14 Aralık 2024 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 43)


Karanlık, yağmurlu ve soğuk bir hafta sonu sabahıydı. Bugün izinli olduğundan, bütün gününü evinde kopya dosyaları inceleyerek geçirecekti. Fırat ile Melisa artık onunla beraber olmadıklarından, onları arayıp yanına çağırmaya gerek duymamıştı. Özellikle Fırat’a çok kızgındı. Eğer gelirse, onu kapıdan göndermeden önce neler saydıracağını düşünmüştü bile. Yakın dostu olabilirdi ama sonuçta ona kazık atmıştı. Melisa’yı umursamıyordu çünkü onun er ya da geç bunu yapacağını biliyordu, ama Fırat’tan beklemiyordu. Yataktan çıkar çıkmaz önce sade ve sert bir kahve hazırladı. Bu sabah rutiniydi. Bir fincan kahve ve bir sigara içmeden güne başlayamıyordu. Onun için kahvaltıdan daha önemli bir başlangıçtı. Kahvesini hazırlayıp salona geçti ve bir sigara yakarak, dün akşamın tütün kokusunun hâlâ duyulduğu salonun kokusunu tazeledi, camlar hâlâ kapalıydı. Artık temiz ile kirli havayı ayırt edemiyordu, onun için pek de önemi yoktu. Eski asker olan hastanın dosyasını açıp daha detaylı incelemeye başladı. Bu dosyada hastanın günlük rutinleri ve sıradan etkinlikleri dışında tüm bilgileri yer alıyordu. Hastaneden çıktıktan sonra en son ikamet ettiği ve sadece bir ay oturabildiği kiralık evinin adresini, telefonun not bölümüne yazdı. Sonra Cansu’yu arayarak, ondan bu hasta ile ilgili bir kayıp ihbarının olup olmadığını ve o dönem olayla kimin ilgilendiğini öğrenmesini istemeyi düşündü. Cansu’nun burada çevresi daha genişti. Ama sonra bundan hemen vazgeçti. Çünkü bu olayla ilgilenmeye devam ettiğini sadece Fırat ve Melisa biliyordu. Onlara bir ihtimal güvenebilirdi ama Cansu’ya güvenemezdi. O her zaman, her şeyi kanunlara ve kurallara uygun yapıyordu. Zaten her şey kanuna uygun yapıldığından dolayı olaylarda sonuçlara çok geç ulaşılıyordu. Çünkü sistem çok yavaş ilerliyordu ve gerekli kararlar verilene kadar, zanlılar dışarıda yapacaklarını yine yapıyor, olaylar daha da uzuyor, iş içinden çıkılmaz bir hale geliyor ve sonunda da tıpkı onlara yapıldığı, gibi polisler beceriksiz ve işe yaramaz ilan ediliyordu. Kısa yoldan çözmeye kalkışılırsa da yine Önder gibi cezalandırılıyordu. Bir yandan bu sorunlar sürerken bir yandan da işine sadık olununca iş çıkmaza giriyor ve ne yapacağını bilemiyordu. Suçluların, işledikleri suçlara devam etmeleri için daha fazla fırsat tanınıyor, ama adaleti daha hızlı sağlamak isteyenler en kısa yoldan cezalandırılıyordu. Polislik kutsal bir meslek olduğu kadar anlamsız bir meslekti. Aklına aniden bir çözüm geldi. Cansu’dan isteyemeyeceği bu bilgileri kimin bulabileceğini biliyordu. Üstelik herkesten daha güvenilir biri. İstanbul’da görev yaptığı emniyetteki yardımcısı Tamer. Hemen telefonunu alıp numarasını çevirdi. Telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.
“Başkomiserim... Sesinizi duyamaz olduk, bizi unuttun sandık.”
“Nasılsın?” diye sordu Önder, direk konuya girmeden. Onu sadece işi düştüğünde aradığını düşünmesini istemiyordu. Ama gerçek buydu, sadece işi düşerse arıyordu. Şimdiye kadar böyle önemli bir işi düşmemişti.
“Ben iyiyim, asıl seni sormalı. Ben aramazsam aradığın yok, yeni yardımcın beni aratmıyor anlaşılan.”
“Saçmalama.” diyerek, bilinçsizce sırttı Önder. Onun yerini ne arkadaş ne de iş ortağı olarak hiç kimsenin tutamayacağını Tamer’de çok iyi biliyordu. “Çok önemli bir konuda senden yardım isteyeceğim.”
“Emriniz olur efendim, buyurun.” dedi Tamer, alaycı bir tavırla.
“Ama bu aramızda kalacak, hiç kimsenin bilmemesi gerekiyor. Beni anlıyor musun?”
Tamer bir süre durakladı, telefonun arkasından yalnızca nefes alıp verişi duyuluyordu. Elbette Önder’in derdini anlamıştı. Onun bu yaptıklarına alışkındı Önder her ne kadar bu işleri bıraktığını söylese de o hiçbir zaman inanmamıştı ve sonunda haklı çıkmıştı. Önder’i bu kadar iyi tanıyordu.
“Ayıp ediyorsun, seni dinliyorum.” dedi sonunda. Sabahın erken saati olmasına rağmen sesi oldukça dinçti ve enerjisi yerindeydi. Muhtemelen iş başındaydı.
“Burada bir seri cinayet vakası var, haberlerde görmüşsündür.” diyerek devam etti Önder.
“Hani şu zombi cinayetleri mi? Evet. Gerçek bir vahşet, bizim olaydan daha korkunç.
Ne olmuş, yoksa davaya sen mi bakıyorsun?”
“Bakıyordum ama dosya bizden alındı. Anlarsın işte...”
“Senin gibisini bulamadıklarında hatalarının farkına varacaklar, merak etme. Ne istiyorsun, senin için ne yapabilirim?”
Önder oturduğu koltuğun ucuna doğru kaydı ve asker hastanın dosyasına bakarak, ona adını ve soyadını verdi.
“Bu kişiyi araştırman gerek, hakkında ne varsa bulmanı istiyorum.”
“Biraz daha açık konuşsan.”
“Yani bu kişi ile ilgili bir kayıp ihbarı ya da hakkında açılan bir dosya olup olmadığı, varsa olayla kimin ilgilendiği gibi şeyler işte.”
“Anlıyorum, sen bakamıyor musun?”
“Davadan alındık, herkesin gözü üstümüzde, emniyetin sistemini kullanarak bu riske giremem.”
“Anladım. Kim bu adam, kurbanlardan biri mi?”
“Hayır, katillerden biri.”
“Katiller mi?” diye sordu Tamer, donuk bir sesle. Sesindeki enerji yavaş yavaş sönüyordu. “Bundan haberim yoktu, katil bir kişi değil mi?”
“Hayır. Bir seri cinayet vakası ama katiller birden fazla.”
“Madem katili biliyorsun, neden benden araştırmamı istiyorsun?”
“Aslında katil olduğu henüz kesinleşmedi, sadece şüpheleniyoruz ama adam kayıp. Olayın detayları medyaya yansıtılmadığından kimse birden fazla katil olduğunu bilmiyor, bu konuda ağzını sıkı tutarsan iyi olur.”
“Anladım. Tamam, ben araştırıp seni arayacağım. Başka bir isteğin var mı?”
“Hayır, teşekkür ederim.” dedi ama sonra fikrini değiştirdi. “Aslında var. Melda’nın mezarını kontrol et, bakımını falan yap.”
“Tamam, yarın sabah gider hallederim.”
“Çocuklara selamımı ilet.”
Önder telefonu kapatıp, düşüncelere daldı. Tamer’in bu adam ile ilgili neler bulacağını deli gibi merak ediyordu.
Tamer’den haber gelene kadar o da dosyada yazılı olan adrese giderek araştırma yapacaktı. Ama ilk önce bir şeyler yemeliydi yoksa açlıktan bayılacaktı.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra hazırlanıp evden çıktı. Aracına doğru ilerlerken bu fikirden hemen vazgeçti. Araç emniyete ait olduğundan GPS cihazıyla takip ediliyordu. Bu araçla, elinden alınan dosyada yazılı olan bir adrese gidemezdi. Bunun yerine toplu taşımayı tercih etti, en güvenilir yol buydu. Toplu taşımayı pek kullanmadığından nereye, nasıl gideceğini bilmiyordu. Bu yüzden sora sora bulmak zorunda kaldı ve üç vesait değiştirerek, bir buçuk saatin sonunda adresi bulmuştu. Notta yazan bina numarasının önüne geldi. Dış cephesinde boyadan eser kalmamış, ufak bir darbede yıkılmaya hazır eski bir binaydı. Sağına soluna bakınarak ne yapacağını, kiminle görüşeceğini düşündü. Sabahın erken saatiydi ve hafta sonuydu, bu yüzden etrafta kimse yoktu. Üstelik olayın üzerinden yıllar geçmişti, birilerinin bu kaybı hatırlayıp hatırlamadığı ya da hatırlayanların hâlâ burada oturup oturmadıkları meçhuldü. Hemen yandaki binaya yönelerek tesadüfen seçtiği zillerden birine bastı. Bir süre sonra bir ses duyuldu. Birkaç adım geri giderek binaya baktığında, birinci katın penceresinde bir kadın gördü.
“Kime baktınız?” diye sordu yaşlı kadın.
Önder cebinden polis rozetini çıkararak kadının görebileceği şekilde ona doğru uzattı.
“Bir komşunuz hakkında bir şeyler soracaktım.”
Yaşlı kadın suratını büzerek gözlerini devirdi. Sinirli ve yabani yaşlılardandı.
“Bugün pazar, hem saatten haberin var mı?” diye sitem etti yaşlı kadın. Karşısındakinin polis olması umurunda bile değildi.
“Haklısınız. Kusura bakmayın ama amirim gönderdi.” diyerek, yalan söyledi. Yaşlıları kandırmak çoğu zaman kolay olurdu ama Önder karşısındaki kadının bu durumundan faydalandığı için utanıyordu.
“Ne istiyorsun?”
“Yan binada yaşayan bir komşunuzla ilgili birkaç sorum olacaktı. Eski bir asker, onu tanıyor musunuz?”
Kadın bir anda irkildi, gözlerini kocaman açtı, uykusu dağılmaya başlamıştı. Dedikodu malzemesi çıktığından mı yoksa tuhaf bir şeyler olduğundan mı bilinmez, bu soru yaşlı kadının ilgisini çekmişti. Kadın kollarını bağlayarak pencerenin pervazına koydu ve koyu bir muhabbete geçmek için hazırlandı.
“Evet tanıyorum, burada çok az bir zaman kadı ama onu herkes tanırdı.”
“Hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordu Önder. Yukarı bakmaktan boynu ağrımaya başlamıştı ama yaşlı kadının konuşmayı bırakmaması ya da sinirlenmemesi için içeri girip giremeyeceğini sormadı.
“Fazla bir şey bilmiyorum. Sessiz sakin, zararsız bir delikanlıydı, hiçbir kötülüğünü görmedik.”
“Kaybıyla ilgili bir şey biliyor musunuz?”
“Kaybı. Evet.” dedi kadın ve bir süre durakladı. “Tek bildiğim bir gece aniden ortadan kaybolduğu. Alt komşusu ona ara sıra yemek götürürdü. Onun da oğlu askerdeyken şehit oldu, bu yüzden polislere ve askerlere karşı çok korumacı. Bir gün yine yemek götürdüğünde kapıyı açmamış. Ama dışarı çıkmadığına da eminmiş. Sonuçta alt komşusu, kapısının önünden geçen her ayak sesini mutlaka duyar. Acaba evde başına bir şey mi geldi diye polis çağırıp kapıyı açtırmış ama evde yokmuş. Adamcağız hemen kayıp başvurusu yapmak istedi, ama polisler biraz daha bekleyelim falan demiş.”
Kadın durdu ve başını çevirip evin içine baktı. “Bekle biraz, muhabbet ediyoruz şurada.” dedi sinirli bir tavırla, sonra tekrar pencereye dönüp Önder’e baktı. “Kocam çayı koymamı istiyor da... Her neyse, nerede kalmıştım.”
“Kayıp başvurusunda kalmıştınız.” dedi Önder, kadına dikkat kesilerek.
“Evet. O gün polisler gittikten sonra bizim mahallenin delisi adamın yanına gelip, askeri gece saatlerinde birinin götürdüğünü söylemiş. Adam da hemen deliyi alıp karakola götürmüş, görgü şahidi olarak ifadesini almalarını istemiş. Ama adam deli olduğu için polisler onu ciddiye almamış. Adamın ifadesini almadan direk kayıp ilanı açmışlar, o kadar.”
Önder merakla sordu.
“Bahsettiğiniz deli kim, onu nerede bulabilirim?”
“Mahallenin delisi işte. Normalde sokaklarda yaşıyor ama köşedeki kahveci sokakta kalmasın diye onu bir depoya yerleştirdi. Oraya nadiren gidiyor, sokaklara alışmış sonuçta. Askerin bir adamla beraber evden çıktığını, sonra da bir arabaya binip gittiğini söylüyor.”
“Bu adamı nerede bulabilirim?”
“Biraz dolaşırsan bulursun, buralardadır.”
“Tamam teyzeciğim, çok yardımcı oldun.”
“Ne demek canım, vazifemiz. Eğer çocuktan bir haber çıkarsa bize de haber verin, merak ediyoruz.”
“Tamam teyzeciğim.” diyerek, bir yalan daha söyledi Önder. Onca işini gücün arasında bir de mahalleye bilgi vermekle elbette uğraşmayacaktı. Bir süre sokaklarda dolaştıktan sonra, nihayet yaşlı kadının bahsettiği kahvenin önünde, tarif ettiği deliye benzer bir adam gördü. Adam, üzerindeki yırtık ve kir içindeki kıyafetlerinden ve tuhaf hareketlerinden dolayı kendisini hemen ele veriyordu. Adamın yanına yaklaşarak selam verdi. Adam ağzına tıkıştırdığı poğaçasını yerken, şaşkın gözlerle ona baktı ama fazla umursamadan tekrar başını öne eğdi.
“Seninle biraz konuşalım mı?” diye sordu Önder. O sırada yanlarına bir adam yaklaştı ve elindeki çayı delinin önüne bıraktı. “Afiyet olsun.” dedi adam ve Önder’e döndü. “Ne içersin?”
“Ben... Bir çay alayım.” dedi Önder. Adam evet anlamında başını sallayarak içeri girdiğinde, Önder tekrar deliye döndü. “Burada bir asker varmış, onu hatırlıyor musun?” diye sordu.
O sırada bir kez daha elinde çay bardağıyla gelen adam merakla sorudu.
“Yakını mısınız?”
Önder önüne konulan çayı biraz kenara çekerek, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve başını kaldırıp adama baktı. Onlara polis olduğunu söylemesi yanlış olacaktı çünkü davanın verildiği yeni ekip de buraya gelecek ve Önder’in onlarla konuştuğu, dolayısıyla yasa dışı soruşturma yürüttüğü ortaya çıkacaktı. Ama bunu en başından düşünemediği için yaşlı kadına çoktan söylemişti. Artık saklamasına da gerek yoktu.
“Polisim. Bir soruşturma yürütüyoruz, onu tanır mıydınız?”
Adam diğerleri kadar saf değildi anlaşılan. En az kırk yaşlarında olmalıydı. Bu genç yaşına rağmen birbirine karışmış saçları ve sakalları daha da yaşlı görünmesini sağlamıştı ama yüzünün tazeliği ve ince kırışıklıklarından, henüz genç olduğu anlaşılıyordu.
“Yalnız mı geldiniz, hem elinizde bir belge var mı? İzin belgesi falan.”
“Hayır.” dedi Önder ve polis rozetini çıkarıp adama gösterdi. Aynı anda konuşmasını sürdürdü. “Bunlara gerek yok çünkü şu an sadece bilgi topluyorum, bir ifade alma söz konusu olursa elbette elimde gerekli izinlerle tekrar geleceğim.” diyerek, onu kandırmaya çalıştı. Adam onu baştan aşağı süzdükten sonra ikna olmuş olacak ki konuşmaya başladı.
“O askerin ne demek olduğunu bilmez. Onu sadece kaçırılan adam olarak biliyor.”
“Size de bahsetti mi? Gördüklerinden...”
Adam, deliye dönerek omzuna dokundu.
“Adam polismiş, kaçırılan adamı arıyormuş.”
Deli anında başını kaldırıp, ona daha da şaşkın gözlerle baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, tuhaf hareketlerini sergilemeyi bırakarak taş kesilmişti. Ağzındaki lokmayı yutmadan başka bir lokma aldığından, ağzı tıka basa doluydu ve yanakları şişti. Bu yüzden konuşmaya başlamasının biraz zaman alacağını düşündü, ama düşündüğü gibi olmadı. Deli ağzındaki lokmalarla boğuk bir sesle sordu.
“Kaçırılan adamı mı bulacak?”
“Evet, bize anlattıklarını ona da anlat.” diyerek, konuşması için izin verdi adam. Deli tekrar şaşkınlıkla Önder’e döndü, ağzındaki lokmaları hala duruyordu. Ağzı da diğer yerleri gibi taşa dönüşmüştü sanki. Hareket eden tek yeri gözleriydi. Sonunda ağzındaki lokmayı çiğnemeye karar verdi. Bunu hızlı ve telaşlı bir şekilde yaptı, anlatmak için sabırsızlandığı bir şey olduğu her halinden belliydi. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra, anında konuşmaya başladı. Kekeliyor, aynı kelimeyi birkaç kere tekrarlıyor, öksürükleri konuşmasını sürekli bölüyordu, ama ne söylediği az da olsa anlaşılıyordu. Bir ara durup balgamını tükürdü ve çayından bir yudum alarak konuşmasını sürdürdü. Kahveci hala başlarında dikiliyordu.
“Adam onu arabaya bindirdi, sonra götürdü.”
“Peki nasıl götürdü, kendisi mi yürüyordu?” diye sordu Önder.
“Elini burasına koymuştu.” dedi adam, bir elini kendi omzuna koyarak. “Gözleri kapalıydı, ama ayakları yürüyordu.”
Demek onu bir şekilde etkisiz hale getirmişti.
Belki bir uyku ilacı ya da bir çeşit uyuşturucu madde. Bunu henüz bilmiyordu. Ama bu delinin bir çok şeye şahit olduğunu biliyordu.
“Peki bana adamı tarif edebilir misin, nasıl bir adamdı?”
Deli dudaklarını olabildiğince öne doğru uzatarak güçlükle cevapladı.
“Doktor.”
“Ne?”
Adam tekrar dudaklarını öpücük verir gibi öne doğru uzatarak cevap verdi.
“Doktor.”
Bu kez Önder taş kesilmişti. Hareket etmiyor, hiçbir şey söylemiyor, şakın gözlerle karşısındaki deliye bakıyordu. Doktordan kastı neydi anlayamamıştı. Önder’in dalgınlığını kahvecinin sesi bozdu.
“Onu götüren adama neler olduğunu sormuş. O da doktoru olduğunu, adamın fenalaştığını ve kendisini aradığını söylemiş. Bunu herkese anlattı, polislere de anlattı ama onu kimse ciddiye almadı.”
Önder kahveciye bakarak, evet anlamında başını sallamakla yetindi. Önder tekrar deliye döndü ve sordu.
“Bu olay tam olarak ne zaman oldu?”
Deli tekrar kekelemeye başlayınca kahveci araya girdi.
“Yılbaşı gecesi olmuş. O gün çok kar yağdığından bizim mahallede kimse dışarı çıkmamış. Zaten gece çok geç bir saatte olmuş, o yüzden ondan başka gören yok.”
Önder bir kez daha şaşkına döndü. Yılbaşı gecesi geç saatlerde, üstelik yağmurlu bir güne denk gelen bir kaçırma olayı. Asıl ilginç olanı kaçırılan kişi eski bir hasta, kaçıran kişi doktor. Önder tüm bu detayları bir yere oturtmaya, mantıklı bir olay örgüsü çıkarmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Kafası tamamen durmuştu, hiçbir şey düşünemiyordu. Ama bildiği tek bir şey vardı. Alpay doktorun üzerine daha fazla gidecekti. Profesör ile ilgili alabildiği kadar çok bilgi alacaktı. Eğer onun bu işte bir parmağı varsa, onun çalışanı olarak Alpay’ın da bundan kesinlikle haberi olmalıydı. Önder buna emindi ama bunları kanıtlayamadığı sürece, bu bilgiler hiçbir işine yaramayacaktı. Önder, akıllarına bir şey gelirse diye kahveciye numarasını verdi ve oradan ayrıldı. Bugün iyi iş çıkarmıştı, sadece bu bilgi bile davada çok büyük bir yol kat etmesine yardımcı olacaktı. Küçük gibi görünen büyük detaylar. Evine dönmek için tekrar yola çıktı.

