâ canlı olan birkaç kişi kurtarılmıştı. Binadaki tüm hastalar çevredeki diğer hastanelere sevk edilirken, Meriç’te diğer binada cansız bedeni bulunmuştu. Oradaki zombiler tarafından işkence edilerek anlı canlı parçalanmıştı. Tıpkı onun yüzünden ölen diğer masum insanlar gibi parçalanmıştı. Onunla beraber doktor olduğu anlaşılan başka birinin daha cesedine ulaşılmış ve onun da bir polis kurşunuyla öldüğü anlaşılmıştı. Ayrıca binada işkence gören insanlardan da yine polis kurşunuyla ölenler vardı. Meriç’i öldüren ve hâlâ hayatta olan diğer insanlar ise yakalanmış, duruşma gününe kadar özel bir bölümde tutuluyorlardı. Ayrıca geniş çapı bir soruşturma başlatılmış, manastırın ve fabrika binasının bahçelerinin kazılması için talimat verilmiş, toplu mezar ihtimaline karşı daha detaylı inceleme yapılmasına karar verilmişti. Önder başkomiser de çeşitli suçlardan dolayı görevden ihraç edilmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştı. Ancak başka bir ekip tarafından yürütülen ve yarım bırakılan bir davayı çözüme kavuşturduğundan dolayı, yurt dışına çıkma yasağı konularak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Diğer arkadaşlarının adı ise hiç geçmiyordu. Muhtemelen Önder onları korumak için hiçbirinin adını vermemişti. Ama binada onu kurtarmak için geldiklerinde orada vurdukları kişilerin vücutlarından çıkarılan mermiler incelendiğinde, onların da olaya dahil oldukları anlaşılacaktı. Sonuç olarak bu işlerde asıl suçlular asla yargılanamadan geberip gitmişlerdi. Haberlere daldığından açılan kapıyı duymamıştı. Güçlükle başını çevirdiğinde şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Rüya görüp görmediğini anlamak için gözlerini kapatıp açtı ama hayır, rüya görmüyordu. Reya kapıda duruyordu. Kucağında, bir an olsun yanından ayırmadığı peluş bebeği vardı. Tek eliyle bebeğini tutarken, diğer elini ise arkasında saklıyordu. Alpay yattığı yerde doğrulmaya çalışırken, Reya tatlı bir şekilde gülümseyerek içeri girip yavaş bir şekilde kapıyı kapattı. Alpay da gülümseyerek ona bakıyor, sabırsızlıkla yanına gelmesini bekliyordu. Yaşadığı onca şeye rağmen gayet sağlıklı ve iyi görünüyordu.
“Reya şükürler olsun, iyisin... Senin için çok korkmuştum.”
“Evet, senin sayende.” dedi Reya çekingen, bir o kadar da yumuşak bir sesle. “Sen de iyi görünüyorsun, umarım iyileşirsin.”
“Teşekkür ederim.” Alpay, Reya’nın arkasında tuttuğu koluna bakarak sordu. “Orada ne saklıyorsun, bana bir şey mi getirdin yoksa?” diye sordu heyecanla.
“Evet, sana bir hediye getirdim.” dedi Reya ve arkasında sakladığı elini çıkarıp ona doğru uzattı. Elinde bir fotoğraf vardı. Reya fotoğrafı ona uzatırken, aynı anda heyecanla söylendi. “Onu buldum Alpay bey, senin sayende...”
Alpay fotoğrafa baktığında donup kaldı, yüzündeki gülümseme aniden yok oldu ve tüylerinin ürperdiğini hissetti. Fotoğrafta, profesör kucağından beş yaşlarında bir erkek çocuğuyla beraber bir koltukta oturmuş, kameraya poz veriyordu. Onun tam arkasında ise ellerini profesörün omuzlarına koymuş, gülümseyerek kamaraya poz veren Reya... Alpay titreyen elleriyle fotoğrafın arkasını çevirdiğinde bir yazıyla karşılaştı.
Savaş yeni başlıyor...
Başını kaldırıp, korku dolu gözlerle karşısındaki kadına baktı. Biraz önce ona televizyonda bir haber kanalı açıp dinlenmesi için yalnız bırakan hemşire, gülümseyerek ona bakıyordu.
“Biri sizin için bıraktı ve gitti. Kim olduğunu söylemedi, siz zaten biliyormuşsunuz.”

13 Şubat 2025 Perşembe

Kendine Terapi (Bölüm 72)


Belki konuşmaların yalnızca bir kısmını dinlemişti ama bu bile fazlasıyla yeterliydi. Orada dikilip durmaya devam ederse Alpay ölecekti. Sonunda tüm cesaretini topladı ve silahını iki eliyle kavrayıp, hızla odaya daldı. Silahını, kapıya arkası dönük bir şekilde oturan Meriç’in başına doğrulttu.
“Sakın kımıldama, kaldır ellerini!”
Meriç hiç hareket etmedi. Hâlâ aynı pozisyonda oturuyordu.
“Sana ellerini kaldır dedim.” dedi Önder ve elinde silah olduğunu anlaması için silahın namlusuyla Meriç’in başını dürttü. Şimdi tehlikede olduğunu anlamış olacak ki ellerini ağır ağır yukarı kaldırdı. Ama hâlâ oturduğu pozisyonu bozmamıştı.
“Ayağa kalk.” diye emretti Önder. Bir yanda da Alpay’ı gözlüyordu ama hiçbir hareketlilik yoktu. Muhtemelen baygın olmalıydı. Meriç ayağa kalkıp arkasını döndü ve küçümser bakışlarıyla, Önder’i baştan aşağı süzdü.
“Beni korkuttuğunu mu sanıyorsun başkomiserim?” diye sordu, alaycı bir ses tonuyla.
“Kapat çeneni, hemen Alpay’ı çöz!” diye emretti.
Meriç başını ağır ağır iki yana salladı.
Bence bunu yapmayalım.”
“Sana emrediyorum! Çöz onu yoksa seni vururum.” dedi dişlerini sıkarak, ama Meriç’in yüzünde hiçbir korku ifadesi yoktu, belli ki de korkusunu gizlemeye çalışıyordu ama böyle yapıyorsa eğer, gayet başarılıydı.
“İstersen beni şimdi vurabilirsin başkomiserim, beni bu berbat hayattan kurtarmış olursun ama onun burada kalması daha doğru olur.”
Önder iyice sinirlenmeye başlamıştı. Ona iyice yaklaşarak, hiç yapmaması gereken bir şeyi yaptı ve silahını Meriç’in alnına dayadı. Meriç ani bir hamleyle silahı alabilirdi ama bunu yapmadı. Önder’de hatasını fark edip tekrar geri çekildi.
“Çabuk çöz onu.”
“Uzun zamandır burada ve donuyor. Şu an baygın, birkaç dakika içinde kalp atışları duracak ve ölecek. Ölmesi onun için daha iyi olur ama onu buradan çıkarıp sıcacık arabana koyarsan şoka girebilir ve daha çok acı çeker. Yani ölmez, sürünür.”
Önder tek elini silahından çekip Meriç’in yakasına yapıştı ve onu var gücüyle itip sedyeye yaklaştırdı.
“Seni adi pislik! Bundan sonra senin işin bitti, seni öldürmeyeceğim çünkü ölüm senin kurtuluşun olur. Hemen çöz dedim sana!” diye, avazı çıktığı kadar bağırdı Önder.
Meriç yine istifini bozmandan ağır hareketlerle Alpay’ın önce boğazındaki, sonra ellerindeki ve ayaklarındaki kayışları söktü. Tekrar ellerini kaldırıp birkaç adım geri gitti. Yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Sanki birazdan ikisinin de başına bir şey gelecekmiş gibi hissediyordu. Ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. Bu olayda bir masum insanın daha ölmesini kaldıramazdı, hem de göz göre göre. Yeteri kadar insanın ölümüne neden olmuşlardı. Bu kez kimse ölmeyecekti. Meriç duvara dayanmış ve ellerini tekrar havaya kaldırmış onu seyrediyordu. Önder tek eliyle Alpay’ı kucaklamaya çalıştı ama yerinden bile kımıldatamadı. Tüm vücudu sanki taşa dönüşmüştü, odanın soğukluğu şimdiden içine işkenceye başlamıştı. Kim bilir Alpay ne zamandır buradaydı, hatta şu an hayatta olup olmadığını bile bilmiyordu ama şimdi bunu kontrol ederek zamanı yoktu. Şu an yapması gereken tek şey onu buradan çıkarmaktı. Gözlerini Meriç’ten ayırmadan silahını sedyenin üzerine bıraktı ve seri bir hareketle Alpay’ı kucaklayıp, tek omzuna aldı. İnanılmaz derecede ağırdı. Neredeyse iki büklüm olmuştu, taşımakta oldukça zorlanıyordu. Sedyenin üzerine bıraktığı silahını tekrar alıp, Meriç’e doğrulttu. Gözlerini ve silahını ondan ayırmadan geri geri yürüyerek odadan çıktı. Şimdiden nefes nefese kalmıştı, birde onu binadan çıkarıp aracına kadar götürmesi gerekiyordu, oraya kadar nasıl dayanacağını bilmiyordu. Yine de denemek zorundaydı. Önder merdivenlere doğru yürürken Meriç odadan çıkmış, kapının önünde sırıtarak ona bakıyordu. Biraz sonra binada bir ses yankılandı. Yangın dedektörünü andıran tiz bir melodi.
“Acil durum... Acil durum...” diyerek, şarkı söyler gibi mırıldandı Meriç. Demek binada acil durum butonları vardı ve Meriç o butonlardan birine basmıştı.
Birazdan burada ona yardım eden kim varsa herkes etrafa dağılacak ve onu yakalayacaktı. Bu yüzden acele etmeliydi. Koşar adımlarla merdivenlere yönelip, güçlükle merdivenleri tırmandı. Zemin kattan sadece bir kat aşağı inmişti. Yukarıda aptalca ayin yapılırken, Önder’de etrafta başka kimsenin olmadığını düşünerek binayı biraz daha incelemek istemiş ve bodrum kata indiğinde aradığını burada bulmuştu. O soğuk hava deposunu andıran odadan çıktıktan sonra, binanın aslında ne kadar sıcak olduğunu anlamıştı. Hatta heyecandan, korkudan ve omuzunda taşıdığı Alay’dan dolayı terlemeye bile başlamıştı. Soğuk artık ona etki etmiyordu, artık tek derdi bu binadan çıkmak ve omzundaki bu kilolarca apırlıktan bir an kurtulmaktı. Merdivenleri tırmanıp zemin kata ulaştığında nefes nefese kalmıştı. Ama artık bu ağırlıktan daha da büyük bir sorunu daha olduğunu anlamıştı. Tapınakta ayin yapan siyah cübbeli adam tam karşısına dikilmişti. Uzun boylu, iri yarı bir adamdı. Normal şartlarda bile Önder’in başa çıkması zor olurdu. Başka bir yol bulmak için arkasını döndüğünde daha korkunç bir manzarayla karşılaştı. Farklı odalarda çeşitli işkenceler gören ve birer katil olarak yetiştirilen zombiler etrafını sarmıştı. Hepsi birer iskelet gibiydi, ayakta zor duruyorlar, sallana sallana yürüyorlardı. Gözleri baygındı ve nereye baktıkları anlaşılmıyordu. Bunlar birer katildi. Başını kaldırıp karşıya baktığında öfkesi daha da arttı, merdivenlerin ortasında duran Meriç doktor kollarını bağlamış, sinsice sırıtarak onlara bakıyordu. Önder derin derin nefes alıp verirken bir siyah cübbeli adama, bir etrafını saran zombilere bakıyordu. Aynı anda silahını umutsuzca sağa sola doğrultuyordu. Bu herifler onu ve Alpay’ı parçalayacaklardı. Karınlarını deşerek organlarını çıkaracaklar, kafalarını koparacaklar ve gözlerini oyup yiyeceklerdi. Buradan kurtulmanın hiçbir yolu yoktu, beyni durmuştu ve hiçbir şey düşünemiyordu. Düşündüğü tek şey biraz sonra başına gelecek olanlardı. Burada tıpkı haklarını savunmaya çalıştığı diğer kurbanlar gibi parçalanarak, vahşice öldürülecekti. Alpay zaten baygın ya da ölü olduğundan hiçbir şey hissetmeyecekti. Ama Önder hissedecekti, hem de iliklerine kadar hissedecekti. Hâlâ üzerine gelen zombilere bakarak, dehşet içinde silahını onlara doğrulturken binanın içinde bir gürültü koptu. Önder aniden arkasını döndüğünde, siyah cübbeli adamın önce ileri geri sallandığını sonra da yüz üstü yere devrildiğini gördü. Neler olduğunu anlamak için başını kaldırdığında ise elindeki silahını doğrultmuş olan Melisa’yı gördü. Kapının girişinde de Fırat duruyor, ona eliyle işaret yaparak bağırıyordu.
“Buraya gel, hadi...”
Önder anlamamış gözlerle tekrar arkasını döndüğünde, Meriç’in korkuyla arkasına bakmadan üst kata kaçtığını gördü. Ama zombiler kaçmıyordu, hâlâ Önder’in üzerine doğru geliyorlardı. Melisa ona yarım etmek içim koşarak yanına geldi. Önder geri geri birkaç adım attıktan sonra arkasını döndü ve kapıya doğru koşmaya çalıştı. O sonrada Melisa’nın çığlıklarını duydu, olduğu yerde durup tekrar arkasına baktı. İki tane zombi Melisa’yı kollarından yakalamış, yerde sürükleyerek diğerlerinin arasına götürüyordu. Önder ani bir kararla Alpay’ın hareketsiz bedenini olduğu yerde bıraktı ve Fırat’a döndü.
“Onu buradan götür!”
Fırat onun dediğini yapmak yerine içeri daldı ve silahını çıkarıp, Melisa’yı sürükleyen adamlara kurşun yağdırdı. Adamlar yere yığılırken, Önder de silahını doğrultup birkaçına ateş açtı. Zombilerden bazıları yaralanarak oldukları yere yığılırken, bazıları da ne olduğunu bekledikleri kurşunların üzerine yürüyerek onlara yaklaşmaya devam ettiler. Önder yerde yatan ve elleriyle başını korkmaya çalışan, aynı anda hıçkırıklarla ağlayan Melisa’yı kolundan tutup ayağa kaldırdı ve koşar adımlarla kapıya doğru ilerledi. Melisayı kapıdan dışarı çıkarıp, arkasına bakmadan araca doğru koşmasını söyledi. Sonra geri dönüp Alpay’ı kucaklamaya çalışan Fırat’ın yanına yaklaşıp, ona yardım etti. Önder kollarından tutarken, Fırat da ayak bileklerinden tuttu ve beraber Alpay’ı kaldırıp, kendilerini dışarı attılar. Birkaç zombi hâlâ onların peşinden geliyordu. Şiddetli rüzgâr, sağanak ve şimşekler dışarıda resmen fırtına kopuyordu. Zemin iyice çamura dönmüş, daha da kayganlaşmıştı. Koşar adımlarla Melisa’nın yanında beklediği araca doğru ilerlediler. Önder kendi aracını daha uzak bir yerde bırakmıştı ama onlar binaya daha yakın bir yerde bırakmışlardı.
Bu yüzden fazla zorlanmadan araca ulaşmaya başardılar. Melisa aracın arka kapısını açıp bekledi. Önder, Alpay’ın gövdesini kavrayarak araca bindi ve koltuğun diğer ucuna geçti. Fırat’ta Alpay’ı araca tamamen yerleştirdikten sonra kapıyı kapattı ve hızla direksiyona geçti. Melisa çoktan ön yolcu koltuğuna oturmuştu. Zombiler aracın camlarını yumruklamaya başladığında Fırat gaza bastı ve son sürat oradan uzaklaştı. Önder hâlâ yaşayıp yaşamadığını bilmediği bedenin nabzını kontrol etti ama elleri titrediğinden, hiçbir şey anlayamıyordu. Bunu Melisa’dan isteyemezdi çünkü biraz önce saldırıya uğradığından hâlâ şoktaydı ve hâlâ ağlıyordu. Titremesi ise gözle görülebiliyordu. Önder yanağını Alpay’ın ağzına götürdü ve sıcak bir nefes hissetmeye çalıştı ama hiçbir şey hissetmiyordu. Hepsi sırılsıklam olmuş, buz tutmuştu. Alpay’ın durumu daha kötüydü. Önder son bir çare olarak kulağını Alpay’ın ağzına ve burnuna dayadı, nefes alıp verişini duymaya çalıştı ve duydu. Rahatlamış bir şekilde iç çekerken, aynı anda üzerindeki sırılsıklam olan montunu çıkarıp onun üzerine örttü ve ısıtmaya çalıştı.
“Beni nasıl buldunuz?” diye sordu Önder, titreyen sesle.
