6 Şubat 2025 Perşembe

Kendine Terapi (Bölüm 67)


Kendimi bu mektubu yazmaya mecbur hissettim. Çünkü ben öldükten sonra bunun bir intihar mı yoksa cinayet mi olduğu anlaşılamayacak, belki herkes bunu araştırmak için vakit harcayacak ya da ölümümle hiçbir bağlantısı olmayan insanlar suçlanacak. Gerçi bundan pek korkmuyorum çünkü bununla ilgili suçlanacak hiçbir insan kalmadı. Hepsi bu hayata çok acı bir şekilde veda etti. Üstelik yıllardır burada yapayalnız yaşıyorum. Belki de kimsenin varlığımdan bile haberi yok. Bu benim tercihim değildi elbette, kendimi birdenbire bu durum içinde buldum. Yalnızca şeytan ve ben. İntihar etmem doğru değil, biliyorum. Şeytanı epey kızdıracağım ama başka seçeneğim kalmadı. Kendime birçok çıkar yol düşündüm ama hiçbirisi mantıklı gelmedi. Mantıklı olan tek yol benim ölümüm. Her zaman dinime ve Tanrım olan şeytana bağlı kaldım. Asla yolumdan sapmadım, asla yasak olan şeyleri yapmadım. Bu benim ilk hatam olacak. Ancak dinime bu denli bağlı olmam birilerine zarar verdi. Hem de büyük bir zarar. Burada yaşayan ve dinini özgürce yaşamak isteyen herkes benim yüzümden öldü. Tam atmış kişi. Onları ben öldürdüm, hepsini. Bunu kendi ellerimle yapmadım ama ölümlerine sebep oldum. Sonuçta bu da beni suçlu yapar. Hepsi benim attığım bir iftiradan dolayı öldüler. Aynı anda. İlk başta kendimi son derece özgür hissettim. Şeytana, ona ne kadar bağlı olduğumu kanıtladığım için özgür ve mutluydum. Sonuçta bunu onun için yapmıştım ve onun da dinine ve ona sadık olduğum için beni ödüllendireceğini düşünmüştüm. Uzunca bir süre bunun karşılığını bekledim. Ama büyük bir sıkıntı dışında hiçbir şeye sahip olamadım. Evet, hiçbir değişiklik göremeyince sinirlenmeye, sonra bunalmaya başladım. Geceleri sıkıntıdan ve kâbuslardan uyuyamıyorum. Çok korkunç şeyler görüyorum. Benim yüzümden ölen tüm o insanların diri diri yanan yüzlerini görüyorum. Acıdan avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istiyorlar, beni suçluyorlar, kendilerinin masum olduklarını söylüyorlar ama o ateş asla sönmüyor. Bu kâbuslardan çığlıklar içinde uyandığımda ise odamda, onların diri diri yanarken etrafa yaydıkları yanık et kokusunu duyuyorum. Sanki her gece her gündüz ve hatta her an bir insan yanıyormuş gibi o yanık kokusu tüm manastırı sarıyor. Hava kararmaya başladığı zaman hemen odama kapanıyorum. Çünkü bütün binayı dolaşarak, her yerin gaz lambalarını yakamam. Karanlıkta da dolaşamam. Bu yüzden akşam girdiğim odamdan yalnızca hava aydınlandığında çıkıyorum. Ama gündüz de değişen bir şey olmuyor. Korkularım devam ediyor. Nereye girsem, alevler içindeki bedenleri görüyorum. Çığlıkları kulaklarımda yankılanıyor. Burada resmen bu dünyadaki cehennemi yaşıyorum. Kimseden yardım isteyemiyorum çünkü burada yapayalnızım, manastırın etrafı ise bomboş, şehir merkezinin nerede olduğunu bile bilmiyorum. Dışarıdaki dünyada neler olduğunu bilmiyorum, buradan çıkarsam nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Benim buradan başka bir hayatım yok. Çünkü henüz üç aylıkken annem beni buranın kapısına bırakıp gitmiş. Şu an ise kırk iki yaşındayım ve buradan başka bir hayat bilmiyorum. Ama artık burada da yaşayamıyorum. Bunun nedenini çok düşündüm. Nerede yanlış yaptığımı çok düşündüm ve bu sorumun cevabını, asla inanmadığım incilin içinde buldum. O kadar çaresiz kaldım ki kendi dinime olan bağlılığımı bir kenara bırakarak, başka dinlerden medet umdum. Dersliğe gittim ve oradaki bir incili okudum. Yarısına gelmiştim ki aslında daha fazlasına ihtiyacım olmadığını anladım. Meğer şeytan beni kandırmış. Bana yalan söylemiş. Boş vaatlerde bulunarak, benim duygularımla oynamış. İncili en son ne zaman okuduğumu da hatırlamıyorum. Bu yüzden içinde yazan her şeyi unutmuşum. Derslerde ve ayinlerde dikkat çekmemek için hep okuyormuş gibi yapıyordum, ama bu yaptığım büyük bir hataymış. Şimdi daha iyi anlıyorum. Meğer yaşadığım sıkıntılar ve korkular, gördüğüm halüsinasyonlar ve kabuslar, vicdan azabı çekmemden kaynaklanıyormuş. Bunun çözümünü aradım ama yaptığımın hiçbir çözümü yok. Onca insanın ölümüne neden olmak beni sonsuz cehennemlik yapacak. Bundan kaçışım yok. Bu şekilde yaşamaya devam ederek daha fazla işkence görmektense, ölürüm ve cezamı bir an önce çekmeye başlarım daha iyi. Zaten kurtuluşum yok, en azından bu dünyadaki cezamdan kurtulurum ve belki acım hafifler. Bu yüzden onların ölümüne neden olduğum şekilde, yanarak öleceğim. Hem bunu yaparsam, belki bu dünyada hatamı anladığım ve kendi kendimi cezalandırdığım için Tanrı bana biraz olsun merhamet eder ve cezamı hafifletir, bilemiyorum. Şimdi gidiyorum. Bana merhamet dileyin.
Melisa okumayı tamamladığında herkes donup kalmıştı, hepsinin yüzünde dehşet verici bir ifade vardı. Odanın içi gerçek anlamda buz kesmişti. Ya da dinledikleri bu korkunç mektuptan dolayı onlar buz kesmişti. Hiç kimse kımıldamıyor, sabit gözlerle Melisa’ya bakıyordu.
“Bu kadar.” diyerek, onların dikkatini dağıtmaya çalıştı Melisa. Alpay gözlerini birkaç kırparak kendine gelmeye çalıştı. Daha önce böyle bir olay hiç duymamıştı. Bu onun kanını dondurdu çünkü biraz önce dinledikleri bir hikâye değildi, geçek hayatta yaşanmış bir olaydı. Onları asıl etkileyen de bu olmuştu. Önder rahat olduğunu hissettirmeye çalışıyordu ama onun da korktuğu her halinden belliydi. Şu an hiçbir şey hissetmeyen ve rahat olan kimse yoktu. İnsani duygulara sahip olan herkes bu yazanlardan etkilenirdi.
“Tamam.” diyerek, konuşmaya dahil oldu Önder. “Gazetedeki haberde, manastırda bu el yazısıyla uyumlu hiçbir belge bulunmadığı için karşılaştırma yapılmadığı yazıyordu. Ama bu dosyanın içindeki bazı el yazmaları, bu yazıya çok benziyor. Siz de bakın.”
Önder dosyanın içinden birkaç kâğıt çıkarıp Fırat’a uzattı. Melisa’da elinde tuttuğu kâğıttaki yazıyla diğer yazıları karşılaştırmak için Fırat’ın yanına yaklaştı. Alpay dosyadaki belgelerden herhangi bir el yazısına hâlâ bakmadığından o da meraklanmıştı. Hemen ayağa fırladı ve onlara yaklaşarak, Melisa’nın arkasından başını uzatıp kâğıtları görmeye çalıştı. İntihar mektubuyla dosyadan çıkan yazılar gerçekten birbirlerine çok benziyorlardı, ama bunların aynı elden çıktıklarının teyit edilmesi için bir uzman incelemesine ihtiyaç vardı. Sonuçta çok yetenekli biri taklit etmiş de olabilirdi. Önder’in dosyadan çıkardığı el yazmaları da yabancı bir dildeydi, bunu da ancak Melisa çevirirse ne yazdığını anlayabilirlerdi. Ama Alpay’ın dikkatini çeken bir detay vardı.
“Fark ettiniz mi bilmiyorum ama el yazmalarının kullanıldığı kâğıtlarla diğer belgelerin kağıtları birbirinden farklı.”
“Nasıl yani?” diye sordu Önder merakla. “Bunların hepsi fotokopi, bunu nasıl anladın?”
Alpay tekrar yatağın üzerinde bulunan ve Türkçe olarak yazılmış belgelerden birkaçını aldı. Bunlar da o dönem manastırda tutulan kayıtlardı, ama aynı manastırda aynı dönemde kullanılan kâğıtlar birbirinden çok farklıydı. Üstelik farklı olan kağıtlar yalnızca el yazmalarına ait olanlardı.
“Baksana, bunlar da o dönem manastırda kullanılmış el yazmalarının olduğu kâğıtlarda. Belki adam yalnız kalınca kâğıt değiştirmiş olabilir diyebilirdik, ama adam mektubunda dış dünyayla ilgili hiçbir şey bilmediğini, dışarı hiç çıkmadığını yazmış. Ayrıca manastır kayıtlarının tamamı tek tip kâğıt. Bu yazıları yazan kişiler her kim ise bu kağıtları nereden buldular?”
Önder onun söylediklerini ciddiye aldığını hissettirmemek için umursamaz bir tavırla bir eline manastır kayıtlarının bulunduğu kâğıdı, diğer eline de el yazmalarının bulunduğu kâğıdı aldı ve karşılaştırma yaptı. Her ne kadar birer fotokopi de olsa kağıtların çeşidi, renginden dolayı anlaşılıyordu. Önder bu detayı kendisinin değil de Alpay’ın bulduğuna sinirlenmişti anlaşılan. Ama yine de Alpay’a hak vermek zorunda kaldı, kâğıtlar gerçekten birbirinden farklıydı. Önder göz ucuyla Alpay’a bakarak, kağıtları Fırat’a uzattı.
“Bunları da incelemeye gönder, bakalım yazılar aynı elden mi çıkmış.” dedi aynı anda.
Fırat derin bir iç çekerek kâğıdı aldı ve evet anlamında başını salladı. Tüm bunlara nasıl ulaştıkları sorulduğunda verecek bir cevapları olmayacağından, endişeli ve isteksiz olduğu her halinden belliyi. Ama yine de Önder ne derse yapıyordu. Bu çok havalı bir şey olmalıydı. Önder etrafındakilere emirler yağdırıyor, onlar da tüm istediklerini yapıyorlardı. Ama yine de onun yerinde olmak istemezdi. Melisa diğer el yazmalarında ne yazdığını merak etmiş olacak ki Fırat’ın elindeki kâğıtlardan birini alıp göz gezdirdi. Yüz ifadesi ilk başta normaldi, sonra gözlerini kısarak aynı satırları tekrar okudu ve kaşlarını kaldırıp, gözlerini kocaman açtı. Önemli bir şey bulduğu anlaşılıyordu. Kadının dış görüntüsü son derece ciddiydi ve sert bir mizacı vardı. Bu yüzden Alpay onunla konuşmaya çekiniyordu ama onun bu şaşkın yüz ifadesini görünce, dayanamayıp sordu.
“Ne diyor?”
“İlginç bir şey buldum. Burada bir tapınaktan bahsediyor. Bu tapınağa kayıtlı olan yalnızca yirmi kişi var.” dedi Melisa ve manastırın kayıt listesini bulup, orada yazan isimlere göz gezdirdi. Sonra bir tapınağa ait olduğunu söylediği belgedeki isimlerle karşılaştırma yaptı. Bu belgeler onu o kadar etkilemiş, o kadar ilgisini çekmişti ki içeri ilk girdiğinde iğrenerek yüzünü buruşturduğu yatağın kenarına oturduğunu fark etmemişti. “İşte.” diyerek, konuşmaya devam etti. “Manastıra kayıtlı olan birkaç kişinin ismi bu listede de var.”
Önder hemen atıldı.
“Yani aynı kişiler hem manastıra hem de bu tapınağa mı kayıtlı?”
“Buradaki kayıtlara bakılırsa öyle görünüyor. Manastıra kayıtlı tam yirmi kişinin adı bu tapınağın kayıt listesinde de var.”
“Ne tapınağıymış bu, orada yazıyor mu?”
“Burada yazmıyor ama şu sembollere bakılırsa, büyük ihtimal satanistlere ait bir şeytan tapınağı olmalı. Bu pentagram, satanizmin sembolü. El yazmaları mektuptakine çok benziyor, o mektup gerçekten intihar eden kişiye aitse, bu tapınağın kurucusu da o olmalı. Mektupta şeytana tapınmaktan bahsediyordu, hatırladın mı?”
Fırat, araya girme gereği hissetti. Gözlerini kısarak, olayı doğru anlayıp anlamadığını teyit etmek için baştan sona anlattı.
“Şimdi bu adam bir tapınak kuruyor, manastıra kayıtlı yirmi tane sözde Hristiyanı burada topluyor ve gizlice satanizme inanıyorlar, şeytana tapıyorlar. Sonra nasıl oluyorsa manastırda, bu adamın bir iftirasıyla herkes ölüyor. O da hatasının farkına varıyor ve vicdan azabından intihar ediyor.”
“Öyle görünüyor.” dedi Melisa.
“O zaman manastırda kullanılanlardan farklı olan kâğıtlar bu tapınakta kullanılan özel kağıtlar demek oluyor.”
“Olabilir.”
“Buraya kadar her şey tamam. Peki bu adam nasıl bir iftira atmış da onca insanın ölümüne neden olmuş? Ayrıca nasıl ölmüş olabilirler? Hepsini bir kişinin öldürmesi gerek ama adam bunu yaptığını itiraf etmiyor, sadece kendisinin yüzünden öldüklerini söylüyor. Herkes aynı anda intihar falan mı etti yani?”
“Asıl soru Meriç doktorun ya da profesörün bu olaylarla bağlantısı ne? O hastaları kim neden katile dönüştürdü? Bunların cevaplarını bulmamız gerek.” dedi Önder.
“Baksana!” dedi Melisa, heyecanla Önder’e yaklaşarak. “Burada manastırda yaşayan herkesin yılbaşı gecesi öldüğü yazıyor. Ayrıca intihar eden rahip te yine yılbaşı gecesinde intihar etmiş. Gazete haberinde bu yazmıyordu ama rahip her şey not almış. Herkesin yıl başı gecesi öldüğünü yazmış. Olaydan yedi ay sonra da yıl başı gecesinde intihar edeceğini yazmış. Bunu daha önceden planmış. Belki mektubu da o zaman yazdı ve intihar için hazırlık yaptı.”
Herkes bu duydukları karşısında bir şaşkınlık daha yaşadı. Manastırda iki yıl başı gecesi yaşanan iki korkunç olay vardı, aynı manastırdan tedavi görerek taburcu olan insanlar, yine yıl başı gecesinde katliam yapıyordu. Şimdi bu olayların o dönemde yaşanan bu vahşetlerle bir bağlantısı olduğuna neredeyse emin olmuşlardı. Birileri o dönemde yaşanan bu olayların intikamını alıyordu. Ama kim ve neden? Bu olaylardan hangisinin intikamıydı? Toplu infazın mı yoksa intihar eden rahibin intikamı mı? O dönemde intihar vakasından başka hiçbir olay gazetelere yansımamış, halka sunulmamıştı. Ayrıca mektupta yazana göre, manastıra dışarıdan kimse girip çıkamıyordu. Toplu ölümden sonra rahip orada tamamen yalnız başına yaşadığından söz etmişti. Birileri bu ölümlerden haberdar olsaydı, mutlaka o rahibi kurtarmak için gelir ve ona sahip çıkardı. Medyaya yansıyan tek olay rahibin ölümüydü ama onun da hiçbir yakını ortaya çıkmamış, cenazesini hiç kimse sahiplenmemişti.
Alpay’ın aklına manastırdaki ormanlık alan geldi. Etrafı duvarlarla çevrilmiş ve manastırın arazisine katılmıştı. Belki zaten arazinin bir parçasıydı, belki de sonradan katılmıştı ama sonuçta aynı arazideydi. Buna rağmen güvenlik görevlileri Önder ile onu kovalarken o bölgeye girememişlerdi. Bunun sebebini hâlâ merak ediyordu. Daha sonra orada daha önce dikkatini çekmeyen ama son kaçışında fark ettiği tahta kapıyı hatırladı. Belgelerde yazanlara göre tapınağa kayıtlı olan kişilerin tamamı manastıra da kayıtlıydı. Rahipler manastırdan dışarı çıkamadıklarına göre, gizlice kaydoldukları ve şeytana tapındıkları tapınak, göz boyamak için sözde rahiplik yaptıkları binanın sınırları içinde olmalıydı. Üstelik gizlenmeliydi. Bu da ağaçların arasına gizlenmiş olan tahta kapının, oradaki gizli şeytan tapınağı olması ihtimalini güçlendiriyordu.
“Siz istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz, öyle değil mi? Araştırma ağınız geniş sonuçta.” dedi Alpay, Fırat ile Melisa’ya bakarak. İkisi de önce birbirlerine sonra Alpay’a baktılar ve evet anlamında başlarını salladılar. “O halde manastırın geçmişiyle ilgili bir şeyler bulabilirsiniz. Tabi orada olduğunu düşündüğümüz şeytan tapınağı ve intihar eden adamla ilgili de... Ayrıca bir de manastırın kurucusu olan kişi var, onu da araştırırsanız iyi olur.”
Fırat ile Melisa bir kez daha birbirlerine baktılar, sonra baktıkları kişi Önder oldu. Alpay onlara bu fikri vermişti ama onlar Önder’den bu konuyla ilgili onay bekliyorlardı. Önder de bir süre Alpay’a baktıktan sonra, başını evet anlamında sallayarak onlara onay verdi. Fırat yatağın üzerindeki tüm kâğıtları toplayıp kucağına yerleştirirken, Melisa da kanlı naylonun ve eldivenlerin bulunduğu poşeti aldı.
“Bir süre etrafta dolanma. Ayrıca telefonunu sakın kullanma, tamamen kapat. Bizimle konuşmak istersen telefon kulübelerinden ara.” diyerek, onu tembihledi Fırat. Sonra Melisa ile beraber çıkıp gittiler. Alpay belgelerin yarısından fazlasını inceleyememiş, hiçbir şey görmemişti. Bu yüzden meraktan içi içini yiyordu. Ama artık çok geçti, hepsi elinden alınmıştı. Alpay kendisini bir sürü tehlikeye atarak hiçbirinin ulaşamadığı belgelere ulaşıyor, ama onlar hiçbir emek harcamadan, parmaklarını bile kımıldatmadan tüm belgeleri elinden alıp istediklerini yapıyorlardı. Bu da onun sinirlerini bozuyordu. Biraz sonra Önder’de artık burada yapacak bir şey kalmadığını anlayınca, Alpay’ı dışarı çıkamaması için tembihleyerek oradan ayrıldı. Artık elinde vakit geçirecek hiçbir şey kalmamıştı. Tek yapabildiği yatakta uzanıp boş hayaller kurmaktı.