Kendine Terapi (Bölüm 42)



Başkomiserin arkasından kapıyı kapatıp kendi kendine küfürler savurdu. Meriç doktorun yüzünden, yine cinayet masasıyla başı derde girmişti. Üstelik bu Meriç doktorun ya da profesörün kulağına giderse, başı daha da büyük derde girecekti. Profesörün güvenini kaybedecek, Meriç doktor ise özel hayatı ihlalden ona dava açacaktı. Bir de arşivdeki dosyaları aldığı, daha doğrusu çaldığı ortaya çıkarsa onu kimse kurtaramazdı. O akşam karanlıkta dikkatini çekmemişti, demek ki Meriç doktorun aracına doğru yürüyen ve onun aracını da dikkatli gözlerle inceleyen o polis Önder başkomiserdi. Dünya gerçekten küçüktü. Ondan ne kadar kaçmaya çalışırsa o kadar yakınlaşıyordu. Demek ki o gün çevirmeye takılmasının ve aracının aranmasının nedeni de buydu. Aracının plakasını anons ederek, görüldüğü yerde durdurulmasını ve kim olduğunun öğrenilmesini istemişti. Aracının aranması da üzerinde büyük şüphelerin olduğunun kanıtıydı. Bu zamana kadar suçsuz yere göz altında tutulmuş, rahatsız edilmişti. O zamanlar kendisinden emin olduğundan dolayı gayet rahattı, yaptığı tek şey yasa dışı danışmanlık yapmaktı, bu da vergi kaçırma cezasını kapsıyordu. Bu küçük bir suçtu ama şimdi daha büyük suçların içine girmişti. Aslında dışarıdan bakıldığında o kadar büyük suçlar değildi, ama ona göre öyleydi. O bir doktordu. Yıllarca çalışıp emek vererek kazandığı mesleğini ve kariyerini, yasa dışı işler yaparak kaybedecekti. Kanunla başını derde sokarak üstüne bir de ceza yiyecekti, ki bu da yalnızca kariyerini değil, tüm hayatını kötü etkileyecekti. Bunun olmasını istemiyordu, yıllarca bu iş için çalışıp çabalamamıştı ama kendisine engel olamıyordu. Her zamanki gibi merakına yenik düşüyordu. Merakı yüzünden de bu sıkıntıları yaşıyordu. Ama bu kim, kiminle, ne yapmış tarzında basit bir merak değildi. O manastırda bir şeyler oluyordu. Olmaması gereken, yasa dışı şeyler. Onun öğrenmeye çalıştığı şey de buydu. Yasa dışı bir olayı, yasa dışı bir yolla öğrenmeye çalışmak. Üstelik bugün manastırda da epey hareketli bir gün geçirmişti. Profesör sabah odasına girdiğinde Alpay’ın açık bıraktığı pencereyi görmüş, ardından odasını baştan aşağı kontrol etmiş ve Alpay’ın oradan kaçarken cebinde unuttuğu anahtarların yerinde olmadığını fark etmişti. Bu olaylardan dolayı kıyameti koparmıştı. Güvenlik görevlileri, gece hastalardan birinin odasından çıktığını ve bunu onun ya da kargaşayı fırsat bilen başka bir hastanın yapmış olabileceğini söyleseler de bu senaryo profesörü ikna etmeye yetmemişti. Çünkü şimdiye kadar hiçbir hasta, gece vakitlerinde odasının bulunduğu katın dışında başka bir kata geçmeyi başaramamıştı. Bunun sebebi her katta bir güvenlik görevlisinin bulunması ve hasta bakıcılarının gece gündüz vardiyalı bir şekilde nöbet tutmasıydı. Üstelik kaçma girişiminde bulunmak için onca basit yer varken, neden bu kadar karışık bir yoldan geçerek profesörün odasına girsin? Girse bile onca eşya varken, nereye ait olduğunu bilmediği bir anahtar tomarını neden alsın? Bunlar profesöre mantıklı gelmediğinden, günün yarısını hasra bakıcılara ve güvenlik görevlilerine arama yaptırarak geçirmişti. Ama anahtarlar bulunamamıştı. Çünkü Alpay anahtarları cebinde unuttuğunu fark edince, herkes iş başındayken ve profesör odasındayken tekrar yerine koyamayacağından, anahtarları aracında saklamıştı. Ama bu büyük bir hataydı. O anahtarları alıp hastanenin herhangi bir yerine bıraksaydı anahtarlar bulunacak ve güvenlik görevlilerinin tahminleri tatmin doğru kabul edilecekti. Profesör manastıra adli tıp teknisyeni olan bir arkadaşını çağırmış ve pencereden parmak izi örnekleri aldırıp, incelenmesini istemişti.
İncelemeden sonra çıkacak sonuçlara göre kimlik tespiti yapılamazsa, manastırda bulunan herkesten parmak izi örnekleri alınacak ve bunu yapan kişi, yani Alpay ortaya çıkacaktı. Sonrasında kendisini nasıl savunacak, nasıl bir yalana başvuracaktı bilmiyordu. Adli bir kanıt bulunursa kimse ona inanacak değildi. Arşivden eksilen dosyaları henüz fark etmemişlerdi çünkü herkes kayıp anahtarların peşine düştüğünden, arşivi kontrol etmek kimsenin aklına gelmemişti. Anlaşılan arşivden birilerinin bir şeyler çalabileceğini kimse düşünmemişti. Ama er ya da geç bu da anlaşılacaktı. Bu yüzden dosyalardan alabildiği kadar bilgiyi almalı ve onları tekrar yerine koymalıydı. Kimse fark etmeden bunu halletse iyi olacaktı. Bunu stresini yaşarken bir de Meriç yüzünden başka bir strese daha girmişti. Kendisini bu durumdan da nasıl kurtaracağını bilmiyordu. Başkomisere gerçeği söylememesinin nedeni Meriç doktoru koruması değildi elbette. Bunu söylememişti çünkü sakladığı bir şey varsa, bunu kendisi ortaya çıkarmak istiyordu.
Eğer işin içine polisler girerse, Meriç doktor bundan sonrasında daha dikkatli davranır, kendisini ele verecek her şeyden kaçınırdı. Şu an peşinde birilerinin olduğunu bilmiyordu. Tabi dün akşama kadar. Önder başkomiserin yanına yaklaştığını anladığında, oradan hemen kaçmıştı. Bundan dolayı biraz daha dikkatli davranabilirdi. İlk başta evine giderken yol üzerindeki polis araçlarını görünce meraktan durduğunu düşünmüştü, ama yanına bir polisin yaklaştığını görünce gaza basıp kaçmıştı. Üstelik plakasını da gizlemişti. Bu şüpheli durumlardan sonra orada meraktan değil, başka bir nedenden dolayı durduğunu düşünmeye başladı. Üstelik başkomiser bir cesetten ve cinayetten bahsediyordu. Meriç doktorun bir cinayet mahallinde ne işi vardı? Yoksa olayla bir ilgisi mi vardı? Bunu yakında öğrenecekti. Saat gecenin on ikisi olmuştu ve yaklaşık otuz üç saattir hiç uyumamıştı. Şu an yorgunluk ve uykusuzluktan dolayı adım atacak, hatta kolunu kaldıracak hali yoktu. Göz kapakları kendiliğinden kapanıyor, vücudu uyuşuyor ve uyku için ona yalvarıyordu. Konuşurken sanki dili dönmüyordu. Tek istediği şey olduğu yerde uyumak ve mümkünse birkaç gün boyunca uyanmamaktı. Yarın günlerden cumartesiydi, bu yüzden tüm gün uyuyabilecekti. Hatta şimdi uyuyup pazartesi sabahı uyanmak istiyordu. İki gün boyunca uyuyabilir, bedeninden otuz üç saat boyunca mahrum bıraktığı uykuyu iki günde verebilirdi. Ama şimdi yapması gereken bir iş vardı. Bunu yapmadan uyumaya çalışırsa sürekli bunu düşünecek, rahat uyuyamayacak ve uyusa bile uyandığında kafası yorgun bir şekilde uyanacaktı. Bu uykunun da ona hiçbir faydası olmayacaktı. 
Çalışma odasına gidip, masanın üzerine bıraktığı dosyaları karıştırdı. Meriç doktorun adının yazılı olduğu dosyayı bulup önüne aldı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Elleri neredeyse tutmuyordu, sayfalar parmaklarının arasından kayıp gidiyor, gözleri harfleri ve rakamları ayırt etmekte zorlanıyordu. Her şey bulanıktı ve olduğu yerde dans ediyordu. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp açtı, bu hareketi birkaç kere tekrarladı. Sonra tekrar sayfalara baktı, harfler hareketlerini biraz olsun yavaşlatmıştı. Yazıları algılamaya çalışarak, Meriç doktorun ev adresini bulmaya çalıştı. Sonunda buldu. Yazıları okudu ama algılaması epey zaman aldı. Dün akşam geçtikleri o yol, burada yazan adresin tam tersi istikametindeydi. Yani Meriç doktor eve gitmiyordu, oraya özellikle gitmişti. Aslında bir bakıma özellikle gitmiş sayılmazdı, belki bir ziyarete gidiyordu ve yol üzerinde polis araçlarını görünce tesadüfen orada durdu. Ama plakasını gizlemesini ve olay yerinden kaçmasını hala açıklanamıyordu. Bunu öğrenmenin başka bir yolu daha vardı. Meriç doktorla sohbet edebilir, o akşam nereye gittiğini, ne yaptığını sorabilirdi. Eğer hiç düşünmeden eve gittiğini söylerse, kesinlikle oraya kasten gittiği ortaya çıkar ve Alpay’da bunu üzerinde durarak, ne işler karıştırdığını öğrenmeye çalışırdı. En azından ihtimaller ne kadar azalırsa, her şey o kadar çabuk ortaya çıkardı. Göz kapakları artık ona tolerans tanımıyordu. Bedeni, ona vereceği kadar şans vermişti. Bundan sonra onun sözü geçecekti. Bu yüzden gözleri kapandı ve başı, önündeki dosyanın üzerine düştü. Kollarını iki yanda sarkıtarak, o şekilde uykuya daldı. Masanın üzerindeki telefonunun çalan alarmıyla gözlerini açtı. Başını masadan kaldırıp gerindi, tüm vücudu taş kesilmişti. Öyle ki eklemleri hareket etmekte güçlük çekiyor, her bir hareketi ona acı veriyordu. Telefonuna uzanıp, neden çaldığını anlayamadığı alarmını kapatıp tekrar uyumak için başını masanın üzerine koydu. Sonra tekrar telefonunun ekranına baktı. Takvim, günlerden cumayı gösteriyordu. Etrafa bakındığında, odanın içine gün ışığı dolduğunu fark etti. Zaman kavramını yitirmişti. Bugünü cumartesi sanıyordu ve iki gün boyunca dinlenme planı yapmıştı. Ama bugün de iş günüydü ve saat sabahın dokuzunu gösteriyordu. Geç kalmıştı, hastaneye gidene kadar öğle olacaktı.