“Seni bulacağımızı düşünmemiştik, biz sadece binaya göz atmaya geldik. Aslında ben pek istemedim ama Melisa ısrar etti. İyi ki gelmişiz.” dedi Fırat, hızlı hızlı nefes alıp vererek.
“Binayı nasıl buldunuz? Burayı Alpay ile benden başka kimse bilmiyordu.”
“Meriç’in günlük defterlerini okuma fırsatını ancak bulabildik, her şeyi ayrıntısıyla defterlerine yazmış, salak herif. Ama bunlar çok işimize yarayacak, bu çok büyük bir olay.”
“Evet ama manastır...”
“Senin haberin yok tabi... Manastıra operasyon düzenlenecekti. Birkaç saate buraya da gelirler. Dedim ya, adam her şeyi ayrıntısına kadar defterlerine yazmış. Ben de hemen savcıya götürdüm. Biraz bozuldu ama bu kez ego yapmak yerine işini yaptı ve düğmeye bastı.”
Önder bu kez daha da rahatlamıştı. Ama asıl rahatlamayı Alpay’ı hastaneye yetiştirdiğinde ve hayati tehlikeyi atlattığında yaşayacaktı. Bir yandan da arkalarında bıraktığı cehennemi ve o cehenneme hapsolmuş, bir zamanlar insan olan yaratıkları düşündü. Onlar, karanlık tarihten miras kalan din savaşının suçsuz kurbanlarıydı. Diğer kurbanlara aracı olarak, bu savaşa bilinçsizce ortak olmuşlardı. Pusulayı kaybetmiş, yolu bulamamışlardı. Artık savaş sonlanmıştı. Alpay’ı hastaneye bıraktıklarında emniyete dönmek istedi ama Melisa’nın da muayene olması gerekiyordu. Önder onun yanında kalmak istedi ama daha sonra yanına tekrar gelebilir, onu tekrar görebilirdi. O operasyona bir daha katılamazdı. Fırat’tan zorla arabanın anahtarını alıp, Melisa ya dikkat etmesi için onu tembihledi ve hastaneden çıkıp araca bindi. Emniyet otoparkına girdiğinde hazırlanmakta olan bir sürü sivil ve resmi araçlar, ayrıca minibüsler gördü. Minibüslere doluşan adamlar özel tim ve özel harekât ekipleriydi. Tüm bu hazırlıkların manastır için yapılıp yapılmadığını bilmiyordu, bunu öğrenmek için koşarak araçlara yaklaştı ve sivil araçlardan birine binmek üzere olan üniformalı memurlardan birini durdurup sordu.
“Manastıra mı gidiyorsunuz?” Memur onu baştan aşağı süzdükten sonra, cevap vermeden ekip aracına bindi. Önder bir süre onun arkasından baktıktan sonra koşar adımlarla başka bir araca doğru gitti ve özel tim ekiplerinden birini durdurup sorusunu yineledi.
“Manastıra mı gidiyorsunuz?” O da bir süre Önder’e baktıktan sonra elinin tersiyle itip, yanından uzaklaştırdı. Önder onun bu hareketle ne yapmaya çalıştığını anlamamıştı bile. Şu an başkomiser kimliğini umursamıyordu, bu aklına bile gelmemişti. Onun hemen yanında bulunan bir diğer özel tim aracına yaklaştı ve bir polisin koluna yapışıp sıkıca kavradı.
“Manastıra mı gidiyorsunuz? Cevap verin bana, operasyona mı gidiyorsunuz?” Genç adam yanındaki diğer polislerden birine dönüp emir verdi.
“Şu adamı uzaklaştırın buradan!” Polis memuru onun dediğini yapmak için Önder’in koluna yapıştı ve onu çekiştirmeye başladı, ama Önder, polisin sıkı sıkı tuttuğu kolunu bırakmıyordu. Diğer eliyle ona başkomiser kimliğini göstermek için cüzdanını aradı ama yanında değildi. Onu kiralık aracında, aracı da fabrika binasının yakınında bırakmıştı. Onlara gösterecek bir şey bulamayınca yutkundu ve başını çevirip, etrafa kısa bir bakış attı. O sırada kolunu tuttuğu polis onu sert bir şekilde itip kendisinden uzaklaştırdı. Önder şu an perişan bir haldeydi, üstü başı ıslaktı ve pısırık gibi görünüyordu. Bu yüzden kimse onu umursamıyor, ciddiye almıyordu. Daha sonra hepsine bunun hesebını soracaktı. Adamlar minibüse bindiklerinde Önder de hızla kendisini içeri attı ve en başta bulunan koltuklardan birine oturdu. Biraz önce koluna yapıştığı polis onu görünce daha da öfkelendi ve hızla yanına yaklaşıp, kolundan tutup çekiştirdi.
“İn aşağı, seninle mi uğraşacağız, bu herifi kim soktu buraya?” diye bağırıyordu aynı anda. Diğer polisler neler olduğunu anlamaya çalışırken, Önder son çare olarak belindeki silahını çıkarıp ona doğrulttu. Adam bunu tehdit olarak algıladı ve boynunda asılı olan uzun namlulu silahını aniden ona doğrulttu. Bu kez diğer polisler de devreye girdiler ve Önder’in etrafına üşüştüler. Önder silahını ona iyice yaklaştırarak, heyecanla açıklama yaptı.
“Bak, bu bir polis tabancası, alın inceleyin... Ben polisim, başkomiser Önder.” aracın açık olan kapısından İşaret parmaş9nı uzatıp, biraz önce buraya geldiği sivil aracı gösterdi. “Bakın! Emniyetin aracı... Çakarlı sivil araç... Anahtarı bende, buraya onunla geldim, inanmıyorsanız anahtarı alın ve gidip kontrol edin.” dedi ve aracın anahtarını gösterip salladı. Adamlar birbirlerine bakarken Önder ekledi. “Sizinle gelmek istiyorum.”
Adam göz ucuyla Önder’e bakarak, hızla elindeki silahı çekip aldı ve evirip çevirdi. Sonra kaşları çatık bir şekilde tekrar ona bakarak, isteksizce silahı tekrar ona uzattı.
“İyi... Ama ben karışmam, arabaya gizlice bindi derim.”
Önder yutkundu ve evet anlamında başını salladı. Bunu yapmaları bir şeyi değiştirmezdi çünkü başı fazlasıyla beladaydı. Üstelik hala aranıyordu ama anlaşılan bu araçtaki kimsenein bundan haberi yoktu. Onu tanımamışlardı bile. En azından polis olduğuna ikna olmuşlardı. Herkes araçlara bindiğinde, konvoy halinde otoparktan çıktılar ve operasyon yerine, manastıra doğru ilerlediler. Oraya vardıklarında tüm araçlar manastırın önünde sıra sıra dizilerek durdu ve herkes hızlı bir şekilde araçlardan inip, bahçe kapısının önüne yığıldılar. Bazı ekipler de binanın yan ve arka cephelerini tutmak için araçlarla ilerlemeye devam ettiler. Özel tim ekiplerinden bir polis kapıyı tutup birkaç kere sarstı, ama fazla uğraşmasına gerek kalmadan kapı açıldı. Herkes uzun namlulu silahlarını karşıya doğrultarak, hızlı ve dikkatli adımlarla bahçeye girip etrafa dağıldılar. Önder elinde küçük bir tabancadan başka bir şey olmadığından onların arkasına sığınarak ilerliyordu. Çekinecek bir şey yoktu, korkuyordu. Ama anlaşılan profesör korkmuyordu. Bahçe kapısını kilitlememişti ve kulübede güvenlik görevlisi yoktu. Belki bir plan yapmış, hazırlıklı bir şekilde onları bekliyordu. Ya da onları şaşırtacak bir şey yapmış ve kaçıştı, belki de bina tamamen boştu. Yine de herkes temkinli davranıyordu. Ekiplerden bazıları binanın girişine doğru ilerlerken, bazıları da araziye dağılmış etrafı kontrol ediyordu. Önder belindeki tabancasını çıkarmış, iki eliyle sıkıca kavramıştı. Buna gerek duyacağını düşünmüyordu, profesör çok tehlikeli bir adam olabilirdi ama yine de bir silah kullanacağını düşünmüyordu, en azından ateşli bir silah. Onun silahı psikolojik ve fiziksel işkencelerdi. Ayakta duracak hali yoktu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Üstelik hala titriyordu. Kokuyordu, hem de deli gibi korkuyordu. O binada gördüklerini ve Meriç’in anlattığı tüm o korkunç şeyleri unutması için hafıza kaybı yaşamalıydı, hafızasının tamamen silinmesi gerekiyordu ama bu da mümkün değildi. Tüm o vahşeti hayatı boyunca asla unutamayacaktı. Kapının önündeki polisler kapıyı açıp, hızla içeri daldılar Önder bir süre onları seyrettikten sonra binaya doğru birkaç adım attı, sonra durdu. Başını çevirdiğinde, bazı ekiplerin ormanlık alana doğru ilerlediğini gördü. Oradaki gizli kapıyı hatırladı, belki de oraya gireceklerdi. Hiç düşünmeden, hızlı adımlarla onların peşinden gidip ormanlık alana girdi. Orada neler olduğunu daha çok merak ediyordu, binada olan birçok şeyi biliyordu ama orayla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Tahmin ettiği gibi ekipler ağaçların arasında, köklerin altında kalan tahta kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Sonunda açtılar, Önder bunun bir kapı olup olmadığına bile emin değildi. Belki de oraya gelişi güzel konulmuş bir tahta olduğunu da düşünmüştü ama bir kapıydı. Polislerden biri el fenerini açıp kapıdan aşağı tuttuğu ve bir süre inceledi. Sonra diğerlerine talimat verip aşağı inmelerini söyledi. Polisler elleriyle kavradıkları uzun namlulu silahlarını sırtlarına doğru çevirip hazırlandılar. Onlar sırayla aşağı inerken Önder’de sıraya girdi ve aralarına kaynayıp, onlarla beraber duvara dayalı olan metal merdivenden aşağı indi. Zemine ulaştıklarında etraf o kadar da karanlık değildi. Duvarlara asılmış gaz lambalarının ışığı, ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Burası bir maden ocağını andırıyordu. Tavanın ve duvarların göçme ihtimaline karşı her yere tahtalar yerleştirilmişti, bulundukları alan, yani tapınağın girişi oldukça geniş bir odayı andırıyordu. Merdivenin tam karşısında uzun, dar bir koridor vardı ve koridor da yine duvarlara asılmış gaz lambalarıyla aydınlanıyordu. Ekipler koridora doğru ilerlerken, Önder yine kuyruk gibi peşlerine takıldı. Buranın bir zamanlar şeytan tapınağı olduğunu ve her yerin ölü insanların kalıntılarıyla kaplı olduğunu hatırlayınca ürperdi. Hala titriyordu ama biraz olsun rahatlamıştı, yanında bunca kuvvetli ve tam donanımlı adamlar varken ona hiçbir şey olmazdı, bu adamlar ona, kendisini güvende hissetmesini sağlıyorlardı. Dar koridoru geçince koridorun sonunda, sağda ve solda iki tane kapı gördüler. Burayı yapan adam hiç üşenmemmiş, yorulmamış ve burayı inşa etmişti. 
Üstelik bunu manastırda görevli olduğu bir zamanda yapmıştı. Gündüz vakitlerinde herkes ya ibadette ya da eğitimde oluyordu. Gece de uyuması gerekirdi, burayı yapacak zamanı nasıl bulmuştu anlayamıyordu. Mekân Önder’in beklediğinden daha küçük ve daha basit bir mekândı. Önder daha havalı ve görkemli bir şeyler görmeyi beklemişti ama sonra buranın inşa edildiği, kullanılmadığı zamanı ve sonradan kullanım amcını hatırlayınca, bunun gayet normal olduğunu düşündü. Polisler silahlarını ellerine alıp tam karşıya doğrulttular. Sonra polislerden biri sağ, diğer de soldaki çelik kapıyı açıp hızla içeri daldılar. Arkalarında sıra sıra dizili olan diğer polisler de onların hemen peşinden içeri girdiler. Önder de iki kapının arasında durup, bir sağa bir sola baktı. Odaların kapıları açıldığı an içeriden yayılan ateş rengi ışıklar koridoru aydınlattı. Aynı anda çok ağır, tuhaf ve insanın midesini alt üst eden bir koku yayıldı. Bu tarif edilemez kokuyu daha önce duyduğunu hatırladı. Bir ceset bulduklarında. Ayrıca az da olsa benzin kokusu alıyordu. Her yer gaz lambalarıyla doluydu. Demek ki sonradan kullanıma açılsa da elektrik hattı yapılmamıştı ve eskiden kalma yöntemle aydınlatılıyordu. Gerçi fabrika binasında elektrik sistemi olduğu halde mumlar ve gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu, ama onun amacı farklıydı. Ortama daha kasvetli, daha ürkütücü bir hava katmak için yapılmıştı. Önder kararını verip soldaki kapıya yönelirken, sağ taraftaki odaya giren polislerden birinin, Kaldır ellerini! Polis... diye bağırdığını duyunca hemen yön değiştirdi ve diğer odaya girdi. İçeri girer girmez, polislerin etrafını sarıp silahlarını doğrulttuğu profesörü gördü. Odanın tam ortasında bir sandalyede oturuyordu. Elinde bir tabanca vardı ve hemen önünde bacaklarına dayanmış, ters bir şekilde duran tabloya benzer bir şey vardı. Tabancasını etrafını saran polislere doğrultmuş, ifadesiz bir suratla öylece onlara bakıyordu. Önder polislerin arasından sıyrılıp ona yaklaştı. Profesör onu görür görür görmez kaşları çatıldı ve çenesi gerildi. Onu gördüğüne hiç Memnun olmamıştı anlaşılan.
“Bitti, bırak o silahı!” dedi Önder, onu ikna etmek için. Tabi bu sadece boş ve anlamsız bir cümleydi. Midesini bulantısı o kadar artmıştı ki bu iğrenç kokuyu duymamak için olabildiğince yavaş nefes alıyordu ama bu bir işe yaramıyordu. Kusmak üzereydi.
“Bir şartla bırakırım.” dedi profesör. Önder bunu duyunca şaşırdı çünkü onun ya polislere ateş edeceğini ya da kendisini vurarak intihar edeceğini düşünmüştü ama bunları yapmamıştı. Önder cevap vermeden şartını söylemesini bekledi. Bundan sonra istediği her şey boştu, hiçbir istediği olmayacaktı. Önder sadece merak ettiğinden konuşmasına izin veriyordu o kadar. O konuşurken Önder de etrafa kaçamak bir bakış attı.
“Önce beni dinleyeceksin.” Silahını sağa sola savurarak ekledi. “Bu kendini bir halt sanan zibidilerin hepsi çıkacak, sadece sen dinleyeceksin.”
“Bu imkânsız! Göz altına alınacaksın, şu andan itibaren söylediğin her şey itiraf niteliğinde. Bu yüzden...”
“Eğer dediğimi yapmazsanız hiçbir şey itiraf etmem, yıllarca debelenir durursunuz. Elinizde birkaç uyduruk kâğıt parçasından başka hiçbir şey yok, nasıl ispatlayacaksınız?”
Önder derin bir iç çekti. Midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Biraz daha sabretmeliydi. Dışarı çıkınca rahat rahat kusup midesini boşalta bilirdi ama olay yerine kusamazdı. Odanın içi polis kaynıyordu, bu yüzden etrafı rahat inceleyemiyordu. Polislere dönüp dışarı çıkmalarını emretti ama polisler onu hala ciddiye almıyordu, hiçbiri yerinden bile kımıldamadı. Ama içlerinden birkaçı küfürler savurarak kendilerini odanın dışına attı ve oldukları yerde kusmaya başladılar. Önder’de içinden onlar küfürler saydırıyordu, hem kazık kadar adamlar olmalarına rağmen ödleri kopuyordu hem de olay yerine kusmuşlardı.
“Buradan çıkar çıkmaz disipline gitmek istemiyorsanız çıkın odadan!” diye bağırdı var gücüyle. Polisler bu kez bir süre durup ona baktılar ve sonra kapının dışına çıktılar. Ama kapı hala açıktı ve silahları hala profesöre doğru tutuyorlardı.