3 Şubat 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 66)


Önder ile baş edemeyeceğini anlayınca pes etmek zorunda kalmıştı. Önder bağdaş kurarak yatağa yayılmış, çantanın içindeki tüm eşyaları yatağın üzerine dağıtmış, hepsini tek tek inceliyordu. Alpay ise yatağın ayak ucunda küçük bir kısma oturmuş, Önder’in inceledikten sonra bir kenara ayırdığı belgeleri alıp tekrar inceliyor, merakını gidermeye çalışıyordu. Önder’de ona her seferinde aldığı belgeyi tekrar yerine bırakmasını söylüyordu. Gözünün önünde bile olsa bir şeyleri çalmasından korkuyordu. Tabi Alpay onun kadar becerikli değildi. Onun gözünün önünde ona hissettirmeden koca bir sırt çantasını almıştı, ama Alpay bir kâğıt parçasını bile gizlice almaya cesaret edemiyordu. İlk incelediği şey bir gazete küpürü olmuştu. Haber, manastırla ilgiliydi.
Manastırda esrarengiz olaylar devam ediyor.
1850 Yılında, başrahip Austin Stew Paul tarafından kurulan HOLY SPİRİT manastırında bir ceset bulundu. Cesedini, fotoğraf çekmek için içeri giren ABD’li bir turist buldu. Turistin ihbarıyla olay yerine çok sayıda polis ve sağlık görevlileri sevk edildi. Ayrıca olay yerine giden ve cesedi inceleyen Cumhuriyet Savcısı, cesedin en az bir aylık olduğunu tahmin ediyor. Kimliği güç de olsa tespit edilen cesedin bir rahibe ait olduğu anlaşıldı. Oraya nasıl gittiği ve ne yaptığı hâlâ bilinmese de yanında bulunan bir intihar notundan, rahibin intihar ettiği ya da intihar süsü verilmiş bir cinayete kurban gittiği anlaşıldı. Rahibin hiçbir yakınına ulaşılamadığından, manastırda ona ait hiçbir belge veya bir defter bulunmadığından, el yazısı incelemesi yapılamadı. Ayrıca cesedin manastırın bahçesinde bulunan çeşmenin havuzunun içinde, gözleri bağlı ve yanmış bir şekilde bulunması da dikkat çekiciydi. Şimdiye kadar cenazeyi sahiplenen olmadığından dolayı, ceset kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Haberi okurken tüyleri diken diken olmuştu. Defalarca Reya’yı başında dururken yakaladığı o çeşmenin içinde bir ceset bulunmuştu. Reya’nın sürekli o çeşmenin başında, üstelik gözleri bağlı bir şekilde beklemesinin bu olayla bir bağlantısı mı vardı? Bunu zaten biliyor muydu, hissediyor muydu yoksa bu davranışı ona birileri mi öğretmişti. Bu bir tesadüf olamazdı. Üstelik o havuzun içinde, halüsinasyon da olsa bir fetüs görüşmüştü. Ölüm ve doğum. Aynı çeşme ve gözleri bağlı bir şekilde çeşmeye odaklanmış iki kişi. Bu ne anlama geliyordu? Belki manastırla ilgili daha fazla bilgiye ulaşırlarsa, bazı soruların cevaplarını alabilirlerdi. Elindeki gazete fotokopisini aldığı yere geri bırakıp, fotoğrafların bulunduğu diğer kâğıtları aldı. Tamamı siyah beyaz fotoğraflardı. Fotoğraflardan birinde, üzerlerinde siyah cübbeler bulunan yirmiye yakın rahip yan yana sıralanmış, kameraya bakıp poz veriyordu. Hepsinin yüzünde aynı ciddi ifade vardı. Hepsinin başı hafif öne eğik, gözleri ise kameradaydı. Bir başka fotoğrafta yine kalabalık bir gurup rahip, bir sınıfta sıralara oturmuş önlerindeki kitapları okuyorlardı. Muhtemelen İncil idi. Bu fotoğrafta dikkatini çeken detay ise rahiplerin tamamı önlerindeki kitapları okurken, içlerinden birinin göz ucuyla kameraya bakmasıydı. Üstelik yüzündeki şey her ne ise ağzı ve burnunu kapatıyor, bu yüzden gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu. Biraz önce incelediği fotoğrafı alıp, tüm rahipleri tekrar inceledi. Aynı kişi olduğunu tahmin ettiği kişi bu fotoğrafta da yüzünü gizlemişti. Başka bir fotoğrafın bulunduğu kâğıdı aldı, burada da tüm rahipler kilise bölümünde, bir ayindeydi. Aynı rahip bu karede de vardı ve yüzü yine kapalıydı. Alpay fotoğrafı Önder’e uzattı.
“Bunu gördün mü? Bu kim ise bütün fotoğraflarda yüzü kapalı.”
Önder göz ucuyla fotoğrafa baktıktan sonra, tekrar elinde tuttuğu kâğıda döndü.
“Gördüm. Şimdi dikkatimi dağıtma, bir şey okuyorum.”
“Tamam ama neden yüzünü gizlemiş? Sence ne yapmış olabilir? Belki de çeşmede bulunnan rahibi o öldürdü.” diyerek, fikir yürüttü Alpay.
“Bir olayı dikkatle incelemeden hemen sonuca varma. Sabırlı ol.”
“Bence fazla düşünmeye gerek yok, sadece katiller yüzlerini saklar. Baksana...” dedi Alpay. Eline başka bir fotoğraf alıp, aynı adamı buldu ve onu da gösterdi. “Burada da aynı pozu vermiş. Düşünecek ne var? Katil o işte!”
“Sana göre öyle. Her gördüğüne inanma.”
Alpay bıkkınlıkla elindeki fotoğrafları yerine bıraktı.
“Sence Meriç tüm bunları nereden bulmuştur? Bunların hepsi neredeyse tarihi eser, baksana!”
“Bilmiyorum ama bir şeyler düşünüyorum.”
“Ne yani... Meriç’in manastırla bir bağı mı var, bunu mu demek istiyorsun?”
“Tahminim o yönde ama bu çok düşük bir olasılık, iyice araştırmadan böyle bir şeye emin olmak saçma olur.”
“Evinde bir sürü filozof kitapları vardı. Bana bir keresinde, bir filozofun onun hayatını kurtardığından bahsetmişti. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi?”
Önder göz uzuyla ona baktıktan sonra, başını iki yana salladı. Bunu alaycı bir tavırla yapmıştı.
“Filozoflar herkesin hayatını kurtarır, insana bir şeyler katar, doğru yolu gösterir. Bunu da mı ben öğreteceğim?”
“O anlamda değil, başka bir şey bir şey saklıyordu. Sanki çok büyük bir beladan kurtulmuş gibi anlatıyordu.” dedi Alpay öfkeyle. Kendisiyle alay ettiğini anlamış, bu yüzden sinirlenmişti. Alpay’ın günlük defteri hâlâ Önder’in yanında duruyordu. İçinde yazanları deli gibi merak ediyordu ama ona elini bile süremiyordu. Bundan sonra Önder’in canını sıkacak bir şey yapmasa iyi olurdu. Önder bir belgeyi daha incelemeyi tamamlayıp kenara bıraktığında, Alpay tekrar sordu.
“Kanlı poşetle eldivenlerin inceleme sonuçları ne zaman çıkar?”
“Henüz göndermedim bile, nereden bileyim?”
“Sence ne çıkacak?”
“Muhtemelen kurbanlarla ilgili bir şeyler çıkar.”
“Manastıra tekrar ne zaman gideceğiz?”
“Oraya fazla taktın. Bizim işimiz orada değil, Meriç’in gittiği binada.”
Alpay bunu duyunca gözlerini kocaman açtı.
“Saçmalama... Oraya gitmemiz gerek. Ormanlık aklandaki kapıyı sen de gördün. Ayrıca Reya... Bahsettiği bebek... Onları bulamadık bile.”
Önder elindeki kâğıdı aşağı indirip, başını yukarı kaldırdı ve derin bir iç çekti.
“Ne zaman susacaksın? Şurada bir şey okuyorum, dikkatimi dağıtıyorsun.”
Alpay sonunda susmaya karar verdi ama içi içini yiyordu. Onu manastıra gitmek için bir şekilde ikna etmeliydi. İkna olmazsa da tek başına gidecekti. Normal şartlarda buna asla cesaret edemezdi, ama tek başına o kadar çok tehlikeli işe kalkışmıştı ki artık hiçbir şeyden korkmuyordu. Bunu tek başına da yapabilirdi. Önder’in kenara bıraktığı bir belgeyi daha alıp incelemeye başladı. Bu tek sayfalık, el yazması bir metnin fotokopisiydi. Muhtemelen çeşmede bulunan cesedin yanında bulunan ve kime ait olduğu asla tespit edilemeyen intihar mektubuydu. Ama ne yazdığını anlamıyordu çünkü yabancı bir dilde yazılmıştı. Dosyanın içinde bulunan diğer belgeler gibi bu da yabancı dilde yazılmıştı. Türkçe olarak yazılı olan şeyler yalnızca gazete küpürü ve Meriç’in kendi yazdığı yazılardı. Gözü bir kez daha deftere kaydı.
“Bu mektubu birine okutmamız gerek.” dedi Alpay.
“Çevirmesi için bir arkadaşıma vereceğim, o birkaç dil biliyor, muhtemelen bunu okuyabilir.”
“Diğer belgeleri de çevirecek mi?”
“Evet. Birazdan burada olurlar.”
“Ne? Buranın adresini arkadaşına mı verdin? Hem de birden fazla kişiye.”
“Onlar güveneceğim ilk kişiler, bu zamana kadar onca bilgiye nasıl ulaştım sanıyorsun?”
İş birliği yaptığın katiller sayesinde... Diye içinden geçirdi Alpay, ama bunu sesli olarak dile getiremedi. Önder’e inanıp inanmamak konusunda hâlâ tereddüdü vardı. Sonuçta başına silah dayamıştı. Bu yüzden ona itaat etmekten başka çaresi yoktu. Önder hâlâ başını elindeki belgeye gömmüş, dikkatli bir şekilde inceliyordu. Alpay ise fotoğraflardan gözünü alamıyordu. Fotoğraflardan birini tekrar eline alıp, yüzü kapalı olan adama odaklandı. Ondan bir şeyler çıkacağı kesindi, bunu hissediyordu. Bu kez de gazete küpüründe yazan ölüm haberi aklına geldi, bu da ilginç bir olaydı. Onlar belgelere odaklandığı sırada kapı açıldı ve kapıda bir kadın bir de adam belirdi. Adam kapıdan başını uzatıp içeri baktı. Önder’i görünce, yanındaki kadınla beraber içeri girip kapıyı kapattı. Adam onların yanına yaklaşıp pencerenin mermerine yaslanırken, kadın da ellerini kabanının cebine sokmuş, yüzünü buruşturmuş etrafa göz gezdiriyordu. Buradan iğrendiği her hâlinden belliydi. Hiçbir yere değmemek için olabildiğince dikkat etmeye çalışıyordu. Ama oda küçük olduğundan ve yataktan başka oturacak bir yer olmadığından ayakta dikilecekti.
“Merhaba, ben Fırat. O da Melisa.” dedi adam, Alpay’a bakarak.
“Merhaba, memnun oldum.” diyerek karşılık verdi Alpay, isteksizce gülümseyerek.
“Burası iyiymiş, kimsenin aklına gelmez. Bir süre burada kalırsan iyi olur, ama bizi kesinlikle görmedin! Anlaştık mı?” dedi Fırat, Önder’e dönerek. Odan bir cevap alamayınca sordu. “Ne buldun?”
“Ben değil o buldu.” dedi Önder, başıyla Alpay’ı işaret ederek. “Meriç doktorun evine girmiş, orada bunları bulmuş. Bir de kanlı bir naylonla bir çift plastik eldiven var. Onları incelemeye vermeniz gerek.”
“Sorarlarsa ne diyeceğiz? Meriç doktorun evine hiç gitmedik.”
“Ne bileyim, uydurun bir şeyler. Kurbanların kanlarıyla karşılaştırılsın, belki bir şey çıkar.”
“Sen ciddi misin, Meriç doktordan mı şüpheleniyorsun?”
“Şunlara baksana, adamın evinden neler çıktı... Hem hatırlarsan eğer, son cinayet mahallinde o da vardı. Emin değilim ama sanırım o gün beni takip eden kişi de oydu. Ayrıca Alpay’ın evine girenin de olduğundan şüpheleniyorum.”
“Bu işler sadece şüpheyle ilerlemez dostum.” dedi adam, bıkkınlıkla.
“Manastırla ilgili eski belgeler evinden çıktı. Ayrıca bir sürü orijinal el yazmaları var. Kanlı naylon ve plastik eldiven var. Daha ne görmek istiyorsun, evinden bir ceset çıkmasını mı?” diye söylendi Önder, hararetli bir şekilde.
“Tamam, sen haklısın.” dedi Fırat, iki eklini kaldırarak. “Ne istiyorsun?”
Önder incelediği belgelerin içinden el yazması intihar mektubunu bulup ona uzattı.
“Bunun Türkçeye çevrilmesi gerek. Bunu da sadece Melisa yapabilir.”