Giderse eğer profesör onu bir güzel azarlayacak, gitmezse de daha kötü şeyler olacaktı, belki bir ceza. Nasıl bir ceza alacağını bilmediğinden, alışık olduğu azarlanmaya razı oldu ve güçlükle yerinden kalkıp, kendine gelmeye çalıştı. Üzerinde hâlâ dün giydiği kıyafetleri vardı. Yani hazırdı. Yüzünü soğuk suyla yıkayarak ayılmaya çalıştı. Cep telefonunu, çantasını ve paltosunu alıp evden çıktı. Profesörün odasından aldığı anahtarlar, hâlâ ön yolcu koltuğunun altında duruyordu. Onu hastanede bir yere bırakarak ondan kurtulmalıydı. Daha sonra kurtulması gereken şeyler de dosyalar olacaktı. Ancak hafta sonuna gireceğini sandığından ve uykuya yenik düştüğünden dosyaları inceleyecek fırsatı olmamış, bu yüzden işini henüz halledememişti. Bu yüzden dosyaların daha zamanı vardı. Manastıra vardığında, aracını bahçedeki çeşmenin yanına park edip aşağı indi ve sağanak yağmurda ıslanmamak için koşar adımlarla binaya doğru ilerledi. Kapıya vurmak için ellini kaldırdığında kapı kendiliğinden açıldı ve karşısında başhemşire belirdi. Geldiğini profesöre anında yetiştirebilmek için onu burada, kapının önünde bekliyor olmalıydı. Ama içeri adımını attığında onu bekleyen tek kişinin başhemşire olmadığını anladı. Kapının iki yanında, karşılıklı bir şekilde sıra sıra dizilmiş halde onu bekleyen doktorlar ve hastalar vardı. Herkes onu bekliyordu. Sıranın en sonunda, onların tam ortasında ise profesör duruyordu.
 Ellerini arkasında birleştirmiş, başını dikleştirmiş, ateş püsküren gözlerle ona bakıyordu. Alpay bir süre olduğu yerde durarak, neler olduğunu algılamaya çalıştı. Hâlâ uykusuz ve yorgun olduğundan, olanları algılaması biraz zaman alıyordu. Yutkundu ve tuhaf gözlerle ona bakan hastaların ve diğer doktorların arasından geçerek, profesöre doğru ilerledi. O ilerledikçe, herkes başını çevirerek onu takip ediyordu. Profesöre yaklaştığında durdu ve titreyen bir sesle sordu.
“Neler oluyor, neden herkes burada?”
Profesör cevap vermeden, kendisini takip etmesi için başıyla işaret yaptı. Ardından arşive doğru ilerledi. Alpay çaresizce profesörün peşinden gitti. Profesör cebinden bir tomar anahtar çıkarıp, arşivin kapını açtı. Alpay şaşkına döndü. Bu anahtarlar aracında, ön yolcu koltuğunun altında duran anahtarlardı. Onun eline nasıl geçmişti? Profesör kapıyı açıp, içeriye doğru birkaç adım attı ve ona da içeri girmesi için işaret yaptı. Yüzünde hala ciddi ve son derece acımasız bir ifade vardı. Alpay birkaç saniye korku dolu gözlerle profesöre baktıktan sonra istemese de içeri girmek zorunda kaldı. Diğerleri de kapıya iyice yaklaşarak, kapının önüne yığıldı ve meraklı gözlerle onları seyretmeye başladı. Profesör elini havaya kaldırıp parmaklarını şaklattı ve ışıklar açıldı. Alpay şaşkına döndü. Işıklar açıldığında, gördükleri karşısında dehşete düştü. Odanın içinde bulunan tüm raflar boşalmış, dosyalar ve kağıtlar etrafa saçılmıştı. Kesik kesik yanan loş ışığın altında gördüğü tüm beyaz kâğıtlar kana bulanmıştı. Odanın tam ortasında, birbirlerine sırtı dönük vaziyette dizlerinin üzerinde oturmuş, beyaz önlüklü üç erkek bir de kadın vardı. Hepsinin elleri arkadan bağlıydı ve başları öne eğikti. Üzerlerindeki beyaz önlükler de kana bulanmıştı ve bağlı olduğu anlaşılan ağızlarından akan kanlar, boğazlarından süzülerek üzerlerindeki önlükleri kırmızı renge boyamaya devam ediyordu. Alpay’ın tam önünde olan adam ağır ağır başını kaldırdığında, Alpay artık korkudan titriyordu. Adamın suratı parçalanmıştı ve yeni kesildiği anlaşılan yaralarından kanlar süzülüyordu. Ayrıca adamın yerinden fırlayacakmış gibi dışarı çıkan gözleri mavimsi bir renkteydi, göz bebekleri görünmüyordu. Adam ağzına bağlanan bezi dişlerinin arasına almış, korkunç bir şekilde sırıtıyordu. Alpay gördüklerini algılamaya çalışırken, yerdeki doktorların acı inlemelerine başka sesler karıştı. Kapının arkasındaki hastalardan ve doktorlardan oluşan kalabalıktan tezahürat sesleri yükselmeye başladı.
EĞİL...
EĞİL...
EĞİL...
Alpay neler olduğunu anlamak için kapıya doğru döndüğünde, profesörün korkunç suratıyla karşılaştı.
Odaya girdikten sonra onun da suratı kararmaya, göz çukurları derinleşmeye, ağzından ve burnundan kanlar süzülmeye başlamıştı. O da korkunç bir şekilde sırıtarak Alpay’a bakıyordu. Aslında nereye baktığı tam olarak anlaşılmıyordu. Çünkü gözleri yerinde değildi. Alpay’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Tüm vücudu elektrik akımına kapılmış gibi titreyerek sarsılıyordu. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama boğuk ve boş bir sesten başka bir şey çıkmadı. Dilini hissetmiyordu. Titreyen elini kaldırıp parmaklarını ağzına soktuğuna, bu kez boğuk bir sesle bağırmaya, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Dili yerinde değildi, elini ağzından geri çektiğinde, ellerinin kana bulandığını gördü. Kendi ağzından da kanlar akmaya başlamıştı. Aynı anda gözleri yerinden çıkarılıyormuşçasına, şiddetli bir acı hissetti ve gözleri kararmaya başladı. Dizlerinin bağı çözülüyor, kollarını hareket ettiremiyordu. Bacakları artık vücudunu taşıyamıyordu, sert bir düşüş yaşamamak için ağır ağır dizlerinin üzerine çöktü. Kolları iki yana düştü ve boynu artık başını taşıyamadığından, başı da öne doğru eğildi. O sırada bacaklarının arsında bir ıslaklık hissetti. Korkudan dolayı altına işemişti. Bir yandan hıçkırıklarla ağlarken, diğer yandan da bedenini elle geçiren görünmez gücün elinden kurtulmaya, kendisini toparlamaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremiyordu. Dışarıdan tezahürat sesleri gelmeye devam ederken, o karmaşık seslere profesörün boğuk, donuk ve yankılı sesi karıştı.
Bana itaat et! Karşımda diz çök! Tek kurtuluşun bu olacak!
Neler olduğunu şimdi anlamaya başlamıştı, bu görünmez güç profesörün gücüydü. Onun bedenini ele geçirmiş ve istediği pozisyona sokarak kendisinin karşısında diz çöktürmüş, kendisine itaat etmesi için zorlamıştı. Tıpkı odanın ortasında daire oluşturmuş ve elleri bağlı bir şekilde oturan diğer doktorlar gibi. Alpay o an korkunç bir şeyi anlamaya başladı. Bunlar ceza hücresinden çıkan hastanın, buradan ayrıldıktan sonra aniden ortadan kaybolduklarını söylediği doktorlardı. Başka korkunç bir gerçek daha vardı. Profesör çalışanlarını burada zorla tutuyor, kendisine itaat etmesini, kurallara uymasını istiyor, devam etmek istemeyenleri ise ya Alpay’a yaptığı gibi tehdit ederek zorla çalıştırmaya devam ediyordu. Ya da bu doktorlara yaptığı gibi işkence ediyordu. Peki bu doktorlar bu işkenceleri görerek yaşamaya devam ediyorsa, onları yıllardır nerede saklıyordu? Beyni, şu an içinde bulunduğu çaresiz durumu ve çektiği acıyı düşünmekten başka hiçbir şey düşünemiyordu. Bu yüzden sadece acısına odaklandı, odaklandıkça acısı daha da arttı. Dişlerini ve gözlerini sıkıyor, diğerleri gibi inliyordu. Biraz sonra kulağının dibinde çalan bir melodiyle aniden irkildi. Gözlerini açar açmaz yerinden sıçradı. Sanki uzun süre nefessiz kalmış gibi derin derin nefes alıp veriyordu, ama hava akciğerlerine ulaşmakta güçlük çekiyordu. Önce etrafa bakınarak, titreyen elleriyle vücudunu yokladı. Sonra da ellerini aniden ağzına götürerek dilini kontrol etti. Dili yerinde duruyordu. Ağzından akan sıvı ise salyasıydı ve gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyor, hâlâ hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Masanın üzerinde duran ve onu bu korkunç kabustan uyandıran telefonu çalıyordu. Telefonu büyük bir öfkeyle, elinin tersiyle itip yere fırlattı. Sonra güçlükle ayağa kalktı ve anında durakladı. Bacaklarının arasında bir ıslaklık ve sıcaklık hissediyordu. Pantolonuna baktığında gerçekten altına işediğini fark etti. Ağlamaya devam ederken, aynı anda küfürler savurmaya başladı. ‘Siktir... Siktiğimin doktorları! Siktirin gidin... Orospu çocukları...’ Olduğu yerde tamamen soyunarak, çıplak bir şekilde banyoya gitti. İlk uyandığında korkudan titreyen vücudu, şimdi ise öfkeden titriyordu. Banyoya girer girmez ilk önce aynada kendisine bakarak, her şeyin normal olduğuna iyice ikna oldu. Ağzından kanlar akmıyordu, dili ve gözleri yerindeydi ve titremelerinin dışında, vücudunda hiçbir değişiklik yoktu. Her şeyin yolunda olduğunu anlayınca sıcak suyu açıp altına girdi. Ama kahrolası manastıra, profesöre ve onun lanet hastalarına hâlâ sövüyordu.

Kendine Terapi (Bölüm 13)




Ofise gelmiş, telefon bayisinden aldığı kamera kayıtlarını inceliyordu. Kamyonun arkasında saklanan adamın olduğu kısmı, defalarca başa sarıp tekrar tekrar izlemişti. Ama kimlik tespiti yapılamıyordu. Adam yüzünü tamamen kapatmıştı ve ortadan kaybolmadan önce yürüdüğü yol üzerinde, başka hiçbir güvenlik kamerası yoktu. Bu adamın kim olduğunu, kendisi ortaya çıkmadığı sürece asla öğrenemeyeceklerdi. Kamera kayıtlarından bir şey çıkmayacağını anlayınca bilgisayarı kapattı. Saat on olmuştu. Sırada kurbanın çalıştığı banka şubesine gidip oradaki bir kaç kişiyle konuşmak ve işten çıkarılan çalışanların listelerini toplamak vardı. 

Fırat'ın bir kaç önemli işi olduğundan, amiri bankaya Melisa ile gitmesini söylemişti. Ama Önder bunu istemedi ve oraya tek başına gitti. Listeleri alır almaz da şahıslarla görüşmeye gidecekti. Bunun için de izin alması gerekiyordu. Amiri, şahısların kimlik bilgilerini ona verir vermez bu işi halledeceğini söyledi. 
Banka şubesine girdiğinde, içerinin müşterilerle dolu olduğunu gördü. Önce güvenlik görevlisinin yanına yaklaşıp, görüşebileceği yetkili birilerinin olup olmadığını sordu. Güvenlik görevlisi müdürlerinin öldüğünü söyleyince, Önder polis kimliğini göstererek buraya bunun için geldiğini söyledi. 