“Acele et başkomiser.” dedi içlerinden biri, emreden bir tavırla. Önder onların dışarı çıktıklarına emin olunca tekrar profesöre döndü ve göz ucuyla etrafa bakındı. Hala silahını ona doğrultuyor, titrediğini ve korktuğunu belli etmemek için büyük çaba gösteriyordu. Ama burada gördükleri, Alpay’ı kurtardığı binada gördüklerinden daha korkunç, daha vahşiydi. Zeminde bir sürü çıplak beden vardı. Bir sürü kadın ve erkek boyunlarından, kollarından ve bacaklarından duvarlarda bulunan kancalara zincirlenmiş, can çekişiyorlardı. Bazılarının kolları, bazılarının ayakları, bazılarının ise yalnızca elleri ve ayakları yoktu ama hâlâ canlıydılar. Anlamsız sesler çıkararak inliyorlar, yattıkları yerde ağır ağır kıvranıyorlardı. Zemin hem kan, hem dışkı ile kaplıydı. Kan olmayan ıslaklık ise idrar olmalıydı. Ayrıca bazı yerlerde bir çöp gibi köşelere atılmış ve kısmen çürümüş küçük kafalar vardı. Merç’in bahsettiği bebek kafaları. Ayrıca bir kadın tam ayaklarının dibinde, vajinasına kordonla bağlı duran cansız bir fetüs vardı. Önder gözlerini kocaman açmış, bu dehşet verici manzaranın ne kadarının gerçek ne kadarının hayal olduğunu düşünüyordu. Silahı tuttuğu eli o kadar titriyordu ki neredeyse tabancasını düşürecekti. Birkaç adım geri gitti, tabancası hâlâ profesöre dönük, gözleri hâlâ yerde acı içinde kıvranan insanlardaydı. Önder donup kalmıştı, dikkatini profesör dağıttı.
“Ne oldu başkomiserim, onlara acıyor musun yoksa?” dedi dişlerini sıkarak. O kadar öfkeli bir şekilde konuşuyordu ki ağzından tükürükler fışkırıyor, dişleri gıcırdıyordu. “Onlara acıyor musun? Onlara gerçekten bir insan gözüyle mi bakıyorsun?”
“Bu... Bu... Bunlar...” Önder birkaç kelime konuşmak istedi ama başaramadı. Titremekten ve korkudan dili dönmüyordu. Çenesi o kadar titriyordu ki dayanılmaz bir ağrı hissetmeye başladı.
“Onlara acıyorsun... Aptal herif... Onlara acıyorsun!” Önder zor da olsa başını çevirip, fal taşı gibi açılmış gözlerini profesöre dikti. Profesörün yüzünde öfkeden başka hiçbir ifade yoktu. Gaz lambalarının ışında, bu katliamın tam ortasında büyük bir işe imza atan bir sanatçı gibi oturmuş, eserlerini sergiliyordu.
“Onlar insan değiller, anlamıyor musun? Onlar insan kılığına girmiş şeytanlar. Şeytan onların kılığıyla bu dünyaya geldi, onların her birini öldürdüğümde bir şeytan temizleniyor, anlıyor musun? Onlardan her biri öldüğünde, içimde tarif edilemez bir rahatlama hissediyorum başkomiser.” Profesör hâlâ dişlerini sıkarak, bağırarak ve tükürükler fışkırtarak konuşuyordu. Elindeki silahını indirmişti ama tablo hala bacaklarına dayalı bir şekilde duruyordu.
“Onlardan birini öldürdüğümde dünya daha da güzelleşiyor başkomiser. Bu dünyaya düzgün insanların gelmeleri için şeytanların ortadan kalkması gerekir. İSA bizim günahlarımız için öldü, ama biz ona layık olamıyoruz. Bu pislik şeytanlar, Yüce İSA’nın yolundan giden tertemiz dindarların ölümüne neden oldular. İSA bizim günahlarımız için öldü ama bu günahkâr şeytanlar, onun dinini yaşatmaya çalışan tertemiz insanların ölümüne neden oldular. Onlar şeytan... Sakın onlara acıyayım dem!”
Önder olduğu yerde donup kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyor, konuşamıyor, hareket edemiyordu. Biraz sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Göz yaşları yanaklarından süzülerek, dudaklarının kenarından ağzının içine giriyordu. Göz yaşının tuzlu tadını hissettiğinde bir an irkildi ama hâlâ aynı şekilde, hiç kımıldamadan duruyordu. Profesör önce gözündeki gözlükleri çıkardı ve bir kenara fırlattı. Sonra bacaklarına dayalı olan tabloyu aline alıp, Önder’in görebileceği bir şekilde çevirdi. Bu Onun odasının duvarında asılı olan kadın tablosuydu. Genç kız çeşmenin havuzunun kenarına oturmuş, havuzu seyrediyordu. Resmi Önder’e gösterdikten sonra elindeki silahı yere bırakıp, cebinden bir çakmak çıkardı. Tablodan akan sıvı profesörün bacaklarına süzülüyordu, onun da üstü başı ıslaktı. Odada yoğun bir benzin kokusu vardı. Muhtemelen tabloyu yakacaktı ama kendisi de yanacaktı. Son sözlerini söylemek için başını kaldırıp, gözlerini Önder’e dikti.
“Bunu yapmayacaktınız! Benim burada bir düzenim vardı, her şey çok güzel gidiyordu, huzurluydum. Tanrı’nın yolundan asla sapmadım, ben asla kötü bir şey yapmadım ama onlar benim atalarımı öldürdüler. Onlar bunu hak etti. Ama siz buna devam etmeme engel olacaksınız. İSA bizi asla affetmeyecek! Buradan giderken onu da yanımda götüreceğim.”
Profesör, konuşmasını tamamladıktan sonra çakmağını çaktı ve ateşi tablonun kenarına dayadı. Önce tablo, sonra profesör, sonra zemin ve zeminde kıvranan bedenler alevlere teslim oldu. Her şey o kadar hızlı ve ani olmuştu ki Önder ne olduğunu anlayamamıştı. Demek her şeyi önceden planlamıştı. Konuşmasını hazırlamış, odanın içini benzinle kaplamış ve onların buraya gelmelerini beklemişti. Yerden tavana kadar yükselen alevler bir yanardağ patlamasını andırıyor, içeriye şiddetli bir ısı yayıyordu. Profesör sandalyeden yere düşüp alevler içinde kıvranırken, Önder odanın en arkasında, gözleri, elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yerde hareketsiz yatan genç kızı fark etti. Bu Reya idi. Hareket etmiyordu, öylece yerde yatıyordu. Ölümü yoksa baygın mı olduğunu anlayamıyordu ama birazdan yanarak öleceği kesindi. Demek Alpay doğru söylüyordu, burada kurtarılacak bir kız vardı ama onu kurtaramamışlardı. Yerde, alevlerin içinde kıvranarak can çekişen profesör Önder’in ayak bileğini yakalamak üzereyken, bir el Önder’i alev kapanının içinden çekip aldı ve odanın dışına çıkardı. Tüm polisler etrafta koşturarak yangın tüpü arıyor, bağırarak diğerlerine emirler veriyor, alevlerin içinde can çekişen insanları kurtarmak için içeri girmeye çalışıyorlardı ama diri diri yanan insanları izlemekten başka hiçbir şey yapmadılar. 
Önder şoka girmiş olacak ki etrafında olan biten hiçbir şeyi algılayamıyordu. Birkaç polis, Önder’i güçlükle tapınaktan açık alana çıkardı. Önder çamurlu zemine ayak basar basmaz olduğu yere yığıldı ve hıçkırıklar içinde, ağız dolusu kusmaya başladı. Kustukça rahatlayacak gibi oluyor, sonra aşağıda gördükleri gözünün önüne, oradaki koku burnuna gelince daha da kusuyordu. Artık nefes alamıyordu. Gözleri kararıyor, vücudu hareket kabiliyetini kaybediyordu. Birkaç adam başında toplanmış ona yardım etmeye çalışıyordu, ama Önder olduğu yerde gözlerini kapatıp çamur zemine uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Artık hiçbir şey hissetmiyordu.

12 Şubat 2025 Çarşamba

Kendine Terapi (Bölüm 71)


Gözlerini ağır ağır açıp birkaç kere kırptı. Gözleri hem kamaşıyor hem de dikenler batıyordu. Ne zamandır uyuduğunu bilmiyordu. Gözlerini açtığında, odanın içinin loş bir şekilde aydınlık olduğunu fark etti. Gerinmek için kollarını kaldırmak istedi ama başaramadı. Uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı ama başını kaldırmaya çalışıtığı sırada, bir şey boğazını sıktı. Neler olduğunu anlamak için başını çevirip ellerine baktığında, kayışlarla bağlı olduğunu fark etti. Aynı kayışlarla ayaklarından ve boynundan da bağlı olmalıydı. Yattığı yerde çırpınmaya başladı ama bu çırpınışları boşunaydı. Uykusu aniden dağılmıştı, başını sağa sola çevirip nerede olduğunu anlamaya çalıştı ama yattığı metal sedyenin yanındaki sehpanın üzerinde duran gaz lambasından başka bir şey göremedi. Odanın içi tamamen siyahtı. Odanın içinde onu göremediği bir yerlerde birkaç gaz lambası ya da mum, her ne ise onlardan olmalıydı. Ateşlerin aydınlattığı bu odaya nasıl gelmişti ya da kim getirmişti bilmiyordu. Hâlâ çırpınıyor, bağırıyor, yardım istiyordu.
Kimse yok mu? Yardım edin, beni duyan var mı? Ama sesini hiç kimse duymuyordu. Burada ona yardım edecek kimsenin olmadığını anlayınca debelenmeyi bırakıp sakin kalmaya ve en son yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı. Ama sakin kalmak elinde değildi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, korkudan titriyordu. Uykusu iyice dağıldığında dondurucu soğuğu da hissetmeye başladı. İçerisi bir derin dondurucu gibi soğuktu. Hatta üzerini tamamen soymuşlar ve yalnızca baksırını bırakmışlardı. Üzerinde yattığı çelik masa onun vücudunun ısısıyla ısınması gerekirken, sanki her geçen dakika daha da soğuyordu. Nereden geldiği anlaşılmayan uğultuya kulak kabarttı. Bunun odayı özellikle soğutmak için çalışan bir klima olduğunu düşündü. Aksi halde oda bu kadar soğuk olmazdı. En son hatırladığı şey leş gibi odasındaki yatağında uzandığı ve uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde dolandığıydı. Ne olduysa o sırada olmuş olmalıydı ama olan neydi? Onu buraya kim, neden getirmişti? Neden bu haldeydi ve neden oda bu kadar soğuktu. Belli ki birisi onu dondurarak öldürmek istiyordu ama neden? O kimseye bir şey yapmamıştı. Soğuktan dişleri birbirine çarpmaya başladı. Kendisini kastıkça eklemleri ağrımaya başlıyordu. Dişlerini sıkmaktan ise çenesi kilitlenecek dereceye gelmişti. Resmen çıplak bir şekilde, bir dondurucunun içine kapatılmıştı. Aslında odanın içinde yanan mumların, gaz lambalarının ateşi ve karanlık, odaya görüntü olarak sıcak bir hava katıyordu. Ama hayır, oda çok soğuktu. Sonunda anlamıştı, bunu Meriç yapmıştı. Önce onun evine girmiş, Alpay da bunun intikamını alınca gelip onu kaçırmıştı. Belki de tek neden bu değildi. O manastırdan ayrılan diğer tüm doktorlara yapılanın aynısını yapmış ve onu da ortadan kaldırmıştı. Şimdi sıra o doktorların başına gelen şeylerdeydi. Onların yaşadıklarının aynısını Alpay’da yaşayacaktı. Onların başına ne geldiğini henüz bilmiyordu ama ya yaşayarak işkence çekecekti ya da işkence çekerek ölüme terk edilecekti. Böyle olmamalıydı. Birinin ona bir açıklama yapması gerekiyordu. Burada, bu şekilde ölüme terk edilemezdi. Tekrar bağırmaya yeltendiği sırada ayak sesleri duydu. Birisi odaya geliyordu. Alpay yattığı yerde hiç hareket etmeden, sabırsızlıkla bekledi. Sabit duramıyordu çünkü tüm vücudu baştan aşağı titriyordu. Biraz sonra yanına bir silüet yaklaştı. Loş odada, ateşlerin sarı ışığının içinde bir gölgeden farksızdı. Yüzünü seçemiyordu. Alpay’ın görüş alanında olan ve üzerinde bir gaz lambası bulunan sehpanın yanındaki sandalyeye oturdu. Gaz lambasının alevi suratının yarısını aydınlattığında, onu artık daha net görüyordu ama kim olduğunu hâlâ bilmiyordu. Çünkü ağızını ve burnunu kapatan siyah renkte bir cerrahi maske takıyordu. Üzerinde ise hak etmediği beyaz bir doktor önlüğü vardı. Bu adam her kim ise o doktor önlüğünü giyerek işini hakkıyla yapan, kendisini insan sağlığına ve hayatına adayan doktorlara hakaret etmekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Alpay kocaman açtığı gözleriyle merakla ona bakarken, adam yüzündeki cerrahi maskeyi çıkardı. Meriç idi. Alpay bunu gördüğüne hiç şaşırmadı ama ona karşı yenilginin verdiği aşağılanma duygusundan dolayı öfkeliydi. Evet, ona yenilmişti ve şu an kurban olan kendisiydi. O ise patron. Bunu anlamak, hatta yaşamak onu çıldırtıyordu. İki elini yumruk yaparak yattığı masaya vurmaya çalıştı ama bileklerini kavrayan kayışlar buna izin vermedi. Başını kaldırmak istedi ama bunu da yapamadı. Gerçek anlamda bir kurbanlık gibi orada öylece yatıyor ve kendisine yapılacak olan işkenceleri bekliyordu.
“Seni aşağılık piç kurusu! Adi herif... Erkeksen çöz beni. Çöz de ne yapacaksan öyle yap, korkak! Sen tam bir korkaksın, orospu çocuğu...” diye söylendi Alpay, dişlerini sıkarak. Hâlâ titriyordu.
Meriç ise onun tüm bu iğrenç hakaretleri karşısında sakinliğini koruyordu. Bacak bacak üzerine atmış, arkasına yaslanmış ve ellerini kucağında birleştirmiş öylece Alpay’ı seyrediyordu. Onun bu tepkisiz ve umursamaz tavırları Alpay’ı daha da öfkelendiriyordu.
“Adi pislik çöz beni çöz de sana gününü göstereyim yavşak herif. Öbür piç nerede gücü yetmedi maşa olark seni mi kullandı kendini para için yapıyorsun öyle değil mi yakında götünü de satarsın sen piç herif.”
Meriç başını hafif bir şekilde yana eğerek, gözlerini kapatıp bir süre bekledi ve sonra tekrar açtı.
“Bu hakaretlerin hiçbirini üzerime alınmıyorum çünkü bunları hak edecek hiçbir şey ypamadım. Ama yine de devam edebilirsin, seni sakinleştirecekse...” dedi Meriç.
“Buradan kurtulduğumda ilk işim seni becermek olacak! Sana yemin ediyorum, seni bir odun parçasıyla becereceğim sonra da götün başın çıplak bir şekilde şehrin tam ortasına bırakacağım. Sonra da yanında, beleş erkek orospu diye bağıracağım... Sen göreceksin!”
Alpay ona tehdidler savururken buradan sağ çıkıp çıkamayacağını bile bilmiyordu. Ağzının kenarından akan salyası metal sehpanın üzerinde birikiyor, bir süre sonra da yavaş yavaş buz tutuyordu. Kendi ağzından çıkan buharı bu loş ortamda bile net bir şekilde fark edebiliyordu. Canlı canlı donuyordu.
“Bunları yapmak zorundaydım Alpay. Nasıl ki herkes kendisini düşünür, kendi canı söz konusu olduğunda kimseyi gözü görmez, ben de tam olarak bunu yaptım. İnsan hayatı elbette çok değerli, benim için de öyle... Ben insan hayatına çok değer veririm ama sonuçta ben de bir insanım, öyle değil mi? Bu benim doğamda da var.”
“İnsan hayatına böyle mi değer veriyorsun? Sen tam bir canisin, hiçbir boktan anladığın yok.”
“Öyle söyleme Alpay. Sana daha önce de dediğim gibi, hiçbir şey bilmiyorsun.” dedi Meriç, sesini yükselterek. Bu kez daha net ve ciddiydi. “Hiçbir şey bilmiyorsun. Bunu yapmak hoşuma mı gidiyor sanıyorsun, bunu zevk için ya da birilerine yardım etmek için yaptığımı mı düşünüyorsun? Gerçi bir bakıma yardım olarak yapıyorum ama asla kendi isteğimle değil.”
“Madem öyle, bırak beni.”
“Maalesef.” dedi Meriç, başını iki yana sallayarak, sonra kaşlarını kaldırdı. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Neyi bilmiyorum alçak herif? Bunu bilerek ve isteyerek yapıyorsun, zevk için... Sen de o siktiğimin profesör bozuntusu da bunu bilerek yapıyorsunuz! Belli ki birileri sizi fena sikmiş, onlara gücünüz yetmeyince intikamınızı başkalarından alıyordunuz, öyle değil mi? Aciz yaratıklar, korkaklar!”
Meriç derin bir iç çekti.