1 Şubat 2025 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 65)


Kendi evine doğru yola çıktığında, yolda fikrini değiştirdi. Alpay’ın yanına uğrasa iyi olacaktı. Onu o küçücük odaya hapsetmişti. Ne odasında televizyon vardı ne de yanında cep telefonu. İnternetsiz ve televizyonsuz, kısacası ekransız ve insansız geçen üç gün. İnsan kafayı yiyebilirdi. Aynı dutumda Önder olsaydı kesin delirirdi. Ama Alpay için aynı şey geçerli olur mu bilmiyordu. Sonuçta insan bir şeyler seyretmeye, dinlemeye ya da birileriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyordu. Şimdi düşününce, Meriç’in evine giderken onu yanına almadığına pişman olmuştu. Alpay bunu öğrenseydi, bunu ondan habersiz yaptığı için bir şeyler çevirdiğini düşünecekti. Ama önce Alpay’ı alıp sonra Meriç’in evine gitseydi, bu büyük bir vakit kaybı olurdu. Amacı Meriç’i bir şekilde ikna edip güven sağlamak ve muhabbet etme bahanesiyle evine girmekti. Sonra da evinde ilgi çekici bir şeyler olup olmadığını gözlemlemekti. Bunu nasıl yapacaktı bilmiyordu, ama doğaçlama olarak bir şeyler üretebilirdi. Meriç evde olmadığından bunu yapamamıştı. Aslında bu durum evine girmek için uygun bir zamandı. Ama bugün hafta sonuydu ve eve ne zaman döneceği belli olmayabilirdi. Bunun için en güvenli zaman hafta içiydi. Üstelik yanında Alpay yoktu, bunu ondan gizli bir şekilde yapması doğru olmazı. Hem orada bulacağı şeylerin hangisinin önemli olup olmayacağını yalnızca Alpay bilebilirdi. Sonuçta Meriç ile meslektaşlardı ve ellerinde olan belgeleri yalnızca Alpay anlıyordu. O belgeler, Önder için anlamsız birer karmaşadan ibaretti. Alpay’ın kaldığı pansiyona gelmişti. Aracını bir yere park edip binaya girdi ve üst kata çıkıp, Alpay’ın odasına doğru ilerledi. Burayı birkaç ay önce bir katil zanlısını yakaladıkları zaman keşfetmişti. Kimliksiz olsa bile parasını veren herkese oda verildiğinden, belki bir gün lazım olur diye adresini aklının bir köşesine not etmişti. Gerçi bunu kendi için yapmıştı ama olsun, sonuçta lazım olmuştu. Odanın kapısını açıp içeri girdiğinde odanın boş olduğunu gördü. Derin bir iç çekip kapıyı geri kapattı ve koridorda bulunan tuvaletlere doğru ilerledi. Odalarda tuvalet olmadığından burada kalanlar, koridorlarda bulunan ortak tuvaletleri kullanıyorlardı. Muhtemelen orada olmalıydı. Ama hayır, tuvalette de değildi. Kaşlarını çatarak tekrar odaya gitti ve yatağın altına baktı. Kahretsin! Kişisel eşyalarının olduğu sırt çantası yoktu. Gitmişti. Üstelik belgelerin bulunduğu çanta da aynı yerdeydi ve kendi çantasını alırken o çantanın yerinde olmadığını görmüş, Önder’in çantayı aldığını fark etmişti. Kim bilir şimdi onun hakkında neler düşünüyordu? Muhtemelen Önder’in ondan habersiz işler çevirdiğini, belki de onu kandırıp oyaladığını falan düşünüyordu ama yanılıyordu. Önder o belgeleri Fırat ve Melisa’ya vermek için almıştı. Onlar da belgeleri detaylı bir şekilde inceleyecek ve kendi görüşlerini belirteceklerdi. Yani Alpay ile Önder’e yardım edeceklerdi. Önder bunu ondan gizli yapmıştı çünkü bunu Alpay’dan isteseydi o belgeleri asla alamazdı. Önder’de kendi elindeki belgeleri veremezdi çünkü onlara ihtiyacı vardı. Ayrıca Alpay’ın elindeki belgeler çok daha kıymetliyi. İşe yaramayan planlarını uyguladıkları gün oradan birkaç belgeyi çıkarmayı başarmıştı, ama Önder bunların hiçbirini görmemişti. Bunu ona asla göstermemiş, hiçbir şey anlatmamıştı. Aralarında bir yanlış anlaşılma olmuştu, sonrasında bunu konuşarak halletmişlerdi ama yine de Önder’ o belgeleri hiç göstermemişti. Şimdi nerede, ne yaptığını bilmediği gibi. Önder yatağa oturup bıkkınlıkla iç çekti, bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu. Eğer Alpay yakalanacak olursa hem işi yarım kalacak hem de Önder’de yakalanacaktı. Göz altı kararının çıkmasının ardından Fırat hemen onu aramış ve eve gitmemesini, bir süre saklanmasını söylemişti. Telefonları dinlenmiyorsa eğer şimdilik Önder’de güvendeydi, Fırat’ta. Ama evine gitmek zorundaydı. Yanında hiçbir eşyası yoktu. Dımdızlak ortada kalmıştı. Alpay burada olsaydı belki onunla işe yaramaz bir plan daha yapabilirlerdi ama yoktu. Şimdi buraya verdiği bir haftalık konaklama parasına da acımaya başlamıştı. Tüm para boşa gitmişti. Oturduğu yerden kalıp kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığı an karşısında Alpay’ı gördü. Elini kapının koluna uzatmış, Önder’i görünce şaşkınlıkla donup kalmıştı. Önder onu baştan aşağı süzdü. Oldukça gergin ve heyecanlı bir hâli vardı. Bir şey için sabırsızlandığı her hâlinden belliydi. Önder onun kolunu yakalayıp sıkıca kavradı ve sert bir şekilde içeri çekti. Kapıyı sert bir şekilde kapatırken, aynı anda sordu.
“Hangi cehennemdeydin? Ben sana buradan bir yere ayrılma demedim mi?” diye bağırdı Önder, dişlerini sıkarak.
“Şey... Ben...”
“Sen ne? Zaten ikimiz de mahvolduk. Ben en azından biraz zaman kazanalım diye uğraşırken, sen kısa yoldan kurtulmaya çalışıyorsun.”
Alpay cevap vermeden yatağına yaklaşıp, sırt çantasını yatağın altına koydu.
“Sadece biraz hava almak istedim, burada sıkıntıdan patladım, anlıyor musun?” diye sordu Alpay, öfkesini gizlemeye çalışarak.
“Sıkılacak bir şey yok, oyun oynamıyoruz burada. Bir işe başladıysan her türlü sonuçlarına katlanmalısın, her türlü şarta ayak uydurmalısın, anlıyor musun?”
Alpay yatağa oturup, gözlerini devirerek montunu çıkardı.
“Sadece hava aldım o kadar, uzatmaya gerek yok?”
“Nereye gittin sabahın bu saatinde?”
“Sadece buralarda dolaştım. Hem erken saatte etrafta hiç kimse olmaz, yakalanmam daha zor olur.”
“Aksine kabak gibi ortada olacağından, ayırt edilmen daha kolay olur.”
“Sen neden bu saatte geldin?”
Önder ona cevap vermeden önce bir süre bekledi. Meriç’in evine gittiğini söyleyemezdi. Bir şey yapamamıştı ama yine de bunu ona anlatamazdı. Bir yandan yalan düşünürken, bir yandan da yatağın altına koyduğu sırt çantasını düşünüyordu. Çanta ilk gördüğünden daha kabarık duruyordu. İçine bir şeyler doldurduğu belliydi ama ne?
“Bir yere gidiyordum, geçerken uğrayayım dedim.” diyerek, geçiştirdi Önder. Alpay bunu duyunca istemsizce sırttı. Önder doğru tahmin etmişti, ondan şüpheleniyordu ama bunu ona nasıl anlatacağını bilmiyordu. Yine de ondan daha fazla şüphelenmemesi ve güveninin sarsılmaması için söylemeye karar verdi. Yoksa kafasında birçok soru işareti kalacak ve ondan bazı şeyleri saklayacaktı. Tıpkı şimdi yaptığı gibi. Ondan bir şey sakladığı belliydi.
“Nereye gittin?” diye sordu Alpay, yine gözlerini devirerek.
Önder iki elini kaldırıp, teslim olduğunu gösteren bir işaret yaptı.
“Tamam. Meriç’in evine gittim. Belki beni evine alır, bir şeyler konuşuruz ya da evini inceleyebilirim diye ama evde yoktu. Ben de eve dönmeden önce sana uğradım.”
Alpay bir süre donuk gözlerle ona baktı. Muhtemelen ona inanıp inanmamak konusunda kararsızdı.
“Tamam. Belgelerimi neden çaldın?”
Önder derin bir iç çekti. Pencereye doğru ilerledi ve perdeyi açıp dışarıyı seyretti.
“Onları arkadaşlarıma verdim.” dedi ve bir süre durup, Alpay’ın cevap vermesini bekledi. Ama Alpay cevap olarak ayağa fırlamış, onun yakasına yapışmıştı.
“Bunu nasıl yaparsın? Benden habersiz onları nasıl alırsın? Hırsız!” diye bağırdı öfkeyle. Önder istifini bozmadan karşılık verdi.
“Sen de onları sahibinden habersiz aldın, sen de hırsızsın.”
“Ben onları... Onları neden aldığımı biliyorsun...” diye geveledi Alpay, ellerini yavaşça Önder’in yakasından indirirken.
“Ben de hatıra olsun diye almadım. Arkadaşlarım araştırma yapacaklar.” dedi Önder, üzerini düzeltirken. Hâlâ istifini bozmamış, patronun kendisi olduğunu anlaması için ciddi ve net bir tavır takınıyordu.
“Ben izinliyim, sen zaten bir şey yapamazsın ama onlar şu an birçok bilgiye ulaşabilecek durumdalar. İlk başta onlar da çekinmişti ama hakkımda çıkan karardan sonra bana yardım etmeye başladılar.”
“Sevenin çok anlaşılan.” diye geveledi Alpay, tekrar yatağına otururken.
“Senin yokluğunu fark eden birileri de var. Kayıp ihbarını hastan yaptı.”
“Ya... Ne demezsin...”
“Tamam.” dedi Önder, kollarını bağlayıp pencerenin kenarına yaslanarak. “Ben dürüst olup sana ne yaptığımı söyledim, sıra sende.”
“Ne duymak istiyorsun, bu göt kadar odada ne yapabilirim? Ayrıca ne telefonum var ne de baka bir şey.”
“Dışarı çıkabiliyorsun ama... Demek ki seni buraya zincirlememişim, öyle değil mi? Bana gerçeği söyle.”
Alpay başını yana çevirip dudağını ısırdı. Bir süre o şekilde kaldıktan sonra derin bir nefes aldı. Karar vermesi yine çok kısa sürdü.
“Sana nasıl güveneceğim?” diye sordu. Önder’in bu soruyu algılaması biraz zaman aldı. Haftalardır her şeyi beraber yapıyorlardı ve yemedikleri halt kalmamıştı. Şimdi kalkmış ona nasıl güveneceğini soruyordu. Önder soruyu algıladığında hem şaşırdı hem öfkelendi. Ellerini iki yana açıp sesini yükselterek sordu.
“Bu ne demek oluyor ne zırvalıyorsun?”
Alpay başını kaldırmadan, göz ucuyla ona baktı.
“Neyden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsun, beni aptal mı sanıyorsun? Ne bok yediğini biliyorum.”
Alpay bunları gayet ciddi bir şekilde söylemişti. Ama söyledikten hemen sonra pişman olduğu her halinden belli oluyordu.
“Ne bok yemişim? Ne dediğini anlamıyorum, bana açık konuş.”
“Tamam. Madem açık konuşmamı istiyorsun o zaman söyleyeyim. Onlarla iş birliği yapıyorsun, beni kandırıyorsun, tuzağa düşürüyorsun, oyalıyorsun... Amacın ne bilmiyorum ama beni korumak için saklamıyorsun, elinden kaçırmamak için saklıyorsun. Kaybolan o doktorlar gibi olacağımı söyleyerek bana göz dağı verip korkuttun, sonra da beni buraya hapsettin. Yaptığımız her şeyi onlara anlatıyorsun, bu yüzden bir adım bile ilerleyemedik. Ama unuttuğun bir şey var başkomiserim. Ben bir psikoloğum, insanların davranışlarından tut konuşmalarına, hareket ve mimiklerine kadar niyetlerinin ne olduğunu anlayabiliyorum. Ayrıca bana yaşattıklarının ne anlama geldiğini de anlamayacak kadar salak değilim. Buradan istediğim an gidebilirim ve ben istemediğim sürece beni asla bulamazsın, beni anladın mı?”
Önder şaşkınlık üstüne bir şaşkınlık daha yaşamıştı. Bu kez gerçekten ne demek istediğini anlayamıyordu. Beyni durmuştu bu saçmalıkları algılamamak için direniyordu. Bu yüzden teyit etmek için aklında kalan bazı sözleri tekrarladı.
“Onlarla iş birliği yapıyorum ve seni kandırıyorum, doğru mu anladım?”
“Evet.” dedi Alpay, tekrar ayağa kalkarak. Ona iyice yaklaşarak, işaret parmağını burunun dibine soktu. “Aynen öyle. Sen kendini fazla akıllı sanıyorsun, yaptıklarının bir gün ortaya çıkmayacağını düşündün ama yanılıyorsun, gerçekler mutlaka ortaya çıkar.”
“İnsanların davranışlarından, mimiklerinden falan her ne haltsa her şeyi anladığını söyledin. Eğer bu konuda ciddiysen, bence psikoloji ile ilgili bir süre daha eğitim almalısın çünkü pek başarılı değilsin.” dedi Önder, kaşlarını kaldırarak. Aynı zamanda onu aşağılayan alaycı bir tavır takınıyordu. Çünkü gerçekten saçmalıyordu.
“Sen benim eğitimimi sorgulayacak son kişisin. Başkomiser olmak için birilerine para yedirmişsin anlaşılan çünkü sen bu kafayla değil başkomiser, hiçbir halt olamazsın. Baksana yediğin haltlara! Senin gibiler yüzünden polislerin adı kötüye çıkıyor sonra hepsi aynı muameleyi görüyor.”
“Sen çok temiz olduğun için mi gittiğin her yerden kovuldun? Profesyonel olduğun için mi hastan intihar etti? O yüzden mi gittiğin her yerde mutlaka bir sorun yaşadın? Bana hakaret etmeden önce dön kendi kıçına bak. Pisliğin götünden akıyor.”
Alpay onun bu sözlerinin üzerine aniden ayağa fırladı ve Önder’e olabildiğince yaklaştı. Öfkesi gözlerinden anlaşılıyordu. Önder onu en hassas yerinden vurduğunu ve bunun karşılığının ağır olacağını biliyordu, ama yine de umursamaz bir tavır takınmaya devam ediyordu.
“Pislik senin gibilere denir. Sen bir katilsin! Onlara nasıl yardım ettiğini bilmiyorum ama katillerle iş birliği yapan da katildir. Bunu zevk için mi yapıyorsun yoksa para için mi, söylesene ne için?”
Önder iki elini onun göğsüne dayayarak, itip kendisinden uzaklaştırdı.
“Ne zırvalıyorsun sen be? Ben bir cinayet masası başkomiseriyim. Ben cinayet işleyenleri yakalıyorum, anladın mı?”
“Ha öyle mi?” diyerek, konuşmasını sürdürdü Alpay. “O yüzden mi beni kullandın? O yüzden mi onlarla iş birliği yaparak beni oyaladın?”
Önder hâlâ onun neyden bahsettiğini anlayamıyordu. Ya biri onun beynini yıkamıştı ki bu imkânsızdı çünkü birkaç gündür, Önder dışında hiç kimseyle görüşmüyordu. Ya da kafayı yemişti. Saçmalayacak onca şey varken neden bu konu hakkında saçmalıyordu, neden Önder’in asla böyle bir şey yapmayacağına emin olamıyordu? Ona bunları yapmadığını nasıl kanıtlayacağını bilmiyordu. Onun dilinden konuşmayı denedi.
“Tamam o halde, ben de senden şüpheleniyorum.” dedi Önder, kollarını bağlayarak. “Ben de senin onlarla iş birliği yaptığından şüpheleniyorum. Üstelik benim kanıtlarım var, senin benimle ilgili bir kanıtın var mı?”
Alpay afallamıştı. Bir süre şaşkın şaşkın ona baktı sonra, kekeleyerek konuşmaya çalıştı.
“Ben bir şey yapmadım, benimle ilgili kanıtın olamaz.”
“Az da olsa var. Neden o gece Meriç’i takip ederek cinayet mahalline geldin? Neden daha önce hastaneden belge çaldın? Neden var olmayan bir kızı kurtarma bahanesiyle beni oraya götürdün? Ve neden plan yaptığımız gün planımıza sadık kalmadın? Bunların cevabını ver bana!”
Önder tüm bu soruların cevabını biliyordu ama bunların hepsini Alpay’a karşı kullanmaya karar vermişti. Amacı onun gözünü biraz korkutmak, biraz kafasını karıştırmaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Alpay afallamış bir şekilde Önder’e bakıyordu. Muhtemelen verecek bir cevap düşünüyordu ama hiçbir şey bulamıyordu. Sonunda basit bir açıklama yaptı.
“Benimle dalga geçiyorsun. Bunların hepsini neden yaptığımı biliyorsun, sana her şeyi anlattım, senden hiçbir şey gizlemedim ama sen gizledin.”
Önder isteksizce gülümseyerek, Alpay’a bakmayı sürdürdü. Sonra gözü yatağa kaydı. Aniden yatağın altına eğilirken, aynı anda sordu.
“Peki burada sakladığın şey ne?” Yatağın altındaki çantayı alıp fermuarını açmaya çalıştı, ama Alpay hemen atıldı ve çantanın diğer ucundan tutup çekiştirerek, çantayı almaya çalıştı.
“Ne yapıyorsun sen? O benim kişisel eşyam, ver şunu bana!” diye bağırmaya başladı.
Önder çantayı sıkı sıkı tutmuş ona vermemek için direniyor, bir yandan da fermuarını açmaya çalışıyordu. İstemeden de olsa bu kez başka bir yöntem deneye karar verdi. Çünkü iyice canı sıkılmaya başlamıştı. Belindeki silahını çıkarıp, Alpay’ın başına doğrulttu. Emniyet kilidi açıktı ama Alpay bunu bilmiyordu, amacı ona zarar vermek değil, gözünü korkutarak işini kolaylaştırmaktı.
“Bana istemediğim şeyleri yaptırma!” diyerek, onu uyardı. Alpay donup kaldı. Fal taşı gibi açılmış gözleriyle bir Önder’e, bir başına dayalı olan silaha bakıyordu.