Güvenlik görevlisi heyecanlandı ve Önder'e olabildiğince yardımcı olmaya çalıştı. Önder, çalışanlarla kısa bir görüşme yapmak ve eski çalışanların bilgilerini almak istediğini söylerken, aynı anda izin belgesini gösteriyordu. Güvenlik görevlisi müşterilere, beş dakika kadar beklemelerini söyleyerek, çalışanları sırayla ölen şube müdürünün ofisine soktu. Önder herkesle kısa bir görüşme yaptıktan sonra çalışanlardan biri odada kaldı. Müdürün bilgisayarını açarak, eski çalışanların kimlik ve adres bilgilerinin bulunduğu bir kaç belge buldu. Belgeleri yazıcıdan çıkararak Önder'e uzattı. Genç kadın bir yandan üzgün, bir yandan da öfkeli görünüyordu. 

"Ona bunu yapanı bulacaksınız, öyle değil mi?"
"Bunun için elimizden geleni yapıyoruz."
"O bunu asla hak etmedi. Eğer bunu yapan eski çalışanlarımızdan biriyse..."
"Kim olduğunun bir önemi yok. Katil katildir. Kimsenin dışına bakarak, içini göremezsiniz."

Önder belgeleri alıp bankadan ayrıldı. Aracına biner binmez amirini arayıp, izin belgelerinin hazırlanması için şahısların kimlik bilgilerini verdi. Bu iş yaklaşık yarım saat sürebilirdi. Normalde günler sürüyordu ama savcı, böyle vahşice bir cinayeti işleyen kişinin dışarıda daha fazla dolaşmamasını istemiyordu. Önder ağır ağır adreslerden birine doğru yol alırken, amirinden bir mesaj geldi. Vakit kaybetmemek için izin belgesinin fotoğrafını atmıştı. Önder izinlerin çıktığını görünce, biraz daha hızlandı. Adrese vardığında, arabasını bir yere park ederek bir apartmana girdi. Dördüncü kata çıkıp, sol tarafta bulunan tek kapıya yaklaştı. Kapıya iki kere vurdu ve bekledi. Kapı açıldığında, karşısında genç bir kadın belirdi. Üzerinde ince askılı, beyaz, mini bir gecelik vardı. Anlaşılan bu soğuk hava, bazılarının cinsel fantezilerini pek de etkilemiyordu. Önder kadına, bankadan aldığı kağıtta yazan ismi okudu.

"Burak YILDIZ. Kendisi burada mı?"
"Siz kimsiniz?"

Önder bir şeyi hatırlamış gibi işaret parmağını kaldırıp, montunun cebinden polis kimliğini çıkardı ve kadının burnuna dayadı. Sonra da amirinin ona fotoğraf olarak attığı izin belgelerinden, bu adrese ait olanını gösterdi ve sorusunu yineledi.

"O burada mı?"

Genç kadın cevap vermeden kapıyı biraz daha açarak, içeri girmesi için Önder'e yol verdi. Önder içeri girip koridorun tam ortasına beklerken, odalardan birinin kapısı açıldı ve içeriden bir adam çıktı. Adamın üzerinde yalnızca kısa bir şort vardı ve üzeri çıplaktı. Genç kadından biraz daha yaşlı görünüyordu. Kırklı yaşlarda olmalıydı. Ayrıca saçlarının çeşitli yerlerinde beyaz teller göze çarpıyordu. Adam Önder'i görünce merakla, kapının yanında dikilen ve sorgulayan gözlerle ona bakan kadına döndü.

"Bu bey polismiş. Yine ne haltlar karıştırdın?" diye sordu kadın.

Adam ellerini iki yana açarak dudağını büktü.

"Bu kez bir şey yapmadım." Sonra Önder'e döndü. "Gerçekten bir şey yapmadım."
"Biraz oturalım mı?" diye sordu Önder.

Adam eliyle salonun bulunduğu kapıyı işaret ederek, içeri girmesini söyledi. Önder önde, adam ise arkada beraber salona girdiler. Kadın ortadan kaybolmuştu.

"Hanımefendi eşiniz mi?" diye sordu Önder.
"Evet, henüz bir aylık evliyiz. Neden buradasınız?"
"Eski çalışma arkadaşlarınızdan biri için."
"Hangisi?"
"Ahmet BORA. Eski çalıştığınız banka şubesinin müdürü."

Adam bunu duyunca ağzının yanıyla sırıttı ve oturduğu koltuğa yayılarak, ellerini ensesinde birleştirdi. Sonra umursamaz bir tavırla sordu.

"Ne olmuş? Bankayı falan mı soydu yoksa?"
"Hayır. Bir cinayete kurban gitti."

Adam bir kaç saniye durdu ve Önder'in ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Sonra ellerini indirip başını öne eğdi ve bir süre de bu şekilde bekledi. Sonra Önder'e bakarak sordu.

"Emin misiniz?"
"Evet. Tam da evinin önünde öldürülmüş. Bununla ilgili size bir kaç sorum olacak."

Adam yine sırıtarak ellerini iki yana açtı.

"Ne yani, benden mi şüpheleniyorsunuz? Benim o adamla arkadaşlığım bile yoktu."
"Şüphe değil, sadece eleme yapmak için. Yıl başı gecesi neredeydiniz?"
"Bu saçmalık, sorularınıza cevap vermek zorunda değilim!" diyerek çıkıştı adam.
"Zorundasınız. Eşinize izin belgemi gösterdim."
"Evimdeydim. Karımla ilk yeni yılımızı kutluyorduk." dedi adam isteksizce.
"Eşinizden başka bir şahidiniz var mı?"
"Hayır yok, yalnızdık."

"Peki bunu kanıtlayabilir misiniz?"
"Hayır. Mecbur değilim." dedi adam, daha sert bir tavırla.
"Tekrar ediyorum. Bu soruları eleme yapmak için soruyorum. Eğer bunu ispatlayamazsanız, bu soruşturmada şüpheli olarak yer alacaksınız."
"Pezevengin ölüsü bile rahat bırakmıyor, ne musibet bir adam bu... Avukatımı arıyorum." dedi adam ve hızla oturduğu yerden kalkıp, televizyon konsolunun üzerinde bulunan telsiz telefona sarıldı. 

Önder de dudağını bükerek geriye yaslandı ve bacak bacak üstüne attı.

"Nasıl isterseniz, benim zamanım var." dedi adama bakarak. 

Adam bir yandan ateş püsküren gözlerle ona bakıyor, diğer yandan hararetli bir şekilde, telefonun arkasındaki avukatıyla konuşuyordu. Konuşmasını tamamladıktan sonra salonun içinde volta atmaya başladı. Aynı anda söylendi.

"On dakika içinde burada olacak."

Önder, adamın hareketlerindeki tedirginliği fark etmeye başlamıştı.. İlk başta rahattı ama cinayeti ve kendisine yöneltilen soruları duyunca, rahatsız olmaya başlamıştı. Bu işte bir parmağı, yoksa bile bilgisi olmalıydı. 

"Neden bir avukatınız var?" diye sordu Önder, merakla.
"İstersem on tane tutarım, parasıyla değil mi?" 
"Eşiniz yine ne haltlar yedin derken tam olarak neyden bahsediyordu?
"Bu sizi ilgilendirmez! Siz başka bir şey için buradasınız."
"Eşinizle konuşabilir miyim?"

Adam gözlerini kısarak, tehditkar bir şekilde ona baktı.

"Hayır." dedi, net bir şekilde.
"Onu buraya çağırın. Bir kaç soru sormak istiyorum. Yıl başı gecesi ile ilgili..." diyerek, ısrar etti Önder.

Adam bir süre düşündükten sonra karısına seslenerek salona çağırdı. Kadın bir kaç saniye içinde salondaydı. Dışarı çıkmak için hazırlanmıştı. Üzerine koyu renk bir kot pantolon ve siyah bir kazak giyinmişti. Önder'in oturduğu koltuğun karşısındaki berjere oturup, bacak bacak üstüne attı ve umursamaz bir tavırla Önder'e baktı.

"Yıl başı gecesi neredeydiniz?" diyerek, ona da aynı soruyu sordu Önder.
"Buradaydık. Sadece ikimiz."
"Bunu kanıtlayabilir misiniz?"
"Evet." 

Kadın bunu söylediğinde, adam öfkeyle ona baktı.

"Hayır!" diye söylendi. Ama kadın onu duymazdan gelerek, devam etti.
"İspatlayabiliriz komiser bey. O gece dışarıdan yemek söylemiştik. Kurye bizi tanıyor. Ayrıca sipariş verdiğimiz restoranda da kaydımız vardır. Oradan bakabilirsiniz."

Adam karısına öfkeli gözlerle bakarak, alt dudağını ısırdı. Sonra ellerini beline dayayarak, salonun içinde volta atmaya devam etti.

"Restoranın ismini verirseniz bakarım." dedi Önder, gözerini adamın üzerinden ayırmadan. "Neden eşinize yine ne halt yedin diye sordunuz. Başka vukuatları da mı var?"

Adam tekrar Önder'e döndü ve ona bakarak, karısını uyardı.

"Sakın ona bir şey söyleme! O başka bir şey için burada."

Ama kadın onu yine dinlemedi ve Önder'in sorusunu cevapladı.

"Evet. Eski çalıştığı bankadan defalarca para çalmış. Suç üstü yakalanınca işten atılmış. En son çalıştığı bankada da, şube müdürüne hakaretler etmiş. Oradan da bu yüzden atıldı. Bir süredir benim banka hesabımdaki birikimimle geçiniyoruz. Belki benim bilmediğim başka şeyler de vardır. Ama ben daha fazlasını bilmek istemiyorum. Çünkü yaptıklarını öğrendikçe ondan soğuyorum."

Önder, kadının tüm bu anlattıklarını şaşkınlıkla dinliyordu.

"Ama tüm bunlara rağmen onunla evlendiniz, öyle değil mi?" diye sordu Önder.
"Herkes hata yapar komiserim. Ama bazı hataların geri dönüşü olmuyor, maalesef." Kadın son cümlesini, kocasına bakarak söylemişti. 
"Geri dönüşü olmadığını kim söyledi? Hemen şimdi benden boşanıp, defolup gidebilirsin tatlım, kapı orada!"
"İyi bir nafaka alabileceğim süreye kadar senden boşanmayacağım. Unut bunu!"
"İstersen ömür boyu evli kalalım, sana zırnık koklatmam! Herkes kendi parasını yesin..."
"Benim evimde, benim paramla geçinirken bunları söylemen gerçekten çok komik."

Önder, yeni evli çifti şaşkınlıkla dinliyordu. Henüz bir aylık evliydiler ve en güzel zamanlarını, birbirleriyle ego yarışına girerek geçiriyorlardı. Biri, diğerinden iyi bir nafaka almak için ne zaman boşanması gerektiğini hesaplıyor; diğeri ise, aynı evde yaşadığı resmi nikahlı karısına kuruş koklatmayacağını söylüyordu. Evlilik böyle bir şey değildi. Evliliğin ne anlama geldiğini bilmeden bazı menfaatler, çıkarlar ve ego yarışına girmek için evlik yapanlar, bu çift gibi kısa sürede birbirlerinden kurtulmanın yollarını arıyorlardı. Gerçekten evlenmek isteyenler de, bu tür çiftlerden dolayı ya evlilikten soğuyorlar ya da etraflarında gerçekten güvenilir olan insanlara bile güvenemiyorlardı. 

Sonra da evlilikten çok boşanmalar oluyor, çocuklar ya aralarda kalıyor ya da yurtlarda, yalnızlığa mahkum ediliyordu. Artık kimsenin gerçek sevgiden haberi yoktu. Gerçek sevgi; egoyu, kibri ve gücü unutturup, insanları bir arada tutan asıl şeydi. Ancak bu üç şey yayılmaya başladıkça, sevgi bile yalnızlığa mahkum edilmişti. Önder içi buruk bir şekilde onları seyrederken kapı çaldı. Adam koşar adımlarla kapıya gitit ve yanında başka bir adamla geri geldi. Üzerinde gri renkte takım elbise elind eise siyah renkte bir evrak çantası olan adam Önder'in karşısına geçti ve elindeki çantayı orta sehpanın üzerine bıraktı. Genç kadın ayağa kalkıp salşonu terk ettiğinde avukat ta biraz önce kadının oturduğu berjere oturdu ve sordu.

"Konu nedir? Neden müvekkilimi evinde rahatsız ettiniz?" diye sordu adam, zorla kibar olmaya çalışarak.
"Size telefonda anlatmıştır. Bir cinayet soruşturuyoruz. Müvekkilinizin son çalıştığı banka şubesinin müdürü bir cinayete kurban gitti. Biz de soruşturmaya, onu tanıyan çalışma arkadaşlarından başladık. Şüpheli listemizi daraltmak için." Önder, avukatının yanında, ayakta dikilen adama döndü. "Ama müvekkiliniz bundan epey rahatsız oldu. Aslında daha çok korkmuş gibi görünüyor."

Avukat, onu koruması için küçük bir çocuk gibi arkasına saklanan müvekkiline döndü ve sordu.

"Ona ne anlattın?"
"Hiçbir şey."

Avukat tekrar Önder'e döndü.

"Ne öğrenmek istiyorsunuz?"
"Aslında istediğim şey, yıl başı gecesi sabaha karşı evde olup olmadıklarını ispatlamalarıydı. Karısı bunu nasıl öğreneceğimi söyledi. Yani sorun ortadan kalktı."
"O halde neden hala buradasınız?"
"Tam gitmek üzereydim ki karısı bana ilginç şeylerden bahsetti. Bunlarla ilgili de bir kaç soru sormak istiyorum. Bankadan çaldığı paralarla ilgili."

"Sanırım bunun için elinizdeki izin belgesinden çok daha fazlasına ihtiyacınız var. Müvekkilim şuan kendi evinde sorguya alınıyor, bunu asla kabul etmiyorum."
"Size kabul edip etmediğinizi sormadım. Sadece bir kaç soru."
"Ona sakın cevap verme, buna mecbur değilsin." dedi avukat, yanındaki adama. 

Adam hala öfkeli gözlerle ona bakıyordu. Önder sırıttı ve ağır ağır ayağa kalktı ve sokak kapısına doğru ilerledi.

"Müvekkiliniz de haksız sayılmaz. İnsan sizin gibilere para yedirmek için ya hırsızlık ya da soygun yapmak zorunda kalır."

Avukat bunu duyunca hızla ayağa kalktı ve işaret parmağını ona doğru uzatarak, peşinden gitti. Müvekkili de hemen onun arkasından gidiyordu.

"Siz benim mesleğime hakaret mi ediyorsunuz? Sizin yaptığınıza ne demeli? Müvekkilim kendi evinde, göz altındaymış gibi muamele görüyor." diye çıkıştı.

Önder evin sokak kapısını açıp, peşinden gelen adama döndü.

"Bir yere kaybolmayın. Yarın elimde göz altı kararıyla geleceğim." dedi ve merdivenlere yöneldi.