“Lütfen konuşmalarına dikkat. Benim bu yaptıklarımın kendimle alakalı hiçbir yanı yok. Kişisel bir şey değil. Bu sadece ekendi hayatımı kurtarmak için yaptığım küçük bir fedakârlık hepsi bu. Kusura bakma ama Alpay mı sen mi diye sorsalar elbette kendimi seçerim Alpay. Senin için hatta hiç kimse için kendi canımdan vazgeçemem.” Bunları alaycı bir tavırla söylediğinden, Alpay onun ciddi olup olmadığını anlayamıyordu.
“Derdin ne?” diye sordu Alpay, net bir şekilde. Hâlâ titriyordu, artık titremekten kolları ve bacakları uyuşmaya başlamıştı. Kemikleri ise sanki eklem yerlerinden sökülüyormuşçasına ağrıyordu.
“Bu adam tam bir kaçık, profesör de öyle. İkisine de yardım ediyorum ama gerçekten benim tüm bu olanlarla hiçbir alâkam yok Alpay, sana yemin ederim.”
Alpay cevap vermeden ona bakıyor, sadece dinliyordu. Meriç devam etti.
“Tamam, sana şöyle anlatayım. Şu an seni çok iyi anlıyorum çünkü bir zamanlar ben de seninle aynı duruma düştün. Bu adam manastırdan ayrılan tüm doktorları kaçırıp buraya getiriyordu. Bir gün ben de profesörün saçma ve katı kurallarına dayanamayarak istifa ettim. Oradan ayrıldıktan üç hafta sonra, gözlerimi açtığımda kendimi bu odada senin yattığın yerde, senin şu an bulunduğun konumda buldum. Donuyordum, öleceğimi biliyordum. Ama en azından neden öleceğimi bilmek istedim çünkü sonumun ne olduğunu bilmiyordum. Sonra bana tek suçumun, onun düşmanının yanında çalışmış bir doktor olduğumu söyledi Tam burada, şu an benim oturduğum yerde, aynı bu şekilde oturuyordu.
Rahat, umursamaz ve acımasız bir şekilde... Bu ilk başta bana çok gaddarca gelmişti, onu kınamıştım çünkü hiçbir insani duygu barındırmıyordu. Ama gördüğün gibi şimdi bende onun yaptığının aynısını yapıyorum, gerçekten kimse kınadığını yaşamadan ölmezmiş, bu çok doğru. Her neyse...” İşaret parmağını kaldırıp, küçük bir sır veriyormuş gibi bir edayla ona doğru uzattı. “Sana bunları anlatıyorum çünkü nasıl olsa buradan bir daha asla çıkamayacaksın ve bunları kimseye anlatamayacaksın. Belki ölürsün belki de hapis olursun, orasını ben karışmam. O nasıl isterse... Ona beni buradan çıkarması için ne isterse yapacağımı söyledim, söylemez olaydım. O gün burada donarak ölmeyi tercih ederdim. Şu an yaptıklarımdan ve yaşadığım hayattan asla memnun değilim, sana tüm bunları isteyerek yapmadığımı söyledim, öyle değil mi?”
Bu kez yüzünde pişmanlık ifadesi belirmişti ama Alpay buna inanmıyordu, duygu sömürüsü yaptığını düşünüyordu. Masanın üzerindeki buz tutan salyasının üzerinde biriken salyaları da yavaş yavaş buz tutarken, ağzının kenarının da yavaş yavaş katılaştığını fak etti. Ayrıca vücudu yanmaya başlamıştı. Titreyen kısık sesiyle, umutsuzca söylendi.
“Donuyorum, lütfen...” Ama Meriç bunu duymadı ve konuşmasını sürdürdü.
“Bana o manastıra tekrar dönmemi, profesöre olabildiğince yakınlaşmamı, onun güvenini kazanmamı ve onun yaptığı her şeyi, attığı her adımı, aldığı her nefesi kendisine iletmemi söylerdi. Ben de can havliyle kabul ettim. Eğer buradan kurtulduktan sonra bunu yapmazsam ya da kaçmaya çalışırsam, beni bulduğu yerde öldürecekti. Bu bir tehdit değildi, yapacağı şeyi söylüyordu. O asla tehdit etmez, boş laf kalabalığı yapmaz. Yapmayacağı bir şeyi asla söylemez ve ağzından çıkan her şeyi de mutlaka yapar. O konuda gerçekten tebrik ediyıorum. Hayatımda onun kadar dürüst bir insan tanımadım. Biraz kötü ve acımasız olabilir ama en azından yalancı değil, herkesin iyi yanlarını görmeliyiz, öyle değil mi? Onun dediğini yaptım ve buradan kurtulur kurtulmaz, ilk iş olarak manastıra gidip işe devam etmek istediğimi söyledim. Profesör de kabul etti. Ona yakınlşamak ve güvenini kazanmak için bir dediğini ikiletmedim, ne derse yaptım, istediği her şeyi yaptım.” Gözlerini kocaman açarak, abarta abarta ekledi. “Hem de her şeyi!”
“Donuyorum, lütfen üzerime bir şey getir.” diyerek, umutsuzca tekrarladı Alpay kısık sesle. Vücudunun yanmaya başlaması ve etlerinin, üzerine yattığı metal masaya yapışması ona artık acı vermeye başlamıştı.
Meriç onu duymadan ya da duymazdan gelerek devam etti.
“Profesörün o manastırı hastane olarak kullanmasının nedeni, o manastırın büyük büyük büyük, bilmem kaç kuşak önceden dedesine ait olmasıymış. O manastırı dedesi kurmuş. Sonra içlerinde bir hain çıkmış, satanist bir hain. Amacı manastıra başrahip olmak ve orayı kocaman bir şeytan kilisesine çevirmekmiş. Ama bunu yapana kadar, kendisi gibi olanlarla idare etmek için gizli bir tapınakta ibadet ediyorlarmış. Ormanın içindeki gizli kapı... Orası onların şeytan tapınağıymış.” dedi ve sinsice gülümsedi. “Sonra adam başrahip seçilemeyince, intikam almak için oranın kurucusu olan başrahibi ihbar ederek gizli satanist olmakla suçlamış. Amacı sadece onu öldürtmekmiş, ama o dönemde hiçbir araştırma, sorgulama ya da inceleme yapılamadan manastırdaki herkes idam edilmiş. Bahçeye büyük bir çukur açılmış, oradaki herkes elleri, ayakları ve gözleri bağlanarak o çukura atılmışlar ve orada diri diri yakılmışlar. Profesör de dedesinin intikamını almaya yemin etmiş. Türkiye’ye gelerek gerekli tüm izinleri almış ve manastırı bir hastane olarak faaliyete geçirmiş. Ama aslında amacı çok farklıymış. Manastırda hastane adı altında, gizli bir şekilde temizlik yapıyor. Bir yandan insanları iyileştirip sağlığına kavuşurken, diğer yandan da bir zamanlar gizli tapınak olan bölüme şehirdeki satanistleri toplayıp, orada onlara çeşitli işkenceler yapıyor. Tabi satanistleri bulma ve manastıra götürme görevi de bana ait. Görüyor musun, işim ne kadar zor.” dedi ve derin bir nefes alıp, başını yukarı kaldırdı. Demek hiç kimsenin ormanlık alana girememesinin nedeni buydu. Oradaki gizli tapınak ve içindeki işkence gören insanlar. Profesör tüm saçmam kurallarına bunu da eklemiş ve o bölgeye girişi yasaklamıştı. Bu yüzden Önder ile kaçarken ormanlık alana girdiklerinde, güvenlik görevlileri peşlerinden gidememişti.
Ama şu an o bölümün ne için kullanıldığını hâlâ bilmiyordu, bunu sormak için dudaklarını araladı ama dili dönmüyor, sesi ise kendisinin bile duymakta zorlanacağı kadar kısık çıkıyordu.
“Profesöre güven vermek ve ona yakın kalmak için o kadar çok şey yaptım ki zamanla hem ona hem de yaptıklarıma bağlanmaya başladım. Alışkanlık bir kalıp gibidir, çok faydalı ama bir o kadar da tehlikelidir. Bu yüzden alışkanlık seçerken çok dikkat etmek gerekir. Sürekli olarak neyi yaparsan, ne ile vakit geçirirsen o artık senin hayatının ve kişiliğinin bir parçası olur ve o alışkanlıktan kurtulmak, tıpkı o alışkanlığı edinmek kadar zor olur. Bu da bende bir alışkanlık hâline geldi, yıllardır bunları yapıyorum. Hem de o kadar çok şey yaptım ki...” Meriç gözlerini tek noktaya sabitlemişti. Düşünceli bir şekilde öylece duruyordu, kendisini sorgular gibi bir hâli vardı. “Her şeyi yaptım. İnsanlara acı çektirmek için onların uvuzlarını kestim, kanlarını akıtıp onlara zorla kendi kanlarını içirdim, gözlerini oyup onlara kendi gözlerini yedirdim, erkeklerin penislerini kesip kendi kalçalarına soktum, çocuk doğurmaları için kadınlara tecavüz edip hamile bıraktım, sonra bebeklerin doğumlarına yardım edip, onların gözleri önünde kendi bebeklerinin kafalarını kesip kopardım. Sonra bunu tekrarlamak için onlara tekrar tecavüz edip, tekrar hamile bıraktım ve bebekler doğduğunda aynı şeyi tekrar yaptım. İnanabiliyor musun? Buna inanamayacaksın ama bu hayatımda aldığım en tatmin edici hazlardan biriydi. Gerçekten, insan bunları yaptıkça zamanla haz almaya başlıyor, bana eğlenceli gelşyor. Sanki tek dopamin kaynağım bunlar. Normal insanların filmlerden, çikolatalardan, sosyal medyadaki komik videolardan aldıkları hazları ben bunlardan alıyorum. İlginç ama ne diyebilirim ki? Bunları yapmazsam başka ne yaparım bilmiyorum.”
Alpay dehşete düşmüş, gözlerini kocaman açmış onun anlattığı bu korkunç, mide bulandırıcı ve vahşi hikâyeyi dinlerken şu an ölmek için içinden dua ediyordu. Buradan çıkması imkânsızdı. Onca insana, özellikle de küçücük masum bebeklere bu vahşilikleri yapan bir insan ona neler yapmazdı? O da burada işkence çekecek ya ölecek ya da felç kalarak sürünecekti ama burada kalacaktı. Bu yüzden şu an ölmek için Allah’a yalvarmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendisinin yerinde Meriç olmalıydı, o burada olmayı, bu işkenceyi görmeyi hak ediyordu ama Alpay hak etmiyordu. O kimseye zarar vermemişti, kimsenin canını yakmamıştı. Tek hatası bir hastasının ölümüne neden olmaktı ama ona elini bile sürmemişti. Alpay Selin’in ölümü için vicdan azabı çekerken, Meriç yaptığı onca iğrençliğe rağmen hiçbir şekilde vicdan azabı çekmiyor, üstelik tüm yaptıklarını sanki büyük bir başarıya imza atmış gibi övünerek anlatıyordu.
“Bir keresinde Reya beni takip ederek tüm olanları gördü. Beni bir bebeğin kafasını koparırken gördü. Bebeğin annesinin gözleri önünde o bebeğin kafasını kesip koparırken gördü. O kadının acı dolu çığlıklarını ve haykırışlarını duydu. Yerlerde kendi pislikleri içinde acıyla kıvranan ve can çekişen, uvuzları kesik, çıplak bedenleri gördü. Onların yalvarışlarını duydu. Uvuzlarını diri diri yaktığımız ve sonra ateşi söndürüp sakat bıraktığımız tüm o yanık bedenleri gördü. Ben de doktorun bana yaptığının aynısını ona yapmaya karar verdim. Bunu kimseye söylememesi karşılığında onu serbest bıraktım. Çünkü o bir satanist değildi, bu yüzden ona zarar vermek istemiyordum, asla zarar vermek istemiyordum! Bu yüzden gördüklerini unutması karşılığında onu tekrar kendi bölümüne götürdüm, o da bize söz verdi. Ama sonra seninle konuşmaya çalışınca bir şeyler anlatacağını ya da ağzından bir şeyler kaçıracağını düşünerek onu ortadan kaldırmaya karar verdik. O bizim için kıymetliydi. Çünkü o hem bir Hristiyan’dı hem de profesöre Hristiyan bir çocuk verdi. Profesör kendi soyunun devamı, özellikle de kendisi öldükten sonra manastırı devralıp onun görevini devam ettirmesi için bir çocuk istiyordu, kendi kanından olan bir çocuk. O çocuğu da yalnızca Hristyan olan bir kadın verebilirdi. Diğer hastalar fazlasıyla yaşlı, çoğu da düşük çeneli, boş boğazdı. Kolay kandırılacak ya da korkutulacak tipler değildi. Bunu bir kere denedik ama olmadı. Kadın çok sorun çıkarmaya başladı, özellikle doğumdan sonra. Biz de mecburen onu da tapınağa hapsetmek zorunda kaldık ama ona hiçbir zarar vermedik, sadece orada sakladık hepsi bu. Bir süre sonra da hastalanıp kendi kendine öldü zaten. Buna en uygun kişinin Reya olduğuna karar verdik ve onu kullandık. O profesörün çocuğunu doğurdu, bu yüzden o ikimiz için de çok kıymetli, özellikle de profesör için.”
Yemekhanedeki aşçının ona bahsettiği kayıp kadını hatırladı. Kadının hücrede tutulmasının nedeni hamileliğinin saklanmasıydı. Doğumdan sonra birilerine bir şeyler anlatacağı için de onu ortadan kaldırmışlardı. Belki orada yaşadığı korkudan ya da pislikten kaynaklı bir çeşit hastalıktan dolayı ölmüştü. Ayrıca profesörün odasında Reya’nın portresinin neden bulunduğunu d al-şimdi anlamıştı. Kendisi öldükten sonra onun bu kutsal görevi devralarak devam ettirecek olan bir insanı dünyaya getirdiğinden, Reya’da onun için kutsaldı. Gördüğü kâbusu hatırladı. Demek o kâbusu burada uyukladığı sırada görmüştü. Reya’yı bir ölü olarak görmüştü ama Meriç’in anlattığına göre ona hiçbir şey olmamıştı.
Gerçi şua n Meriç’in ağzından çıkan hiçbir söze inanmak istemiyordu. Çünkü o bir insan değildi, bir ölüm veya işkence makinesiydi.
“Profesöre sakın kızma ya da onunla ilgili kötü bir şey düşünme. O sadece pislikleri temizliyor, tüm o yaratıkları bu yaşadıklarını hak ettiler çünkü onlar bir manastırda kendi dinlerini yaşayan, tertemiz ve günahsız onlarca Hristiyan’ın ölümüne neden olan bir pisliğin yolundan gidiyorlardı. Onlar bunu hak ettiler ama profesörün dedesi ve onun yanındakiler bunu hak etmediler. O herkesin hayrı için çalışıyor, tüm insanlık için. Eğer dışarıda güvenle dolaşabiliyorsak bu tamamen onun sayesinde.” diye ekledi öfkeyle. Alpay kısık sesle, güçlükle de olsa sordu.
“Buradaki doktorun bunlarla ne alakası var?” Bu soruyu sormak ona tam bir işkence gibi gelmişti, birkaç kelime konuşmak bile onu yoruyordu. Nefes alıp verişi hızlanmıştı ve vücudunda hiçbir yerini hissetmiyordu. Artık titremiyor, hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Açık kalan ağzının kenarından salyaları akmaya devam ederken, gözleri de kendiliğinden kapanmaya başlıyordu. Açık tutmak için zorlanıyordu ama en azından kısık bir şekilde açabiliyor, sabit gözlerle karşısındaki canavara bakıyordu. Ölmeden önce en azından son bir sorunun daha cevabını almak istiyordu.