28 Ocak 2025 Salı

Kendine Terapi (Bölüm 64)


Odasında birkaç saat daha vakit geçirmenin ardından Önder’in geri gelmeyeceğine emin olduğu bir saatte, yani gece vaktinde dışarı çıkmaya karar verdi. Saatin kaç olduğunu, koridordaki küçük masada oturan suratsız yaşlı adamdan öğrenmişti. Önder ona bir şey sorarsa asla cevap vermemesini rica etmiş, adam da ona anlamsız bir bakış attıktan sonra tekrar elinde sıkıca kavradığı porno dergisine gömülmüştü. Etrafında ne olup bittiği umurunda bile değildi. Hiç kimseyi muhataba almıyor, kimseyle konuşmuyordu. Bir ara onun dilsiz olduğunu düşünmüştü ama bir ara telefonda konuşurken denk gelmişti. Muhtemelen sahip olduğu tek şey olan bu binaya birileri el koysa, yakıp yıksa yine umursamaz ve elindeki porno dergisine ya da bazen eline geçen gazetelere kafasını gömerdi. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan ve hiçbir şeyi umursamadan yalnızca ölümü bekleyen bir canlı. Bir zamanlar Alpay’ın da ondan bir farkı yoktu ama o kendi kendisini iyileştirerek toparlanmayı ve hayata dönmeyi başarmıştı. Ama herkes onun kadar şanslı değildi. Şu an kötü bir durumda olsa bile, ondan daha kötü durumda olanlar da vardı. Onları gördükçe de şu an şikâyet ettiği haline şükrediyordu. En azından akıl sağlığı yerindeydi ve bu sayede birçok şeyi değiştirebilir, düzeltebilirdi. Bu en büyük nimetti. Akıl sağlığı yoksa hiçbir şey yok. Alpay her zaman bu metoda inanıyor ve bu inancı, ona birçok şeyi düzeltme fırsatı veriyordu. Şimdi sırada kafayı taktığı bu olayı açıklığa kavuşturmak ve eziyet altında olan insanları kurtarmak vardı. İki gündür dışarı çıkmadığından, havanın ne kadar soğuk olduğunu yalnızca pencereden hissedebildiği kadarıyla biliyordu. Ama dışarısı onun hissettiğinden daha soğuk. Üstelik gece saatiydi, şimdi daha da soğuk olmalıydı. Bu yüzden üzerini sıkıca giyinip, odada yer olmadığından dolayı yatağının altına koyduğu sırt çantasını aldı. Kapıya doğru ilerlerken durakladı. Tekrar yatağa yaklaşıp eğildi ve altına baktı. Sırt çantası buradaydı ama hastaneden çaldığı belgeleri koyduğu çanta yoktu. Öfkeyle ayağa fırladı ve yatağın üzerindeki yorganı bir kenarından kavrayıp, sert bir şekilde tekrar yatağın üzerine fırlattı. Orospu çocuğu... Sen göreceksin! Seni mahvedeceğim, piç herif ... Diye söyleniyordu aynı anda. Öfkenden gözü dönmüştü. Bunu hangi ara yapmıştı, o çantayı ne zaman ve nasıl almıştı? Hem de ona hissettirmeden. Bu göt kadar odada bunu ona fark ettirmeden nasıl yapmıştı? Ona tüm bu yaptıklarını ödetecekti, onu mahvedecekti. Bunca zaman ondan yardım aldığını, onunla iş birliği yaptıklarını düşünürken aslında kullanılmıştı. Bunu onun yanına bırakamazdı. Hızlı adımlarla önce odasından sonra da binadan çıktı. Şu an öfkeden tüm vücudu yanıyordu, soğuğu hissetmesi biraz zaman alacaktı. Sağanaktan biraz olsun korunmak için montunun şapkasını başına geçirdi. Yorgunluk, uykusuzluk, sinir ve stresin üzerine bir de hasta olursa bununla baş edemezdi. Şu an hastalanmanın sırası değildi. Şimdi bile ayakta güçlükle duruyordu. Ama Önder’den intikam alma duygusu onu biraz olsun motive etmiş, güç kazandırmıştı. Hızlı adımlarla yürüyerek bu çöplükten çıkıp caddeye varmak istedi, ama karşısına bir ara sokak daha çıktı. Orayı da geçtikten sonra bir sokak daha, burası tam bir labirent gibiydi. Kenar mahalle dedikleri bu olsa gerek. Bu sokağın içinde yürürken, yıkık dökük harabe halindeki binalardan birinin önünde, bir grup genç fark etti. Kendi aralarında bağıra bağıra şakalaşıp kahkahalarla gülüyorlar, küfürler savuruyorlar, sallana sallana birbirlerine sataşıyorlardı. Madde veya alkol etkisinde oldukları her hâllerinden belliydi. Alpay onlara bulaşmamak için onları görmezden gelmeye çalışarak yürümeye devam etti. Yanlarından geçerken gençlerin sözlü sataşmalarına, hakaretlerine maruz kaldı ama şu an hem çok öfkeli hem de bitkindi. Üstelik tekti, onlarla baş edemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden erkekliğine bile edilen hakaretleri zor da olsa duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Sonunda bir caddeye varabilmişti. Ama buranın da sokak aralarından pek bir farkı yoktu. En azından merkezi bir yerdi, etrafta marketler, iş yerleri ve esnaf lokantaları vardı. Bir yerden ATM bulup para çekmesi gerekiyordu. Üzerinde hiç para yoktu ama banka kartında vardı. İçinde onu en azından onu bir süre idare edecek kadar para vardı. Caddede yürüyerek bir ATM aradı ve buldu. Bunu yaparak kendisini riske atıyordu çünkü polisler, kart hareketlerinden yerini tespit edebilirdi. Ama şu an önemli olan şey bu değildi. Nasılsa buradan gidecekti ve kaldığı yeri tespit ettiklerinde, onu buraya getirenin ve bir haftalık pansiyon parasını peşin ödeyenin Önder olduğu da ortaya çıkacaktı. Dolayısıyla onun başı da yanacaktı. Sonuçta Alpay’ın yaptıkları, Önder’in yaptıklarının yanında bir hiçti. Üstelik o bir polisti. Kartındaki tüm parayı çektikten sonra, paraları ve kartını çantasına koyup tekrar pansiyona döndü. Bu çöplüğe bir gece daha katlanmak zorundaydı. Artık alışmaya başlamıştı ama buradan ayrıldıktan sonra özleyeceğini hiç sanmıyordu. Geceyi zar zor geçirdikten sonra, sabahın erken saatinde tekrar sokaklara düştü. Açlıktan midesi bulanıyor, başı dönüyordu. En azından açlığını bastırması için kendisine bir poğaça aldı ve yolda yürüyerek poğaçasını bitirdi. Önder’in bu saatlerde de geleceğini sanmıyordu. Bugün hafta sonuydu, muhtemelen sıcacık ve temiz yatağında rahat bir uykuda olmalıydı. Başına gelecekleri bilmeden rahat bir uyku çekiyordu. Şu an Alpay’a lazım olan şey bir arabaydı ve nereden kiralayacağını çok iyi biliyordu. İki vesait değiştirerek sonunda aradığı yere vardı. Kendisine işini görecek, maliyeti düşük bir araç kiraladı. Beyaz bir Clio. Bu ona fazlasıyla yeterdi. Araca binerek Meriç’in evine doğru yola çıktı. Adres elindeki kopya dosyalarda yazıyordu ama ne yazık ki dosyalar artık onda yoktu. Ama Meriç’i bir cinayet mahallinin yakınında gördüğünde, oraya nasıl gittiğini anlamak için ev adresini haritalardan incelemiş ve ezberlemişti. Bu yüzden adresi bulmakta hiç zorlanmadı. Tabi buraya daha önce hiç gelmemişti. Adresin doğruluğunu teyit edebileceği herhangi bir şey de yoktu ama muhtemelen burası olmalıydı. Aracı Meriç’in evinin bulunduğunu düşündüğü binanın yakınında bir yere park edip, bir süre bekledi. Bu adresin doğru olup olmadığını, doğruysa Meriç’in şu an evde olup olmadığını bilmiyordu ama bunu anlamanın bir yolunu biliyordu. Klasik bir yöntemdi ama sonuçta işe yarıyordu. Sokakta küçük bir çocuk yakalaması gerekiyordu ama hem sabahın erken saatiydi hem de kış ayıydı. Bu yüzden sokakta hiç kimse yoktu. Beklerken ısınmak için klimayı açtı ve koltuğu arkaya yatırıp kollarını bağladı. Gözlerini dinlendirmek için bir süre kapattı ama sonra geri açtı. Uykuya dalmak istemiyordu, Meriç buradaysa ve dışarı çıkarsa ya onu kaçırabilir ya da yakalanabilirdi. Birkaç gündür hiç haber dinlemediğini hatırladı. Radyoyu açıp bir haber kanalı buldu. Bu sayede uykusunu da dağıtmış olacaktı. Haberi sunan kadın bugün ve önümüzdeki bir hafta boyunca, hava sıcaklığının daha da düşeceğini ve sağanak yağmurun etkili olacağını söylüyordu. Doğru dürüst kar yağmamıştı, yağan da iki gün içinde erimişti. Karın keyfini çıkaracak zamanlarını çoktan geçmişti ama hâlâ seviyordu. Ona anne - babasıyla kışın, köylerinde geçirdikleri eğlenceli günleri hatırlatıyordu. Bunları düşünmek içini burksa da bir yandan da o anları tekrar yaşıyormuş gibi zevk alıyordu. Radyonun düğmesine basıp başka bir haber kanalı açtı. Birkaç kelime duyması bile bu kanalın önemli bir şeylerden bahsettiğini anlamasına yetti. Haber sunucusu adam, yıl başı gecesinde işlenen vampir cinayetlerinden bahsediyordu. Vampir cinayetleri. Bu ismi medya koymuştu ve bu olay, bu isimle anılmaya başlanmıştı. Haberde, katillerin şu an tutuklu yargılandıklarını ve akıl sağlıklarının yerinde olup olmadığına dair incelemeler yapıldıktan sonra görülecek olan mahkeme gününe kadar da hapiste kalacaklarını söylüyordu. Yani psikiyatrik muayene yapıldıktan sonra akıl sağlıklarının yerinde olmadığı anlaşılırsa, hepsi bir akıl hastanesine yatırılacak ve bir süre sonra da serbest kalacaklardı. Sonrasının ne olacağı ise şimdiden belliydi. Spiker dava ile ilgili başka gelişmeler de anlatıyordu. Alpay radyonun sesini biraz daha açtı ve dikkatle dinlemeye devam etti. Davadan alınan Önder başkomiserin bu olayla yasa dışı yollarla ilgilenmeye devam ettiği kanıtlanmış, başkomiser hakkında birçok suçtan dolayı dava açılmıştı. Hakkında göz altı kararı da çıkarılmıştı ancak adresinde bulunamadığından göz altı gerçekleştirilememişti. Bu yüzden başkomiserin bu olaylarla bir bağlantısı olduğundan ve olayları ört pas etmeye çalıştığından şüpheleniliyordu. Alpay bunu duyunca kulaklarına inanamadı. Demek ki tahminleri doğruydu, yanılmıyordu. Önder gerçekten de onlarla iş birliği yapıyordu. Üstelik iki hafta yıllık iznini kullanıyordu, bu olayla daha rahat ilgilenebilmek için. Gelip gittiği tek yer ise Alpay’ın yanı ve kendi eviydi. Ama göz altı kararından sonra, onu adresinde bulamamışlardı. Bu bilginin medyaya ne zaman yansıdığını ve bu olayın ne zaman gerçekleştiğini bilmiyordu, ama Önder’i dünden beri hiç görmemişti. Şu an saat sabahın sekiziydi. Evinde olması gerekirdi.