Arkasından ona bağırıp hakaretler savuran adamı ve onu sakinleştirmeye çalışan avukatını duymazdan gelerek, merdivenleri indi ve binadan dışarı çıktı. 


Kendine Terapi (Bölüm 6)



Evine döndüğünde öğle olmuştu. Yolun uzun olması bir yana, epey de trafik vardı. Ama işten akşam geç saatte çıkacağından, bu trafiği her zaman çekmeyeceğini umuyordu. Sabah evden kahvaltı etmeden çıkmıştı. Açlıktan midesi kazınıyordu. Kendisine bir tos yapıp, bir tane de portakal suyu sıktı ve çalışma odasına gitti. Hava yağmurlu, gökyüzü griydi. Evi dördüncü katta olmasına rağmen içerisi karanlıktı. Masasına oturup masa lambasını açtı ve tostundan bir ısırık alıp, masanın sol tarafında duran dosyalardan birini önüne koydu. Bu, şu an görüştüğü dört hastasından birinin dosyasıydı. 

Son çalıştığı iş yerinden ayrıldıktan sonra geçimini banka hesabındaki birikimiyle sağlamış, o para da bittikten sonra da kısa bir süre parasız kalmıştı. Bu şekilde devam edemeyeceğini anladığında, bir şeyler yapmaya karar vermişti. Sosyal medya hesabında, özel terapi seansları verdiğine dair bir reklam yayınlamış ve bu sayede bir kaç kişiye ulaşabilmişti. Şimdilik sadece dört hastası olsa da, şimdilik geçimini sağlamaya yetiyordu. Sonuçta diploması vardı ve başarılıydı. Bir klinik ve ya hastanede çalışmasa da, diplomasını kullanarak bu işi yapmaya hakkı vardı. 

Profesöre işten ayrılma durumları hakkında yalan söylemişti. Profesörün dediği gibi kovulmuştu. Bunu nasıl anladığını bilmiyordu. Ya bağlantıları vardı ya da profesör, onun ağzından laf almak için bunu kafasından uydurarak söylemişti. Her halükarda doğru bilmişti. Çalıştığı iki yerden de kovuluştu. İlk iş yerinden ayrılmasının sebebi, ahlaki kuralları çiğnemesiydi. Sevgilisi tarafından terk edilen ve aşk acısından dolayı depresyona giren genç bir kadın hastası ona, sevgilisiyle yaşadığı mahremini anlatmıştı. O da genç kadının annesiyle yaptığı görüşme sırasında, bu mahrem bilgilerden birini yanlışlıkla ağzından kaçırmıştı. 

Genç kadın annesi ile büyük bir kavga etmiş ve bunun sonucunda evden kaçmıştı. Yaklaşık bir ay sonra bulunduğunda ise son zamanlarda olduğundan çok daha kötü bir haldeydi. 
Olayların buraya kadar geleceğini tahmin edemediğinden, kadının annesini karşısına alıp hiçbir zaman konuşmamış, onları kendi hallerine bırakmıştı. Bu olanları öğrendiğinde büyük bir vicdan azabı çekmiş, aileden özür dilemiş, sorunları halletmeye çalışmıştı ama bunun hiçbir faydası olmamıştı. Genç kadın ondan şikayetçi olmuş ve mahkeme kararıyla, yüklü bir tazminat cezası almıştı. Bu olaydan yaklaşık bir sene sonra başka bir klinikte iş bulmuş ve orada çalışmaya başlamıştı. Ancak klinik sahibi onu işe alırken, hakkında detaylı bir araştırma yapmamıştı. 

Bu yüzden işe kolayca girebilmişti. Ancak iki hafta sonra sakladığı bu olay bir şekilde ortaya çıkmış ve oradan da kovulmuştu. Bu sabah ki görüşmeye, şansını son kez denemek için gitmişti. Profesör onun tüm belgelerini incelemişti. Ama belgelerin içinde adli sicil belgesi ve referans numarası yoktu. Profesör bunları gerek duymadığından dolayı mı istememişti, yoksa dikkatinden mi kaçmıştı bilmiyordu ama bu gerçeklerin ortaya çıkmamasını umuyordu. Önünde dosyasının bulunduğu hastası bugün için ondan randevu istemişti ancak iş görüşmesine gideceğinden dolayı, randevu verememişti Tostunu ve portakal suyunu bitirdikten sonra hastasını arayarak işinin bittiğini ve müsait olduğunu söyledi. 

Görüşmelerini evinde, bu odada gerçekleştiriyordu. Burayı aslında yatak odası olarak kullanıyordu ancak bu işe başladıktan sonra odadaki yatağı ve gardrobunu, evindeki tek boş odasına yerleştirmişti. Bu odayı da yalnızca çalışma odası olarak kullanmaya başlamıştı. Bu onu epey heyecanlandırmıştı. Bir çalışma odasında hem işini yapıyor, hem de hastalarıyla görüşüyordu. Kendisini özel bir klinik sahibi gibi hissediyordu ama yalnızca küçük bir çalışma odası sahibiydi. Odanın kapısının yanındaki duvarda geniş ve tavana kadar uzanan beyaz, ahşap bir kitaplık, hemen yanında da, üzerinde birkaç aksesuar bulunan bir konsol vardı. Kitaplığın karşısındaki duvarın önünde ise eskiden yatağı vardı. Yatağını kaldırdıktan sonra çalışma masasını biraz daha ortaya almış ve pencerenin önüne getirmişti. 

Çalışma masasının hemen yanına, salonundaki bej renkli iki berjeri ve kahve rengi servis sehpalarından birini yerleştirmişti. Hastalarıyla burada oturuyordu. Çalışma masasının yanındaki duvarın önünde ise önceden gardrobu vardı. Gardrobunu da kaldırdıktan sonra orası boş kalmıştı. Oraya ne koyacağını bilmiyordu ama şimdilik boş kalacaktı. Belki ileride oraya güzel bir dekor yapabilirdi. Kahve rengi parkelerin üzerindeki karmaşık desenli halıyı kaldırmış ve onun yerine kare şeklinde, bej renginde sade bir halı almıştı. Ortam şimdilik güzel görünüyordu. Ünlü terapistlerin odaları gibi olmasa da idare ederdi. 

Belki işinde ilerleyip başarılı olur, geçmişte işlediği suçu unutulur ve iyi bir kariyer yapabilirse, kendisine daha güzel bir çalışma odası, hatta bir ofis düzenleyebilirdi. Yatağı ile gardrobunu koyduğu odası ise boştu. Orada yalnızca üzerini değiştiriyor ve uyuyordu. Evde kaldığı süre içinde günün küçük bir kısmını mutfakta, uyuduğu zamanın dışında kalan büyük bir bölümü de çalıma odasında geçiriyordu. Öyle ki salona adımını bile atmadığından, etrafı toz tabakası kaplamıştı. Normal zamanda haftada bir kere yaptığı temizliği, iş ile ilgili yaşadığı sorunlarından dolayı ayda bir kereye çıkarmıştı. Televizyonda neler yayınlandığını ve ya ülkede neler olup bittiğini bilmiyordu. 

En son ne zaman televizyon izlediğini bile hatırlamıyordu. Saatlerce araştırmalar yapıyor, videolar izliyor, en çok da kitap okuyordu. Gözlerini dinlendirdiği vakitlerde ise aklına hastaları geliyor, onlarla neler yapabileceğini ve ya sorunlarını nasıl çözebileceğini düşünüyordu. Zihni, bedeni, enerjisi, düşünceleri, her şeyi sadece yaptığı iş ile meşguldü. İlk çalıştığı klinikte yaptığı hatayı yapmamış olsaydı, belki şimdi daha güzel bir yerde olabilirdi. O hatayı yapmasına sebep olan şey, artık hayatında olmayan eski eşiyle boşanma aşamasında olmasıydı. İşten kafasını kaldırmaya fırsat bulduğu bir zamanda karısının onu aldattığını öğrenmiş ve büyük bir kavga etmişlerdi. Karısı aylarca aralarını düzeltmek için uğraşmış, onunla barışmak için çabalamıştı. 

O zamanlar kafasının içi tıklım tıklımdı ve hiçbir işine odaklanamıyordu. Ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bile hatırlayamayacak durumdaydı. Bu zihinsel karmaşadan dolayı kadın hastasının sırlarını yanlışlıkla ağzından kaçırmış, kendi sonunu hazırlamıştı. Bu olayın ardından, eski karısının tüm çabalarına rağmen boşanmış ve ondan kurtulmuştu. Sonra beraber yaşadıkları evde kendisine ait olan tüm eşyalarını alıp evden ayrılmış ve bu evi kiralamıştı. Elinde bulunmayan temel ev eşyalarını da ikinci el olarak satın almıştı. Eski karısı her ne kadar hala onunla konuşmaya çalışsa da, bu onun umurunda bile değildi. Kendisini bu şekilde daha rahat hissediyordu. Ayrıca iş hayatının bozulmasına o sebep olmuş, kendi zevki ve istekleri yüzünden onun hayatını da mahvetmişti. Onsuz hayat daha huzurlu ve güvenliydi. 


Kendine Terapi (Bölüm 29)