“Bu herif aşırı dindar bir satanist. Dediğim gibi, ona isteyerek yardım etmiyorum. Beni tehdit etti. Profesöre ve yaptıklarına bağlandım evet, ama ilk başta hiçbirini isteyerek yapmadım. Bu doktor tıpkı profesörün yaptığını yaparak, kendi dinine karşı olanlardan intikam alıyor. Çeşmede intihar eden adama. O bölgedeki şeytan tapınağının kuran ve kendi dinine mensup olanları toplayıp, onlara din ve ibadet özgürlüğü veren tek kişiydi. İntihar etmesinin nedeni Hristiyanlar idi. Onların yüzünden intihar etti. Kendisin yakarak hem de... Tıpkı Hristiyanlar ile beraber yanan diğer din kardeşleri gibi. Ona bunu yaptıran Hristiyanlar idi. Doktor da Hristiyanların özgürce dolaşıp ibadet ettiği, dinlerini saklamadığı özgür bir ülkede satanizmi gizli saklı yaşamak zorunda kalan, ortaya çıktığında da öldürülen bir ülkede yapılabilecek en mantıklı şeyi yapmaya karar verdi. Onun atasının ve din kardeşlerinin ölümüne neden olan adamın, bilmem kaçıncı kuşak torunundan intikam almak için onun etrafındaki insanları kullandı. Onun iyileştirerek taburcu ettiği inanları toplayıp, yıllarca burada birer katil olmaları için eğitti. Onları tüm insani duygularından ve diğer tüm yeteneklerinden soyutlayarak birer katile dönüştürdü ve onları bir yıl başı gecesinde sokaklara saldı. Ben de onları takip ederek, işlerini yapıp yapmadıklarını kontrol ediyordum. Onlar olay yerinden ayrıldıktan sonra da neler olduğunu, polislerini neler bulduklarını öğrenmek için cinayet mahallerinde dolanıp duruyordum. Hatta Önder’i birkaç kere korkutmayı denedim ama korkmadı, geri çekildi. Her seferinde yolumuza çıktı. Orhan başkomiseri korkutmak kolay oldu, o yolumuzdan çabucak çekildi ama Önder çok inatçıydı, o asla geri adım atmadı, tebrik ediyorum. Her ne ise... Yıl başı gecesi... Tüm bunların yıl başı gecesinde olması gerekiyordu. Çünkü din kardeşleri bir yıl başı gecesinde idam edildi ve atası, bir yıl başı gecesinde intihar etti. Onda tüm Hristiyan alemine ibret olsun diye yıl başı gecesinde bu insanlara katliam yaptırdı. Profesöre güç gösrterisi ve hakaret olsun diye de özellikle onun iyileştrip sağlığına kavuşturduğu hastalarını kullandı. Onun yanından ayrılan doktorları kaçırarak da sanki doktorlar Profesörün yanından ayrılıp, onun tarafını seçmiş gibi gösterdi. Ama aslında böyle bir şey yok, amacı sadece onun yanında çalıştıkları ve onu tercih ettikleri için onlara işkence ve eziyet etmek, sonra da ölüme terk etmek, hepsi bu. O doktorların tek suçu bu. Senin de öyle. Böyle rahat göründüğüme bakma Alpay, benim de canım büyük tehlikede. Hem profesör hem de bu herif benim neler yaptığımı öğrenirlerse ikisi de canımı okur, anlıyor musun? Ben senden daha kötü durumdayım, senden kötü durumda olanlara bak ve haline şükret. O manastırın bahçesindeki mezarlardan birinde ben de olabilirim. Ya da buradaki cesetlerin saklandığı dondurucularda...” Gözlerini yine tek noktaya sabitleyerek, düşünceli bir şekilde ekledi. “Bu herifler o kadar kötü ki insanların ölülerini bile rahat bırakmıyorlar Alpay. Profesör, ölülerin cesetlerini parçalara ayırarak her bir parçasını tapınağın bulunduğu ağaçlık alana dağıttı. Orası bir ölüler manastırı Alpay, her yerde ölüler var. Manastırın bahçesinde ve ormanlık alanında bastığın her yerde, adım attığın her bir karışta ölüler var. Gerçi buranın da manastırdan pek farklı olduğu söylenemez. Bu herif de her türlü iğrençlüiğü yapıyor. Önce insanlara zorla kendi kendilerine terapi yaptırıyor, sonra onları delirtip insanlıktan çıkarıyor ve onları bağlı oldukları yerlerden salıp bir odanın içine hapsederek, kendilerini öldürmelerini sağlıyor. Terapilerin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek için onları birbirine düşürüyor. Eğer içlerinden biri bir diğerini parçalarsa o olmuş demek, onu bir kenara ayırıyor. Onlardan korkup kaçan ya da kimseye zarar vermeyenler ise hâlâ olmamış demek, onları da tekrar terapi bölümlerine götürerek bir süre daha terapi yaptırıyor. Bu terapiler, onlar insanlıktan çıkana kadar devam ediyor. Sonra o senenin yıl balı gecesinde olgunlaşanları sokağa salıyor. Onlara ne olacağı umurunda değil, umurunda olsa bunu yapar mıydı? Sonuçta bu onun eseri, bu yaptığıyla gurur duyuyor. Terapi bölümünde olanları ise bir sonraki yıl başı gecelerine hazırlıyor ama bu kolay bir şey değil, adamı tebrik etmek gerek. Bu bir sabır ve beceri işi. Bu insanlar kendi kendilerine terapi yapıyorlar ama bu öyle kolay bir iş değil. Adam yirmi yıldır bunun için uğraşıyor. Tam yirmi yıldır o insanları zombiye çevirmek için uğraşıyor. O herifler yirmi yıllık sıkı bir çalışmanın ürünü ve hepsini boşu boşuna kaybetti salak. Şimdi elinde olanları bir sene fazladan çalıştırmak zorunda, onlar da önümüzdeki yıl başı gecesine hazır olurlar herhalde. Onlar gidecek yirmi yıl sonra başkaları gelecek, yirmi yıl sonra bir intikam daha alınacak, bu kuşaktan kuşağa aktarılacak ve kimse buna engel olamayacak Alpay.”
“Peki felsefe... Felsefe kitapları...” diye geveledi Alpay uyuşuk bir ses tonuyla.
“Onlar mı? Ah... Onlar insanın hayatını kurtaran şeyler Alpay. Senin için, öbürü için bir önemi olmaya bilir ama felsefe benim hayatımı kurtardı. Felsefe herkesin hayatını kurtarır, insana doğru yolu gösterir, ona akıl verir, aklını kullanmasına yardımcı olur. Eğer felsefeye yüzeysel bakarsan seni yoldan ve dinden çıkarır. Ama içine dalıp orada yaşarsan, girmen gereken asıl doğru yolu bulursun ve hiç kimse seni o yoldan saptıramaz. Herkes birer ahmak gibi boş yaşıyor. Kimse hiçbir şeyi sorgulamıyor, düşünmüyor, hayal kurmuyor Alpay. Felsefe insanı hayatta tutan şeydir ama sen ve senin gibi acizler bunu asla anlayamaz, kapasiteniz yetme, anlıyor musun?”
Alpay gözlerini kapatmış, hızlı hızlı atan kalp atışını dinleyerek nefes almaya çalışıyordu. Aldığı her nefes sanki soluk borusunun yarısından geri dönüyor, ciğerlerine hiçbir şekilde hava gitmiyordu. Meriç’in sesi artık çok uzak, çok boğuk, çok yankılıydı.

11 Şubat 2025 Salı

Kendine Terapi (Bölüm 70)


Fırat gider gitmez, soluğu Alpay’ın kaldığı pansiyonda aldı. Aracını sokağın ortasında öylece bırakıp araçtan indi ve binaya girdi. Burada fazla durmayacaktı. Alpay’ı alıp hemen çıkacağından, aracını park etmeye uğraşmamıştı. Çalınma ihtimaline karşı anahtarı üzerinden almıştı. Çalınması pek umurunda olmazdı çünkü araç kiralıktı ve takip sisteminden dolayı bulunması çok kolay olurdu. Koşar adımlarla merdivenleri tırmanıp ikinci kata çıktı ve Alpay’ın odasına doğru ilerledi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, derin bir iç çekti. Lanet herif! Diye mırıldandı ve odadan çıkıp koridora bakındı. Yine odasında değildi. Aptal işleri yapmanın sırası mıydı şimdi? Şu an ona ihtiyacı vardı ama o ortada yoktu. Her zaman ki aptallıklarını yapmak için gitmişti. Belki de geçen gün ona itiraf ettiği gibi hâlâ ona güvenmiyordu. Belki de hala ondan gizli bir şeyler yapıyordu. Ama şimdi geri gelse iyi olacaktı. Koridorun tam ortasında ellerini beline dayamış bir şekilde öylece dururken, koridorun başındaki masada oturan yaşlı adama baktı. Belki Alpay bir aptallık yaprak ona bir şeyler söylemiş olabilirdi. Adama doğru yaklaştı ve Alpay’ın odasını göstererek sordu.
“Orada kalan adam nereye gitti, haberiniz var mı?”
Yaşlı adam elindeki telefondan başını kaldırıp, gözlerini devirerek ona baktı. Sonra başını hafif bir şekilde yana eğerek isteksizce cevapladı.
“Ben nereden bileyim, burada kalan herkese bekçilik mi yapacağım?”
Önder başını ağır ağır evet anlamında salladı. Arkasına döndüğü sırada karşısında kısa boylu, cılız genç bir adam gördü. Adam dişlek ağzını ayırıp, tükürükler savurarak söylendi.
“Onu götürdü. Senin nereye gittiklerini zaten bildiğini söyledi.”
Önder kaşlarını çatarak cılız gence biraz daha yaklaştı ve şaşkınlıkla sordu.
“Kim, nereye götürdü?”
“Doktor götürdü. Hastaymış, hastaneye götürecekmiş.”
Önder bunu duyunca başından aşağı kaynar sular döküldü. Hastalanmış, doktor götürdü. Bu cümleyi bir kere daha duymuştu. Kayıp askerin yaşadığı mahallenin delisinden... O da böyle söylemişti, o askeri götüren kişi de bir doktordu. Meriç doktor.
“Nasıl götürdü peki? Yani hasta olan adam kendi isteğiyle mi gidiyordu yoksa doktor ona yardım mı ediyordu?”
“Boyum kısa diye aptal değilim, normal bir şekilde sorsan anlarım.” dedi genç adam, gözlerini devirerek. Sonra bir eliyle çenesini sıvazlayarak cevapladı. “Adam ayakta zor duruyordu, baygın gibiydi. Doktor ona yardım ediyordu.”
Önder bunları duyduktan sonra daha fazla bilgiye ihtiyacı olmadığını anladı ve koşarak merdivenlere yöneldi. Merdivenleri neredeyse uçarak indikten sonra aracına bindi ve kontağı çalıştırıp gaza bastı. Meriç doktor bir şeyi doğru söylemişti, onları nerede bulacağını çok iyi biliyordu. Oraya doğru yola çıktı. Bu olay bundan birkaç gün önce yaşansaydı gideceği yer manastır olurdu, ama artık Meriç’in manastırdan başka bir yerle de bağlantısı olduğu ortaya çıkmıştı. Belki de orası sadece Meriç’in değil, bu işin içinde olan herkesin mekânıydı. Bu işin içinde kim varsa manastırda, göz önünde yapamadıkları şeyleri orada yapıyorlardı. Sonunda istediği adrese varmıştı. Alpay ile beraber Meriç’i takip ettikleri gece geldiği, etrafı boş ve merkezden kilometrelerce uzak olan karanlık bina. Hatta manastıra da oldukça uzaktı. Buraya gelip gitmek epey zahmetli ve masraflı olurdu, ama yaptıkları işin buna değdiği kesindi. Burayı Meriç’i takip etmeselerdi asla bulamazlardı. Onlardan başka hiç kimsenin de bilmediğine emindi. Tabi bir de buranın eski çalışanları biliyor olmalıydı. Gece karanlığında anlayamamıştı ama şu an gündüz gözüyle, buranın artık kullanılmayan bir fabrika olduğunu anlamıştı. Aracını binaya epey uzak bir mesafede bırakıp aşağı indi ve etrafa göz gezdirdi. Ortalıkta kendisinden başka ne bir araç ne de bir insan vardı. Tek bir bitkinin bile bulunmadığı, yağmurdan çamura dönüşmüş toprakla kaplı, kocaman, boş bir arazinin tam ortasına yerleştirilmiş, kabak gibi ortada duruyordu. Arazi boş görünmesin, bir görüntü olsun diye oraya koyulmuş bir obje gibi duruyordu. Silahını beline yerleştirmişti ama yine de orada olup olmadığını kontrol etmek için elini beline götürdü ve silahına dokundu. Bu ona kendini biraz olsun güvende hissettirdi. Ama sonra silahı belinden çıkarıp kabzasını kavradı. Bu daha da güvende hissettirdi. Böyle daha iyiydi çünkü orada neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey Alpay’ın orada olduğuydu. Ağır adımlarla binaya yaklaşmaya başladı. Etrafta hâlâ bir hareketlilik yoktu ama gri gök yüzünde bir hareketlilik başlamıştı. Sanki birileri onu uyarıyormuşçasına şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu. Birkaç dakika içinde yağmur yağmaya başladı. Önce ince ince, sonra biraz daha şiddetli ve en sonunda sağanak. Bu bir yandan iyi bir yandan kötüydü. Yağmurun ve gök gürültüsünün sesi, onun buradaki derin sessizliği bozmak için çıkardığı sesleri gizleyecekti. Bu iyi bir şeydi ama içeridekiler için de aynısı geçerliydi. Kötü olan şey ise yağmur, zaten kasvetli olan bu mekâna daha da kasvet katıyor, bu da onun gerilmesine neden oluyordu. Binanın sürgülü, demir kapısının karşısına gelmişti. Kapıyı nasıl açacağını biliyordu ama bu çok fazla gürültü yapacaktı. Diğer girişten girmeyi deneyebilirdi ama orada da asma kilit takılıydı. Gök gürültüsünün bu sesi de gizleyebileceğini umut ederek silahını belline soktu ve var gücüyle kapıya yüklendi. Kapı hem çok ağırdı hem de paslandığından, sürgüsü zorlanıyordu. Kendisinin geçebileceği kadar boşluk açtıktan sonra durdu, beline soktuğu silahını geri çıkardı ve elinde tutarak içeri girdi. Ortalık çok sessizdi. Yağmur ve gök gürültüsü hariç hiçbir ses yoktu. Ona yardımcı olan tek şey gün ışığıydı. Az da olsa pencerelerden içeri giren cılız ışık, etrafı görmesine yardımcı oluyordu. Tamamen betondan, kocaman boş bir binaydı. Etrafta hiçbir eşya yoktu. Biraz ileride hem aşağı inen hem yukarı çıkan geniş merdivenler vardı. Bulunduğu katta da sağında ve solunda iki uzun koridor ve koridorlar boyunca bir sürü çelik kapılar vardı. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Bu hızla giderse, binayı araştırıp buradan çıkması akşamı bulurdu. Bir karar verdi ve önce sağ taraftaki, sonra sol taraftaki koridora girip bütün kapıların ardına baktı. Kapılar kilitli değildi. Bazıları yarı aralık, bazıları da tamamen açıktı. Şimdilik bir sorun yoktu, içini kaplayan korkunun dışında tabi. Gökyüzü kükrer gibi hâlâ gürlüyordu. Çakan şimşekler, içeriye anlık olarak müthiş bir ışık kaynağı yayıyordu. Bu katı bitirdikten sonra üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Bu katta da aşağıda olduğu gibi hiçbir hareketlilik yoktu. Kocaman, boş bir koridorun daha ortasındaydı. Ama burada tek bir fark vardı. Koridorun sağ ve sol tarafı devasa, siyah naylonlarla kapatılmıştı. Yalnızca koridorun girişi açık bırakılmıştı. Sol tarafa yöneldi, naylonu kenarından tutup kaldırdı ve başını uzatıp arka tarafa baktı. Gördükleri karlısında şaşkına döndü. Koridor boydan boya sedyelerle doluydu. Üstelik hepsi leş gibi ve yer yer kanlarla kaplıydı. Dudağını bükerek diğer tarafa yöneldi. Nefes alıp verişi ve kalp atışları hızlanmıştı. Bunu inkâr edemezdi, şu an deli gibi korkuyordu. Neyden ve kimden olduğunu bilmiyordu ama bu kocaman, boş ve kasvetli binadan korkuyordu. Sağ taraftaki naylonu da kaldırdığı sırada bir ses duydu. Hemen naylonu bırakıp, silahını iki eliyle kavrayarak arkasını döndü. Ama silahını yalnızca karşısındaki naylona doğrultmuştu. Etrafta hâlâ kimse yoktu. Sesin nereden geldiğini anlayamamıştı ama çığlığa benzer, tiz bir ses olduğunu anlamıştı. Tam tahmin ettiği gibi, binada birileri vardı. Belki buranın bir görevlisi, belki de alı konulan birisiydi, bilmiyordu ama birilerinin olduğu kesindi. Ağır adımlarla merdivenlere yönelip üst kata çıktı. Burada da iki yana uzanan koridorlar boyunca bir sürü kapı vardı. İçerisi, dışarıdan farklı bir mimariye sahipti ama kapıların yeni olmasına bakılırsa bu odalar sonradan yapılmış olmalıydı, tıpkı girişteki diğer odalar gibi. Koridorun ortasına geldiğinde, karşısına ilk çıkan kapıya yaklaştı ve derin bir nefes alıp kapının kolunu aşağı indirdi. Sonra tekrar silahını doğrulttu ve ayağıyla kapıyı açtı. Geniş bir odayla karşılaştı ama sıradan bir oda değildi. Gördükleri tüylerinin ürpermesine neden oldu. Odanın pencereleri siyah bezlerle kapatılmıştı ve odanın her bir köşesine yerleştirilen büyük siyah mumlar, odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu. İçerideki her şey siyahtı. Arka arkaya sıralı siyah oturaklar, tavandan sarkan siyah yapay sarmaşıklar, kafatası şeklinde siyah biblolar ve tam karşıda kocaman siyah bir perdenin