Öyle olsaydı polisler onu bulurdu ve haberlerde son dakika gelişmesi olarak yayınlanırdı. Ama ortada yoktu. Alpay radyoya dikkat kesildiğinden, biraz önceki hareketliliği fark etmesi biraz zaman aldı. Sokağa bir araç girmiş ve Alpay’ın aracının biraz ilerisine park ediyordu. İçinde kimin olduğunu göremese de bunun Meriç doktor olabileceğini düşündü ama bundan hemen vazgeçti. Çünkü araç, Alpay’ın şu an kullandığı aracın aynısının siyah rengiydi. Meriç doktor ise son model bir JEEP kullanıyordu. Bıkkınlıkla Meriç’in evinin bulunduğu binaya bakarken, araçtan inen kişiyi gördü ve o an donup kaldı. Bu Önder’di. Huzursuzca koltuğunda kımıldandı, ne yapacağını düşünüyordu ama aklına gelen tek şey eğilerek direksiyonun altına saklanmak oldu. Başını hafifçe çıkarmış onu seyrediyor, ne yapacağını anlamaya çalışıyordu. Sağa sola bakınıyor, muhtemelen kimsenin onu izlemediğine emin olmaya çalışıyordu ama Alpay’ın onu seyrettiğini tahmin bile edemezdi. Bir süre etrafa bakındıktan sonra bir binaya yaklaştı ve içeri girdi. Burası Meriç’in dairesinin bulunduğu binaydı. Demek adresi doğru hatırlıyordu, ama dairesinin kaçıncı katta olduğunu bilmiyordu. Önder içeri girdikten sonra, Alpay saklandığı yerden çıkıp binaya baktı. Şimdi peşinden gidip onları suç üstü mü yakalamalıydı yoksa onları takip etmeye devam edip, daha fazlasını mı öğrenmeliydi? O düşünüp kararını verene kadar Önder binadan tekrar çıktı. Bu ziyaret beş dakika bile sürmemişti. Bu kadar kısa sürede ne konuşmuş olabilirlerdi ki? Belki de Meriç evde yoktu, Önder’de geri dönmek zorunda kalmıştı. Önder ağır adımlarla aracına doğru ilerlerken, Alpay bir kez daha zor bir karar vermeye çalıştı. Önder’in peşine mi takılmalıydı yoksa burada durup Meriç’i mi beklemeliydi? Önder kısa sürede buradan çıkıp gittiğine göre şu an evde değildi. Burada boşu boşuna beklemektense Önder’in peşine takılmayı tercih etti. Ama sonra bundan hemen vazgeçti. Meriç evde olmadığına göre evine girebilirdi. Bunu Önder ile beraber planlamışlar ve beraber yapamaya karar vermişlerdi ama artık ortaklık bozulmuştu. Bu yüzden Önder’e bağlı olmadan istediğini yapabilirdi. Önder’in aracının hareket edip uzaklaşmasını bekledi. Araç gözden kaybolduğundaAlpay’da harekete geçti. Dairenin kapısını açmak için yanına bir şeyler alarak, hazırlıklı gitmesi gerekiyordu. Sırt çantasındaki banka kartını alıp araçtan indi ve binaya girip, üst kata çıktı. Kapıların üzerinde daire sakinlerinin isimleri yazıyordu, bu yüzden bir yanlışlık yapmayacaktı. Üçüncü kata geldiğinde, sonunda aradığı daireyi buldu. Kapının üzerindeki metal plakada büyük harflerle MERİÇ KAAN yazıyordu. Önce kulağını kapıya dayayarak, içerden bir ses duymaya çalıştı ama hiçbir ses yoktu. Evin boş olduğuna emin olduktan sonra kartı umutsuzca kapının arasına soktu ve kilit kısmında, yukarı aşağı kaldırıp indirdi. Bunun olmasını hiç beklemiyordu ama kapı açılmıştı. Kaşlarını kaldırıp birkaç saniye şaşkınlıkla marifetine baktı. Kendisine hayranlık duymuştu, bunu hayatında ilk kez denemişti ve başarılı olmuştu. Burada durup birilerine yakalanmamak için hızlı ve sessiz bir şekilde içeri girip kapıyı kapattı. Birkaç saniye daha olduğu yerde hareketsiz durarak kulak kabarttı. Evde çıt yoktu. Bu kez evin boş olduğuna tamamen ikna oldu. Neyse ki gündüz vaktiydi, bu yüzden herhangi bir ışık yakması gerekmeyecek ve dışarıdan dikkat çekmeyecekti. Karşısında uzun bir koridor ve sıra sıra dizili kapılar vardı. Sıradan bir apartman dairesiydi. Onun evini kafasında daha lüks ve daha havalı bir şey olarak hayal etmişti, ama hiç de öyle değildi. Salona, mutfağa ve banyoya göz attığında gayet basit ve sade bir daire olduğunu fark etti. Salon klasik mobilyalarla donatılmış, birkaç yere küçük aksesuarlar ve çiçeksiz bitkiler yerleştirilerek, biraz olsun canlık katılmıştı. Yatak odası ise yeni evli çiftlerin kullandıkları yatak odası takımıyla donatılmıştı. Dikkat çekici olan tek şey salonun ve yatak odasının neredeyse tek renkle döşeli olmasıydı. Mobilyaların hepsi beyaz renkteydi. Bu da eve, iç açıcı ve ferahlatıcı bir hava katıyordu. Kapısı kapalı olan tek bir oda vardı. Kapının kolunu tutup aşağı indirdi ama kapı kilitliyi. Kilitli kapılar insanı ister istemez meraklandırıyordu, onların arkasında mutlaka önemli şeyler oluyordu.
Kapı ahşaptı. Kırılması kolay olabilirdi ama bunu yapamazdı, kendisini ele verirdi. Açılması imkânsız bir kapı değildi, basit bir ev kapısıydı. Kilidi açmak için evde bir şeyler aradı. Mutfaktaki çekmeceden küçük bir meyve bıçağı alıp, tekrar kilitli kapıya yöneldi. Bıçağı kilide sokup, kilit açılana kadar içini kurcaladı. Bir süre debelendikten sonra kilit açıldı. Alpay bir şaşkınlık daha yaşadı. Merak, insana her şeyi yaptırıyordu. Bunları yapabildiyse daha neler yapabileceğini tahmin edemiyordu. Kapıyı ardına kadar açıp odaya girdi, bıçak hâlâ elindeydi. Oda yaklaşık elli metre kare büyüklüğündeydi. Duvarları koyu gri renge boyalı, zemin ise beyaz fayanslarla kaplıydı.
Karşılıklı iki duvar, yerden tavana kadar metal raflarla kaplıydı. Odanın ortasında ise arka arkaya sıralı metal masalar vardı. Her masanın başında ise projektörler... Odada, mobilya olarak sayılabilecek tek eşyalar bunlardı. Merakla masalara yöneldi. Birkaç masanın üzerinde, yalnızca dosyalar ve kâğıt yığınları vardı. Şaşkınlıkla dosyalardan birini evirip çevirdi. Siyah, sert kapaklı ve bir kenarında sarı şerit bulunan bu dosyayı hemen tanıdı. Bu, manastırın dosyasıydı. Onu bırakıp bir diğerini aldı, o da aynıydı. Bütün dosyalar aynıydı. Hepsi siyah sert kapaklı ve üzerinde sarı şerit bulunuyordu. İçlerini açıp baktığında, içlerindeki belgelerin tamamının fotokopi olduğunu fark etti. Belgeler kopyaydı ama dosyalar orijinaldi. Belki de bunlar da kopyalanarak tasarlanmış dosyalardı. Bunu anlayamamıştı. Tek bildiği, masaların üzerinde bulunan tüm dosyaların manastırda tedavi gören hastaların dosyalarının kopyaları olduğuydu. Bunu nasıl yaptığını düşünürken, Meriç’in manastırdaki tüm bölümlere girebilme yetkisinin olduğunu hatırladı. Ama bunu neden yapmıştı, neden bu belgeleri çalmıştı? Profesör ona her ne kadar güvense de bunları ona asla vermeyeceğine emindi. Bunları çalmıştı. Sonra kopyalarını alıp, orijinallerini yerine koymuştu. Ama neden? Dosyalardan birin açtığında ağzı açık kaldı. Dosya tam olarak 1856 yılına aitti. İçindeki belgeler de fotokopiydi ama fotokopinin çekildiği belgenin ne kadar eski olduğu da anlaşılıyordu. İçindeki belgeler, şimdiye kadar gördüklerinden çok daha farklıydı. İçinde bir sürü gazete küpürleri, fotoğraflar ve el yazmaları vardı. Bunu diğer her şeyden daha da merak etmişti. Burada detaylı bir şekilde inceleyecek vakti yoktu. Bu dosyayı yanına almaya karar verdi. Meriç bunun yokluğunu kesinlikle anlayacaktı ama iş işten geçmiş olacaktı. Dosyayı kucağına yerleştirip diğer dosyalara göz attı. Elindeki dosya dışında bu kadar eski başka bir dosya yoktu, hepsi manastırın hastane olarak faaliyete geçmesinden bu yana orada tedavi gören hastaların, hemşirelerin ve doktorların dosyalarıydı. Masalardan ayrılıp metal raflara yöneldi. Buradaki şeyler daha ilginç ve anlamsızdı. Naylon torbalar, tıbbi maskeler ve beyaz eldivenler, kese kâğıtları vardı. Geniş siyah bir kutunun içinde gördüklerine ise inanamadı. Kutunun içinde kanlı bir çift beyaz eldiven ve kanlı bir naylon poşet vardı. Önder ile iş birliğini bitirmemiş olsaydı, bunları ona verebilir ve bu sayede bunun gerçekten kan olup olmadığını, eğer kan ise neye ait olduğunu öğrenebilirlerdi. Aklına zombi cinayetleri geldi. Bunu düşündüğü an tüyleri ürperdi. Katillerin hepsi yakalanmıştı ama biri hariç. O hâlâ aranıyordu. Ayrıca katilleri cinayetleri işlerken hiçbir kesici veya delici alet kullanmadıklarını, her şeyi elleriyle ve ağızlarıyla yaptıklarını duymuştu. Aranan katilin Meriç olduğunu hissetmeye başladı. Belki o da katillerle iş birliği yapıyordu. Eğer yapmıyorsa, belki de birini öldürmeyi planlamış ve bu seri cinayetleri fırsat bilerek, bunun da o zombilerin üzerine kalacağını düşünerek araya sıvışmış ve o cinayeti işlemişti. Yine duyduğuna göre son cinayet ile diğer cinayetler arasında bazı farklılıklar vardı. Akıl sağlığı yerinde olmayan birinin yapamayacağı bir şekilde işlenmiş bir cinayet. Kurban, kendi kemeriyle tek ayağından ağaca asılmıştı. Diğerleri ise oldukları yerde öldürülüp öylece bırakılmıştı. Bunlar sadece medyaya yansıyan bilgilerdi. Bilmediği daha birçok detaylar vardı. Rafta bulunan temiz naylon poşetlerden birini alıp, kanlı naylon torbayla plastik eldivenleri içine koydu. Dosya ve bıçak hâlâ elindeydi. Hemen yan tarafta bulunan diğer raflarda, içi boş bir sürü cam kavanoz gördü. Bunları ne yaptığını anlayamamıştı. Bu tarafta ilginç başka bir şey göremediğinden, karşı duvarın dibinde bulunan raflara yöneldi. Bu rafların tamamı kitaplar, ansiklopediler ve defterlerle doluydu. Kitaplardan birkaçını incelediğinde, bunların bazı filozoflara ait olduklarını fark etti. Ansiklopediler ise yine felsefe ile ilgili tarihi ansiklopedilerdi. Meriç doktorun söylediği bir sözü hatırladı. Bir filozofun, onun hayatını kurtardığından bahsetmişti. Beş kitaplığın da baştan aşağı filozofların kitaplarıyla dolu olmasına şaşırmamalı. Ama bunların onun hayatını nasıl kurtardığını ve ne yönde etkilediğini asla söylememişti. Bunu öğrenmenin de bir yolu olabilirdi. Kucağındaki eşyaları masalardan birinin üzerine bırakıp, raflarda bulunan birkaç defteri inceledi. Tamamı el yazmasıydı. Ne olduklarını anlamak o kadar da zor değildi. Bunlar günlük defterleriydi. Bunu her sayfanın başında yazan tarihlerden anlamıştı. Tabi herhangi bir çalışmanın kayıtları da olabilirdi. Bir an durup, burada ne kadar zaman geçirdiğini düşündü. Meriç’in ne zaman döneceğini bilmiyordu, her an gelebilirdi.
Bu yüzden acele etmeliydi. Defterlerden birkaçını alıp, masanın üzerinde bıraktığı eşyalarla beraber kucağına yerleştirdi. Diğer her şeyi olduğu gibi bırakarak, elleri kolları dolu bir şekilde oradan ayrıldı.