Neredeyse yirmi üç saattir çalışıyordu. Yorgunluktan bitkin düşmüştü. Bugün hafta sonu, yani izin günüydü. Ama doktorun sorgusu sabaha kadar sürdüğünden evine gidememişti. Bu saatten sonra evine gitse bile, bu yorgunluk ve uykusuzlukla hiçbir şey yapacak hali yoktu. Zaten izin günlerinde gezmeye gitmiyor ya da her hangi bir aktivite yapmıyordu. Ya bu şehirde tek arkadaşı olan yardımcısı Fırat ile birlikte vakit geçiriyorlar -evde oturuyorlar- ya da İstanbul’a, karısının mezarını ziyarete gidiyordu. Anlaşılan bugün ikisini de yapamayacaktı çünkü Fırat’ta onunla aynı durumdaydı. İstanbul’a gitmek için de saatlerce araba kullanması gerekiyordu, bunu da yapamazdı. Eve gider gitmez, üzerini bile değiştirmeden kendisini yatağa bıraktı ve anında uykuya daldı. Bir süre sonra bir gürültüyle gözlerini tekrar açtı. Evin içi karanlıktı. Odayı yalnızca, perdeden içeri girmeye çalışan sokak lambalarının ışıkları aydınlatıyordu, tabii buna aydınlatma denirse. Duyduğu gürültü evin sokak kapısından geliyordu. Uykuyla uyanıklık arasında olduğundan, bunun bir hayal olduğunu düşünerek tekrar uyumak için öteki tarafa döndü ve gözlerini kapattı. Ama hayal değildi. Kapı gerçekten çalıyordu. Ağır ağır yattığı yerden doğrularak, baş ucundaki komodinin üzerinde duran telefonunun ekranına baktı. Saat gecenin on biri olmuştu ve yardımcısından üç tane cevapsız arama vardı. Kapıya alacaklı gibi vuran da muhtemelen Fırat idi. İsteksizce yataktan kalktı ve el yordamıyla ışığın düğmesini buldu. Odanın ışığını yaktıktan sonra sallana sallana kapıya doğru ilerledi. Üzerindeki yorgunluğu hala atamamıştı. Uykusu vardı ve tüm vücudu kas katı olmuştu. Kapıyı açtığında yanılmadığını anladı, karşısında Fırat duruyordu. Onun da Önder’den bir farkı yoktu. Baygın ve yorgun gözlerle bakıyor, hantal bir şekilde ayakta durmaya çalışıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Önder, uyuşuk sesle. Fırat’ta aynı uyuşuk ses tonuyla karşılık verdi.
“Neden telefonumu açmıyorsun?”
“Duymadım, acayip yorgunum.”
“Müdürü adli tıptan aramışlar, o da beni aradı...”
“Ee... Müdürü aradılarsa o gitsin.”
“Uzatma Önder... Hazırlan da bir an önce gidip bakalım, sonra yatağıma dönmek istiyorum.”
Önder bıkkınlıkla yatak odasına döndü ve komodinin üzerine bıraktığı kabanını aldı. Sonra da çekmecedeki cüzdanını, beylik tabancasını ve aracının anahtarını. Evden çıkıp kapıyı kilitledi ve Fırat ile beraber binadan çıktılar. Dışarı adımını attığı an soğuk hava içine işledi, uykudan yeni uyandığından ve gecenin geç saatinde hava daha da soğuk olduğundan, kısa bir süre sonra titremeye başladı. Neyse ki aracı binanın tam karşısına park etmişti, fazla yürümeyecekti. Ama Fırat buraya gelirken, bu soğuk havada yaklaşık on dakikalık yol yürümüştü. Araca binip kontak anahtarını çevirdi. Motor biraz homurdandıktan sonra zor da olsa çalıştı. Sonra da klimayı açtı. Anlaşılan araç bile gecenin bu saatinde ve bu soğuk havada çalışmak istemiyordu, ama onlar çalışacaksa araç da çalışmaya mecburdu. Adli tıp binasına vardıklarında araçtan iner inmez, koşar adımlarla binaya girdiler. Buranın atmosferi soğuk olsa da içeride çalışan klimalardan dolayı, havası insanın içini ısıtıyordu. Danışmaya, müdürlerini arayan adli tabibin ismini söyleyerek nerede olduğunu sordular. Onların soruşturmasındaki kurbanları inceleyen doktorun mesai saati bittiğinden, görevi başka bir doktor devralmıştı. Adli tabipler bile mesai saatlerine göre çalışıyorlar, saatleri dolduğu an evlerine gidip keyiflerine bakıyorlardı, ama onların ne zaman çalışıp ne zaman izin kullanacakları her zaman belli olmuyordu. Doktorun ofisini bulup içeri girdiler. Doktor, oldukça genç ve bakımlı bir kadındı. Maşa ile dalgalandırılmış uzun sarı saçları, yüzünde ise profesyonel olduğu anlaşılan, açık tonlarda makyaj vardı. Üzerinde, diz hizasında siyah ve sade bir elbise, ayağında ise bej renginde ince topuklu ayakkabılar vardı. Önder bu kadını dışarıda görse bir oyuncu, manken ya da bir avukat olduğunu düşünebilirdi. Belki başka şeyler de düşünebilirdi, ama gece vardiyasında çalışan ve ölü insanları inceleyen bir adli tabip olabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Genç kadın masasında dimdik oturmuş, uzun, ince ve kırmızı protez tırnaklı parmaklarını bilgisayar klavyesinde gezdiriyordu. Onları hemen fark etmişti, ama bilgisayar ekranından başını kaldırmamıştı. “Hoşgeldiniz...” dedi kadın, gülümseyerek.
“Hoşbulduk.” diyerek, karşılık verdi Önder ve Fırat ile beraber, masanın karşısında bulunan sandalyelere oturdular. Kadın bilgisayardaki işini bitirmiş olacak ki sonunda ekrandan başını kaldırıp onlara baktı. Yüzünde hala tatlı bir gülümseme vardı. Ellerini birleştirip masanın üzerine koydu ve devam etti.
“Sizi bu saatte rahatsız ettiğim için kusura bakmayın, ben müdürünüz ya da amiriniz gelir diye düşünmüştüm.”
“Ayak işlerini biz yaparız.” dedi Fırat.
Kadın bunu duyunca yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
“İşimiz bu...” diyerek karşılık verdi Önder, Fırat’a bakarak. Adli tabip araya girdi.
“Size vereceğim bazı bilgiler ve raporlar var. Belki büyük bir yardımı olmayacak, ama en azından soruşturma alanınızı daraltarak size vakit kazandırabilir.”
Önder, doktora dikkat kesildi.
“Sizi dinliyoruz.”
Doktor masanın üzerindeki dosyalardan birini alıp önüne koydu ve sayfaları karıştırdı. Bir sayfada durdu ve bir süre, sayfada yazanlara göz gezdirdi. Sonra gözlerini dosyadan ayırmadan açıklama yapmaya başladı.
“Kurbanların vücutlarındaki ısırık izlerinden alınan DNA’lar birbirlerinden farklı. Yani katil iki farklı kişi.”
“Emin misiniz?” diye sordu Önder şaşkınlıkla.
“Evet. Testler iki defa yapıldı, ikisinde de aynı sonuç çıktı. Bu bilgi kesin.”
“Ben pek şaşırmadım.” diyerek, araya girdi Fırat. “Diğer doktor da bu ihtimalden bahsetmişti.”
“Yanii iki farklı katil geliyor ve aynı yöntemlerle, farklı günlerde iki kişiyi öldürüyor.” dedi Önder.
“Hayır başkomiserim.” dedi doktor, net bir şekilde. “Meslektaşım test sonuçları gelmeden önce bundan bana da bahsetmişti. Ama daha ilginç bir şey var. İkinci kurbanın yaralarındaki dokuları ve kanının donma derecesini incelediğimizde, kurbanın aslında bulunduğu gün ölmediği anlaşıldı.”
“Nasıl yani?”
“Cesedi bulunmadan bir gün önce ölmüş.”
“Yıl başı gecesi...” diye ekledi Fırat.
Önder uzun bir süre duraksayarak kafasını toparlamaya çalıştı. Olayları baştan sona kadar, ayrıntılarıyla hatırlamaya ve doktorun söylediklerini destekleyecek mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyordu, ama bir şey bulamıyordu. Eğer bir gün öncesinde öldüyse, neden karısı onu aramaya çıkmamıştı? Neden kocasının kaybolduğunu kimseye haber vermemişti? Bunu karısı yapmasa bile birilerinin mutlaka yapması gerekirdi. Sonuçta bir savcıydı, bir devlet adamıydı ve böyle bir insan durduk yere işe gitmediğinde, hemen dikkat çekerdi. Yıl başı günü resmi tatildi, ama bir sonra ki gün, birilerinin kesinlikle fark etmesi gerekirdi. Belki de fazladan dinlenebilmek için izin gününü resmi tatille birleştirmiş, bu yüzden kimsenin dikkatini çekmemiş olabilirdi, ama karısı için hala mantıklı bir açıklama yoktu. Önder, Fırat’a döndü.
“Savcı için herhangi biri bize ulaştı mı?” diye sordu, düşünceli bir şekilde.
“Hayır. İzin günündeymiş, kimse onun yokluğunu fark etmemiş.”
Bu ihtimal teyit edilmişti, Önder ikinci sorusunu sordu.
“Peki karısı adamın kaybolduğunu fark etmemiş mi? Ona ulaşamayınca herhangi birilerini aramamış mı?”
“Karısı annesinin yanında kalıyormuş. Adamla en son yıl başı günü öğle saatlerinde konuşmuş. Ertesi gün de evde olacağını bildiğinden hiç arayıp sormamış. Ölüm haberini komşularından biri telefonla arayarak vermiş.”
Önder, kurbanın karısı ifade vermeye geldiği gün toplantı salonunda savcıdan fırça yemekle meşgul olduğundan, bu bilgilerin hiçbirinden haberi yoktu. Bunları şimdi öğreniyordu, ama en azından doktorun söylediklerini destekliyordu. Önder’in kafasındaki birçok soru işareti gitmişti. Ama en önemli olan biri hariç.
“İki müptezel bir anlaşma yaparak, yıl başı eğlencesi olarak bu aktiviteyi mi seçti yani?” diye sordu, doktora bakarak.
“Kim olduklarını biz bilemeyiz başkomiserim, bunu siz öğreneceksiniz. Ama şunu söyleyebilirim. İnsanlıktan çıkmış iki kişi, aynı zaman dilimi içerisinde resmen bir katliam yapmış.” dedi doktor.
“Anlamadığım şey, kurbanların gövdeleri parçalanırken bellerinden aşağıları neden sağlam olduğu?”
Doktor başını yana eğerek dudağını büktü.
“Ben psikolog değilim, bu konu hakkında size yardım edemem. İsterseniz savcıyla görüşüp, dosyayı bir adli psikoloğa verebilirsiniz.”
Önder, iç çekerek başını öne eğdi. Resmi işlemler uzun sürüyordu, bir adli psikologla görüşecek zamanları yoktu. Bu işi Melisa halledebilirdi. Ama yüzsüzlük yaparak onunla konuşamazdı. Bu işi Fırat halledebilirdi. Önder, Melisa bu konu hakkında konuşurken her detayı dikkatli bir şekilde kendisi dinlemek istiyordu, ama bunu yapamazdı. Fırat’a, herhangi bir detayı atlarsa diye onunla konuşurken ses kaydı almasını söyleyebilirdi. Tüm bunları düşündükçe, olanların ne kadar gerici olduğunu daha iyi anlıyordu. Bu çok saçmaydı. Aynı ekipte çalışmalarına rağmen bir iş olduğunda, ayaya birilerini sokmak zorunda kalıyordu. Bunların tek sorumlusu Melisa idi. Bu kadar dik başlı olmasaydı belki de arkadaş olarak hayatlarına devam edecekler ve araları daha iyi olacaktı.
“Kimlik tespiti yapabildiniz mi? Katillerle ilgili...” diye sordu Fırat. Önder bu soruyu duyunca tüm düşünceleri dağıldı.
“Henüz değil, ama uğraşıyoruz.” dedi doktor.
“Bize söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?” diye sordu Önder, aceleyle. Buradan bir an önce çıkıp, sıcacık yatağına geri dönmek istiyordu.
“Şimdilik yok, ama olursa size haber veririm.”
Doktor elindeki dosyayı kapatıp Önder’e uzattı. Önder dosyayı alıp, evirip çevirdi. Sonra ayağa kalktı ve doktora teşekkür ederek, Fırat ile beraber odadan çıktılar. Çıkışı bulmaya çalışırken, Fırat gevelemeye başladı.
“Gördün mü, gözlerini benden alamadı.”
“Konuşurken göz teması kuruyor o kadar, fazla ciddiye alma.”
“Hayır. Öyle sıradan bir bakış değildi, bana farklı bakıyordu. Bence benden hoşlandı.”
“Olabilir... Bütün kadınlar seni beğeniyor, senin söylediğine göre...”
“Ben gerçekleri söylüyorum.”