önüne yerleştirilmiş, tahtadan yapılmış siyah bir ters haç. Ayrıca duvarlarda yine siyah boyalarla yapılmış keçi ve pentegram çizimleri vardı. Odanın içine girip tam karşıdaki ters haça dikkatli baktığında ise haçın üzerini kaplayan, bir et parçasına benzer şerit gibi bir şey gördü. Korkuyordu ama daha yakından görmek için biraz daha yaklaştı. Silahını, sanki canlanacakmış ve ona zarar verecekmiş düşüncesiyle karşısındaki ters haça doğru tutuyordu. Ellerinin titremesine engel olmaya çalışsa da başaramıyordu. Haçın üzerindeki et parçasının bir bağırsak olduğunu anlayınca da korkusu daha da arttı. Ama en azıdan bir şeyi anlamıştı, burası bir şeytan tapınağıydı. Tıpkı bir zamanlar manastıra gizli bir şekilde kurulan ve nerede olduğunu hâlâ bilmedikleri tapınak gibi. Anlaşılan o zamanlardan bugüne kadar uzanan ve bazı kaçıklar tarafından hâlâ devam ettirilen bir gelenek ya da bir saçmalıktı. Dehşet içinde etrafa bakınırken, burada daha fazla durursa aklını kaçıracağın düşünerek ağır adımlarla odadan çıktı. Tekrar koridora geldiğinde silahını indirip sağına soluna bakındı. Bu odada böyle korkunç şeyler varsa diğer odalarda neler olduğunu tahmin bile edemiyordu, tüm binadaki odaları gezerek daha korkunç şeyleri görürse kafayı yiyebilirdi. Bir an önce Alpay’ı bulup buradan gitmek istiyordu. Bütün odaların kapılarını tek tek açtı ve her birinde daha da dehşete kapıldı. Burası bir korku evi olarak faaliyete girse, buraya giren herkes akılını burada bırakarak ayrılırdı. Odalardan birinde başları kesik domuzlar, kolları ve bacakları kesilmiş kediler, karınları yarılarak tüm organları çıkarılmış keçiler vardı. Bütün bunlar satanizmi simgeleyen şeylerdi. Bunu artık daha net anlıyordu. Manastırda intihar eden adamın yapamadığını buranın sahibi her kim ise o başarmış ve bu binayı, kocaman bir şeytan tapınağına dönüştürmüştü. Her yerde hayvan leşleri ve kan vardı. Tüm odalarda pentegram, keçi resimleri ve ters haçlar vardı. Binadaki tüm odaları gezmese de anladığı kadarıyla bunlar tüm odalarda olmalıydı. Binada boş olanlar, yalnızca girişe bulunan odalardı. Hatta odalardan birinde hayvan leşlerinin yanında, içleri kanlarla dolu kadehler bile vardı ve görünüşe bakılırsa, birileri bunlardan birer yudum almıştı. Başka bir odaya girdiğinde daha ilginç bir şeyle karşılaştı. Burası da arka arkaya dizili sandalyeler, tavanda bulunan bir projeksiyon ve tam karşıda bulunan beyaz perdeyle bir sinema salonuna çevrilmişti. Duvarlar siyah renge boyalıydı ve odadaki tek ışık kaynağı, diğer odalarda olduğu gibi mumlardı. Ama buradaki mumlara, projeksiyonun beyaz perdeye yansıttığı filmin ışığı da eşlik ediyordu. Bu film sıradan bir film değildi. Siyah beyaz bir video kaydıydı. Sanki birileri onun buraya geleceğini biliyordu ve videoyu onun için açmıştı. Çünkü oda boştu, kendisinden başka kimse yoktu. Onun için açmadılarsa kim için açmışlardı? Filme göz atmak için orada dururken, sandalyeler dikkatini çekti. Yaklaşık on tane sandalye vardı ve hepsi bir zamanların elektrikli idam sandalyelerini anımsatıyordu. Hepsi demirdendi, ayrıca bir insanın kollarını ve ayak bileklerin bağlamak için her yerinde katışlar vardı. Hatta yaslanma yerlerinde, kafaların sabitlenmesi için birer aparat bile vardı. Bunları fark edince buranın bir çeşit görsel işkence odası olduğunu anladı çünkü burada yayınlanan filmler ya da videolar, birilerine zorla izlettiriliyordu. Sandalyeleri incelerken videodan kopan çığlık dikkatini dağıttı. Görüntüde bir otopsi masasını andıran metal sedyeye ellerinden, ayaklarından ve boğazından bağlanarak sabitlenmiş, çıplak bir adam ve beyaz önlüklü, yüzünde cerrahi maske olan başka bir adam vardı. Maskesinden dolayı yüzü görünmüyordu ama sedyede yatan adamın her yeri açık seçik ortadaydı. Adamın tüm vücudu neredeyse erimişti ve üzerine ince bir deri geçirilmiş iskeleti andırıyordu. Kaburgaları ve diğer tüm kemikleri rahatlıkla sayılabilirdi. Yüzü o kadar küçüktü ki dudakları neredeyse yok olmuş, gözleri, sanki etrafını saran göz kapakları alınmış gibi pörtlemişti. Videonun renginden dolayı net olarak anlaşılmasa da adamın tüm vücudunda koyu lekeler göze çarpıyordu. Muhtemelen aşırı zayıflıktan dolayı meydana gelen morluklar ya da bakımsızlıktan dolayı oluşan çürüklerdi. Veya bir çeşit işkence izleri... Videodaki beyaz önlüklü ada iskelet adamın yanına yaklaşıyor ve elinde tuttuğu küçük çekiçle, hafif bir şekilde adamın vücudunun çeşitli yerlerine vuruyordu. Adamın tepkilerini ölçmeye çalışıyordu ama adam bu darbelere hiçbir tepki vermiyordu. Verdiği tek tepki acı içinde inlemeleri ve yalvarırcasına attığı küçük yardım çığlıklarıydı. Hiç konuşmuyor, yalnızca boş ve anlamsız sesler çıkarıyordu. Sonra beyaz önlüklü adam, elindeki çekici sedyenin ayak ucunda bulunan metal sehpanın üzerine bıraktı ve sehpanın üzerinden başka bir alet aldı. Küçük, bahçe makasına benzer bir makastı. Adamın yanına yaklaştı ve kayışlarla sedyeye balı olan elini kavrayıp, diğer elindeki makası adamın eline götürdü.
Sonra da sanki bir kâğıt keser gibi gayet rahat bir tavırla, seri bir şekilde adamın tüm parmaklarını kesip kopardı. Parmaklar yere düşerken, iskelet adamın verdiği tek tepki yine boş boş bağırmak oldu. Ama bu çığlıklar ve bağırışlar çok kısık, tiz bir sesteydi. Muhtemelen adamın ya takati yoktu ya da ses telleri, şimdiye dek gördüğü işkencelerden dolayı zarar görmüştü ve bu yüzden acısını hafifletmek için yapabileceği tek şeyi bile yapamıyordu. Önder bunu izlerken kanı donmuştu. Silahı tuttuğu eli aşağı inmişti ve namlu yere bakıyordu. Önder'de öylece donup kalmış, sanki çok ilginç bir şey izliyormuş gibi bu dehşet verici videoyu izliyordu. Önder videonun gerçek mi yoksa kurgu mu olduğunu anlamaya çalışırken beyaz önlüklü adam, iskelet adamın diğer tarafına geçti ve aynı işlemi diğer eline de yaptı. Sonra sıra ayaklarına gelmişti ama ayaklarına başka bir işlem yapacaktı. Elindeki makası metal sehpanın üzerine bırakıp, bu kez eline bir balta aldı ve adamın ayaklarını, bileklerinden kesip kopardı. Baltanın metal sedyeye her çarpışında çıkardığı ses, adamın işe yaramayan inlemelerini perdeliyordu. Sedyenin her yerinden kanlar süzülürken, beyaz önlüklü adam başka bir işlem için eline ne olduğu anlaşılmayan küçük bir şey aldı. Sonra adamın baş ucuna doğru ilerledi ve elindeki cismi adamın gözlerine sokup, yukarı aşağı, sağa sola çevirdi. Önder bu görüntünün karşısında daha da dehşete düştü, dudaklarını ısırıyor, titreyen vücudunu ayakta tutmaya zorluyordu. Aynı anda gözlerini kısmış, videoya dikkat kesilmişti. Bir yandan buradan çekip gitmek istiyor, bir yandan da belki görüntüler lazım olur diye, ayrıntısıyla izlemek istiyordu. Ama gözler onun en hassas noktasıydı, gözlerle ilgili olan hiçbir şeye dayanamıyordu. Gözler onu kâbusuydu. Kamera sedyeyi komple alacak şekilde yerleştirildiğinden, detaylı olarak gösteremiyordu. Bu yüzden fazla etkilenmemişti ama o gözlerin ne hâle geldiğini hayal ederek gözünde canlandırdığında, bu da ona dayanılmaz bir işkence olmuştu. Net bir şekilde görseydi aynı etkiyi yaratırdı. Beyaz önlüklü adam iskelet adamın iki gözünü de bu şekilde oyduktan sonra, elindeki cismi aldığı yere koydu ve bu kez eline kocaman bir satır aldı. Bununla ne yapacağını az çok tahmin ediyordu ama videodaki adam aklın sınırlarını zorladığından, daha farklı bir şey de yapabilirdi. Ama tam da Önder’in düşündüğü şeyi yaptı. Satırı adamın yalnızca deri ile kaplı olan karnına götürdü ve bir otopside yapıldığı gibi göğüslerinin arasından kasıklarına kadar karnını yardı. Otopsiden tek farkı, göğüslerinin üst kısmına V şeklindeki kesiği açmamasıydı. Karnı kesilen adam olduğu yerde ağır ağır hareket ediyor, can çekişiyordu. Henüz ölmemişken, hâlâ canlıyken beyaz önlüklü adam çıplak ellerini adamın karnının içine soktu ve gayet normal bir şey yapıyormuş gibi adamın tüm organlarını yerinden söküp çıkardı. Organların bir kısmı adamın ellerinin arasından ve kenarlarından kayarak sedyedeki adamın üstüne ve yerlere dökülüyor, bir kısmı da hala adamın elinde duruyordu. Adam organları kameranın açısında olmayan bir yere koymak için sedyeden uzaklaşırken, bazı organlar hala adamın karnından tam olarak sökülmemişti ve organların koyulduğu yerle adamın karnının arasında sallanıyordu. Sedyeden süzülen kanlar zemini bir kan gölüne çevirmişti. Beyaz önlüklü adam kayıp düşmemek için artık daha dikkatli hareket ediyordu. Adamın karnından organlarına hâlâ bağlı olan ve kendi parçasını bırakmamak için direnen et parçalarını elleriyle tutup çekiştirerek, adamın karnından çekip kopardı. Sonra da hem sedyenin üzerine hem de yere dökülen diğer organları toplayıp, kameranın açısında olmayan diğer organların yanına koydu. Sonra çok komik veya eğlenceli bir şey yapıyormuş gibi kanlı ellerini kameraya yaklaştırıp salladı ve geri çekilip, elleriyle sedyenin üzerinde yatan eserini gösterdi. İskelet adam artık hareket etmiyordu. Şu ana kadar her ne yaşadıysa artık kurtulmuştu. Belki acılı ve korkunç bir kurtuluş olmuştu ama sonuçta gitmişti. Video kapandı ve oda mumların sarı loş ışıklarının içine gömülü. Önder sanki bir kâbustan uyanmış gibi aniden irkildi ve gözlerini birkaç kere kapatıp açtı. Etrafına bakınıp hâlâ burada olduğunu fark edince, bir kâbusun değil, gerçek dünyanın içinde olduğunu anladı. Korkudan beti benzi atmış, suratı kireç gibi olmuştu. Titreyen elinden silahını düşürmemek için sıkı sıkı tutuyordu. Afallamış bir şekilde ağır adımlarla geri geri giderek odadan çıktı ama gözü hâlâ biraz önce bir vahşete tanık olduğu beyaz perdedeydi. O anda sandalyelerde kolları, bacakları ve kafaları sabitlemek için onca aparatın ve kayışın neden bulunduğunu anlamıştı. Burada insanlara zorla vahşi videolar izleterek, psikolojik işkence yapılıyordu. Gördüğü her korkunç şeyden sonra daha korkunç ne olabilir diye düşünüyor, ama girdiği her odada daha korkunç şeylerle karşılaşıyordu. Buradan bir an önce kaçıp gitmek istiyordu ama mesleğinin ona verdiği iç güdü daha baskın geliyordu. Bu yüzden diğer odalara da göz atmak istedi ve korku içinde titreyerek, bir başka odaya girdi. Bu oda da tamamen ses yalıtım malzemesiyle kaplanmıştı ve içeride yine bir insanı sabitlemek için etrafında kayışlar bulunan sedyeler vardı. Ayrıca odanın içinde bir müzik çalıyordu ama bu da sıradan bir müzik değildi. Kulak çınlamasını andıran tiz ve sinir bozucu bir sesle karışık, tuhaf çığlıkların oluşturduğu korkunç bir müzikti. Tapınakta yanan mumlar, leşlerin bulunduğu odada kanla dolu kadehler, sinema odasında yayınlanan video ve burada açık bırakılan müzik. Artık tüm bunların kendisi için hazırlanmadığını anlamıştı. Bunlar her an işkence etmek için odalara getirilecek olan insanlar için hazır bulundurulduğundan açık bırakılmıştı. Demek o katiller burada yetiştiriliyordu. Yıllar önce ortadan kayboluyorlar, yıllarca burada bu çeşitli işkencelere maruz kalarak tüm insani fonksiyonlarından ve duygularından arındırılarak, birer zombiye dönüştürülüyorlar ve sonra dışarı salınıyorlardı. Yıllarca bu işkencelere maruz kalan her insan birer katile dönüşebilirdi çünkü buradan bir insan olarak çıkmıyorlardı. Tüm düşünme, hareket ve diğer kabiliyetlerini tamamen kaybediyorlar, tamamen doğada yetişen, hiçbir insanla ve medeniyetle alâkası olmayan orman çocuklarına benziyorlardı. Bu odadan çıktıktan sonra bir ses duydu. Aynı çığlık sesini. Hemen odadan dışarı çıktı ve saklanacak bir yer aradı, neler olacağını merak ediyordu. Çığlık sesleri yaklaşırken saklanacak bir yer bulamayınca, müzik çalan odanın kapısının arkasına saklandı ve silahını iki eliyle sıkıca kavrayarak, ses çıkaramamak için nefesini tutarak bekledi. Çığlık sesleri koridorda yankılamaya başladığında, başını kapının arkasından çıkarıp tek gözüyle neler olduğunu görmeye çalıştı. Beyaz önlüklü ve cerrahi maskeli bir adam, yarı çıplak bir adamı tek ayağından tutmuş sürükleyerek müzik çalan odaya getiriyordu. Bu önlüklü adam muhtemelen videodaki adamdı. Odaya girdiklerinde, Önder kapının arkasından çıktı ve sessizce kapının yanına geçip, içeride neler olacağını seyretmeye başladı. Önlüklü adam yerde sürüklediği adamı tek hamlede sedyenin üzerine çıkardı. Sonra ellerini, ayaklarını ve boynunu bağladı. Adam boş boş çığlık atıyordu. Tıpkı videodaki adam gibi o da bir iskelete dönüşmüş, konuşma ve hareket kabiliyetini yitirmişti. Hareketleri ağır ve kesik kesikti. Önlüklü adam onu sedyeye bağladıktan sonra sedyeden uzaklaştı ve müziğin sesini biraz daha açıp kapıya doğru ilerledi. Bir sonraki yıl başı gecesinin katilleri hazırlanıyordu. Önder kendisini aniden kapının arkasına attı. Ne yapacağını düşünüyordu. Peşinden gidip onu yakalamalı mıydı yoksa başka neler yapacağını görmek için izlemeye devam mı etmeliydi? İkinci seçenek ona şimdilik daha mantıklı gelmişti çünkü burada ondan başka daha kaç kişinin olduğunu bilmiyordu. Bunu öğrenene kadar hiçbir şey yapamazdı. Şu an Fırat’a çok ihtiyacı vardı ama cep telefonunu aracında bırakmıştı, zaten burada telefonun çekeceğini de sanmıyordu. En azıdan buraya gelmeden önce haber verebilir, adresi atabilirdi ama onu da yapmamıştı. Şu an tek başına, koca bir cehennemin içinde tek başına kalmıştı. Adamı takip ederek üst kata çıktı ve koridorun başına geldiğinde durdu. Adam odalardan birine girdiğinde, Önder de merdivenleri bitirip koridora çıktı ve kapısı açık olan odanın içini görebilmek için odaya yaklaşıp kapının yanına geçti. İçeride bir sürü yarı çıplak adam vardı, hepsi birer kemik yığınından ibaretti. Ellerinden ve ayaklarından bağlandıkları sandalyelerde sarhoş gibi başlarını ileri geri sallıyorlar, debelenerek kayışlardan kurtulmaya çalışıyorlardı. Ama bu kurtulma çabası yapmacık birkaç hareketten ibaretti. Bu oda da alt katta bulunan tapınağı andırıyordu. Duvarlarda siyah boya ile yapılmış keçi ve pentegram çizimleri, tavandan sarkan siyah sarmaşıklar ve sandalyelerin tam karşısında, siyah renkte büyük bir ters haç. Diğer odadan tek farkı tahta oturakların yerine kayışlı sandalyeler olmasıydı. Bu da insanların bu ayine zorla katıldıklarını gösteriyordu. Ayrıca haçın tam önünde kolları ve bacakları bağlı, hâlâ canlı olan ve iplerden kurtulmak için çırpınıp kendi etrafında dönen bir yavru domuz vardı. Odadaki sandalyelerde oturan yaklaşık dokuz - on kişi dışında, yalnızca beyaz önlüklü adam vardı. Adam haçın arkasında bulunan siyah perdenin arkasına geçip birkaç saniye sonra geri geldiğinde, üzerinde siyah bir cübbe vardı. Başını da kapatmıştı ve yüzündeki mavi cerrahi maskenin yerini siyah bir cerrahi maske almıştı. Elinde de siyah renkte kalın bir kitap. Haçın tam karşısına geçti, kitabı açıp sayfalarını karıştırdı ve bir sayfada durdu.