27 Ocak 2025 Pazartesi

Kendine Terapi (Bölüm 63)


Yola çıktığında eve gidip gitmeme konusunda kararsız kaldı. Meriç’in girdiği o binada ne olduğunu çok merak ediyordu. Şu an oraya gitmemek için direniyordu ama bunu yalnız başına yapamazdı. Alpay ile bir anlaşma yapmışlardı ve o anlaşmaya uymak zorundaydı. Bu yüzden istemese de eve döndü. En azından elindeki dosyaları inceleyebilir, gözden kaçırdığı bir şey varsa bulabilirdi. Cebinde titreşen telefonunu çıkarıp ekrana baktı, Melisa arıyordu. Hemen cevapladı.
“Alo... Nasılsın?”
“İyiyim sen nasılsın, ne yapıyorsun?”
Cevap vermeden önce bir süre duraksadı. Yarı yarıya doğru söylemeye karar verdi.
“Araba kullanıyorum, biraz dolaşıyorum.”
“Anladım, Fırat ile beraber sana geleceğiz. Ne zaman evde olursun?”
“On dakika. Ne oldu, bir sorun mu var?”
Bu soruyu durduk yere sormamıştı, Melisa’nın sesi durgun ve bıkkın geliyordu.
“Evet. Aslında sayılır, gelince konuşuruz.”
“Tamam. Hoşçakal.” Önder telefonu kapatıp, gaza basarak hızlandı. Konuşacakları konunun ne ile ilgili olduğunu sormamıştı, en azından bunu sorabilirdi, şimdi daha da meraklanmıştı. Bu kadar meraklanmasına neden olan konu belki de son derece saçma ve gereksiz bir konuydu. Genelde öyle olurdu. Neyi çok merak edersen o kadar gereksiz, neye çok değer verirsen o kadar boş olurdu. Aksine önemsenmeyen şeyler de bir o kadar değerli olurdu. Aklına Melda geldi. Ona değer vermişti ama hiç önemsememişti. Belki de değer de vermemişti. Sadece o böyle düşünüyordu. Yeteri kadar değer verseydi Melda şu an mezarda değil, onun yanında olurdu. Şimdi ki aklı olsa bunu asla yapmazdı. Ona her şeyden ve herkesten daha çok değer verir, ona bir zarar gelmesine asla izin vermezdi. En ufak bir olayda aklına bunlar geliyordu, sonra dönüp dolanıp aynı şeyleri düşünüyor, düşündükçe kendisini suçluyor hatta nefret ediyor, sonunda yine her şeyi olduğu gibi kabullenmek zorunda kalıyordu. Melisa onun gerçekte nasıl bir adam olduğunu görebilseydi ondan nefret eder, yanına bile yaklaşmazdı. Şimdi sadece sıradan bir arkadaş olarak konuştuğunu söylüyordu ama Önder onun aslında ne istediğini anlayabiliyordu. Melda’yı hâlâ seviyor ve ruhen de olsa hâlâ onunla yaşıyordu. Bunlar olmasa bile Melisa ile yine de beraber olmak istemiyordu, bir kadının daha hayatını mahvetmeye hakkı yoktu. Başka biriyle beraber olduğunda yaşanacakları önceden görebiliyordu. Bu yüzden herkesten uzak durmaya çalışıyordu. Melisa da bunu kişisel algıladığından kırılıyordu. Ama o da Önder’in gördüklerini görseydi, ondan tamamen uzak dururdu. Kaldı ki onun peşinden koşanlar Önder’den çok daha iyi erkeklerdi. Ama yalnızlık Melisa’nın kendi tercihiydi. Belki de Melisa’nın önemsemediği tüm o erkeklerde olmayan ama Önder’de olan şey başka bir şeydi. Umursamazlık. Önder etrafındaki hiçbir kadını umursamıyor, hepsine birer arkadaş gözüyle bakıyordu. Bu kasten yaptığı bir şey değildi ama gerçek buydu. Ne kadar önemsemezsen o kadar önemsenirsin sözü doğru olmalıydı. Önder onu ne kadar umursamıyorsa Melisa onu o kadar umursuyordu. Hayatının hatasını yapıyordu ama bunun hâlâ farkında değildi. Sosyal medya hesabında Önder’in evinde fotoğraf paylaştığı zaman ona kantinde, herkesin içinde yaptığı şeyi başka bir kadına yapsaydı o kadının yüzünü bir daha asla göremezdi, ama Melisa bunu yapmamıştı. Bir gün o da hatasını anlayacaktı ama nasıl? Evine vardığında, oturduğu binanın tam karşısında emniyete ait sivil aracı gördü. Çoktan gelmişlerdi. Aracını park edip indi ve binaya girip dairesine çıktı. Fırat ile Melisa kapının önünde duvara dayanmış, öylece ayakta dikiliyorlardı. Onu gördüklerinde, ikisi de toparlanıp bir an önce kapıyı açması için sabırsızca ellerini ovuşturdular. İkisi de soğuktan donmuş olmalıydı. Önder onlara kaçamak bir bakış atarak anahtarı kapının kilidine soktu.
“Ne oldu, neden durduk yere geldiniz?” diye sordu aynı anda. Kapıyı açıp içeri girdiğinden Fırat ile Melisa da kendilerini içeri attılar. Ama sıcaklıkta pek bir değişiklik olmadığından, ikisi de hâlâ titriyordu.
“Evin de ne kadar sıcakmış.” diye geveledi Fırat.
“Güzelce ısının.” dedi Önder, alaycı bir tavırla.
Fırat kendisini tekli koltuğa bırakıp yayılırken, Melisa da karşısındaki üçlü koltuğa geçip oturdu. Ellerini bacaklarının arasına sokmuş, kendisini iyice küçültmüş iki büklüm duruyordu.
“Kadın ve çocuklardan başka şeylerle ilgilenmediğini sanıyordum.” dedi Önder, ona bakarak.
“En az onlar kadar önemli bir sorunumuz var.”
“Size sıcak bir şeyler yapayım.” dedi Önder ve mutfağa doğru ilerledi. Çay demlemek için ocağa su koyup, tekrar salona geçti. Melisa'nın oturduğu koltuğun diğer ucuna oturmak üzereyken duraksadı. Fırat onun sehpanın üzerinde unuttuğu belgelerden birini almış, meraklı gözlerle inceliyordu. Önder hemen atıldı ve önce Fırat’ın elindeki sonra da sehpanın üzerindeki bütün belgeleri alıp, bir kenara koydu.
“Bildiğiniz şeyler işte... Bakacak bir şey yok.” diye geveledi. Fırat bir süre anlamamış gözlerle ona baktıktan sonra, tekrar koltuğa yayıldı. “Ne olmuş, anlatın bakalım.” diye ekledi Önder, koltuğa oturarak.
“Önce bize ne haltlar karıştırdığını anlat. Bilmediğimiz bir şey.” diyerek, konuşmaya başladı Fırat. Önder duyduğu bu sözler karşısında bir anlık şaşkınlık yaşadı. Bunu aniden duymak beynini durdurmuştu.
“Ne demek istiyorsun? Ne yapmışım?” diye sordu, tedirgin bir şekilde. “Ne yaptığımı zaten biliyorsunuz. İkiniz de...”
“Hayır bilmiyoruz Önder.” dedi Fırat, sert bir tavırla. “Bildiğimiz tek şey yalnızca dava ile ilgileneceğindi. Bunun dışında başka bir şey bilmiyoruz.”
“Zaten dava ile ilgileniyorum, onun dışında bir şey yapmadım.” dedi Önder ve duraksayıp, şaşkın gözlerle bir Fırat’a bir Melisa’ya baktı ve ellerini iki yana açarak sordu. “Sizin derdiniz ne, neler oluyor?”
“Sana ne olduğunu söyleyeyim başkomiserim.” diyerek, araya girdi Melisa, ciddi bir ses tonuyla. “Savcılık senin hakkında soruşturma başlatmak için hazırlıklara başladı.”
Önder bunu duyduğunda başından aşağı kaynar sular döküldü. Midesine kramplar girmiş, tüm vücudunu ateş basmıştı. Şu an suratının kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordu. Bunu duymayı asla tahmin etmiyordu, aklına gelecek en son şeydi. Şimdiye kadar her şeyi temiz bir şekilde, arkasında hiçbir iz bırakmadan yapmıştı. Yardım aldığı birileri vardı ama onlar da Önder’i asla ispiyonlamazlardı. Çünkü bu işte onların da parmağı vardı. Yakalanmadılarsa tabi. Ama böyle bir durumda anında Önder’i arayıp bilgi vermeleri ya da ona küfürler saydırmaları gerekirdi. Ama hayır, kimse onu aramamıştı.
“Benim hakkımda mı, siz emin misiniz? Ben bir şey yapmadım ki...” diye geveledi Önder, titreyen sesle.
Fırat yaslandığı yerden doğrulup, kollarını dizlerine dayadı ve ellerini birleştirdi. Sonra da sorgulayan gözlerini ona dikip, dikkat kesilerek sordu.
“Ne halt karıştırdığını anlatacak mısın?”
Önder tekrar ikisine kaçamak bir bakış attı ve tekrar kekeleyerek sordu.
“Ne yapmışım, size kim söyledi. Benim hakkımda böyle bir şey olduğunu...”
“Haberleri seyretmedin herhalde.” diyerek, tekrar araya girdi Melisa. “Orhan başkomiser seninle ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı, birkaç gün sonra da savcının seninle ilgili soruşturma başlatacağını söylediler.”
“Ne yaptığını bize şimdi anlatman gerek Önder. Bir şey yapabilir miyiz bilmiyorum ama önce anlat, sonrasına bakarız.”
Önder aniden ayağa fırladı ve salonun içinde volta atmaya başladı. İkisinin birden bu şekilde üzerine gelmesi onun hem sinirini bozmuş hem de germişti. Resmen başkomiserlerini sorguya çekmiş, baskı uyguluyorlardı. Sorguya aldığı ve baskı, hatta bazen şiddet uygulayarak konuşturmaya çalıştığı insanların durumunu şimdi daha iyi anlıyordu. Başını iki elinin arasına alıp derin bir iç çekti, onlara ne anlatacaktı? Eğer yaptığı her şeyi detaylı bir şekilde anlatırsa, onu kurtarmak için bir şeyler yapabilirler miydi? Yoksa itiraf ettiği için soruşturma hızlı sonuçlanır ve ceza alması mı kolaylaşırdı? Bunu düşününce, aklına onların neden burada oldukları geldi. Ona gerçekten yardım etmek için kendi istekleriyle mi gelmişlerdi yoksa en yakın arkadaşlarına itirafta bulunacağını düşünerek, savcı mı göndermişti? Belki de üzerlerinde bir dinleme cihazı bile olabilirdi. Böyle bir şey varsa eğer, bunu geçen sefer olduğu gibi ancak tehditle yaptırmış olabilirdi.
İkisi de Önder’i isteyerek asla satmazdı, ama haklarında dava açmakla tehdit edildiklerinde satmışlardı. Bir kere satan bir daha satardı. Önder ellerini beline dayayarak olduğu yerde durup, tekrar dikkatli gözlerle onlara baktı. Onlar da aynı dikkatle Önder’e bakıyorlardı. Şu an ne düşündüklerini çok merak ediyordu. Onlara nasıl davranmalıydı bilmiyordu, eğer bu oyun meselesini kafasında kuruyorsa ve böyle bir şey yoksa onlara kötü davranarak haksızlık edecek, boşu boşuna yanında olan ve ona yarım etmeye çalışan iki kişiyi kaybedecekti. Ama haklıysa da her şeyi itiraf ederek kendi sonunu getirecekti. İyi bir ceza alacağı, hatta hapse gireceği kesindi. Çünkü yaptıklarının büyük suçlar olduğunun farkındaydı. Yanlış bir şey yapmadan önce başka bir yol denemeye karar verdi.
“Benimle ilgili neler anlatmış, Orhan başkomiser yani?” diye sordu.
“Senin yapacağına inanmak istemediğimiz bir sürü şey.” dedi Fırat ve derin bir iç çekti. “Birkaç kere manastıra gitmişsin. Hatta bir keresinde siber suçlardan iki tane komiseri de yanında götürmüşsün, ne yaptınız Allah bilir... Sonra bir daha gitmişsin ve bir doktorun odasından özel eşyasını almışsın. Ayrıca Alpay doktorla devamlı görüştüğün, bir araç kiraladığın ve o araçla hem manastıra hem eski bir fabrikaya ve belirsiz bir adrese defalarca gittiğin ortaya çıkmış. Doktor hakkında kayıp ihbarı yapıldıktan sonra bile onunla görüşmüşsün. Onu senin sakladığını düşünüyorlar. Bunu hiç anlamış değilim. Üstelik adli tıptan ve İstanbul’da görev yapan eski bir arkadaşından da yardım aldığın oltaya çıkmış. Yani kısacası, yapmaman gereken her şeyi yapmışsın. Eğer tüm bunlar doğruysa, başına gelecekleri sen tahmin et.”
Önder bilinçsizce sırıttı. Gerçekten uzmanların elinden hiçbir şey kaçmıyordu. O arkasında hiç iz bırakmadığını, temiz iş yaptığını düşünürken yaptığı her şey tek tek takip edilmiş ve kanıtlarla ispatlanmıştı. Geriye bir tek Önder’e tüm bunları itiraf ettirmek kalıyordu. Gerçi itirafa bile gerek yoktu, somut kanıtlar olduktan sonra inkâr etmesi hiçbir işe yaramayacaktı. Biraz önce oturduğu yere oturup, birkaç saniye sonra tekrar kalktı. Sıkıntıdan yerinde duramıyordu. Şu ana kadar hep kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünerek bu işlere girişmişti. Şimdi düşününce aslında hâlâ kaybedecek bir şeyinin olduğunu fark etti, özgürlüğü. Hapse girmek istemiyordu. Bunu bir kere yaşamıştı, orada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bildiği halde, aynı hatalara devam etmişti. O da diğer insanlar gibi başına kötü bir şeyler gelmeden aklını başına toplamıyor, her defasında aynı hataları yapıyordu. Özgürlüğünün elinden alınacağını öğrenene kadar da bu ona hiçbir zaman önemli görünmemişti.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu, tedirgin bir şekilde. Hâlâ salonda oradan oraya dolanıyor, öfkeyle burnundan soluyordu.
“Bunları gerçekten yaptın mı?” diye sordu Fırat. Önder ona bakarak, samimi olup olmadığını anlamaya çalıştı. Onlara hâlâ güvenemiyordu.
“Diyelim ki yaptım. Ne yapabilirsiniz ki?”
“Seni koruyabiliriz.” dedi Melisa.
Önder ona da kaçamak bir bakış atıp pencereye yöneldi. Camı açı, derin derin buz gibi havayı soludu.
“Savcıdan mı koruyacaksınız? Biraz gerçekçi olun, benim işim biti.” Önder farkında olmadan itirafta bulunmuştu, bunu anladıktan sonra da iş işten çoktan geçmişti. Ama artık önemi yoktu.
“Sen orasını boşver. Bize sadece planını anlat, ne yapmayı düşünüyorsun?” diyerek, devam etti Fırat.
“Bu davada yerine oturmayan bazı olaylar var, kafamda bir sürü soru işareti var. Bunların cevabını öğrenmek, olayı çözmek ve işime geri dönmek, planım bu.”
“Yıllık iznini bunun için boşa mı harcadın yani?” diye sordu Melisa, şaşkınlıkla.
“İzindeyken daha rahat olurdu.”
Fırat araya girdi.
“Olay zaten çözüldü. Katiller bulundu, hâlâ neyin peşindesin?”
Önder ona döndü.
“Evet, katiller bulundu. Ama onları bunu yapmaya teşvik eden kişi hâlâ bulunmadı.”
Fırat ve Melisa şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Melisa tekrar sordu.
“Ne yani, bunu onlara birilerinin yaptırdığından mı şüpheleniyorsun?”
“Şüphe değil, bu gerçek. Siz de biraz mantıklı düşünün. Bu adamlar gayet sağlıklıydı, sonra birden ortadan kayboldular ve yıllar sonra ortaya çıkıp, şehirde terör estirdiler. Ne yani, yıllarca bir yerde saklandılar ve aralarında plan yaparak, aniden ortaya çıkıp katliam mı yaptılar? Buna mı inanıyorsunuz? Adamlar yazı yazmayı, hatta konuşmayı bile beceremiyorlar. Hiçbir insani duyguları yok ve dış dünyada olan biten her şeyden kopuklar. Üstelik hepsi aynı zamanda, yani yıl başı gecesinde cinayet işliyorlar. Şimdi bana onların gerçekten katil olduklarını söyleyemezsiniz.”
“İyi ama bunu kim neden yapsın?” diye sordu Fırat, donuk bir sesle.
“Ben de tam olarak bunu öğrenmeye çalışıyorum. Dediğiniz her şeyi yaptım, evet. Alpay doktoru da ben saklıyorum çünkü o hastaneden istifa ederek ayrılan bütün doktorlar ortadan kaybolmuş. O katilleri kim kaçırıp alıkoyduysa, belli ki doktorları da o kaçırdı. Belki de bir sonra ki yıl başı gecesinde de sokaklara onları salacak. Alpay doktorun başına da aynı şeyin gelmemesi için onu saklıyorum, onu korumaya çalışıyorum. Beni anladınız mı?”
Kısa süren sessizliği Melisa bozdu.
“İyi de bunları neden kimseye anlatmadın? Biz bunların hiçbirini bilmiyorduk, birilerinden yardım isteyebilirdin.”
“İstemedim çünkü bunları birine anlatsaydım eğer, bu olayla da Orhan başkomiser ilgilenecekti. Biz bu davadan yolun yarısındayken alındık. Bunu kendi başıma halletmek istedim.”
“Seninki artık takıntılık, Melisa bir gün sana da terapi yapsın.” diye geveledi Fırat, bıkkınlıkla.
Önder onu duymazdan geldi.
“Peki şu an şüphelendiğin biri ya da birileri var mı?” diye sordu Melisa.
“Evet, profesör Darcy ve Meriç doktor.”
“Ne? Sen ciddi misin? Adamlar birer uzman! Ayrıca hastanesinde tedavi gören insanlar sağlıklı bir şekilde taburcu olmuşlar, bunların hepsini araştırmıştık zaten.” dedi Fırat, ona karşı çıkarak.
“Bilmediğiniz şeyler var, orada çok tuhaf şeyler oluyor. Hastalardan biri Alpay doktorla konuşmaya çalıştığı için kızı ortadan kaldırmışlar, nereye sakladıkları belli değil. Ayrıca birkaç yıl önce bir kadın da ortadan kaybolmuş. Kadını başka bir hastaneye sevk ettiklerini söylemişler ama kadın o hastaneden hiç çıkmamış, peki buna ne diyorsunuz?”
Fırat ve Melisa, şaşkınlıkla tekrar birbirlerine baktılar. Bu kez Önder’e inanmaya başladıkları her hallerinden belliydi. Onu ciddiye almaya başlıyorlardı. Önder bunu anladığında biraz olsun rahatladı ve artık onlarla daha rahat konuşacağını hissetmeye balladı.
“Yani profesör göz boyamak için hastalarını önce iyileştirip taburcu ediyor, sonra onları kaçırıp birer katile dönüştürüyor ve yıl başı gecesinde sokağa salıyor. Meriç doktor da ona yardım ediyor.” diyerek, duyduklarını pekiştirmeye çalıştı Fırat.
“İstifa eden doktorları da muhtemelen bildikleri bir şeyler olduğundan dolayı ortadan kaldırıyor. Bildiklerini birilerine anlatmamaları için.” diyerek, ona karşılık verdi Melisa. “Eğer tüm bunlar gerçekse bu çok büyük bir olay.”
Önder araya girdi.
“Ayrıca tüm bunlar ispatlı olmasına rağmen ne manastırla ne de Darcy ile ilgili hiçbir soruşturma açılmıyor. İnceleme bile yapılmıyor. Adam da elini kolunu sallayarak, hiçbir şey olmamış gibi işine devam ediyor. Eğer bu olayı birilerine anlatsaydım olayla ilgilenmesi için başkasını görevlendireceklerdi ve bu olayın üzeri kapatılacaktı. Hiç kimse hiçbir şey yapmayacaktı.”
“O halde bu olayda bir çeşit intikam olmalı. Yani profesör birilerinden ya da bir şeyden intikam almaya çalışıyor. Özellikle yıl başı gecesi... Bunun mutlaka bir anlamı olmalı.” dedi Fırat, düşünceli bir şekilde.
“Bana ister yardım edin ister etmeyin, ama bunu ben yapmazsam kimse yapmayacak. Bu olayın sonuna kadar gideceğim, sonra her şeyi ortaya çıkaracağım ve gerekirse yine hapse gireceğim. Ama sonuçta bu olayda parmağı olanlar da cezalanacak, tüm katillerin ve kurbanların hesabını verecek.” dedi Önder, kendinden emin bir şekilde. Fırat ile Melisa’nın, ne olursa olsun bu işin peşini bırakmayacağını bilmelerini istiyordu. Birileriyle iş birliği yapsalar da yapmasalar da.