Beraber binadan çıkarak araca doğru ilerlediler. Planları eve gidip uykularına kaldıkları yerden devam etmekti. Adli tıp raporunu amirine yarın sabah verecekti, ama Önder’in çalan cep telefonu planlarını bozdu. Arayan amiriydi, sıcacık yatağında yatıyor olacak ki sesi uyuşuk geliyor ve konuştuğu sözler güçlükle anlaşılıyordu. Ona bir konum attığını, Fırat ile beraber oraya gitmesini, kendisinin de bir saat içinde orada olacağını söylemişti. Herhangi bir açıklama da yapmamıştı. Önder telefonu kapattıktan sonra öfkeyle direksiyona vurdu ve bıkkınlıkla aracın motorunu çalıştırdı. Konuma gittiklerinde kendilerini trafiğin yoğun olduğu bir yol üzerinde, bir mezarlığın girişinde buldular. Burada ne işleri vardı anlayamamıştı. Aracı, emniyet şeridinde arka arkaya park halinde duran olay yeri inceleme araçlarının ve resmi ekip otolarının arkasına park etti. Yol, hızla akıp giden araçların farlarından, aydınlatma direklerinden, ekip otolarının ve burada ne aradıklarını anlamadığı yunus polislerinin motosikletlerinin çakar lambalarından renk cümbüşüne dönmüştü. Neyse ki fazla gürültü yoktu. Önder’in kafası o kadar dolu ve yorgundu ki gereksiz gürültüleri kaldıracak durumda değildi. Önder yardımcısıyla beraber araçtan inerek mezarlığa doğru ilerledi. Mezarlığın girişine çekilmiş polis şeridinin altından geçerek, mezarlığı içine girdiler. Hava buz gibiydi ama gecenin bu saatinde mezarlığa girince, hava aniden birkaç derece daha soğumuştu sanki. Belki de korkudan kendi vücut ısısı düşmüştü, bilmiyordu ama tedirgin olmuştu. Neyse ki ortalık yeteri kadar kalabalıktı. Bu ona kendisini güvende hissettiriyordu. Bu polislerin ve teknisyenlerin burada ne işi vardı? Biri intihar mı etmişti, yoksa bir cinayet mi işlenmişti? Bulunması istenmeyen bir cesedi bırakmak için gayet ideal bir mekandı. Biraz ileride büyük bir aydınlatma, aydınlatmanın altında ise küçük bir alan içinde dolanıp duran beyaz tulumlular vardı. Önder yağmur ve kardan çamurlaşmış zeminde dikkatli adımlarla ilerleyerek, ekibin yanına yaklaştı. Görüş alanını kapatan iki tane beyaz tulumlu yer değiştirince, ortaya çıkan manzara onu dehşete düştü. O, gözlerini kocaman açmış yerde bulunan vahşete bakarken, Fırat kendi kendine küfürler savurarak arkasını döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Ekibin şefi olduğu anlaşılan biri Önder’in yanına yaklaşarak, cerrahi maskesinin altından boğuk bir sesle kim olduğunu sordu. Muhtemelen daha önce karşılaşmamıştı. Önder yerdeki vahşetten gözlerini ayırmadan kendisini tanıttı. Adam hala maskesini ve eldivenlerini çıkarmıyordu. İşleri epey uzundu anlaşıla. Çünkü yerde, Önder’in kendisini görmeye hazırladığı bir ceset değil, iki ceset vardı. Üstelik ne bir intihara ne de sıradan bir cinayete benziyordu. Karşısında vahşice parçalanmış iki ceset vardı. Önder dikkatli gözlerle cesetleri incelerken sordu.
“Ne olmuş?”
“Tam olarak bilmiyoruz ama cesetler yeni değil. En az üç günlük.”
“Tam olarak bilmiyoruz da ne demek?” diye sordu Önder, öfkeli bir ses tonuyla. “Birbirlerini mi parçaladılar yani? Cinayet olduğu apaçık ortada.”
“Onu kastetmedim başkomiserim. Mezarlığın diğer tarafı ormanlık arazi. Bir hayvan saldırısına da uğramış olabilirler.”
Önder istemsiz bir şekilde sırıtarak teknisyene döndü. Yüzündeki maskeyi hala çıkarmadığından, yalnızca gözlerini görebiliyordu ama bu ona yetmiyordu.
“Yaklaşık yirmi üç saat hiç dinlenmeden çalıştım ve üç saat önce, mesai saatim başlamadığı halde yatağımdan kalkıp adli tıbba gitti. Tam yatağıma dönüyordum ki amirim beni buraya gönderdi. Hala yorgun ve uykusuzum. Bu halde buraya geliyorum ve sen bana bunun bir vahşi hayvan saldırısı olduğunu söylüyorsun, öyle mi?”
“Hayır, olabileceğini söylüyorum.”
“Ben bu saatte buraya hayvan saldırısı için gelmedim! Madem bir hayvandan şüpheleniyorsun, neden bizim büroyu aradın? Gidip hayvanı bulsana!”
Teknisyen gözleri devirerek başını başka yöne çevirdi ve ellerini beline dayayarak, tekrar Önder’e döndü.
“Ben öyle demek istemedim.”
“Tam olarak böyle demek istedin. Ne saçmalıyorsun sen, uzaktan eğitimle mi mezun oldun?”
Adam bunu duyunca ellerini belinden indirip, arkasında birleştirdi ve duruşunu dikleştirerek, meydan okurcasına Önder’in gözlerinin içine baktı.
“Bu işi yapmak öyle kolay değil başkomiserim, eminim sizin başarı sıralamanız bile bu iş için yeterli değildir.”
Önder başını çevirerek, diğer beyaz tulumlulara baktı ve bağırarak söylendi.
“Benimle kim ilgilenecek?” Teknisyenlerin hepsi bir an durup ona baktı. “Bu adam bir halttan anlamıyor, saçmalayıp duruyor.”
Fırat, aniden yanına yaklaştı ve kolunu tutarak çekiştirmeye çalıştı.
“Ne yapıyorsun sen, adam ne dedi ki şimdi?” diye sordu fısıldayarak. Önder bağırarak cevap verdi.
“Ne mi dedi? Bana kalkmış hayvan saldırısı diyor! Ne yani, gidip hayvan mı tutuklayalım?”
Fırat karşılık vermek için dudaklarını araladığı sırada başka bir ses duyuldu.
“Neler oluyor Önder, ne bağırıp duruyorsun?” Önder başını çevirdiğinde, amiri ile göz göze geldi. Beyaz tulumlular onları seyretmeyi bırakıp işlerine dönerken, Fırat’ta Önder’in kolunu bırakarak, biraz önce beklediği yere doğru ilerledi.
“Şey, amirim...”
Amiri onu duymazdan gelerek, Önder’in biraz önce tartıştığı teknisyene döndü. Teknisyen, rahat rahat konuşabileceği birini bulduğu için rahatlamış görünüyordu.
“Ne olmuş?” diye sordu amir, yerdeki cesetlere bakarak. Cesetler, bulundukları yerden net olarak görünmüyordu ama amir burada kalarak, onlara uzaktan bakmayı tercih etti.
“Hayvan saldırmış amirim.” dedi Önder, alaycı bir tavırla. Amiri gözünün yanıyla ona bakarak, susması için kaş göz işareti yaptı. Ama teknisyen onu duymazdan gelerek, açıklama yapmaya başladı.
“İki ceset var amirim, biri kadın biri erkek. İkisinin de kimlikleri ve paraları var. Kadının çantası da duruyor, hırsızlık olayı yok.”
“Hayvanlar parayı ne yapacak?” diye geveledi Önder, başını başka yöne çevirerek. Bu gereksiz öfkesinin tek bir nedeni vardı. Uykusuzluk. Teknisyen, amirin tam yanına gelerek Önder’e arkasını döndü ve onu duymazdan gelerek, konuşmasını sürdürdü.
“Cesetler en az üç günlük. Ama burada mı öldüler yoksa sonradan mı getirildiler onu bilemiyoruz. Yağmur ve kar hiçbir iz bırakmamış. Cesetlerin başları ve gövdeleri tamamen parçalanmış ve tanınmaz haldeler. Tüm iç organları dışarı çıkmış. Erkek maktulün bağırsaklarının ve kabinin yarısı yok, ayrıca gözlerini de bulamadık. Kadının da kafatası tamamen ezilmiş ve yerinden koparılmış.”
Adam tüm bu vahşeti anlatırken hala maskesini takıyordu. Belki de bir yerde karşılaşırlarsa Önder’in onu tanımasını istemiyordu, ama Önder onun kibirli bakışlarını ve ses tonunu hafızasına kazımıştı. Bakışlarını unutsa bile ses tonunu unutması mümkün değildi çünkü adamın iri cüssesine ve uzun boyuna rağmen, oldukça etkileyici bir ses tonu vardı. Bir o kadar da yakışıklı olmalıydı.
“Dikkat çekici herhangi bir şey var mı, cinayet olduğunu gösteren herhangi bir şey?” diye sordu amir.
“Aslında var. İkisinin de belden aşağısı sapa sağlam. Ölüm çürükleri dışında tabii.”
Önder bunu duyunca, teknisyen ile biraz önceki tartışmasını bir kenara bırakarak ona yaklaştı ve sordu.
“Ne dedin sen?”
Adam cevap vermedi. Önder’in onunla tekrar tartışacağını düşünüyor olmalıydı. Önder daha fazla üstelemedi. Belden aşağısına dokunulmadan parçalanmış ve en az üç gündür burada olan iki tane ceset. Daha fazla açıklamaya ihtiyaçları yoktu. Ortada, farklı katiller tarafından aynı şekilde işlenmiş iki cinayet ve burada kaldıkları süreye bakılırsa, yıl başı gecesi öldürülmüş iki kurban vardı. Önder, biraz ileride yerde yatan ve etrafında beyaz tulumluların dolaştığı cesetlere bakarak söylendi.
“Burada ne oluyor, kim bu pislikler?”
Bir kaç kişi ona kaçamak bir bakış attıktan sonra tekrar işlerine döndüler. Önder bu gece burada bulunan herkesin hafızasına, kafayı yemiş, kaçık bir başkomiser olarak kazınmıştı.
“Sakin olur musun, ne bu tavırlar?” diye sordu amiri.
“Amirim, görmüyor musun? Cesetler parçalanmış, bellerinden aşağıya dokunulmamış. Üstelik üç gündür burada olduklarını söylüyorlar. Yani yıl başı gecesi öldürülmüş olabilirler. Bu da...”
“Dediğim gibi...” diyerek, araya girdi teknisyen. “Vahşi bir hayvan da saldırmış olabilir. Mezarlığın arka tarafı...” Önder ona dönerek elini savurdu ve sözünü yarıda kesti.
“Kapat çeneni, başarım hayvanına!” Teknisyen başını geriye doğru atarak, şaşkın gözlerle Önder’i baştan aşağı süzdü. Önder tekrar amirine döndü. “Aynı yöntemlerle öldürülmüş iki kişi daha... Eğer bunlar da aynı katiller tarafından öldürüldülerse, ortada büyük bir sorun var demektir.”
Amiri düşünceli gözlerle cesetleri inceliyor, bir yandan da dikkatle Önder’i dinliyordu.
“Adli tıp raporları gelene kadar kimlik bilgilerinden ailelerine ulaşın, kim olduklarını bir öğrenelim. Eğer senin dediğin gibiyse işimiz çok zor.”
“Emredersin amirim.” dedi Önder, alaycı bir tavırla teknisyene bakarak. Teknisyen bunu duyunca hemen araya girdi.
“Savcıyı beklemeyecek misiniz, birazdan burada olur.”
”Savcı bey sıcacık yatağından kalkıp buraya gelecek ve parlak kunduralarıyla bu çamurun içine girsem mi, girmesem mi diye düşünecek. Bu da iki saat sürer. Biz iki saatte kurbanların ailelerini bulmuş oluruz.” dedi Önder ve teknisyenin konuşmasına fırsat vermeden, arkasını dönüp mezarlığın çıkışına doğru ilerledi. Fırat’ta, teknisyenlerden aldığı delil torbalarının içindeki kimlik kartlarıyla beraber, Önder’in arkasından gitti. Arabaya binerek emniyete doğru yola çıktılar. Önder, yatağı ile ilgili yaptığı planlarını çoktan unutmuştu. Cesetlerle ilgili detayları öğrendiğinde, uykusu tamamen dağılmıştı. Tam da üzerinde çalıştıkları bir dava ile benzerlik taşıyan bir olay varken, istese de uyuyamazdı. Belki savcıyı beklememeleri ve kimlik kartlarını alıp gitmeleri küçük bir sorun olacaktı, ama bunu amiri hallederdi. Şu an önemli olan şey küçük kural ihlalleri değil, dava ile ilgili atılacak adımlardı. Emniyete gider gitmez Cansu’nun ofisine doğru ilerledi, ama sonra onun gündüz vardiyasında olduğunu ve bir kadın olduğu için gece geç saatlerde aranıp, vardiyası dışında göreve çağrılmadığını hatırladı. Yönünü değiştirerek, bu işlerle ilgilenen memurlardan birini buldu. Kimlikleri ona vererek bir nüfus taraması yaptırdı ve yakın aile bireylerine ulaştı. Önder heyecanla memurun başında dikilirken, Fırat’ta adli tıp ile telefon konuşması yapmaya gitmişti. Onlara iki tane ceset olduğunu ve cesetlerin incelenmelerinin ardından raporları yalnızca onlara vermelerini söyleyecekti. Memur, kurbanların yakın aile bireylerinin tüm bilgilerinin yazılı oldu kağıtları Önder’e verdi. Önder kağıtları yüzeysel olarak incelerken Fırat’ın yanına, kendi ofisine gidiyordu. Kurbanlar karıkocaydı ve henüz bir ay önce evlenmişlerdi. Kadın kurban diyetisyen, kocası ise bir polis memuruydu. Önder’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Koridorun ortasında, olduğu yerde çakılıp kaldı. Onu azarlayan savcının tam olarak ne hissettiğini şimdi daha iyi anlamaya başlamıştı. Bir meslektaşı öldürülmüştü. Bir kaza değildi. Bir alacak verecek meselesi ve ya herhangi bir tartışmadan dolayı işlenen bir cinayet değildi. Eğer tahmin ettiği gibiyse, sadece zevk uğruna işlenmiş bir cinayetti. Bu katiller her kim ise karşılarındaki kişilerin kim olduklarının onlar için bir önemi yoktu. Onlar için önemli olan tek şey nefes alan bir canlı olmasıydı. Bu durumda, kurbanların yaşlarının da onlar için bir önemi yoktu. Yani bir çocuk ile karşılaştıklarında, ona da aynı şeyleri yapabilirlerdi. Bu adiler kim ise başka birine zarar vermeden önce onları bir an önce yakalamaları gerekiyordu. Ama küçük bir detay vardı. Eğer teknisyenin söylediği doğru ise bu cinayetlerin hepsi aynı zaman içerisinde, yıl başı gecesinde işlenmişti. Yani katiller tüm cinayetlerini anlamsız bir şekilde, yıl başı gecesinde işlemişlerdi. Eğer öyleyse, yıl başı gecesi ile ilgili bir sorunları vardı ve yıl başını geçtiklerine göre başka bir cinayet daha işlemeyeceklerdi. Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyordu. Geniş çaplı bir aramama yapılmalı ve il sınırları içinde, aynı yöntemle katledilmiş başka cesetler aranmalıydı. Aynı zamanda katilleri de bulmaları gerekecekti. Ya da bir sonra ki yıl başı gecesini beklemeleri gerekiyordu. Ama katillerin bir sonra ki yıl başı gecesini bekleyip beklemeyecekleri meçhuldü. 