10 Şubat 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 69)


Manastıra yaklaşınca aracını durdurup, bir süre binayı seyretti. Bina gecenin zifiri karanlığına gömülmüş, ay ışığında güçlükle fark ediliyordu. Binadaki tek bir pencereden bile ışık sızmıyordu. Komple sessizliğe bürünmüştü ve hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Araçtan inip ağır adımlarla bahçe kapısına yaklaştı. Kapı sensörlü kapılar gibi kendiliğinden açıldı. Bunu güvenlik görevlisinin yaptığını düşündü. Güvenlik kulübesine yaklaşıp camdan içeri baktığında, kulübenin boş olduğunu fark etti. Belki de binadaki diğer her şey gibi bu kapı da profesörün gizli sistemlerinden birine bağlıydı ve onun geldiğini görünce, kapıyı o açmıştı. Bahçede uzun bir yürüyüşün ardından nihayet binanın girişine vardı. Merdivenleri tırmanırken, binanın giriş kapısının aralık olduğunu fark etti. Normalde kapalı olması gerekirdi. Birleri onu karşılamak için açtıysa da tamamen açık olması gerekirdi, ama sadece yarı aralık duruyordu. İçerisi, dışarıdan da görüldüğü gibi karanlıktı. Fenerinden yararlanmak için ceplerini kurcalayarak telefonunu aradı ama telefonu üzerinde değildi, muhtemelen aracında unutmuştu. Tekrar aracına gidip gelmek ona zaman kaybettireceğinden, bunu yapmak yerine girişi hayalinde canlandırarak içeri girdi. Dümdüz karşıya yürürse, danışma masasıyla karşılaşacaktı ve masanın üzerinde bulunan butona basarsa, masanın üzerindeki tavan lambası yanacaktı. Masayı bulduktan sonra el yordamıyla masanın üzerindeki butonu da buldu. Butona bastığında lamba yandı ve cılız ışığı etrafı aydınlattı. Başını çevirip etrafa göz gezdirdiğinde, şaşkınlıktan ağzı çık kaldı. Her yerde dağıtılmış dosyalar ve parçalanmış kâğıtlar, içleri boşaltılmış ilaç kutuları ve ezilmiş haplar vardı. Ayrıca zeminde kahve rengine dönmüş, kurumuş kan vardı. Sanki birileri öldürülmüş ve cesetler bir yerlere sürüklenmiş gibi her yere yayılmışlardı. Üstelik her yerdeydiler. Her yerde kan vardı. Duvarlar bile boydan boya kanlı el izleriyle kaplıydı. Alpay dehşet içinde etrafa bakınırken, tavandan sarkan ve danışma masasını kaplayan örümcek ağlarını fark etti. Üstelik zemindeki tüm kâğıtların ve kan lekelerinin üzerini kaplayan kalın bir toz tabakası vardı. Hızlı adımlarla profesörün odasının bulunduğu koridora yöneldi. Koridorun zifiri karanlık olmasına aldırmadan, profesörün odasına kadar yürüdü. Kapıyı açıp içeri girdi ve el yordamıyla kapının yanındaki ışığı açıp, odaya göz gezdirdi ama inceleyecek pek bir şey yoktu. Her yeri yırtıklarla ve farelerin kemirerek yaptıkları anlaşılan deliklerle dolu bir dönen sandalye, yine parçalanmış ve içeri boşaltılmış iki tane deri koltuk ve yıllara meydan okurcasına dimdik ayakta duran, sağlam bir çalışma masası, hepsi bu. Bu eşyalar da kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Tavanı ve eşyaları kaplayan örümcek ağları burada da onu karşıladı. Zeminde yine etrafa dağılmış bir sürü kâğıt ve kitaplar vardı. Alpay neler olduğunu anlamaya çalışıyor, ama aklına hiçbir seçenek gelmiyordu. Buraya gelmeyeli sadece birkaç gün olmuştu, hastane taşınmış olsa bunu mutlaka öğrenirdi. Öğrenmese bile bina sadece birkaç günde asla bu hâle gelemezdi. Sadece birkaç gün. Işığı açık bırakarak odadan ayrıldı ve hastaların odalarının bulunduğu üst kata çıktı. Katlar zifiri karanlıktı ama onun çıktığı her katın ışıkları kendiliğinden açılıyordu. Burada da manzara aynıydı, bir üst kat ve bir üst kat daha. Sonra diğer katları incelemeden, hücrelerin bulunduğu beşinci kata çıktı. Buranın ışığı da yandığında, tüm hücre kapılarının açık olduğunu fark etti. Ayrıca bu katta çok ağır, iğrenç, tarif edilemez bir koku vardı. Yüzünü buruşturarak ağzını ve burnunu eliyle kapattı ve sol tarafa yönelip, koridor boyunca yürüdü. Koridorda ilerledikçe koku daha da artıyordu. Tüm hücrelerin içi boştu, hiç kimse ya da hiçbir şey yoktu. Reya’nın hücresinin bulunduğu kapıya geldiğinde durdu. Buranın kapısı da açıktı ama hücrenin içinde ne olduğunu görecek kadar yaklaşmamıştı. İçeride ne olduğunu bilmiyordu ama koridordaki kokunun kaynağının bu bölüm olduğunu anlamıştı. O iğrenç, mide bulandırıcı koku buradan geliyordu. Hem de buram buram. Alpay kusmamak için kendisini güçlükle tutuyordu. Birkaç kere öğürdü ama sonra kendisini zapt etti. Bölmeye iyice yaklaşıp içeriye baktı. Gördükleri onu tam anlamıyla dehşete düşürdü. Şu an bir kâbusun içinde olmayı istedi. Belki de gerçekten bir kâbusun içindeydi, gözlerini sıkı sıkı kapatıp bir süre o şekilde bekledi. Ama kokuyu hâlâ alabiliyordu ve hâlâ üşüyordu. Ayrıca gözlerinden yaşlar akmaya başlamış, bulantısı daha da artmıştı. Bölmenin içinde duvara yaslanmış, hareketsiz bir hâlde yatan biri vardı. Üzerinde yalnızca iç çamaşırları vardı. Bu çıplak bedenin kime ait olduğunu anlayamasa da bir kadın olduğu belliydi. Ayrıca bir ceset olduğu da. Kısmen çürümüştü ama hâlâ bir iskelete dönüşmemişti. Koridordan yansıyan ışıkta, cesedin bir yerlerinde hâlâ etler kaldığını görebiliyordu. Yer yer kararmış, yer yer morarmış, hâlâ çürümeye devam eden bir kadın cesedi. Üstelik ağzının, burnunun, kulaklarının, gözlerinin içinde ve diğer her yerinde dolanıp duran beyaz kurtları görebiliyordu. Kutlar sanki uzun zamandır bu ziyafeti bekliyormuşçasına cesede hücum etmiş, yiyip bitiriyorlardı. Cesedin hemen yanında bulunan oyuncak peluş bebeği ve rengi anlaşılamayan bez parçasını gördüğünde, dazla düşünmesine gerek kalmadı. Bu Reya idi. Ölmüştü. Cesedi soyulup, bu koca binada bir başına bırakılmıştı. Bir mezarı bile olmamıştı. Onu kurtaramamıştı. Onu göz göre göre ölüme terk etmişti. Bunu anlayınca kendisini daha fazla zapt edemedi. Arkasını dönüp eğildi ve kustu. Kustukça daha çok midesi bulandı ve daha çok kustu. Kusmuklar midesinden ağzına hücum ediyor ve ağzından fışkırarak çıkıyordu. Kusmak insanı rahatlatırdı ama onu rahatlatmamıştı. Kusmaktan dolayı artık nefes alamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlaması da buna eklenince boğulacak gibi oluyordu. Hatta o kadar çok kusmuştu ki bir ara yemek borusu patlayacak, midesi de kusmuklarla beraber ağzından fırlayacak gibi hissetmişti. Nihayet midesi boşalıp kusması durduğunda, doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Bu kez de gözleri karardı ve dengesini kaybetti. Hızla karşıdaki duvara atıldı ve düşmemek için duvara dayandı. Teselli bulmak için bir sevdiğine sarılır gibi duvara sımsıkı sarılmaya çalışıyordu, ama duvardan bir karşılık alamıyordu. Kusmukları ağzının kenarından akarak boğazına süzülüyor, oradan da kıyafetini ıslatıyordu. Aynı anda hıçkırıklarla ağlıyor, duvarı yumrukluyor, bağıra bağıra söyleniyordu. Bu onun hatasıydı, bu onun suçuydu, bunu biliyordu ve bu vicdan azabına dayanamıyordu. Aniden bir ses duydu. Yankılı, boğuk bir ses. Başını kaldırıp sırtını ve ellerini duvara dayadı, başını hızlı hızlı çevirip etrafa bakındı. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu ama ses yine aniden kesilmişti. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, korkudan ve boş binanın dondurucu soğuğundan tir tir titriyordu. Ses tekrar duyuldu. Bu kez yaslandığı duvardan ayrılıp, kendi etrafında bir tur attı. Kalın bir erkek sesiydi ama nereden geldiğini hâlâ anlayamamıştı. ‘Buraya gel...’ dedi ses. Bu kez bilinçsizce Reya’nın cesedinin bulunduğu hücreye döndü. İmkânsız bir şey gerçekleşmişti. Üzeri kurtçuklarla kaplı ve kısa bir süre sonra iskelete dönüşecek olan ceset, yattığı yerde elektrik akımına kapılmış gibi kesik kesik hareket ediyor, başı ağır ağır sağa sola dönüyordu. Kolları ve bacakları sanki onu oradan kaldırmak istercesine tuhaf hareketler yapıyor, sonra tekrar yere düşüyor ve hareketsiz kalıyordu. Gözlerini yiyen beyaz kurtçukların girip çıktığı göz kapakları açılıp kapanıyordu. Kutlarla dolu ve etten eser kalmamış, parçalanmış dudakları açılıp kapanıyordu. Bundan dolayı da biraz önce konuşanın o olduğunu anladı. Boğuk sesin nedeni de ağzını dolduran ve konuşmasını engelleyen kurtlardı. ‘Beni burada bıraktılar.’ derken ağzından kurtlar dökülüyor, tutunmayı başaran kurtlar ise ağzının etrafında sollanıyordu. Alpay bir kez daha kusmak istedi ama artık midesi boşalmıştı. Sadece boş boş öğürmekle yetindi, bu da boğazına dayanılmaz bir acı veriyordu. ‘Yıllardır kimse gelip beni almadı. Yıllardır burada tek başımayım.’ Alpay’ın bu kez dudakları titremeye başladı. Konuşmak istiyordu ama dili sanki yerinden alınmış gibiydi. Tek kelime bile edemiyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Elini boğazına götürerek, derin derin nefes almaya çalıştı ama boşuna... Ağzı hâlâ açıktı ve hâlâ konuşmak için çabalıyordu ama boş inlemelerden başka bir ses çıkaramıyordu. Reya’nın cesedi hâlâ olduğu yerde titreyerek hareket ediyor, erkek gibi kalın ve boğuk bir sesle konuşuyordu. Bir yandan da ağzında dolanıp duran kurtçukları çiğnemeye başladı. Alpay boğazını tutarak olduğu yerde dizlerinin üzerine çökmüş, fal taşı gibi açılmış gözleriyle ona bakıyordu. Hâlâ nefes almaya çalışıyordu. Biraz sonra ellerinde bir ıslaklık hissetti. Bunun göz yaşları veya kusmukları olduğunu düşünerek ellerine baktı, ama düşündüklerinin hiçbiri değildi, bu kandı. Bunun nereden geldiğini anlamak için elleriyle yüzünü yokladı ama yüzünde hiçbir değişiklik fark etmedi. Sonunda konuşamamasının sebebini anlamış olacak ki bir eklini ağzına sokup dilini kontrol etti, kanların kaynağını bulmuştu Dili yerinde yoktu. Hiçbir acı hissetmiyordu ama sanki görünmez bir el, dilini yerinden koparıp almıştı. Dehşet içinde donup kaldı, artık hiçbir şeye tepki vermiyor, hareket etmiyor, bağırıp konuşmaya çalışmıyordu. Gözlerini kırpmadan, suratında gezinen kurtları azının içine toplayıp yemeye devam eden Reya’yı seyrediyordu. Alpay hareket etmeden o şekilde beklerken, bir el onu bu kâbustan uyandırmak istercesine omzundan tutup sarstı. Ama Alpay olduğu yerde taş kesilip kalmıştı. Bu kâbustan uyanması o kadar kolay olmayacaktı.

8 Şubat 2025 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 68)


Gidecek başka bir yer olmadığından evine dönmeye karar verdi. Alpay’ın yanında kalması daha güvenli olurdu ama aynı odada, aynı yatakta yatamazlardı. Başka boş oda da yoktu. Sanki semtin tüm zibidileri o pansiyona dadanmış gibi tüm odaları doldurmuşlardı. O pansiyonda her şey yaşanıyordu. Küçük çaplı uyuşturucu ticaretleri, fuhuş ve daha birçok suç işleniyordu ama Önder bunu bilmesine rağmen hiçbir şey yapmıyordu. Çünkü o tür yerler böyle durumlarda ona da lazım oluyordu. Evinin önüne gelip aracını binanın önüne park etti ve bir süre bekledi. Evinin etrafında ya da binanın içinde onu bekleyen birilerinin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Uzun bir süre beklemenin ardından herhangi bir hareketlilik olmadığını görünce aracından inip binaya doğru ilerledi ve içeri girip dairesine çıktı. Burası da sakindi. Kapıyı açıp içeri girdi. Koridorun ışığını açmak üzereyken bundan hemen vazgeçti. Sokak aydınlatmasından yararlanarak yatak odasına gitti. Burası binanın arka cephesi olduğundan herhangi bir aydınlatma yoktu, odası zifiri karanlıktı. Yalnızca bir alt sokaktaki binaların arka cephesinde bulunan odalarının pencerelerinden hafif bir ışık yayılıyordu o kadar. Ama bu da ona yeterli olmuyordu. Şu an burada olduğunu hiç kimsenin bilmemesi gerekiyordu, komşular da buna dahil. Belki de onu arayan ekipler tarafından tembihlenmişler ve Önder’i görür görmez, kendilerini aramalarını söylemişlerdi. Dikkatli adımlarla mutfağa giderek, el yordamıyla buz dolabının üzerindeki beyaz mumları buldu. Bunları elektriklerin gitme ihtimaline karşı bulunduruyordu ama şu an elektriği olduğu halde bunlara muhtaç kalmıştı. En azıdan yatmaya hazırlanana kadar işini görecek, sonra bütün gece rahat bir uyku çekecekti. Düşüncelerini durdurmayı başarıp uykuya dalabilirse tabi. Üç gündür ne duş alıyor ne de adam akıllı yemek yiyordu. Açlıktan midesi bulanıyor, başı dönüyor, kirden dolayı vücudu kaşınıyordu. Mumlardan birini yakıp, bardak dolabından bir çay tabağı buldu ve mumu tabağa koydu. Sonra mum ışığında buz dolabını açtı. Biraz yiyecek ya da en azından açlığını bastıracak bir şeyler aradı. Eve doğru dürüst uğramadığından ve ilgilenmediğinden dolabı neredeyse boştu ve olan yiyecekler de bozulmaya gelmişti. Ama sebzelikte bir bezelye konservesi buldu. Tabakların bulunduğu dolapta da bir paket noodle olduğunu hatırladı. Bunlar bu gecelik ona yeterdi. Karnını doyurup tekrar yatak odasına gitti ve mumu söndürüp kendisini yatağa bıraktı. Korktuğu gibi olmadı ve beyni günlerin yorgunluğunu almak istercesine, onu anında uykuya geçirdi. Ama bu kısa sürdü. Melda’nın mezarının kazıldığı ve iskeletinin etrafa dağıtıldığı bir kâbus, onu uykusundan uyandırdı. Gözlerini açar açmaz yattığı yerden doğrulup etrafa bakındı ama zifiri karanlıktan dolayı hiçbir şey göremedi. Nerede olduğunu hatırlaması uzun sürmedi. Kendi evinde, kendi yatağındaydı. Gördüğü kâbusun nedeninin, uzun zamandır yanına gitmediğinden dolayı karısının onu uyarması olduğunu düşündü. İlk fırsatta onun yanına gitmeliydi. Kendisini tekrar yatağa bıraktı, gözlerini kapattı ve sağa sola döndü ama bir türlü uyuyamadı. Bu şekilde sabahı zor etti. Gün aydınlandığında kapısı çaldı. Tedirgin bir şekilde yataktan çıkıp kapıya yöneldi. Muhtemelen evde olup olmadığını kontrol etmek için Orhan başkomiser gelmişti. Kim olduğunu anlamak için delikten baktığında, rahatlamış gibi derin bir iç çekti, gelen Fırat’tı. Muhtemelen Melisa da yanındaydı. Onu daha fazla bekletmemek için kapıyı açtı ve başını dışarı uzattı.