22 Ocak 2025 Çarşamba

Kendine Terapi (Bölüm 62)


Önder onu kaldığı pansiyona bırakıp, Meriç’in odasında buldukları deri eldivenle beraber gitmişti. Eldiveni, Alpay’ın defterlerinin tellerinde buldukları parça ile karşılaştırılması için incelemeye gönderecekti. Tabii bu eldivene nasıl ulaştığı sorulduğunda verecek bir cevabı olmayacağından, bunu daha önce yardım aldığı teknisyenin aracılığıyla ulaştıracaktı. Evine inceleme istediğinde bunun için nasıl bir bahane üretmişti bilmiyordu ama o gerçek anlamda istediği her şeyi yapabiliyordu. Nasıl ve hangi yollarla olduğunun bir önemi yoktu, önemli olan sonuçtu. Pislik içindeki yatağına sırt üstü uzanmış, ellerini başının altında birleştirmiş kafasındaki düşüncelerle boğuşuyordu. Kafasının için o kadar doluydu ki hiçbir şeye odaklanamıyor, hiçbir düşünceyi ayırt edemiyor ve hiçbir şeyi algılayamıyordu. Gözlerini tek noktaya sabitleyerek zihnini susturmaya çalıştı ama bunun için ne kadar çok çabalarsa, düşünceler o kadar baskın çıkıyordu. Bu yüzden gözlerini kapatıp uyumayı deniyor ama bunu da başaramıyordu. Ortada olan birçok olay ve birçok çelişki vardı. Meriç doktorun ne olursa olsun profesörün sözünden bir adım dışarı çıkmaması, dün gece gittikleri mekân, manastırın arazisindeki ormanlık alanda gizlenmiş bir halde bulunan kapı, Reya’nın ve 9 numaralı hastanın birer çocuktan bahsetmesi, manastırdan istifa eden doktorların tamamının bir süre sonra ortadan kaybolması ve taburcu olan hastaların ortadan kaybolup, yıllar sonra birer zombi olarak tekrar ortaya çıkması. Tüm bunlar karma karışık ve anlamsız olaylardı. Meriç doktor orada bir şeyler karıştırıyorsa, dün gece gittiği o mekânda ne işi vardı? Profesör bir şeyler karıştırıyorsa, nasıl onlarca hastayı sağlığına kavuşturup taburcu etmişti? İstifa eden doktorları kim, neden kaçırıyor ve nerede saklıyordu? O hastaları kim katile dönüştürüyordu? Tüm bu soruların cevaplarını nasıl bulacaktı? Önder’in şimdiye kadar hiç zorlanmadan birçok bilgiye eriştiğine ve istediği her şeyi yaptığına şahit olmuştu ama onun yapabileceklerinin de bir sınırı vardı. Kafayı çalıştırıp onun da bir şeyler yapması gerekiyordu ama ne? Buraya hapsolmuştu, Önder buradan çıkmaması için onu sıkı sıkı tembihlemişti. Çünkü o da kaybolan doktorlarla aynı hastanede çalışmıştı ve onun ayrılışı, hepsinden daha kötü olmuştu. Bu yüzden Önder, o doktorları her kim kaçırdıysa ona da aynısının yapılacağını ve can güvenliğinin olmadığını söylüyordu. Bir bakıma haklıydı. Ama onu burada güvende tutmak istemesinin nedeni neydi? Onun işine yarayacağını düşündüğünden menfaati için mi saklıyordu yoksa gerçekten onu korumak mı istiyordu? Belki de tam tersiydi. Belki de onu tuzağa düşürmeye çalışıyordu, belki de onu kandırarak güvenini kazanmaya çalışıyor ve ona istediklerini yaptırmak için iyi adam rolü oynuyordu. Bu düşünce aklına geldiği an hızla yattığı yerden doğruldu. Ya o da bu işleri yapanlarla iş birliği içindeyse? Bir polis, üstelik bir başkomiser olması onun güvenilir olduğu anlamına gelmiyordu, sonuçta her meslek grubunun içinde mutlaka çürük elmalar vardı. Koskoca istihbaratların içinden ajanlar çıkıyordu, bir başkomiser mi bunları yapamayacaktı. Ayaklarını yatağın kenarından sarkıtarak yaşadıklarına odaklanmaya çalıştı ve her şeyi baştan sona kadar düşünmeye çalıştı. Başkomiser onu tanımadığı halde her zaman onun yanında olmuş, ona yakın olmak için çabalamıştı. Ne zaman evine gitse onu kapısının önünde bulmuştu. Sürekli evine girip çıkıyor, etrafında dolanıyor, nerede ne yaptığını biliyordu. Çalışma odasına kadar girmiş ve özel eşyalarını kurcalamıştı. Bunlar basit şeyler gibi görünse de Alpay için değildi. Peki onlarca prosedür gerektiren onca şeyi nasıl yapmıştı? Başka şehirde yaşayan bir arkadaşından yardım aldığını, adli tabibe rüşvet verdiğini ve daha birçok yasa dışı şey yaptığını söylemişti. Palavra! Bir veya iki kişi yasa dışı iş yaparak ona yardım edebilirdi ama herkes değil. Onun dediğine göre herkes ona yardım ediyordu. Hayrına. Başka polislerin haftalar sonra öğreneceği bilgileri o sadece birkaç gün içinde öğreniyordu. Peki buna ne demeli? Profesör hiç kimsenin elini dahi sürmesine izin vermediği dosyaları Önder’e vermiş ve binadan dışarı çıkarmasına izin vermişti. Ayrıca kopyalarını alacağını söyleyerek tüm belgeleri ondan almıştı. Geri getirmişti ama bu o kadar da önemli değildi. Belgeleri almasının nedeni belki de elinde neler olduğunu öğrenmekti. Ayrıca dün gece Meriç doktoru takip ederek gittikleri mekâna girmek istememiş, saçma bahanelerle geri dönmüştü. Oraya girmemişti çünkü orada ne olduğunu ve Meriç doktorun orada ne yaptığını çok iyi biliyordu. Meriç doktorun odasından aldıkları eldiveni de incelemeye götüreceğini söyleyerek yanında götürmüştü. İnceleme falan yoktu, onu Meriç doktor ile ilgili bir kanıt bulunmaması için yok edecekti. Evine inceleme istemesinin nedeni için de bir fikri vardı. O ve girmek ve içeride önemli başka nelerin olduğunu öğrenmek istemişti. Oraya gizlice girebilirdi ama Alpay’ın hakkında bir kayıp ihbarı olduğundan evi bir gün aranırsa, Önder’in o eve gizlice girdiği anlaşılacağından ve foyası ortaya çıkacağından bu yönteme başvurmuştu. Belki de Meriç doktorun o eve girdiğine dair kanıtları ortadan kaldıracaktı, buna şimdilik emin değildi. Ama emin olduğu şey Önder’in o eve girmek istemesi ve bunu en temiz şekilde yapmasıydı. Hem kim yakını olmayan biri için kendi cebinden para ödeyerek onu bir pansiyonda barındırırdı? Bunu iyilik için yapmadığı belliydi. Alpay’ı saklıyordu. Onu, diğer doktorların başına gelen tehlikeden korumuyordu. Aksine, onlar için saklıyordu. Alpay dışarıda dolanırsa hakkında kayıp ihbarı olduğundan polis onu yakalayacak ve güvende olacaktı. Bundan sonra ne yapacağını düşünmek için ayağa kalktı ve odanın içinde volta atmaya başladı. Bu oda tam bir hapishane hücresi gibiydi. İnsanın içini daraltıyor, bunaltıyordu. Yine de bu küçük alan düşünmesine engel olamadı. Bir planı vardı. Önder’e asla güvenmeyecek ve inanmayacaktı ama bunu ona hissettirmeyecekti. O ne derse yapmaya devam edecek ve onun asıl niyetini anladıktan sonra, hiç ummadığı bir anda hazırlıksız yakalayarak bu oyuna bir son verecekti. Tüm günü bu kutu gibi odada ona inandığı için kendine kızmakla, ona karşı nefretini güçlendirmek için yaşadıklarını tekrar tekrar düşünmekle ve ondan kurtulmak için yaptığı planı tekrar tekrar gözden geçirmekle harcadı. Hava kararmaya başladığında odanın kapısı açıldı ve Önder içeri girdi. Alpay başını çevirip onun olduğuna emin olduktan sonra, tekrar önünde dikildiği pencereye döndü. Hava dondurucu derecede soğuktu ve odanın içi buz tutmuştu, ama şu an soğuğu hissetmiyordu.
Önder’in onu salak yerine koymasını ve kandırmasını düşündükçe vücudunu ateş basıyor, fazlasıyla ısınıyordu.
“Dışarısı buradan daha sıcak, kapat şu camı!” dedi Önder, kendisini yatağa bırakırken. Alpay yutkundu. Ona bu kadar öfkeliyken nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranacaktı bilmiyordu ama kendisini zorlayarak denemeye çalıştı.
“Şimdi açtım, oda biraz havalansın.” dedi, buz gibi bir sesle. Bu tonu beğenmedi. Önder bir sorun olduğunu anlayabilir ve ısrarla onu konuşturmaya çalışabilirdi. Ya da bir şeylerden şüphelendiğini anlayabilir ve daha dikkatli olabilirdi. Belki de ondan bir an önce kurtulmak için işleri hızlandırabilirdi.
“Manzaran çok mu güzel?” diye geveledi Önder, alaycı bir tavırla. Sırt üstü yatağa uzanmış, ellerini başının altına koymuştu. Keyfi gayet yerinde gibiydi. Alpay derin bir nefes alıp ona döndü.
“Burada daha ne kadar kalacağım?” diye sordu bıkkınlıkla.
“Bir hafta dolmadı, bugün ikinci gün.”
“Ödediğin parayı sana geri veririm, merak etme. Ben evime dönmek istiyorum.”
Önder yattığı yerde gözünün yanıyla ona baktı. Bir süre o şekilde kaldıktan sonra yattığı yerden ağır ağır doğruldu ve yatağın kenarına oturup ellerini birleştirdi.
“Sen ciddi misin, içinde bulunduğun durumun farkında mısın?”
“Evet, farkındayım. Senin karşında çocuk yok, başımın çaresine bakabilirim.”
“Öyle mi? Demek başının çaresine bakarsın. Sen ne sanıyorsun, sana bayıldığım için ya da seni yakın arkadaşım olarak gördüğüm için mi korumaya çalışıyorum? Böyle mi düşünüyorsun?”
Alpay onun artık bir şeyleri itiraf edeceğini düşünerek, pencerenin yanından ayrılıp tam karşısına geçti.
“Ya neden... Neden beni koruyorsun?” diye sordu, ses tonundaki şüpheyi gizlemeye çalışarak.
“İkimizin davası da aynı, öyle değil mi? Senin amacın tam olarak ne bilemem, ama benim davayı o polis bozuntularından önce çözmem gerek. Bu yüzden de sana ihtiyacım var, anladın mı?”
“Bana bu davayı çözmek içi mi ihtiyaç duyuyorsun gerçekten?” diye sordu Alpay, alaycı bir tavırla sırıtarak.
“Sen ne sanıyorsun? Başka ne olabilir ki?”
Alpay onu baştan aşağı süzdü. Sonra gözlerine odaklandı ama hiçbir şey anlamadı.
“Neyin var senin, iki günde kafayı mı sıyırdın?” diye ekledi Önder, meraklı gözlerle ona bakarak.
Alpay bir eliyle yüzünü sıvazlayarak tekrar pencereye yöneldi.
“Yok bir şey, sadece çok yorgunum.” diye geçiştirdi. “Eldiveni ne yaptın?”
“Hangi eldiven?” Alpay onun bu sözünü duyunca aniden ona döndü ve şaşkın bir şekilde bakakaldı. Önder bir süre durakladıktan sonra, bir şeyi hatırlamış gibi işaret parmağını kaldırıp gözlerini kıstı. “Ha eldiven, hatırladım. İncelemeye gönderdim. Adli tıpta yardım aldığım bir teknisyen var, direk olarak ona verdim çünkü başka birine o eldiveni nasıl aldığımın açıklamasını yapamazdım. Sonuç çıkar çıkmaz sana da söyleyeceğim.”
Alpay onu bir süre daha seyrettikten sonra bir soru daha sordu.
“Meriç’in evine ne zaman gideceğiz?”
“Yarın hafta sonu. Evden çıkıp çıkmayacağını ya da ne zaman geri döneceğini bilemeyiz, bu yüzden iki gün sonra gideriz.”
“Peki dün gece gittiğimiz bina... Oraya ne zaman gideriz?”
“Sanırım yarın olabilir.”
Alpay bundan da bir şey çıkardı. Orada Önder’i ya da iş birlikçilerini ele verecek ne varsa onları toplayıp yok edecek, Alpay ile beraber gittiklerinde ise hiçbir şey bulamayacaklardı. Ama anlamadığı bir şey vardı, Önder’in tüm bu olaylardan çıkarı neydi?
Devamlı şehirde işlenen zombi cinayetlerinden bahsedip duruyordu. Bu cinayetlerin manastırla olan bağlantılarını biliyordu. Ya olaylarda parmağı vardı ya bilgisi ya da başka bir şey, ama bu olaylardan onun eline geçen şey neydi bunu hâlâ anlayamıyordu. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkacaktı. Alpay uyuyacağını söyleyerek onu göndermek istedi, amacı elbette uyku değildi. Planlarını uygulamaya dökmeye başlasa iyi olacaktı, aksi halde Önder elini çabuk tutacak ve onun işini bitirecekti.

18 Ocak 2025 Cumartesi

Kendine Terapi (Bölüm 61)