Kendine Terapi (Bölüm 38)


Alpay onun yanına oturana kadar, onun geldiğini fark etmemişti bile. Bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da kucağında tuttuğu peluş bebeğine öpücükler konduruyordu. Bebeğine bir öpücük daha kondurmak üzereyken, Alpay’ın fark etti. Ağzındaki lokmayı çiğnemeyi bırakarak, şaşkınlıkla ona baktı.
“Nasılsın bakalım?” diye sordu Alpay, nazik ve güler yüzlü olmaya çalışarak.
Raya bu soruya, başını ağır ağır evet anlamında sallayarak cevap verdi.
Sonra da güçlükle ağzındaki lokmayı yuttu.
“Biraz konuşmak ister misin?”
Reya başını öne eğdi, bu muhtemelen hayır demekti. Alpay onu konuşmak için nasıl ikna edeceğini düşündü. Buranın en sinir bozucu ve gerici olayı buydu, bazı hastalar konuşmuş olmak için konuşuyor, ama asıl konuşması gereken hastalar konuşmuyordu.
“Aslında fazla vaktim yok Reya. Sana sadece birkaç soru somam gerek, onlara cevap vereceksin hepsi bu.”
“Profesör bana çok kızar.” dedi sonunda, kısık sesle. Ona güven vermek için Alpay’da kısık sesle konuşarak karşılık verdi.
“Biliyorum, bana da kızar, ama profesör şu an burada değil. Bak... Diğerleri bize bakmıyorlar bile.”
Reya başını kaldırmadan, gözünün yanıyla ona baktı. Dudaklarının açılıp kapanmasından bir şey söylemek istediği, ama tereddütte kaldığı belliydi. Alpay onun konuşmak üzere olduğunu fark edince biraz daha üstüne gitmeye karar verdi.
“Bana bir çocuktan bahsetmiştin, hatırladın mı? Ondan biraz daha bahseder misin?”
“Olmaz, profesör çok kızar.” diyerek yineledi Reya, fısıldayarak.
“Sana söz veriyorum aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceğim.”
“Sana nasıl inanacağım? O da bana aynı sözü vermişti.”
“Kim?”
“O işte.”
“Reya, benimle açık konuşur musun? Eğer bana her şeyi anlatırsan sana yardım edebilirim.”
Reya başını tekrar öne eğdi, bu kez dudaklarını kilitlemişti. En azından kimden ve neyden korktuğunu söylerse, belki Alpay geri kalanını bir şekilde öğrenebilirdi, ama hiçbir şey konuşmuyordu.
“Hadi Reya, birazdan gitmem gerekecek. Bir daha bu fırsatı bulamayabiliriz.” diyerek üsteledi Alpay.
Reya sonunda başını kaldırarak Alpay’a yaklaştı ve kulağına fısıldadı.
“O doktora çok dikkat et!”
Reya geri çekildiğinde, Alpay şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Hangi doktora?” diye sordu merakla. Ama Reya çoktan tepsisini almış, masadan kalkıyordu. Alpay onu kolundan yakaladı. O sırada Reya aniden Alpay’a döndü. Alpay da aniden ayağa kalkarak, elini hemen geri çekti. Bir anlığın dalgınlığına gelmiş ya da unutmuştu, her ne ise... Sonuçta ona dokunmuştu. Hiçbir erkeğin asla dokunamayacağı, eğer dokunursa sonuçlarının ağır olacağı bir genç kıza dokunmuştu. Reya gözlerini fal taşı gibi açmış, dehşet içinde ona bakıyordu. Alpay yutkundu ve kendisini nasıl affettirebileceğini düşündü, ama aklına hiçbir şey gelmedi. Kendisini affettiremeyeceği gibi ufacık bir güven verdiyse bile onu da kaybetmiş, her şeyi mahvetmişti.
“Reya ben...” Alpay’ın sözü yarıda kaldı.
“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz Alpay bey?” diye bağırdı biri. Alpay başını çevirdiğinde, yemekhane kapısının önünde dikilmiş, tehditkâr gözlerle ona bakan Meriç doktoru gördü. İşte bu hiç iyi olmamıştı. Onu bitirmek isterken kendisi bitecekti, eline bir koz vermişti. “Bir hastanın duyarlılığı olan bir davranışı nasıl yaparsınız?” diye ekledi Meriç doktor, koşar adımlarla onların yanına yaklaşarak. Reya korku dolu gözlerle bir Meriç’e bir Alpay’a bakıyor, bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Alpay’da kendisini savunmak için dudaklarını araladığı sırada bir çığlık koptu.
“İmdat!”
Reya kucağındaki bebeğe sıkı sıkı sarılmış, yardım çığlıkları atıyordu.
“İmdat! Yardım edin! İmdat...”
Alpay’ın korkusu daha da arttı. Şimdi işi ciddi anlamda bitmişti. Alpay daha fazla bağırmaması için ondan uzaklaşmaya çalıştı, ama Reya hala bağırıyordu. Meriç onu sakinleştirmeye çalışıyordu, ama bu mümkün değildi. Biraz sonra başhemşire, yanında bir güvenlik görevlisiyle beraber kapıdan içeri girdi. Reya, hemşireyi görür görmez koşar adımlarla yanına gitti.
“Neler oluyor burada?” diye sordu hemşire, sakin bir şekilde. Alpay ve Meriç cevap vermek için aynı anda dudaklarını araladıkları sırada, Reya atıldı.
“Doktorlar kavga ediyorlardı. Ben de korktum.”
Meriç onlara doğru ilerlerken, aynı anda söylendi.
“Alpay bey ona dokundu, gözlerimle gördüm.”
Reya bir süre Alpay’a baktıktan sonra hemşireye döndü.
“Dokunmak için hamle yaptı, ama elini hemen geri çekti. Meriç bey yanlış gördü.”
Alpay ve Meriç şaşkına döndü. Meriç’in şaşkınlığı öfkedendi, ama Alpay’ın şaşkınlığı meraktandı. Ona asla yapılmaması gerek bir şeyi yapmış ve bir erkek olarak ona dokunmuştu. Neden onu korumak için böyle bir şey yapmıştı? Hemşire onları sakin olmaları konusunda uyardıktan sonra Reya’nın koluna girerek, onu sakince yemekhaneden çıkardı. Meriç alt dudağını ısırarak öfkeli gözlerle bir süre ona baktıktan sonra ayaklarını sert bir şekilde yere vura vura ilerleyerek yemek haneden ayrıldı. Alpay, onu korumak için yaptığı bu davranışının ardından Reya ile daha fazla konuşabilmek için onu sürekli takip etmeye ve bulduğu her fırsatta onunla konuşmaya karar verdi. Bu genç kız bir şeylerden korkuyor ve korktuğu şeyi birilerine açıklamak istiyordu, Alpay’ın yapması gereken de bunu öğrenmekti. Yemekhaneden çıktığında, profesör ile beraber çıkışa doğru ilerleyen komiserlerle karşılaştı. Olduğu yerde durup onlara baktı. Ellerinde, başhemşirenin iki güvenlik görevlisiyle beraber profesörün odasına götürdüğü dosyalar vardı. Alpay şaşkına döndü. Profesör bu dosyaları onlara vererek, manastırın dışına çıkmasına izin vermişti. Bunu neden yapmıştı? Komiserler kapıdan çıkmadan önce profesöre döndükleri sırada, Alpay, Önder başkomiserle göz göze geldi. Başkomiser profesörle konuşurken, aynı anda ona bakıyordu. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra Önder başkomiser, yanındaki diğer komiseri takip ederek binadan çıktı. Alpay’da profesörün dikkatini çekmemek için orada dikilmeyi bırakarak, karanlık görüşme odasına doğru ilerledi. Odaya girdiğinde, uzun bir bekleyişin ardından nihayet hasta, iki güvenlik görevlisinin kolları arasında kapıdan içeri girdi. Yanlarında bir de Alpay’ın daha önce tanışmadığı bir doktor vardı. Muhtemelen iznini kullanmış ve henüz yeni iş başı yapmıştı. Uzun boylu, zarif, genç ve son derece çekici bir kadındı. Doğal rengi olduğu anlaşılan kızıl saçlarının yarısını dalgalandırarak açık bırakmış, üst kısımlarını ise at kuyruğu bağlamıştı. Beyaz önlüğünün altında fıstık yeşili abiye bir gömlek, altında ise diz hizasında dar siyah bir etek vardı. Yüzünde bir gram makyaj yoktu, bebek gibi bir cildi, doğal ve saf bir güzelliği vardı. Kadın topuklarını çıtlata çıtlata içeri girdi ve güvenlik görevlilerinin sandalyeye oturttuğu hastanın başında dikildi. Alpay bu kez tedbirli davranmış ve kapıya arkası dönük duran, yani kapıya yakın olan sandalyeye oturmuştu.
“Siz yeni gelen doktor olmalısınız.” diyerek, Alpay ile konuşmaya başladı genç kadın. Kollarını bağlamış dimdik duruyor, sorgulayan gözlerle Alpay’a bakıyordu. Kadının sert ve ağır hareketleri, diktatör ve kaba konuşma tarzı, dış görüntüsüyle hiç uyuşmuyordu. Profesör kadar olmasa da, onun son derece disiplinli olduğunu hissetmeye başlamıştı.
“Evet, sizinle daha önce tanışmamıştık.” diyerek, karşılık verdi Alpay. Bir yandan doktora, bir yandan da karşısındaki iskelet adama bakıyordu.
“Bir rahatsızlığımdan dolayı uzun bir süre izin kullanmak zorunda kaldım. Ama Velat ile tanıştınız, öyle değil mi?”
“Evet.” diyerek, başını salladı Alpay. “Tanıştık.”
Kadının yüzünde hiçbir ifade yoktu, son derece ciddi görünüyordu. Belki de o da Burhan bey gibiydi. İş dışında samimi, ama iş sırasında ciddi ve disiplinli.
“Hücre cezalarını ben ayarlarım. Sorun çıkartan hastaların hangisinin ceza alması gerektiğini, süresini ve ceza süresinde yapacaklarını belirlerim. Tabi bu kararları, onlarla kısa bir görüşme yaptıktan sonra veririm.” diyerek, açıklama yaptı doktor gururla. Burada cezalar ondan sorulurdu ve hastaların kaderleri, onun iki dudağının arasındaydı. Bir nevi gurur duyulacak bir konum. Alpay’ın görevi ise en tehlikeli, en ümitsiz vakarla uğraşmak ve emirler almaktı. Onun konumu da bir nevi güzel sayılırdı. Profesör onda bir ışık görmeseydi, bu tehlikeli görevleri ona vermezdi. Velat ise kadın doktorun bu anlattıkları karşısında başını ağır ağır iki yana sallıyordu. Muhtemelen onu küçümsüyor, alay ediyordu, ama bu tam olarak anlaşılmıyordu. Doktor son sözlerini söyledikten sonra odadan çıktığında, Alpay, Velat ile baş başa kaldı. Kapı kapanır kapanmaz, Alpay masanın üzerinden Velat’a doğru eğildi. Artık ondan korkmuyor, çekinmiyordu çünkü zararsız olduğunu anlamıştı. En azından ona karşı zararsızdı.“Bugün nasılsın bakalım?” diye sordu Alpay.
Adam cevap olarak sadece dudağını büktü.
“Dün konuştuğumuz konu yarım kalmıştı, oradan devam edelim mi?”
Adam bu kez de omuzlarını kaldırdı. Onun bu hareketleri, Alpay’a gayet samimi ve dostane görünüyordu. Velat bu hareketleri, anlamlarını bilerek yapıyorsa tabi.
“Bana burandan kurtulmamı söylemiştin. Neden?” diye sordu Alpay, sabırlı olmaya çalışarak.
Velat başını yukarı kaldırıp, bir süre o şekilde tavanı seyretti. Ya Alpay’ın bu sıkıcı soruları canını sıkmıştı ya da düşünüyordu. Sonunda başını tekrar indirdi ve nihayet konuşmaya başladı.
“Çünkü yapman gereken bu.” dedi Velat, net bir tavırla. Sesi donuk ve sabitti.
“Ama neden? Beni uyarmak istiyorsan eğer bazı şeyleri açıkça söylemen gerek. Yoksa anlayamam, öyle değil mi?”
“Açıkça uyarıyorum işte... Anlamıyorsan bu benim sorunum mu?”
Alpay bu sorudan bir şey çıkmayacağını anlayınca, soruyu değiştiremeye karar verdi.
“Buradan gittikten sonra ortadan kaybolan doktorlardan bahsedelim, onlara ne oldu? Hem buradan gittikten sonra kaybolduklarını nasıl öğrendin?”
Adam tekrar omuzlarını kaldırdı.
“Dedikodulardan.”
“Dedikodu mu?” diye sordu Alpay, alaycı bir tavırla. “Buradaki insanlar dedikodu yapacak tipler değil Velat. Bunu ancak hastalar yapar, ama onların da yetkili birilerinden duymaları gerekir, öyle değil mi?”
Velat bağladığı kollarını açarak, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve o da Alpay’a yaklaştı. Onun bu hareketi Alpay’ı biraz ürküttü. Bu yüzden geri çekilerek arkasına yaslandı. Tedirgin olduğunu ona hissettirmemek için son derece rahat davranmaya çalışıyor, gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu. Velat’ın simsiyah gözleri, masanın üzerindeki gaz lambasının ışığından parlıyordu. Ona ilk kez bu kadar yakından bakıyor, yüzünün ve siyah gözlerinin her detayını şimdi daha net görebiliyordu. Ama görebildiği şeyler yalnızca kurukafa dövmesi ve piercinglerdi. Muhtemelen yüzünde kırışıklıklar da vardı, ama sakalları ve dövmeleri bunu maskeliyordu. Hücreden çıktıktan sonra ilk kez banyo yapmış olmalıydı. Saçları ve sakalları bugün daha parlak ve daha düzenli görünüyordu. Ayrıca odanın içine ter, dışkı ve idrar kokusu yerine, salatalık özlü sabun kokusu yayılmıştı. Ona küçük gelen tulumunun yerini ise beyaz, tertemiz bir pijama takımı almıştı. Artık diğer hastalarla eşit durumdaydı.
“Burada olan her şeyden haberim var.” diyerek fısıldadı Velat. Alpay gözlerini kısıp kaşlarını çatarak, onun ciddi mi olduğunu yoksa onunla alay mı ettiğini anlamaya çalışıyordu, ama bunu anlamak imkânsızdı.
 Velat’ı tanıdığı andan itibaren yüzünde gördüğü tek ifade ciddiyet ve donukluktu. Ha bir de ifadesiz olabiliyordu, ama yalan söyleyip söylemediğini ya da alay edip etmediğini anlamak imkânsızdı. Şimdi önemli bir şeyler anlatacağını hissediyordu. Ona zarar vermeyeceğini düşünerek, yaslandığı yerden doğruldu ve tekrar masanın üzerinden ona doğru eğildi.
“Nasıl?” diye sordu, onunla aynı ses tunuyla. “Nasıl öğreniyorsun? Sana laf taşıyan birileri mi var?”
“Benim laf taşıyan aptallarla işim olmaz! Ayrıca burada benim bilmediğimi bir şeyi kimse bilemez, yetkililer hariç tabi.”
“O halde nasıl öğreniyorsun?” diye sabırsızca sordu Alpay.
Velat başını yana çevirdi ve bir süre o şekilde bekledi. Sonra tekrar Alpay’a döndü.
“Bana haber veriyorlar.” dedi, aynı ses tonuyla.
“Kim?”
“Dostlarım.”
“Dostların kim?”
“Sen tanımazsın. Göremezsin de... Onlar yalnızca bana görünürler.”
Alpya bunu duyduktan sonra hayal kırıklığına uğradı. Tekrar geriye yaslanarak, boş gözlerle onu seyretti. Adam hayalet dostlardan bahsediyordu, standart bir hasta işte. Neden onun sözlerini bu kadar ciddiye aldığını anlayamadı. Neredeyse ona inanacaktı. Adam, Alpay’ın kendisine inanmadığını anlamış olacak ki o da geriye yaslandı ve kollarını bağlayarak, siyah gözlerini ona dikti.
“Bana inanmıyorsun, öyle değil mi?” diye sordu, normal ses tonuyla.
Alpay başını ağır ağır iki yana salladı, onu sinirlendirmeyecek makul bir cevap düşünüyordu.
“Elbette inanıyorum, bunu da nereden çıkardın?” diyerek yalan söyledi.
“Hayır, inanmıyorsun. Ama bu benim için sorun değil, senin için sorun.”
“Anlamadım. Neden benim için sorun olsun ki?”
“Çünkü senden önce buradan en son ayrılan doktor da bana inanmamıştı ve buradan kaçtıktan sonra ortadan kayboldu. Ama ben insanlık vazifemi yaparak seni uyarıyorum, inanıp inanmamak sana kalmış.”
Alpay tereddütte kaldı. Bir yandan onu umursamıyor, diğer yandan da korkmaya başlıyordu. Aslında gayet inandırıcı konuşuyordu, ama hayalet dostlardan bahsetmesi, onun tüm ciddiyetini yok etmişti. Bir hastanın aklına uyarak hayaletlere inanamazdı, aksi halde ondan bir farkı kalmayacaktı.
“Madem bana inanmıyorsun, o halde araştır. Kendi gözlerinle gör.” diye ekledi Velat.
“Nasıl... Nasıl araştıracağım?” diye, merakla sordu Alpay. Adam onun ilgisini yeniden kazanmıştı.
“Çok basit. Arşive git ve doktorları bul, sonra emniyete gidip kayıp ilanlarını sorgulat.”
Bu gayet mantıklıydı. Hasta olabilirdi, ama bazı durumlarda kafası iyi çalışıyordu. Ama küçük bir sorun vardı.
“İyi ama benim arşive erişimim yok, oraya giremem.” dedi Alpay.
“Koyulan tüm kurallara uymak, kölelikten başka bir şey değildir. Köle olarak ölmek istiyorsan sen bilirsin doktor.”
Alpay onun ne demek istediğini anlamıştı. Yetkisi olmayan şeyleri kuralları çiğneyerek yapmasını söylüyordu. Bunu söylemek kolaydı, ama uygulamak o kadar kolay değildi. Kulağa ürkütücü geliyordu. Özellikle de son derece katı kuralların uygulandığı ve güvenliğin en üst düzeyde olduğu bir yerde, bu daha da ürkütücüydü.
“İyi ama bunu nasıl yapacağım? Her yerde kameralar var.”
“Burası eski bir bina, bu yüzden elektrik devrelerinde sürekli sorun çıkıyor. Özellikle kış aylarında, kötü havalarda.”
“Yani?”
“Zararı en aza indirmek için geceleri bazı elektrik sistemlerini kapatıyorlar, buna bazı bölümlerin kameraları da dahil. Yemekhane, doktor ofisleri, aktivite, sinema, oyun, görüşme, etkinlik odaları ve kütüphane gibi, geceleri gereksiz olan her yerin kamera sistemleri devre dışı olur. Ha bir de arşiv. Bu kadar bilgi yeter, gerisini kendin hallet.”
Alpay şaşkınlıkla ona bakıyordu. Velat henüz birkaç yıldır buradaydı, ama burada olup biten her şeyi detaylarıyla biliyordu. Güvenlik açıklarıyla ilgili bu detayları bile biliyorsa, başka şeyler de biliyor olmalıydı. Alpay ona daha da yaklaştı.
“Peki, sana bir şey daha soracağım. Reya ve –2. kattaki 9 numarayla ilgili ne biliyorsun?”
Velat dudağını büktü. Bu soruyu gereksiz bulmuş olmalıydı.
“Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordu.
“İkisi de bana bir çocukları olduğundan ve çocuklarının ellerinden alındığından bahsetti. Bu olayla ilgili ne biliyorsun?”
“Açıkça söylemişler zaten. Tam olarak neyi öğrenmek istiyorsun?”
“Onlar birer hasta olabilir, ama çok inandırıcıydılar. Profesör, ikisinin de bir çeşit inançlarından dolayı bunları anlattıklarını söyledi. Aslında olmayan şeyleri olmuş gibi anlatıyorlarmış. Bunlardan hangisi doğru?”
“Buna sen karar ver doktor.” dedi Velat, net bir şekilde. Hangisine inanacağını bilmediği için ona sormuştu zaten, ama onun ağzından cımbızla laf alabiliyordu. Aslında bir nevi doğruları anlatıyor olabilirdi, ama üstü kapalı konuştuğundan dolayı hiçbir şey anlaşılmıyordu. Alpay karşılık vermek üzereyken odanın kapısı açıldı ve kadın doktor kapıda belirdi. Sohbet yine yarım kalmıştı. Buna rağmen Alpay, eksik de olsa alacağını almıştı. Velat’a son kez baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.


Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...