“Melisa nerede?” diye sordu, onu göremeyince.
“Sana da günaydın. O arabada, etrafı gözetliyor.” dedi Fırat ve hızla içeri girip kapıyı kapattı. Elinde bazı belgeler vardı, muhtemelen dün incelemeleri için onlara verdiği belgelerdi. Fırat’ın yüz ifadesinden sıkıntılı ve heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Hızlı adımlarla salona geçti ve bir koltuğa oturup, ona bakmadan konuşmasını sürdürdü.
“Sana eve gelmemeni söylemiştim. Neden laftan anlamıyorsun, her yerde seni arıyorlar.”
“Burada olduğumu nasıl bildin?”
“Çünkü Alpay’ın yanına gittik ama orada yoktun, gidecek başka bir yerin de olmadığına göre...”
Önder’i azarlamasını tamamladıktan sonra elindeki dosyayı açtı. Dosyada el yazması bir belgeyi gösterdi. Bu tapınak kayıtlarıydı.
“Burada yazan bütün isimleri tek tek araştırdık. Bütün gece bunlarla uğraştık. Bu isimlerin tamamının hakkında kayıp ihbarları var. Hepsi küçük yaşlarda ortadan kaybolmuş. Satanist gruplar ya da organ mafyaları tarafından kaçırıldıkları tahmin ediliyormuş. Ayrıca mektupta bahsedilen tapınağın kurucusunun kim olduğunu da öğrendik. Çeşmede kendisini yakarak intihar eden şahıs.”
Fırat, Önder’in şaşkın yüz ifadesini görmek için ona kaçamak bir bakış attıktan sonra devam etti.
“Listede o kişinin ismi yok. Yani tapınağı kurup üyelerini kendisi topluyormuş. Kendisini lider olarak gördüğünden, listedeki üyelerin içine kendi adını yazmamış.”
“Peki konu ne? Onca insan neden ölmüş, adam neden intihar etmiş?” diye sordu Önder, donuk sesle. Hem yataktan yeni kalkmanın hantallığı hem uykusuzluk ve yorgunluk onun tüm enerjisini sömürmüştü.
“Olay şöyle.” diyerek, açıklama yapmaya devam etti Fırat. “O dönemde bazı bölgelerde ateistleri, deistleri ve satanistleri sorgusuz sualsiz idam ediyorlarmış. Bu yüzden o dinlere mensup olan insanlar dinlerini olabildiğince gizli yaşıyorlar, yakalananlar ise direk idam ediliyormuş. Hem de diri diri yakılarak.”
Önder dehşetle ona bakakaldı.
“O dönemin idam yöntemi bu muymuş?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Hayır ama bu dini bir suç olduğu için bu şekilde idam edilmişler. Bu tüm suçlardan daha büyük bir suç olarak kabul ediliyormuş. Bundan dolayı da satanist olan bazı kişiler, kendilerini gizlemek için farklı bir yol seçmişler. Bu asla dikkat çekmeyecek bir yol. İntihar eden, yani tapınağın kurucusu olan kişi manastırdan birini kendi himayesine almayı başarıyor. Onun zayıflığından yararlanarak kendi yoluna sokuyor. Sonra o kişiye bir görev veriyor. Görevi şu... Dışarı çıkıp satanistleri, dinlerini gizli ama özgür bir şekilde yaşamaları için manastıra getirerek onun himayesine sokmak. Haklarında kayıp ihbarları bulunan kişiler aslında kayıp değiller ve kaçırılmamışlar. Hepsi de kendi hür iradeleriyle manastıra gitmişler. Sonra da o adamın himayesinde, daha doğrusu emri altında orada yaşamaya başlamışlar. Fotoğraflarda yüzü kapalı olan kişi de onun ta kendisi. Toplu fotoğraflarda zorunlu olarak bulunuyor ama yüzünü her zaman gizliyor. Çünkü kendisini bir lider olarak görüyor ve manastırın dışında hiç kimse tarafından tanınmak istemiyor. Bir gün yaptıkları ortaya çıkarsa, kimse onu tanıyamasın ya da arkasında bir iz kalmasın diye. Gerçekten de adamın yüzünün net olarak göründüğü hiçbir fotoğraf yok. Tabi elimizde olanlar dışındakileri bilemeyiz. Orada gizli bir tapınak inşa ediyor ve tüm satanistler, bu tapınakta ayinlerini gizlice yapıyorlar. Buraya kadar yıllarca her şey gayet güzel gidiyor.”
“Sonra ne olmuş da bu olaylar yaşanmış? Madem her şey yolunda...” Önder oturduğu yerde kollarını bağlamış, hiç araya girmeden dikkatini Fırat’a vermiş anlattıklarını dinliyordu.
“Olan şu. Başrahip, emekli olmasına az bir zaman kala kendisinden sonra göreve devam etmesi için en çok ilgi gösterdiği rahiplerden birini seçiyor. Ama bu rahip henüz yedi yıldır orada ve çok genç. Adam bunu kabullenmiyor, kendisi bebekliğinden beri orada ve yaşça olgun olduğundan dolayı, henüz birkaç yıllık bir yeni yetmenin bu göreve nail olmasını istemiyor. İlk önce başrahibi ikna etmeye çalışıyor ama başaramıyor. O da başrahipten ve diğer rahiplerden intikam almak için bir tuzak kuruyor. Başrahibi ihbar ederek, manastırı gizli bir şeytan tapınağı olarak kullandığını ve tüm satanistleri manastıra topladığını söylüyor. Sonra yetkililer, yanlarında askerlerle ve cellatlarla beraber manastıra geliyor ve hiçbir sorgulama, inceleme ve araştırma yapmadan herkesi idam ediyorlar. Manastırın bahçesinde büyük bir çukur açarak, başrahip dahil herkesi elleri ve gözleri bağlı bir şekilde o çukura atıp, diri diri yakarak idam ediyorlar. Tabi gerçek satanistleri de. Ama bir kişi hariç. O da şeytan tapınağını kuran kişi. İhbarı yapan o olduğu için onun satanistlerden olmadığını ve dinlerine hizmet ettiğini düşünüyorlar. Bu yüzden o hariç herkesi öldürüyorlar. Aslında amacı yalnızca Hristiyanları ortadan kaldırmak ve manastırı kocaman bir şeytan kilisesi yaparak, satanistlerle beraber yaşamak. Ama hiçbir şey planladığı gibi gitmiyor. Onu serbest bırakıyorlar, o da manastırda tek başına yaşamaya devam ediyor. İlk başta çok mutlu. Tabi diğer din kardeşleri için üzülüyor, sonuçta onlar da Hristiyanlarla beraber öldüler. Sonrasını da intihar mektubunda yazanlardan biliyoruz zaten.”
Fırat konuşmasını tamamladığında, elindeki dosyayı bir kenara bıraktı. Tüm bunları dosyaya bakarak anlatmıştı ama sadece göz gezdirmişti. Gelmeden önce dersine çalışmış olmalıydı. Önder duyduklarını sindirmeye, algılamaya çalışıyordu. Defalarca gittiği bir mekânın bu kadar korkunç bir tarihe sahip olması, aklının ucundan bile geçmezdi. O binaya her zaman gayet rahat bir şekilde girip çıkmıştı.
Şimdi ise oraya girmeden önce birkaç kare düşünmesi gerekecekti. Şeytan tapınağı, satanist ayinleri, yakılarak öldürülen onlarca insan ve bir intihar vakası... Bunları düşündükçe bile tüyleri ürperiyor, içi titriyordu. Üstelik defalarca yürüdüğü o bahçenin zeminde kocamam bir toplu mezar olduğunu öğrenmek, onu daha da dehşete düşürüyordu.
“Bunları nasıl öğrendin?” diye sordu Önder, merakla.
“Hepsi o adamın günlük defterinde yazıyor. Melisa sabaha kadar defterde yazanları çevirdi. Ama sana söylemek istediğim bir şey daha var.”
“Nedir?” diye sordu Önder. Fırat’ın bundan sonra anlatacağı her kelime çok önemliydi.
Fırat dosyanın içinden bir belge çıkarıp Önder’e uzattı. Bu bir bilgisayar çıktısıydı ve yazıları Türkçeydi. Ama karmaşık bir kâğıttı, Önder biraz önce dinlediklerinden dolayı kafasını hâlâ toplayamadığından, burada yazanları kendisine tercüme etmesini istedi.
Fırat ta onun istediğini yaparak açıklamaya başladı.
“Bu manastırın kurucusu olan başrahibin kimlik bilgileri. Avustralyalı bir din adamı. Eğitimini bitirdikten kısa bir süre sonra Türkiye’ye gelmiş ve bir süre çeşitli kiliselerde görev yapmış. Daha sonra manastırı kurup, orada görevini yapmaya devam etmiş. Soy ağacını araştırdığımda ilginç bir şey buldum. Dinle, buna çok şaşıracaksın. Darcy Fleming, başrahibin torunu.”
Önder anlamamış gözlerle ona baktı. Fırat ondan bir tepki bekledi ama beklediği tepkiyi alamayınca, konuşmasını sürdürdü.
“Türkiye’ye gelmeden bir süre önce soy adı değişikliği yapmış. Bunu yapmasının nedenini bilmiyorum ama benim tahminime göre, manastırı hastane olarak kullanmak için gereken izinleri almaya çalışırken, manastırın kurucusuyla arasında bir akrabalık bağı olduğu ortaya çıkarsa sorun yaşayacağını düşünmüş olabilir. Bana kalırsa soy adını bu yüzden değiştirdi. Ayrıca o dönem gazetelerde bu olay haber olarak yayınlanmamış ama bununla ilgili illa ki bir yerlerde kayıtlı bir bilgi vardır. Manastırdan kimse sağ çıkamamış. Tabi görevliler, askerler ve cellatlar dışında. Onların bir şekilde, bir yerlerde kayıt tuttuklarını düşünüyorum. Bir şey daha var. İntihar eden adamla ilgili araştırma yaparken bir şey buldum. Gazetede bulunan fotoğraf, gazetenin kendi sitesi dışında bir sitede daha paylaşılmış. Tek bir site. Üstelik yaklaşık yirmi yıl önce açılmış bir site. Siteye girdiğimde o adamın cesedinin bir sürü sansürsüz fotoğrafını gördüm. Fotoğraflar aynı çünkü adamın cesedinden başka hiçbir fotoğrafı yok, ama altlarına yazılan metinler farklı. Okuduklarıma göre site sahibi her kim ise o adam karşı aşırı bir hayranlık duyuyor. Hatta saplantılı. Düşünsene, cesedinden başka bir şeyini görmediği bir adama hayran olan bir zır deli. Onunla ilgili makaleler ve denemeler yazmış. Tüm yazılarında onu övüyor, ona karşı sevgisini ve bağlılığını anlatıyor. Ona saygısını göstermeye çalışıyor. Hakkında çok daha fazla şey biliyor anlaşılan.”
Önder’in kafası allak bullak olmuştu. Tüm bu duyduklarını yerine oturtmaya çalışıyordu ama zorlanıyordu. Çünkü bunlar akla mantığa sığmayan ilginç şeylerdi. Bunlardan ne çıkaracağını bilmiyordu. Yine sesli bir şekilde düşündü ve Fırat’ın onu onaylamasını bekledi.
“Profesör, dedesinin hatırasını yaşatmak için manastıra yerleşti ve onun ruhu için insanlara yardım etmeye çalıştı. Dedesinin ölümüne neden olan kaçıklar gibi insanların akıl sağlıklarını düzelterek, zararsız ve topluma faydalı insanlar olmalarını sağladı. İntihar eden adamın hayranı olan kişi ise onun hakkında yazılar yazarak, onun anısını yaşatmaya çalışıyor. Sonuç olarak herkes sevdiği insanın ruhu için önemli bir şeyler yapmaya çalışıyor, doğru mu anladım.”
“Bir bakıma evet, sayılır.”
“Peki cinayetler bunun neresinde? Profesörün iyileştirip sokağa saldığı o insanları katile dönüştüren kim?”
“Bana kalırsa satanist olan adam hakkında yazılar yazan kişi, bir şekilde profesörden intikam alıyor ya da bir çeşit güç gösterisi yapıyor. Ne kadar öldürseniz de çoğalacağız gibi bir şey. Ama katil olan hastalarla ilgili aklıma gelen tek teori bana çok saçma geliyor. Bence bu önemsiz.”
“Neymiş o teori?”
“Onları kaçıran kişiyle o yazıları yazan kişinin aynı kişi olduğu. Bu çok saçma biliyorum, ama aklıma başka hiçbir ihtimal gelmiyor.”
“Bence kulağa mantıklı geliyor. Yine de araştırmak lazım.”
Fırat gözlerini devirerek ona baktı.
“Bence yapman gerekeni fazlasıyla yaptın, bırak bunu da Orhan başkomiserle ekibi halletsin. Bir süre ayak altında dolanma.”
“Saçmalama!” dedi Önder, aniden ayağa kalkarak. “Bu işi gerçekten onlara bırakacağımı mı sanıyorsun? Buraya kadar gelmişim, çok az kaldı.”
Önder odanın içinde volta atarken, Fırat’ta gözleriyle onu takip ediyordu.
“Ne yapacaksın ki? Onu nasıl bulacaksın, bunu yapman çok zor.”
“Evet ama imkânsız değil. Aklımda bir şey var.” dedi Önder, salonun içinde volta atmaya devam ederken.
Aklına yalnızca iki olasılık geliyordu. Bu kişi her kim ise ya profesöre fiziken çok yakın ya da tüm insanlıktan uzak ve izole biri olmalıydı. Profesörü, onun hastalarını kaçıracak kadar iyi tanıdığına göre ona çok ama çok yakın biri olmalıydı. Meriç doktor. Profesörün lafından bir adım dışarı çıkmıyor, o ne söylerse yapıyor, böylece onun güvenini kazanarak ona herkesten daha yakın durabiliyor ve istediği tüm bilgilere erişebiliyordu. Aksi hâlde Profesörün dedelerinden birine ait olan o tarihi belgelere ulaması imkânsızdı. Ve diğer birçok özel belgeye. Alpay da çalıp çırparak istediği tüm belgelere sahip olmuştu, ama onlar Meriç’in elindekiler kadar detaylı ve değeli değildi. Şimdi aklına gelen bir şeyi sordu.
“Meriç’in günlük defterlerini okudunuz mu, ne yazıyor?”
“Onlara henüz sıra gelmedi, sabaha kadar nelerle uğraştık haberin var mı?” diye geveledi Fırat, bıkkınlıkla.
“Defterler nerede?”
“Benim evimde, güvendeler merak etme.”
“Benim biraz işlerim var, sen de Melisa’yı daha fazla bekletme.” diyerek, onu evden bir an önce göndermeye çalıştı Önder, ama Fırat onun amacını çoktan anlamıştı.
“Bence bunu yapma, seni uyarıyorum.”
Önder iki elini göğüs hizasında kaldırarak, sakince karşılık verdi.
“Kötü bir şey yapmayacağım, sadece Alpay’ın yanına gideceğim o kadar.”
“Sana hiç güvenmiyorum ama şimdi gidiyorum. Ayrıca bir süre başka bir yerde kal, buraya gelme. Yakalanabilirsin, tabi biz de...”
Fırat onu bir babanın çocuğunu tembihlediği gibi tembihledikten sonra evden çıkıp gitti. Önder de burnunun dikine gidip kendi bildiğini okumak için odasına geçip hazırlandı.

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...