Şimdi hastaneye doğru yola çıkmışlardı. Aslında Meriç’in evine de girebilirlerdi. Ama doktorun buradan ne zaman ayrılıp, eve ne zaman döneceği belli değildi. En güvenli zaman o hastanedeyken gitmekti. Yarın hafta sonuydu, Meriç doktor bütün gün evde olabilirdi. Gündüz vakitlerinde o binaya gidip içeride neler olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama şimdi asıl meselelerine gelmeliydiler. O kızı hastaneden kaçırıp saklamalıydılar. Sonrasını bilmiyordu ama Alpay bunu istediğine göre, bir planı olmak zorundaydı. Hastaneye vardıklarında, aracı yine aynı yerde durdurup Alpay’a döndü.
“Başka birinin daha peşine takılmak yok, anlaşıldı mı?” diye sordu.
“Anlaşıldı, hadi şu kızı alalım.”
Beraber araçtan indiler ve binaya doğru yürümeye başladılar. Şimdi binanın neredeyse tüm ışıkları kapalıydı. Mesai saati çoktan bitmiş, hastalar uykuya geçmişlerdi. Ama Önder, profesörün binayı terk etmediğini hissediyordu. Hâlâ orada bir yerlerde olmalıydı, belki de odasında. Binadan gelen tek ışık kaynağı, her zaman ki gibi binanın girişinin koridor ışığıydı. Bahçe kapısının önüne geldiklerinde durup birbirlerine baktılar.
“İçeri girmenin başka bir yolu yok mu?” diye sordu Önder, fısıldayarak.
Alpay başının uzatıp, kapının yanındaki güvenlik kulübesinin içine baktı ve aynı anda cevapladı.
“Var ama uğraşmamıza gerek yok, kulübe boş. Buradan girebiliriz.”
Önder önden, Alpay arkadan kapıya tırmanarak bahçeye girdiler. Önder bunu daha önce yaptığından bu kez hiç zorlanmamıştı. Birilerine yakalanmamak için koşarak binaya yaklaştılar ve kapının önüne geldiklerinde durdular. Önder'in gözü kapının tam üstündeki güvenlik kamerasına kaydı. Her şeyi kaydettiğine emindi ama en azından şu an başında birilerinin oturup, onları seyrediyor olmamasını diledi. Alpay yavaş bir şekilde kapıyı aralayıp başını içeri uzattı. İçeride kimsenin olmadığını görünce kapıyı açıp içeri girdi, hemen arkasından da Önder.
“Kameralar artık 7/24 açık tutuluyor. Yani bir şeylerin ters gittiğini anladıklarında yakalanacağız.” dedi Alpay, yine fısıldayarak.
“O halde yüzümüzü gizlememiz gerekmez miydi?”
“Bu saklambaç oynarken bir yere sadece kafanı saklamak gibi olurdu.”
Önder sıkıntıyla iç çekti ve Alpay’ı takip etti. Bu binayı Alpay tanıyordu, bu yüzden roller değişmişti, Önder onu takip ediyordu. Merdivenleri tırmanarak üst kata ulaştılar, sonra bir merdiven daha tırmanarak bir üst kata daha ulaştılar, sonra bir daha ve bir daha. Her katta güvenlik kameraları vardı ama onlara yakalanmadan tüm katları çıkmayı başarmışlardı. Önder nefes nefese kalarak sordu.
“Neden asansör kullanmadık?”
“Burası bir manastır binası, burada asansör yok.”
Beşinci kata ulaştıklarında sola döndüler ve yürümeye devam ettiler. Tüm merdivenler koridorların ışıklarından dolayı aydınlıktı, bu yüzden fazla zorlanmamışlardı. Koridorların pencereleri, binanın yan cephelerinde olduğundan, ön taraftan bu ışıklar görünmemişti. Yalızca hasta odaları görünüyordu. Ama bu katta herhangi bir güvenlik kamerası bulunmuyor, ışıkları yanmıyordu, koridor zifiri karanlıktı. Gerçi bu katta bir ışıklandırma olduğuna bile emin değildi. Sonuçta buradakiler cezalı hastalardı, profesör onlar için fazladan masrafa gerek duymamış olmalıydı. Önder cep telefonunu çıkarıp fenerini yaktı ve önlerini görebilmek için koridora doğru tuttu. Alpay tüm hücre kapılarının üzerlerine bakarak yürüyor, doğru hücreyi bulmaya çalışıyordu. Sonunda sol tarafta bulunan bir kapının önünde durdu ve kapıya vurdu.
“Reya... Benim Alpay, içeride misin?”
Sonra kulağını kapıya dayadı ve bir şeyler duymaya çalıştı. Ses yoktu ama Alpay konuşmaya devam etti.
“Seni buradan kurtaracağım Reya, seni almaya geldim. Şimdi senden bir şey isteyeceğim, bana bu kapıların nasıl açıldığını söylemen gerek.”
Önder fenerini sık sık etrafta gezdiriyor, özellikle arkalarını kontrol ediyor, sonra tekrar Alpay’a çeviriyordu. Önder hâlâ bir şey duyamıyordu ama Alpay konuşmasını sürdürüyordu. Muhtemelen kapıların kalınlığından ya da bir özelliğinden dolayı dışarı ses çıkmıyor, ancak dibine girince bir şeyler duyulabiliyordu. Önder, Alpay’ın kafayı yiyip yemediğini anlamak için merakla kulağını kapıya dayadı ve içerideki sesleri duymaya çalıştı. Ama hiçbir şey duymuyordu. Alpay konuşmasını sürdürüyordu.
“Hadi Reya, bana kapıların nasıl açıldığını söyle.”
Ses yoktu. Alpay kendi kendine konuşurken, Önder de şaşkınlıkla ona bakmakla yetiniyordu. Başını kapıdan uzaklaştırarak, Alpay’ın kolunu tutup sarstı.
“İçeride kimse yok Alpay.”
“Hayır, burada. Belki uyumuştur ya da kısık sesle konuşuyordur, o yüzden duymuyoruzdur.” diyerek, kapıya vurmayı ve orada olmayan kızla konuşmasını sürdürdü.
“Benimle gelmek istemiyor musun Reya? Seni oradan kurtarabilirim.”
Önder yine kulağını kapıya dayadı, ona inanmak istiyordu ama bu tamamen saçmalıktı. Çünkü içeride hiç kimse yoktu. Önder onu ikna edemeyeceğini ve burada dikilip durmanın yalnızca bir vakit kaybı olduğunu anlayınca, onu kolundan tutup zorla götürmeye karar verdi.
“Yürü Alpay, burada zaman kaybediyoruz.”
Ama Alpay’ın oradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Kapıyı yumruklamaya ve konuşmaya devam etti ama bu Önder’in sinirini daha da bozmaktan başka bir işe yaramadı.
“Kes şunu, yakalanacağız!” Önder onu zorla ayağa kaldırmaya çalıştı ama bunu da başaramadı. Alpay sanki yakınını kaybetmiş biri gibi kapıyı yumruklayarak konuşuyor, içeride olmayan kişiye kendisiyle gelmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Önder sonunda yere, dizlerinin üzerine çökerek telefonun fenerini ona doğru tuttu ve orada kimsenin olmadığına ikna etmeye çalıştı.
“Burada durup dikilene kadar onu arayalım. Bakabileceğimiz neresi var?”
Alpay yere oturup öylece kapıya bakakaldı.
“Onu sakladılar, o her şeyi biliyordu.” diye geveledi.
“Neyi biliyor?”
“Burada olanları biliyor. Onu sırf benimle konuşmaya çalıştığı için buraya tıktılar. Şimdi de peşine düşeceğimi bildikleri için ortadan kaldırdılar.”
“Onu nereye götürmüş olabilirler?” diyerek, sorusunu yineledi Önder.
“Bilmiyorum. Lanet olsun! Bilmiyorum. Onu ortadan kaldırdılar. Benim yüzümden...” Alpay sonunda başını öne eğip, sessizce ağlamaya başladı. Önder onu sakinleştirerek daha fazla vakit kaybetmek istemedi. Tekrar ayağa kalkarak onu kolundan tuttu ve ayağa kalkması için zorladı. Onu nerede arayacaklarını Alpay bile bilmiyorsa, Önder hiç bilemezdi. Sonuçta bu binayı tanıyan oydu. Zor da olsa Alpay’ı ayağa kaldırmayı başardı ve beraber merdivenlere doğru ilerlediler. Alpay hâlâ sessiz bir şekilde hıçkırıklarla ağlıyordu. Bu kız her kim ise ona neden bu kadar bağlanmıştı, neden bu kadar değer veriyordu anlayamıyordu. Onu bu kadar önemli yapan tek nedenin, burada yaşanan bazı olaylar hakkında bilgi sahibi olması olamazdı. Alpay ona fazla değer veriyordu, hem de kendisini riske atacak kadar. Merdivenlere doğru ilerlediler ve hızlı adımlarla aşağı indiler. İkinci kata ulaştıklarında Alpay aniden durdu.
“Burada Meriç doktorun odası var.” diye geveledi, hıçkırıkları arasında.
“Boşver. Yürü hadi, yakalanacağız.” diyerek, tekrar onun koluna yağıştı Önder. Bu katlar aydınlık olduğundan, fenerini kapatıp telefonunu çoktan cebine koymuştu. Silahı da emniyet kilidi açık bir şekilde belindeydi, burada ona ihtiyacı olacağını sanmıyordu.
“Orada bir şeyler bulabiliriz.” dedi Alpay ama bu fikir, Önder’e hiç mantıklı gelmedi. Koridorların neredeyse her bir köşesinde kameralar vardı ama kameralar göreceklerini zaten görmüşlerdi. Tek korkusu, gece devriyesinde olan güvenlik görevlileriydi. Şimdilik onlardan birini hiç görmemişlerdi. Alpay kararını çoktan vermişti, Önder’in söyleyeceği hiçbir şey onun umurunda değildi. Hâlâ ağlamaklıydı ve hâlâ gözlerinden yaşlar akıyordu. Önder’in tek kelime daha etmesine fırsat vermeden koridora daldı ve etrafa bakındı. Sonra hızlı adımlarla sağ tarafa doğru yürümeye başladı. Önder içindeki derin sıkıntıyı hissedebiliyordu. Bu yaptıkları tamamen saçmalık, tamamen aptalcaydı. Tüm kameralar onları kaydediyordu ve onlar ellerini kollarını sallayarak, binanın içinde volta atıyorlardı. Bu akla mantığa sığacak iş değildi. Önder de çaresizce onun peşinden gitti. Zaten batacakları kadar batmışlardı. Koridorun sonuna vardıklarında, sol tarafa doğru uzanan bir koridor daha gördüler. O koridorun sonu da yine ikiye ayrılıyordu. Burası bir labirent gibiydi. O koridora da girdiklerinde daha fazla karışıklığa girmelerine gerek kalmadı çünkü bu koridordaki ilk oda, Meriç doktorun odasıydı. Alpay kapının kolunu tutup aşağı indirdi ve kapı açıldı. Kapının kilitli olmamasına şaşırmışlardı. Alpay, Önder’e kaçamak bir bakış atıp kendisini içeri attı. Önder de yine onun peşinden giderek kapıyı kapattı. Oda zifiri karanlıktı. Işığı açmayı düşündüler ama bahçede birileri varsa dikkat çekebilirlerdi. Bu yüzden ışığı açmaktan vazgeçerek yine cebindeki telefonu çıkardı ve fenerini yaktı. Feneri etrafa tutarken, Alpay telefonu onun elinden çekip aldı. Sonra pencerenin önündeki çalışma masasına doğru ilerledi. Önder olduğu yerde dikilip, onun işini halletmesini bekledi. Buradan bir şey çıkmayacağını biliyordu, hiç kimse kapısını kilitlemediği bir hastane odasında önemli şeyler bırakmazdı. Ama Alpay boş bir umutla, yine de etrafı kontrol ediyordu. Masanın üzerini, çekmecelerini, masanın yanındaki kitaplığı kontrol etti ama önemli bir şey bulamadı. Kapının yanında duran ahşap dolap dikkatini çekti. Üzerinde bir asma kilit vardı ama kilitli değildi. Meriç doktor ya hiçbir şey saklamıyor ya da ne kadar gizlenirse o kadar dikkat çekeceğini bildiğinden, kendisini ulu orta sergiliyordu. Alpay dolabın kapaklarını açıp içini kurcaladığında ilginç bir şey buldu. Bir çift deri eldiven. Eldivenleri eline alıp, Önder’in burnunun dibine sokarak söylendi.
“Bak, bunlar onun.”
“Bu herkesin kullandığı klasik bir eldiven.” dedi Önder, kaşlarını kaldırarak.
Alpay eldivenleri masanın üzerine koyup, telefonun feneriyle dikkatli bir şekilde inceledi. Sonra ilginç bir şey bulmuş olacak ki tekrar Önder’in burnuna soktu.
“Bak, görüyor musun?” diye sordu.
Önder eldiveni eline alıp evirip çevirdi sonra Alpay’ın gösterdiği noktaya dikkat kesildi. O nokta yıpranmış derisi soyulmuştu ve yalnızca altındaki kumaşı görünüyordu. Bu da bir şekilde derini bir yere takılarak yırtıldığını gösteriyordu. Bunu görünce Alpay’ın aslında saçmalamadığını anlamaya başladı. Eldiveni cebine koyup, Alpay’ın elindeki telefonunu çekip aldı ve odanın kapısını açtı.
“Burada işimiz bitti, yürü.”
Koridora çıkıp merdivenlere doğru ilerlemeye başladılar. Binaya hâlâ sessizlik hâkimdi. Telefonunun fenerini kapatıp koşmaya başladılar. O sırada koridorda bir melodi sesi yankılandı. İkisi de oldukları yerde donup kaldılar. Önder elindeki telefonunun ekranına baktığında Fırat’ın aradığını fark etti. Kahretsin! Diye geveleyerek telefonu kapattı. Daha sonra birkaç ayak sesi duydular. Üst kattan aşağı doğru inen birileri vardı. Önder ile Alpay birkaç saniye birbirlerine baktıktan sonra koşarak merdivenlere yöneldiler ve hızlı bir şekilde aşağı inmeye başladılar. Ayak sesleri peşlerinden gelemeye devam ediyordu.
“Duydun mu? Sana söyledim, bir telefon çaldığını duydum.”
“Konuşmayı kes de koş, kaçıyorlar.”
Üst kattan gelen konuşmalardan, güvenlik görevlilerinin peşlerine düştüklerini anladılar. Fırat arayana kadar her şey gayet yolundaydı. Önder içinden ona küfürler saydırarak koşmaya devam ediyordu. Gecenin bu saatinde ne diye rahatsız ediyordu. Bahçeye ulaştıklarında güvenlik görevlileri hâlâ peşlerindeydi. Var güçleriyle kapıya doğru koştular, ikisi de nefes nefese kalmış, bitkin bir haldeydi. Kapıya yaklaştıkları sırada iki tane güvenlik görevlisinin kapının önünde onları beklediklerini fark ettiler ve oldukları yerde kala kaldılar.
Adamlardan biri, yanındaki adama işaret parmağıyla onları göstererek bir şeyler söyledi. Sonra ikisi birden onlara doğru koşmaya başladılar. Önder ile Alpay birkaç saniye birbirlerine baktıktan sonra, Alpay aniden yön değiştirdi. Önder de hiçbir şey sormadan peşinden gitti. Bu kez sol tarafa, ormanlık alana doğru koşuyorlardı. Hem binanın içinden çıkan hem de onları kapının önünde yakalayan adamlar da peşlerine takılmışlardı. Önder yine de itaatkâr bir şekilde Alpay’ı takip ediyordu. Çakıl taşlı yoldan çıkıp çamurlu toprak zemine girdiklerinde hızları düştü. Güçleri de tükenmeye başlamıştı. Ama hiç durmadan, gidebildikleri yere kadar gitmeye çalışıyorlardı. Ağaçların arasında, toprak zemine bata çıka ilerlerken artık arkalarında ayak sesleri ya da bağırışlar duymuyorlardı. Yine de arkalarına dönüp bakmadılar. Biraz sonra Alpay aniden durdu. O durunca Önder’de durdu ve merakla ona baktı.
“Neden durdun?” diye sordu aceleyle.
Alpay başını başka bir yöne çevirmiş, tek bir noktaya odaklanmış öyleye duruyordu. Önder ona yaklaşıp, kolunu tutup sarstı.
“Devam et, yakalanacağız! Çıkış nerede?”
Alpay kendisini odakladığı yöne doğru birkaç adım attığında, Önder onun kolunu daha da sıktı ve çekiştirdi.
“Düz gidiyorduk... Yolu mu bilmiyorsun? Cevap versene!”
Alpay sonunda başını çevirip Önder’e baktı ve işaret parmağını, biraz önce odaklandığı yöne çevirdi.
“Şuna baksana!”
Önder onun gösterdiği yöne bakınca, o kadar da ilginç olmayan bir şey gördü. Toprak zeminde, iki ağacın arasında kalmış ve üzeri ağaçların kökleriyle kaplanmış geniş bir tahta vardı. Sadece tek bir kısmında bulunan siyah demir halka, bunun bir kapı olduğunu gösteriyordu. Önder o kadar da ilginç olmayan bu şeyi inceledikten sonra Alpay’ı tekrar çekiştirdi.
“Tamam gördüm, gel hadi, gidelim.” dedi ısrarla. Ama Alpay bunu fazla önemsemişti. Orada kilitlenip kalmıştı.
“Bunu daha önce hiç fark etmemiştim, burada kesin bir şey olmalı.”
Önder onu buradan götüremeyeceğini anlayınca, en azından kendisini kurtarmak için devam etmeye karar verdi. Şimdilik peşlerinde kimse yoktu. Bu garipti. Buraya girdikleri an herkes peşlerini bırakmıştı. Belki de bir tuzak vardı. Aksi halde peşlerine takılmaları gerekirdi. Önder onu son kez uyardı.
“Ben gidiyorum! Geliyor musun gelmiyor musun?”
Alpay cevap olarak, zeminde bulunan kapı benzeri tahtaya doğru birkaç adım daha attı.
“Sen bilirsin, ben gidiyorum.” dedi Önder ve biraz önce koştukları yöne doğru koşmaya başladı. Alpay’ın yalnız kaldığını anlayınca onun peşinden gideceğini biliyordu. Tahmin ettiği gibi de oldu. Onun oradan uzaklaştığını görünce, Alpay’da onun peşinden gitmek zorunda kaldı.
Bir süre daha koştuktan sonra karşılarına koca bir duvar ve biraz ileride, demir parmaklıklı bir kapı gördüler. Kapıya ulaşıp, parmaklıkların arasından tırmanarak kapının arkasına geçtiler. Etraflarına baktıklarında ortalığın boş olduğunu fark ettiler. Burası binanın yan tarafıydı ve araca ulaşmak için binanın etrafında yarım tur yürümeleri gerekiyordu.

Kendine Terapi (Bölüm 73)

Önder ve arkadaşları onun hayatını tam anlamıyla son anda kurtarmıştı, buraya geldiğinde ölmek üzereydi. Ama şimdi durumu iyiye gidiyordu. H...